19 Eylül 2009 Cumartesi
Duanın Önemi ve Nasıl Yapılacağı
Duanın Önemi
“Rabbiniz dedi ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim (karşılığını vereyim). Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler (müstekbirler) boyun bükmüş olarak Cehenneme gireceklerdir.” (40 Mümin/60) "Kullarım sana benden sorarlar; kuşkusuz ben onlara çok yakınım. Dua eden, Bana dua ettiği zaman, duasını kabul ederim." (Bakara, 2/186)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dua hakkında şöyle buyurmuştur:
“Dua ibadetin iliğidir (özüdür) “(Tirmizí)
“Allah’a duadan daha üstün bir şey yoktur.” (İbn Mâce)
“Kim Allah’tan istemezse, dua etmezse Allah o kişiye gazaplanır.” (İbn Mâce)
“Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan afiyet istenilmesinden daha sevimli bir şey istenilmemiştir.” (Tirmizí)
“Dua, inen belaya ve inmeyen belaya karşı faydalıdır. Ey Allah’ın kulları duaya sarılınız.” (Tirmizî )
"Her gece, gecenin son üçte bir kısmı kalınca Rabbimiz dünya göğüne iner ve şöyle buyurur: "Benden dileyen yok mu, dilediğini vereyim, bana istiğfar eden yok mu, kendisini mağfiret edeyim" (Muttefâkun aleyh)
Dua Yalnızca Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’ya Edilir
"Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz". (1 Fatiha/ 4)
"Hak dua, ancak Allah'a yapılır. O'ndan başka dua ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası böylece boşa gitmiştir." (13 Rad/14)
"Allah'ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır." (16 Nahl/20)
"Allah'ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım." (7 Arâf/194)
"De ki: Allah'ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınmaya değer." (17 İsrâ/56-57)
"İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine dua edilenler, onlara düşman olurlar ve onların kendilerine olan dualarını inkâr ederler." (46 Ahkâf/6)
İbn Abbas (radıyallahu anhuma) der ki: Bir gün Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in terkisinde idim. Buyurdu ki; "Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah'ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki O'nu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste, yardım dilediğin vakit Allah'tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratılmışlar bir araya gelip sana bir fayda vermek isteseler, Allah'ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratılmışlar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah'ın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kalemler kaldırılmış, sayfalar da kurumuştur.”(Tirmizi)
Dua Etmek Müminlerin Özelliğidir
Dua, Allah'a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kuran'da da müminlerin temel vasıflarından birinin "Allah'a dua etmek" olduğu şöyle haber verilir:
"Sen de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma…" (18 Kehf/28)
"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler" (3 Al-i İmran/191)
"Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi." (11 Hud/75)
"Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi." (16 Nahl/120)
"Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelen biriydi." (38 Sad/17)
"... Gerçekten, Biz onu (Eyüb'ü) sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi." (38 Sad/44)
Duanın Adabı
Dua eden kulun kalbi, Allah’tan başka bir şeyle meşgul olmamalıdır. Nefsin istekleri, Allah’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar, duayı hedefinden uzaklaştırır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) :
"Biliniz ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez" (Tirmizi) buyurmuştur.
Allah’ın güzel isimleriyle (el-esma ul-hüsna) ile dua etmek Kur’an’ın emridir.
"En güzel isimler Allah'ındır. Bundan dolayı Allah'a onlarla dua edin. " (7 Araf/180)
Duanın "umut ve korku" ile yapılması gerekmektedir:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler..." (32 Secde/16)
Duaya Allah’a hamd ve sena, resulüne salât ve selam ederek başlanmalıdır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dua eden bir adamın, dua sırasında, salât ve selâm okumadığına şahit olduğunda: "Bu kimse acele etti" diye buyurdu. Sonra adamı çağırıp: "Biriniz dua ederken, Allah Teâlâ'ya hamd ve sena ederek başlasın. Sonra Peygamber'e salât okusun. Sonra da dilediğini istesin" buyurdu.
(Tirmizi Ebu Davud, Nesai)
Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten ve çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır."( Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel)
Dua esnasında ısrar ile dua etmek ve duayı üç defa tekrarlamak da duanın gözetilmesi gereken sünnetlerindendir.
İbn Mes'ud (radıyallahu anhuma) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) dua ettiği zaman üç kere tekrar ederdi. Allah'tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi. (Müslim)
Dua esnasında gözler göğe dikmemelidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bazı kimseler, namazda gözlerini göğe dikerek dua etmekten vazgeçsinler. Yoksa Allah onların gözlerini kör eder." (Müslim)
Dua ettikten bir müddet sonra, yerine gelmediğini görünce "Dua ettim de duam kabul edilmedi" dememek gerekir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Acele edip “dua ettim, kabul edilmedi “ demedikçe her birinizin duası kabul edilir" buyuruyor.
Dua eden kişi muallâk ifadeler ile dua etmemeli isteğini kesin bir şekilde ifade etmelidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sizin herhangi biriniz dua ettiği zaman, Allah'tan istemeyi kesin yapsın. Sakın 'Ya Allah! İstersen bana (atıyye) ver' demesin. Şu muhakkak ki, Allah için hiçbir zorlayıcı yoktur!" buyurdu
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
"Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah'tan dünya ve ahiret için hayır talep eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin." (Ebu Davud)
Mümin, küçük-büyük her türlü ihtiyacını Allah (Subhanehu ve Teala)’dan istemelidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." (Tirmizî)
Dua ederken elleri kaldırmak ve dua bitiminde yüzlere sürmek sünnettir.
Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) anlatıyor: " Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı." (Tirmizî)
Duaların Makbul Olduğu Vakitler
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e “En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?" diye sorulduğunda:
"Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye cevap verdi." (Tirmizi)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Ezanla kâmet arasında yapılan dua reddedilmez" buyurdu. Kendisine: "Öyleyse Ey Allah'ın Resûlü, nasıl dua edelim?" diye sorulduğunda: "Allah (Subhanehu ve Teala)’dan dünya ve âhiret için âfiyet isteyin!" buyurdu. (Ebu Davud, Tirmizî)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua" buyurdu (Muvatta, Ebu Davud)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede duayı çok yapın." (Müslim, Ebu Davud)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Her gece, gecenin son üçte bir kısmı kalınca Rabbimiz dünya göğüne iner ve şöyle buyurur: "Benden dileyen yok mu, dilediğini vereyim, bana istiğfar eden yok mu, kendisini mağfiret edeyim" (Muttefâkun aleyh)
Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Cuma (gününde öyle bir saat vardır ki, herhangi bir Müslüman namaz kılar olduğu hâlde Allah'tan bir hayır ister ve bu istemesini o saate denk getirirse, Allah ona dilediğini muhakkak verir" buyurdu ve o saatin kısa olduğunu anlatmak için eliyle işaret etti. Biz, Peygamber bu işaretiyle o saatin azlığını gösteriyor, dedik. (Buhârî)
Duası Makbul Olan Kimseler
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):: "(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır. Bunların kabul edilmeye mazhariyetleri hususunda hiçbir şüphe yoktur: Mazlumun duası, misafirin duası, babanın evlâdına duası" ( Tirmizî, Ebu Davud, İbn Mâce.)
Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Üç kişi vardır ki duaları reddedilmez. Âdil imam (adaletten ayrılmayan Müslüman devlet başkanı), iftarını yaptığı zaman oruçlu ve zulme uğrayanın duası. " (Tirmizi)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyabında yaptığı dua kabul edilir. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. 'Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek: Âmin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun.' der." buyurmuştur. (Müslim)
Ebu Sehran es-Surî
“Rabbiniz dedi ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim (karşılığını vereyim). Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler (müstekbirler) boyun bükmüş olarak Cehenneme gireceklerdir.” (40 Mümin/60) "Kullarım sana benden sorarlar; kuşkusuz ben onlara çok yakınım. Dua eden, Bana dua ettiği zaman, duasını kabul ederim." (Bakara, 2/186)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dua hakkında şöyle buyurmuştur:
“Dua ibadetin iliğidir (özüdür) “(Tirmizí)
“Allah’a duadan daha üstün bir şey yoktur.” (İbn Mâce)
“Kim Allah’tan istemezse, dua etmezse Allah o kişiye gazaplanır.” (İbn Mâce)
“Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan afiyet istenilmesinden daha sevimli bir şey istenilmemiştir.” (Tirmizí)
“Dua, inen belaya ve inmeyen belaya karşı faydalıdır. Ey Allah’ın kulları duaya sarılınız.” (Tirmizî )
"Her gece, gecenin son üçte bir kısmı kalınca Rabbimiz dünya göğüne iner ve şöyle buyurur: "Benden dileyen yok mu, dilediğini vereyim, bana istiğfar eden yok mu, kendisini mağfiret edeyim" (Muttefâkun aleyh)
Dua Yalnızca Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’ya Edilir
"Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz". (1 Fatiha/ 4)
"Hak dua, ancak Allah'a yapılır. O'ndan başka dua ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası böylece boşa gitmiştir." (13 Rad/14)
"Allah'ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır." (16 Nahl/20)
"Allah'ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım." (7 Arâf/194)
"De ki: Allah'ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınmaya değer." (17 İsrâ/56-57)
"İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine dua edilenler, onlara düşman olurlar ve onların kendilerine olan dualarını inkâr ederler." (46 Ahkâf/6)
İbn Abbas (radıyallahu anhuma) der ki: Bir gün Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in terkisinde idim. Buyurdu ki; "Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah'ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki O'nu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste, yardım dilediğin vakit Allah'tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratılmışlar bir araya gelip sana bir fayda vermek isteseler, Allah'ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratılmışlar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah'ın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kalemler kaldırılmış, sayfalar da kurumuştur.”(Tirmizi)
Dua Etmek Müminlerin Özelliğidir
Dua, Allah'a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kuran'da da müminlerin temel vasıflarından birinin "Allah'a dua etmek" olduğu şöyle haber verilir:
"Sen de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma…" (18 Kehf/28)
"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler" (3 Al-i İmran/191)
"Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi." (11 Hud/75)
"Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi." (16 Nahl/120)
"Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelen biriydi." (38 Sad/17)
"... Gerçekten, Biz onu (Eyüb'ü) sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi." (38 Sad/44)
Duanın Adabı
Dua eden kulun kalbi, Allah’tan başka bir şeyle meşgul olmamalıdır. Nefsin istekleri, Allah’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar, duayı hedefinden uzaklaştırır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) :
"Biliniz ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez" (Tirmizi) buyurmuştur.
Allah’ın güzel isimleriyle (el-esma ul-hüsna) ile dua etmek Kur’an’ın emridir.
"En güzel isimler Allah'ındır. Bundan dolayı Allah'a onlarla dua edin. " (7 Araf/180)
Duanın "umut ve korku" ile yapılması gerekmektedir:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler..." (32 Secde/16)
Duaya Allah’a hamd ve sena, resulüne salât ve selam ederek başlanmalıdır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dua eden bir adamın, dua sırasında, salât ve selâm okumadığına şahit olduğunda: "Bu kimse acele etti" diye buyurdu. Sonra adamı çağırıp: "Biriniz dua ederken, Allah Teâlâ'ya hamd ve sena ederek başlasın. Sonra Peygamber'e salât okusun. Sonra da dilediğini istesin" buyurdu.
(Tirmizi Ebu Davud, Nesai)
Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten ve çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır."( Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel)
Dua esnasında ısrar ile dua etmek ve duayı üç defa tekrarlamak da duanın gözetilmesi gereken sünnetlerindendir.
İbn Mes'ud (radıyallahu anhuma) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) dua ettiği zaman üç kere tekrar ederdi. Allah'tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi. (Müslim)
Dua esnasında gözler göğe dikmemelidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bazı kimseler, namazda gözlerini göğe dikerek dua etmekten vazgeçsinler. Yoksa Allah onların gözlerini kör eder." (Müslim)
Dua ettikten bir müddet sonra, yerine gelmediğini görünce "Dua ettim de duam kabul edilmedi" dememek gerekir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Acele edip “dua ettim, kabul edilmedi “ demedikçe her birinizin duası kabul edilir" buyuruyor.
Dua eden kişi muallâk ifadeler ile dua etmemeli isteğini kesin bir şekilde ifade etmelidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Sizin herhangi biriniz dua ettiği zaman, Allah'tan istemeyi kesin yapsın. Sakın 'Ya Allah! İstersen bana (atıyye) ver' demesin. Şu muhakkak ki, Allah için hiçbir zorlayıcı yoktur!" buyurdu
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
"Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah'tan dünya ve ahiret için hayır talep eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin." (Ebu Davud)
Mümin, küçük-büyük her türlü ihtiyacını Allah (Subhanehu ve Teala)’dan istemelidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." (Tirmizî)
Dua ederken elleri kaldırmak ve dua bitiminde yüzlere sürmek sünnettir.
Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) anlatıyor: " Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı." (Tirmizî)
Duaların Makbul Olduğu Vakitler
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e “En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?" diye sorulduğunda:
"Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye cevap verdi." (Tirmizi)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Ezanla kâmet arasında yapılan dua reddedilmez" buyurdu. Kendisine: "Öyleyse Ey Allah'ın Resûlü, nasıl dua edelim?" diye sorulduğunda: "Allah (Subhanehu ve Teala)’dan dünya ve âhiret için âfiyet isteyin!" buyurdu. (Ebu Davud, Tirmizî)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua" buyurdu (Muvatta, Ebu Davud)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede duayı çok yapın." (Müslim, Ebu Davud)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Her gece, gecenin son üçte bir kısmı kalınca Rabbimiz dünya göğüne iner ve şöyle buyurur: "Benden dileyen yok mu, dilediğini vereyim, bana istiğfar eden yok mu, kendisini mağfiret edeyim" (Muttefâkun aleyh)
Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Cuma (gününde öyle bir saat vardır ki, herhangi bir Müslüman namaz kılar olduğu hâlde Allah'tan bir hayır ister ve bu istemesini o saate denk getirirse, Allah ona dilediğini muhakkak verir" buyurdu ve o saatin kısa olduğunu anlatmak için eliyle işaret etti. Biz, Peygamber bu işaretiyle o saatin azlığını gösteriyor, dedik. (Buhârî)
Duası Makbul Olan Kimseler
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):: "(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır. Bunların kabul edilmeye mazhariyetleri hususunda hiçbir şüphe yoktur: Mazlumun duası, misafirin duası, babanın evlâdına duası" ( Tirmizî, Ebu Davud, İbn Mâce.)
Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Üç kişi vardır ki duaları reddedilmez. Âdil imam (adaletten ayrılmayan Müslüman devlet başkanı), iftarını yaptığı zaman oruçlu ve zulme uğrayanın duası. " (Tirmizi)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyabında yaptığı dua kabul edilir. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. 'Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek: Âmin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun.' der." buyurmuştur. (Müslim)
Ebu Sehran es-Surî
Tevbe ve Fazîleti
Ebu Sehran es-Suri
Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları, önlerinde ve yanlarında koşar da, "Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kadirsin." derler. (66 Tahrim/8)
“Allah’tan bağışlanma iste, çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (4 Nisa/106)
“Rabbini överek tesbih et, O'ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri kabul edendir.” (110 Nasr/3)
"…Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Mallar ve oğullar vererek sizin imdadınıza koşsun. Sizin için bahçeler yapsın, ırmaklar yapsın." (71 Nuh/10–12)
“Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanmasını dilerse, Allah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.” (4 Nisa/110)
"Ancak Allah'ın kabul etmeyi vaad buyurduğu tevbe, bilmeyerek günah işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah âlimdir hakîmdir. Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: "İşte ben şimdi tevbe ettim." diyen kimselerin tevbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de tevbeleri kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.(4 Nisa/17–18) "
“Ve onlar (Müminler) çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah'tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.” (3 Al-i İmran/135)
Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in söyle buyurduğunu söyledi: " Vallahi ben Allah'a günde yetmiş defadan fazla muhakkak istiğfar ve tevbe ederim" . (Buhârî, Tirmizî, İbni Mâce).
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bazen kalbimin perdelendiği olur. Ama ben Allah’a günde yüz defa istiğfar ediyorum.” (Müslim, Ebu Davud)
İbni Abbas (radıyallahu anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) : “Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.” (Ebu Davud, İbni Mâce)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
— Allahım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce)
Ebu Musa Abdullah İbni Kays el-Eş’arî (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.” (Müslim)
İbni Ömer (radıyallahu anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder.” (Tirmizî, İbni Mâce)
Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) anlatıyor: " Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Bir kul günah işledi ve: "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi. Allah (Subhanehu ve Teala) da: "Kulum bir günah işledi. Arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim günahımı affet!" der. Allah (Subhanehu ve Teala) : "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim beni affeyle!" der. Allah (Subhanehu ve Teala) da: "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu."(Buhari, Müslim)
Şeddâd İbni Evs (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“İstiğfarın en üstünü kulun şöyle demesidir: Allahım! Sen benim Rabbimsin. İbadete lâyık senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur. Her kim, bu istiğfarı sevabına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim, sevabına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur” buyurdu. (Buhârî, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî)
Ebu Mûsâ el-Eş'arî (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua ederdi:
Ey Rabbim! Benim günahımı, bilgisizliğimi, her işimde israfımı ve benden daha iyi bilmekte olduğun kusurlarımı mağfiret eyle! Ya Allah! Benim hatalarımı, kasıtlı ve bilgisizliğimle işlediklerimi, şakalarımı mağfiret eyle! Bunların hepsi bende vardır. Ya Allah! Evvelden yaptığım, sonradan yapacağım, gizlediğim, açığa çıkardığım bütün günahlarımı Sen mağfiret eyle! Öne geçiren ancak Sen'sin, sonraya bırakan da ancak Sen'sin. Sen her şeye gücü yetensin!
Sevbân (radıyallahu anhu) şöyle dedi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfar eder ve “Allahım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın” derdi. Hadisin râvilerinden biri olan Evzâî’ye: “İstiğfar nasıl yapılır?” diye sorulunca: “Estağfirullah, estağfirullah demektir” dedi. (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesai, İbni Mâce)
Enes (radıyallahu anhu) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim dedi: “Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.
Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.
Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)
İbni Mes’ûd (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Her kim Kendisinden başka ilâh bulunmayan, ebedî hayatla daima diri olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı yöneten Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim’ diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.” (Ebu Davud, Tirmizî, Hâkim, İbni Mâce)
İbni Ömer (radıyallahu anhumâ) şöyle dedi: Biz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir yerde yüz defa:
“Allahım! Beni bağışla ve tövbemi kabul eyle. Çünkü sen tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin” dediğini sayardık.(Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mâce)
Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle dedi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından önce sık sık “Ben Allah’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim. Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim” derdi. (Buhârî, Müslim)
Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları, önlerinde ve yanlarında koşar da, "Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kadirsin." derler. (66 Tahrim/8)
“Allah’tan bağışlanma iste, çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (4 Nisa/106)
“Rabbini överek tesbih et, O'ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri kabul edendir.” (110 Nasr/3)
"…Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Mallar ve oğullar vererek sizin imdadınıza koşsun. Sizin için bahçeler yapsın, ırmaklar yapsın." (71 Nuh/10–12)
“Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanmasını dilerse, Allah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.” (4 Nisa/110)
"Ancak Allah'ın kabul etmeyi vaad buyurduğu tevbe, bilmeyerek günah işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah âlimdir hakîmdir. Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: "İşte ben şimdi tevbe ettim." diyen kimselerin tevbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de tevbeleri kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.(4 Nisa/17–18) "
“Ve onlar (Müminler) çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah'tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.” (3 Al-i İmran/135)
Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in söyle buyurduğunu söyledi: " Vallahi ben Allah'a günde yetmiş defadan fazla muhakkak istiğfar ve tevbe ederim" . (Buhârî, Tirmizî, İbni Mâce).
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bazen kalbimin perdelendiği olur. Ama ben Allah’a günde yüz defa istiğfar ediyorum.” (Müslim, Ebu Davud)
İbni Abbas (radıyallahu anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) : “Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.” (Ebu Davud, İbni Mâce)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
— Allahım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce)
Ebu Musa Abdullah İbni Kays el-Eş’arî (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.” (Müslim)
İbni Ömer (radıyallahu anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bir kul can çekişmeye başlamadığı sürece, Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder.” (Tirmizî, İbni Mâce)
Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) anlatıyor: " Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Bir kul günah işledi ve: "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi. Allah (Subhanehu ve Teala) da: "Kulum bir günah işledi. Arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim günahımı affet!" der. Allah (Subhanehu ve Teala) : "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim beni affeyle!" der. Allah (Subhanehu ve Teala) da: "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu."(Buhari, Müslim)
Şeddâd İbni Evs (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“İstiğfarın en üstünü kulun şöyle demesidir: Allahım! Sen benim Rabbimsin. İbadete lâyık senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur. Her kim, bu istiğfarı sevabına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim, sevabına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur” buyurdu. (Buhârî, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî)
Ebu Mûsâ el-Eş'arî (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua ederdi:
Ey Rabbim! Benim günahımı, bilgisizliğimi, her işimde israfımı ve benden daha iyi bilmekte olduğun kusurlarımı mağfiret eyle! Ya Allah! Benim hatalarımı, kasıtlı ve bilgisizliğimle işlediklerimi, şakalarımı mağfiret eyle! Bunların hepsi bende vardır. Ya Allah! Evvelden yaptığım, sonradan yapacağım, gizlediğim, açığa çıkardığım bütün günahlarımı Sen mağfiret eyle! Öne geçiren ancak Sen'sin, sonraya bırakan da ancak Sen'sin. Sen her şeye gücü yetensin!
Sevbân (radıyallahu anhu) şöyle dedi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfar eder ve “Allahım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın” derdi. Hadisin râvilerinden biri olan Evzâî’ye: “İstiğfar nasıl yapılır?” diye sorulunca: “Estağfirullah, estağfirullah demektir” dedi. (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesai, İbni Mâce)
Enes (radıyallahu anhu) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim dedi: “Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.
Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.
Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)
İbni Mes’ûd (radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Her kim Kendisinden başka ilâh bulunmayan, ebedî hayatla daima diri olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı yöneten Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim’ diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.” (Ebu Davud, Tirmizî, Hâkim, İbni Mâce)
İbni Ömer (radıyallahu anhumâ) şöyle dedi: Biz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir yerde yüz defa:
“Allahım! Beni bağışla ve tövbemi kabul eyle. Çünkü sen tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin” dediğini sayardık.(Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mâce)
Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle dedi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından önce sık sık “Ben Allah’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim. Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim” derdi. (Buhârî, Müslim)
Kadınlara bakma müptelasına tavsiyeler
Soru: Açık-saçık kadınlara bakmaktan dolayı çok sıkıntı çekmekteyim. Çoğu zaman nefsime gâlip gelemiyor ve kadınlara bakmaktan yüzümü çeviremiyorum. Lütfen bana nasihat eder misiniz? Bu konuda ne yapmalıyım?
Cevap:
Hamd, yalnızca Allah'adır.
Her kim, kendisine zehirli bir yara isâbet etmişse, o zehiri çıkarması ve o yarayı panzehir ve merhemle tedâvi ederek iyileştirmesi gerekir.Bu ise şu hususların yerine getirilmesi ile mümkün olur:
Birincisi:
Evlenmesi gerekir. Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّ الْـمَرْأَةَ إِذَا أَقْبَلَتْ أَقْبَلَتْ فِي صُورَةِ شَيْطَانٍ، فَإِذَا رَأَى أَحَدُكُمْ امْرَأَةً فَأَعْجَبَتْهُ فَلْيَأْتِ أَهْلَهُ، فَإِنَّ مَعَهَا مِثْلَ الَّذِي مَعَهَا. )) [ رواه الترمذي وصححه الألباني]
"Şüphesiz kadın, yüzünü dönüp geldiği zaman, (vesvese verme ve saptırma hususunda) şeytanın sûretinde gelir.Biriniz hoşuna giden (güzel) bir kadın gördüğü zaman, hemen hanımının yanına gitsin (onunla birleşsin/cinsel ilişkiye girsin). Çünkü o kadında olan fercin benzeri, kendi hanımında da vardır." (Tirmizî rivâyet etmiş, Elbânî de "Sahîhu'l-Câmi"'de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.Hadis no: 1158).
Evlilik, şehveti azaltan ve aşkı zayıflatan sebeplerden birisidir.
İkincisi:
Beş vakit farz namazlara devam etmesi, seher vaktinde Allah Teâlâ'ya duâ etmesi, O'na yalvarıp yakarması, kalbi ve bedeni ile kendisini namazına vermesi gerekir.
Ayrıca şu iki duâyı çokça okumalıdır:
(( يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ .)) [ رواه الترمذي وصححه الألباني]
"Ey kalpleri (kimi zaman itaate, kimi zaman da günaha) yönlendiren (Allahım!) Kalbimi, senin dînin üzere sâbit kıl (dîninden ve dosdoğru yolundan saptırma." (Tirmizî rivâyet etmiş, Elbânî de "Sahîhu'l-Câmi"'de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Hadis no: 4801).
(( يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ! اِصْرِفْ قَلْبِي إِلَى طَاعَتِكَ وَطَاعَةِ رَسُولِكِ .)) [ صححه الألباني في الاحتجاج بالقدر ]
"Ey kalpleri (kimi zaman itaate ve kimi zaman günaha) yönlendiren (Allahım!) Kalbimi, sana itaate ve Rasûlüne itaate yönlendir." (Elbânî "el-İhticâc bil-Kader"de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Hadis no: 46.
Çünkü bir kimse ne zaman Allah Teâlâ'ya duâ etmeye, O'na yalvarıp yakarmaya devam ederse, Allah Teâlâ onun kalbini o şeyden çevirir.
Nitekim Allah Teâlâ Yusuf -aleyhisselâm- hakkında şöyle buyurmuştur:
كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ[ سورة يوسف من الآية: ٢٤]
"İşte böylece biz, (her işinde) kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (ona delillerimizi gösterdik). Şüphesiz o, ihlaslı kullarımızdandı." (Yusuf Sûresi: 24).
Bkz: Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye'nin; "el-Fetâvâ'l-Kubrâ"; c: 3, S: 77.
Üçüncüsü:
Açık-saçık kadınların bulundukları yerlerden kendisini uzak tutmalı, kalbe tesir eden ve onu zayıflatan açık-saçık kadın resimleri gösteren televizyon kanallarına bakmaktan uzak durmalıdır.
http://www.islamqa.com/tr/ref/111796
Cevap:
Hamd, yalnızca Allah'adır.
Her kim, kendisine zehirli bir yara isâbet etmişse, o zehiri çıkarması ve o yarayı panzehir ve merhemle tedâvi ederek iyileştirmesi gerekir.Bu ise şu hususların yerine getirilmesi ile mümkün olur:
Birincisi:
Evlenmesi gerekir. Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّ الْـمَرْأَةَ إِذَا أَقْبَلَتْ أَقْبَلَتْ فِي صُورَةِ شَيْطَانٍ، فَإِذَا رَأَى أَحَدُكُمْ امْرَأَةً فَأَعْجَبَتْهُ فَلْيَأْتِ أَهْلَهُ، فَإِنَّ مَعَهَا مِثْلَ الَّذِي مَعَهَا. )) [ رواه الترمذي وصححه الألباني]
"Şüphesiz kadın, yüzünü dönüp geldiği zaman, (vesvese verme ve saptırma hususunda) şeytanın sûretinde gelir.Biriniz hoşuna giden (güzel) bir kadın gördüğü zaman, hemen hanımının yanına gitsin (onunla birleşsin/cinsel ilişkiye girsin). Çünkü o kadında olan fercin benzeri, kendi hanımında da vardır." (Tirmizî rivâyet etmiş, Elbânî de "Sahîhu'l-Câmi"'de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.Hadis no: 1158).
Evlilik, şehveti azaltan ve aşkı zayıflatan sebeplerden birisidir.
İkincisi:
Beş vakit farz namazlara devam etmesi, seher vaktinde Allah Teâlâ'ya duâ etmesi, O'na yalvarıp yakarması, kalbi ve bedeni ile kendisini namazına vermesi gerekir.
Ayrıca şu iki duâyı çokça okumalıdır:
(( يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ .)) [ رواه الترمذي وصححه الألباني]
"Ey kalpleri (kimi zaman itaate, kimi zaman da günaha) yönlendiren (Allahım!) Kalbimi, senin dînin üzere sâbit kıl (dîninden ve dosdoğru yolundan saptırma." (Tirmizî rivâyet etmiş, Elbânî de "Sahîhu'l-Câmi"'de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Hadis no: 4801).
(( يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ! اِصْرِفْ قَلْبِي إِلَى طَاعَتِكَ وَطَاعَةِ رَسُولِكِ .)) [ صححه الألباني في الاحتجاج بالقدر ]
"Ey kalpleri (kimi zaman itaate ve kimi zaman günaha) yönlendiren (Allahım!) Kalbimi, sana itaate ve Rasûlüne itaate yönlendir." (Elbânî "el-İhticâc bil-Kader"de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Hadis no: 46.
Çünkü bir kimse ne zaman Allah Teâlâ'ya duâ etmeye, O'na yalvarıp yakarmaya devam ederse, Allah Teâlâ onun kalbini o şeyden çevirir.
Nitekim Allah Teâlâ Yusuf -aleyhisselâm- hakkında şöyle buyurmuştur:
كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ[ سورة يوسف من الآية: ٢٤]
"İşte böylece biz, (her işinde) kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (ona delillerimizi gösterdik). Şüphesiz o, ihlaslı kullarımızdandı." (Yusuf Sûresi: 24).
Bkz: Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye'nin; "el-Fetâvâ'l-Kubrâ"; c: 3, S: 77.
Üçüncüsü:
Açık-saçık kadınların bulundukları yerlerden kendisini uzak tutmalı, kalbe tesir eden ve onu zayıflatan açık-saçık kadın resimleri gösteren televizyon kanallarına bakmaktan uzak durmalıdır.
http://www.islamqa.com/tr/ref/111796
16 Eylül 2009 Çarşamba
Kafirlere Nasıl Selam Verilir?
Kafirlere Nasıl Selam Verilir?
El-Elbani’nin es-Sahiha’da 704 No’lu hadise yaptığı açıklama
Terceme: Ebu Muaz
" لا تبدءوا اليهود و النصارى بالسلام و إذا لقيتم أحدهم في طريق ، فاضطروهم إلى أضيقه " .
704- “Yahudi ve Hristiyanlara selama siz başlamayın. Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun dar yerine sıkıştırın.”
Bunu Müslim, Edebu’l-Mufred’de Buhari, Ahmed ve başkaları Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinden merfu olarak rivayet ettiler. Bu hadisin tahrici İrvau’l-Galil (no:1271)’de yapılmıştır ve bu kitapta no:1411’de gelecektir.[1]
Burada bu hadisi zikretmemizin sebebi şudur: hadis ehlinden arkadaşlarımızla bir mecliste bir araya gelmiştik. Gayr-i Müslim birine selam ile başlamanın caiz olup olmadığı şeklinde bir soru geldi. Cevabımda bu hadisi delil getirerek caiz olmadığını söyledim. Onlardan biri hadisten anlaşılanın “şayet onlardan biri ile yolda karşılaşılırsa selama başlamanın yasak olduğunu” ama dükkanına veya evine gidildiğinde selamla başlamaya engel bulunmadığını iddia etti. Sonra bu mesele etrafında uzun münakaşalar oldu. Herkes kendi görüşüne delil getirdi. O gün benim görüşüm: “Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız…” ifadesinin, sadece yolda karşılaşılması halinde değil, mutlak olarak onlara selamla başlamayı yasakladığı, burada kayıtlama değil, bir cümlenin diğerine atfedilmiş olduğu şeklinde idi. Bu konuda bu cümlenin gerektirdiği manaya dayanmıştım. Bu mana; onların yolun dar yerine sıkıştırılması ile ancak küfürlerinden dolayı onlara ikram edilmemesine işaret edilmesidir. Bundan dolayı onlara selama başlanmaması bu anlama uygun düşer. Bu da hükmün genel oluşunun gerektirdiğidir.
Bu görüş, o gün söylediğim şey idi. Sonra bunu kuvvetlendiren ve şahitlik eden bir çok rivayet buldum:
Birincisi: Hadisin ravisi Suheyl b. Ebi Salih’in şu sözüdür:
“Babamla beraber Şam’a gitmiştim. Şam’lılar savma’a ehline (rahiplere) uğruyor ve onlara selam veriyorlardı. Babamın şöyle dediğini işittim:
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu..” diyerek hadisi zikretti. Bunu Ahmed (2/346) ve Ebu Davud Müslim’in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.
Bu, hadisin ravisi olan güvenilir tabii Ebu Salih Zekvan’ın ifadesi olup, yasağın, sadece yolda değil, evinde dahi olsa her iki kitap ehlini kapsadığını göstermektedir. Hadisin ravisi, rivayet ettiği hadisin anlamını başkalarından daha iyi bilir. Bundan yararlanmanın en az derecesi bu sözün tercihe daha uygun olmasıdır.
Buhari’nin Edebu’l-Mufred’de (1111) ve Ahmed’in Musned’inde (2/444) hadisin şu şekilde geçen metninde işkal (karışıklık) yoktur:
“Yolda müşriklerle karşılaşırsanız selama siz başlamayın. Onları yolun dar kısmına sıkıştırın” zira bu lafız şazdır.
Nitekim yine Buhari (1103) Müslim, Ahmed (2/266, 459) ve başkaları, Suheyl b. Ebi Salih yoluyla, ilk lafızla rivayet etmişlerdir.
İkincisi: Ebu Osman en-Nehdi şöyle demiştir:
“Ebu Musa (radıyallahu anh) bir lidere mektup yazarken selam yazdı. Ona:
“Kafir olduğu halde ona selam mı veriyorsun?” denildi. Dedi ki:
“Muhakkak ki o bana mektup yazdı ve selam verdi. Ben de onun selamını cevaplıyorum.”
Buhari Edebu’l-Mufred’de (1101) ceyyid (iyi) bir isnad ile rivayet etmiştir.
Bunun delil çıkarılan yönü: “Kafir olduğu halde ona selam mı veriyorsun?” diyen kimsenin sözüdür. Bu söz, sadece yolda karşılaşmaya mahsus değil, genel olarak kafirlere selam vermenin onlara göre caiz olmadığının bilindiğini düşündürüyor. Bu yüzden bunu söyleyen kimse Ebu Musa radıyallahu anh’e karşı çıkmış, o da bunu ikrar etmiş, inkar etmemiştir. Hatta selama başlayanın kendisi olmadığını, verilen selamı cevapladığını söyleyerek mazeretini söylemiştir. Böylece neyi kastettiği sabit olmuştur.
Üçüncüsü: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Rum kralı Hirakl’e yazdığı mektupta – o sırada Şam’da idi – selam ile başlamamış sadece şöyle yazmıştır:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu ve rasulü Muhammed’den Rum büyüğü Hirakl’e… Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…”
Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Bu hadis Buhari’nin Edebu’l-Mufred (no:1109)’da mevcuttur.
Şayet bahsedilen yasak sadece yolda karşılaşmaya mahsus olsaydı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem elbette İslami selam ile başlar ve “Selam hidayete tabi olanlara” demezdi.
Dördüncüsü: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Yahudi çocuğu ziyaretinde “Müslüman ol..” demiş, selamla başlamamıştır.
Bu sahih hadisi Buhari ve başkaları rivayet etmiş olup, el-İrva’da (1272) tahrici yapılmıştır.
Şayet selama başlama yasağı sadece yolda karşılaşma hususunda olsaydı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem elbette selamla başlardı. Zira Yahudi çocuğun yolda bulunmadığı açıktır.
Beşincisi: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem amcası Ebu Talib’in vefat hastalığında onun yanına geldiğinde yine selamla başlamamıştır. Sadece: “Ey amca! La ilahe illallah de…” demiştir.
Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiş, el-İrva’da (1273) tahrici yapılmıştır.
Bu rivayetlerden, iki kitap ehline selamla başlamanın mutlak olarak caiz olmadığı sabit olmaktadır. Yolda, evde veya başka yerde olması eşittir.
Şayet: “Selam dışında başka bir şeyle mesela “İyi sabahlar”, “iyi akşamlar” yahut “Nasılsın” gibi sözlerle başlamak caiz midir?” diye sorulursa derim ki:
Allah en iyi bilendir ya, benim anladığım kadarıyla bu caizdir. Zira hadiste zikredilen yasak sadece selam hakkındadır. Bundan da mutlak olarak Allah Azze ve Celle’nin ismini ihtiva eden İslami selam kastedilir. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“es-Selâm Allah’ın yere koyduğu isimlerinden bir ismidir. Aranızda selamı yaygınlaştırınız.”
Bunu Buhari Edebu’l-Mufred (989)’da rivayet etmiştir. Nitekim bu kitabın (es-Sahiha’nın) 184 nolu hadisi olarak daha önce geçmişti. 1894 nolu hadiste de buna işaret edilecektir.
Bu anlattıklarımızı Alkame’nin şu sözü desteklemektedir: “Abdullah (ibn Mes’ud) radıyallahu anh gayri Müslimlere işaretle selam verirdi.”
Bunu Buhari (1104) “Zımmî’ye işaretle selam veren kimse” başlığıyla açıklayarak rivayet etmiştir. İsnadı sahihtir.
İbn Mesud radıyallahu anh onlara işaretle selam vererek başlamayı caiz görmüştür. Zira bu Müslümanlara has selam değildir. Bundan dolayı onlara yukarıda bahsedilen sözlerle selam verilebilir.
Hanbeli mezhebine ait “ed-Delil” gibi bazı kitaplarda onlara “Nasıl sabahladın? Akşamın nasıl geçti?” veya “Nasılsın, durumun nasıl?” gibi sözlerle başlamanın da haram olduğu geçmektedir. Buna dair sünnetten bir delil bilmiyorum. Hatta bu kitabın şerhi olan Menaru’s-Sebil’de bu hükme selama kıyaslanarak varıldığı açıklanmıştır!
Derim ki: Açıkça görüldüğü gibi; selamda bulunup bahsedilen diğer sözlerde bulunmayan faziletlerden dolayı bu uzak bir kıyastır. Allah en iyi bilendir.
Diğer bir mesele; işaretle bahsettiğim mecliste geçen başka bir konudadır. Bu da: “Gayri Müslimlerin selamına cevap verirken “ve aleykum selam” demenin caiz olup olmadığıdır.
Selamın fasih ve açık olması, Yahudilerin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e yaptıkları gibi dillerini bükerek “es-Samu aleykum (ölüm üzerine olsun)” denilmemesi şartıyla bunun caiz olduğunu söyleyerek cevap vermiştim. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu şekilde verilen selama sadece “ve aleykum” diye cevap verilmesini emretmiştir. Nitekim bu Sahihayn’da ve başka eserlerde Aişe radıyallahu anha’dan sabit olmuştur.
Derim ki: Bu meşru kılmanın sebebine bakıldığında zikredilen şartın tahakkuk etmesi halinde verilen selamın aynısıyla cevap vermenin caiz olması gerekir. Bu meseleyi şu iki husus destekler:
Birincisi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Muhakkak ki Yahudiler sizden birine selam verdiklerinde ancak: “es-Samu aleyke (ölüm üzerine olsun)” derler. Siz de “ve aleyke (senin de üzerine olsun)” deyin” sözüdür.
Bunu Buhari ile Müslim rivayet etmiştir. Yine Buhari Edebu’l-Mufred’de (1106) rivayet etmiş, el-İrva’da (5/112) tahrici yapılmıştır.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Siz de: “ve aleyke” deyin” buyururken bunun illetini, onların “es-Samu aleyke” demelerine bağlamıştır. Bu illetlendirme onların “es-Selamu aleyke” demeleri halinde “ve aleyke’s-Selam” diye aynısıyla karşılık vermeyi gerektirir. Aşağıdaki husus da bunu destekler:
İkincisi: Allah Teala’nın: “Bir selamla selamlandığınız vakit ondan daha güzeliyle veya aynısıyla karşılık verin” ayetinin umumi oluşudur. Zira bu umumilik müslüman olmayanları da kapsamaktadır.
O mecliste söylediklerim bunlar idi. Şu an ekleme yaparak şunları da söylüyorum:
Ayetin umumi oluşunu şu iki mesele pekiştirmektedir:
Birincisi: Buhari Edebu’l-Mufred’de (1107) – metin akışı ona aittir – ve İbn Cerir et-Taberi Tefsir’inde (10039) iki rivayet yoluyla; Simak – İkrime – İbn Abbas radıyallahu anhuma tariki ile rivayet ediyorlar: İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Yahudi, Nasrani (hristiyan) veya mecusinin selamına cevap veriniz. Zira Allah Teala: “Bir selamla selamlandığınız vakit…” buyuruyor” dedi.
Derim ki: isnadı sahihtir. Şayet Simak’ın İkrime’den rivayeti ile olmasaydı ondan rivayeti özellikle muzdariptir. Bunun merfu olması halinde böyle olması muhtemeldir. Görüldüğü gibi burada rivayet mevkuf gelmiştir. Said b. Cubeyr’in İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şu rivayeti de bunu destekler: İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Şayet bana Firavun dahi “Allah sana mubarek kılsın” dese, ben: “Sana da” derim. Fakat Firavun öldü.”
Buhari Edebu’l-Mufred’de (1113) Müslim’in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmiştir.
İkincisi: Allah Teala’nın: “Allah sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Muhakkak ki Allah adaletli davrananları sever.” Ayetidir.Bu ayet, müminlerle barışık olup yurtlarında barındıran, eziyet etmeyen kafirlere iyiliği emretmesi ve onlara karşı adaletli olunması konusunda açıktır. Şüphe yok ki onlardan biri açıkça “es-Selamu aleykum” diyerek selam verse ve biz onu “ve aleyke” diyerek cevaplasak bu ne adalete uyar ne de ona iyiliğe. Zira bizler bu durumda onunla “es-Samu aleykum” diyen kimse arasında eşit davranmamış oluruz. Bu da açıkça zulümdür. Allah en iyi bilendir.
[1] Şeyh Elbani es-Sahiha (1411)’de bu hadisin tahricini şu şekilde yapmıştır: Muslim (7/5) Ebu Davud (2/642) Ahmed (2/346, 459) İbn Sunni Amelu’l-Yevme ve’l-Leyle (337)
Ebu Muaz - http://ebumuaz.blogspot.com/2009/09/kafirlere-nasl-selam-verilir.html
El-Elbani’nin es-Sahiha’da 704 No’lu hadise yaptığı açıklama
Terceme: Ebu Muaz
" لا تبدءوا اليهود و النصارى بالسلام و إذا لقيتم أحدهم في طريق ، فاضطروهم إلى أضيقه " .
704- “Yahudi ve Hristiyanlara selama siz başlamayın. Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun dar yerine sıkıştırın.”
Bunu Müslim, Edebu’l-Mufred’de Buhari, Ahmed ve başkaları Ebu Hureyre radıyallahu anh hadisinden merfu olarak rivayet ettiler. Bu hadisin tahrici İrvau’l-Galil (no:1271)’de yapılmıştır ve bu kitapta no:1411’de gelecektir.[1]
Burada bu hadisi zikretmemizin sebebi şudur: hadis ehlinden arkadaşlarımızla bir mecliste bir araya gelmiştik. Gayr-i Müslim birine selam ile başlamanın caiz olup olmadığı şeklinde bir soru geldi. Cevabımda bu hadisi delil getirerek caiz olmadığını söyledim. Onlardan biri hadisten anlaşılanın “şayet onlardan biri ile yolda karşılaşılırsa selama başlamanın yasak olduğunu” ama dükkanına veya evine gidildiğinde selamla başlamaya engel bulunmadığını iddia etti. Sonra bu mesele etrafında uzun münakaşalar oldu. Herkes kendi görüşüne delil getirdi. O gün benim görüşüm: “Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız…” ifadesinin, sadece yolda karşılaşılması halinde değil, mutlak olarak onlara selamla başlamayı yasakladığı, burada kayıtlama değil, bir cümlenin diğerine atfedilmiş olduğu şeklinde idi. Bu konuda bu cümlenin gerektirdiği manaya dayanmıştım. Bu mana; onların yolun dar yerine sıkıştırılması ile ancak küfürlerinden dolayı onlara ikram edilmemesine işaret edilmesidir. Bundan dolayı onlara selama başlanmaması bu anlama uygun düşer. Bu da hükmün genel oluşunun gerektirdiğidir.
Bu görüş, o gün söylediğim şey idi. Sonra bunu kuvvetlendiren ve şahitlik eden bir çok rivayet buldum:
Birincisi: Hadisin ravisi Suheyl b. Ebi Salih’in şu sözüdür:
“Babamla beraber Şam’a gitmiştim. Şam’lılar savma’a ehline (rahiplere) uğruyor ve onlara selam veriyorlardı. Babamın şöyle dediğini işittim:
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu..” diyerek hadisi zikretti. Bunu Ahmed (2/346) ve Ebu Davud Müslim’in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.
Bu, hadisin ravisi olan güvenilir tabii Ebu Salih Zekvan’ın ifadesi olup, yasağın, sadece yolda değil, evinde dahi olsa her iki kitap ehlini kapsadığını göstermektedir. Hadisin ravisi, rivayet ettiği hadisin anlamını başkalarından daha iyi bilir. Bundan yararlanmanın en az derecesi bu sözün tercihe daha uygun olmasıdır.
Buhari’nin Edebu’l-Mufred’de (1111) ve Ahmed’in Musned’inde (2/444) hadisin şu şekilde geçen metninde işkal (karışıklık) yoktur:
“Yolda müşriklerle karşılaşırsanız selama siz başlamayın. Onları yolun dar kısmına sıkıştırın” zira bu lafız şazdır.
Nitekim yine Buhari (1103) Müslim, Ahmed (2/266, 459) ve başkaları, Suheyl b. Ebi Salih yoluyla, ilk lafızla rivayet etmişlerdir.
İkincisi: Ebu Osman en-Nehdi şöyle demiştir:
“Ebu Musa (radıyallahu anh) bir lidere mektup yazarken selam yazdı. Ona:
“Kafir olduğu halde ona selam mı veriyorsun?” denildi. Dedi ki:
“Muhakkak ki o bana mektup yazdı ve selam verdi. Ben de onun selamını cevaplıyorum.”
Buhari Edebu’l-Mufred’de (1101) ceyyid (iyi) bir isnad ile rivayet etmiştir.
Bunun delil çıkarılan yönü: “Kafir olduğu halde ona selam mı veriyorsun?” diyen kimsenin sözüdür. Bu söz, sadece yolda karşılaşmaya mahsus değil, genel olarak kafirlere selam vermenin onlara göre caiz olmadığının bilindiğini düşündürüyor. Bu yüzden bunu söyleyen kimse Ebu Musa radıyallahu anh’e karşı çıkmış, o da bunu ikrar etmiş, inkar etmemiştir. Hatta selama başlayanın kendisi olmadığını, verilen selamı cevapladığını söyleyerek mazeretini söylemiştir. Böylece neyi kastettiği sabit olmuştur.
Üçüncüsü: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Rum kralı Hirakl’e yazdığı mektupta – o sırada Şam’da idi – selam ile başlamamış sadece şöyle yazmıştır:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu ve rasulü Muhammed’den Rum büyüğü Hirakl’e… Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…”
Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Bu hadis Buhari’nin Edebu’l-Mufred (no:1109)’da mevcuttur.
Şayet bahsedilen yasak sadece yolda karşılaşmaya mahsus olsaydı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem elbette İslami selam ile başlar ve “Selam hidayete tabi olanlara” demezdi.
Dördüncüsü: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Yahudi çocuğu ziyaretinde “Müslüman ol..” demiş, selamla başlamamıştır.
Bu sahih hadisi Buhari ve başkaları rivayet etmiş olup, el-İrva’da (1272) tahrici yapılmıştır.
Şayet selama başlama yasağı sadece yolda karşılaşma hususunda olsaydı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem elbette selamla başlardı. Zira Yahudi çocuğun yolda bulunmadığı açıktır.
Beşincisi: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem amcası Ebu Talib’in vefat hastalığında onun yanına geldiğinde yine selamla başlamamıştır. Sadece: “Ey amca! La ilahe illallah de…” demiştir.
Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiş, el-İrva’da (1273) tahrici yapılmıştır.
Bu rivayetlerden, iki kitap ehline selamla başlamanın mutlak olarak caiz olmadığı sabit olmaktadır. Yolda, evde veya başka yerde olması eşittir.
Şayet: “Selam dışında başka bir şeyle mesela “İyi sabahlar”, “iyi akşamlar” yahut “Nasılsın” gibi sözlerle başlamak caiz midir?” diye sorulursa derim ki:
Allah en iyi bilendir ya, benim anladığım kadarıyla bu caizdir. Zira hadiste zikredilen yasak sadece selam hakkındadır. Bundan da mutlak olarak Allah Azze ve Celle’nin ismini ihtiva eden İslami selam kastedilir. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“es-Selâm Allah’ın yere koyduğu isimlerinden bir ismidir. Aranızda selamı yaygınlaştırınız.”
Bunu Buhari Edebu’l-Mufred (989)’da rivayet etmiştir. Nitekim bu kitabın (es-Sahiha’nın) 184 nolu hadisi olarak daha önce geçmişti. 1894 nolu hadiste de buna işaret edilecektir.
Bu anlattıklarımızı Alkame’nin şu sözü desteklemektedir: “Abdullah (ibn Mes’ud) radıyallahu anh gayri Müslimlere işaretle selam verirdi.”
Bunu Buhari (1104) “Zımmî’ye işaretle selam veren kimse” başlığıyla açıklayarak rivayet etmiştir. İsnadı sahihtir.
İbn Mesud radıyallahu anh onlara işaretle selam vererek başlamayı caiz görmüştür. Zira bu Müslümanlara has selam değildir. Bundan dolayı onlara yukarıda bahsedilen sözlerle selam verilebilir.
Hanbeli mezhebine ait “ed-Delil” gibi bazı kitaplarda onlara “Nasıl sabahladın? Akşamın nasıl geçti?” veya “Nasılsın, durumun nasıl?” gibi sözlerle başlamanın da haram olduğu geçmektedir. Buna dair sünnetten bir delil bilmiyorum. Hatta bu kitabın şerhi olan Menaru’s-Sebil’de bu hükme selama kıyaslanarak varıldığı açıklanmıştır!
Derim ki: Açıkça görüldüğü gibi; selamda bulunup bahsedilen diğer sözlerde bulunmayan faziletlerden dolayı bu uzak bir kıyastır. Allah en iyi bilendir.
Diğer bir mesele; işaretle bahsettiğim mecliste geçen başka bir konudadır. Bu da: “Gayri Müslimlerin selamına cevap verirken “ve aleykum selam” demenin caiz olup olmadığıdır.
Selamın fasih ve açık olması, Yahudilerin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e yaptıkları gibi dillerini bükerek “es-Samu aleykum (ölüm üzerine olsun)” denilmemesi şartıyla bunun caiz olduğunu söyleyerek cevap vermiştim. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu şekilde verilen selama sadece “ve aleykum” diye cevap verilmesini emretmiştir. Nitekim bu Sahihayn’da ve başka eserlerde Aişe radıyallahu anha’dan sabit olmuştur.
Derim ki: Bu meşru kılmanın sebebine bakıldığında zikredilen şartın tahakkuk etmesi halinde verilen selamın aynısıyla cevap vermenin caiz olması gerekir. Bu meseleyi şu iki husus destekler:
Birincisi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Muhakkak ki Yahudiler sizden birine selam verdiklerinde ancak: “es-Samu aleyke (ölüm üzerine olsun)” derler. Siz de “ve aleyke (senin de üzerine olsun)” deyin” sözüdür.
Bunu Buhari ile Müslim rivayet etmiştir. Yine Buhari Edebu’l-Mufred’de (1106) rivayet etmiş, el-İrva’da (5/112) tahrici yapılmıştır.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Siz de: “ve aleyke” deyin” buyururken bunun illetini, onların “es-Samu aleyke” demelerine bağlamıştır. Bu illetlendirme onların “es-Selamu aleyke” demeleri halinde “ve aleyke’s-Selam” diye aynısıyla karşılık vermeyi gerektirir. Aşağıdaki husus da bunu destekler:
İkincisi: Allah Teala’nın: “Bir selamla selamlandığınız vakit ondan daha güzeliyle veya aynısıyla karşılık verin” ayetinin umumi oluşudur. Zira bu umumilik müslüman olmayanları da kapsamaktadır.
O mecliste söylediklerim bunlar idi. Şu an ekleme yaparak şunları da söylüyorum:
Ayetin umumi oluşunu şu iki mesele pekiştirmektedir:
Birincisi: Buhari Edebu’l-Mufred’de (1107) – metin akışı ona aittir – ve İbn Cerir et-Taberi Tefsir’inde (10039) iki rivayet yoluyla; Simak – İkrime – İbn Abbas radıyallahu anhuma tariki ile rivayet ediyorlar: İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Yahudi, Nasrani (hristiyan) veya mecusinin selamına cevap veriniz. Zira Allah Teala: “Bir selamla selamlandığınız vakit…” buyuruyor” dedi.
Derim ki: isnadı sahihtir. Şayet Simak’ın İkrime’den rivayeti ile olmasaydı ondan rivayeti özellikle muzdariptir. Bunun merfu olması halinde böyle olması muhtemeldir. Görüldüğü gibi burada rivayet mevkuf gelmiştir. Said b. Cubeyr’in İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan şu rivayeti de bunu destekler: İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki:
“Şayet bana Firavun dahi “Allah sana mubarek kılsın” dese, ben: “Sana da” derim. Fakat Firavun öldü.”
Buhari Edebu’l-Mufred’de (1113) Müslim’in şartına göre sahih bir isnad ile rivayet etmiştir.
İkincisi: Allah Teala’nın: “Allah sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Muhakkak ki Allah adaletli davrananları sever.” Ayetidir.Bu ayet, müminlerle barışık olup yurtlarında barındıran, eziyet etmeyen kafirlere iyiliği emretmesi ve onlara karşı adaletli olunması konusunda açıktır. Şüphe yok ki onlardan biri açıkça “es-Selamu aleykum” diyerek selam verse ve biz onu “ve aleyke” diyerek cevaplasak bu ne adalete uyar ne de ona iyiliğe. Zira bizler bu durumda onunla “es-Samu aleykum” diyen kimse arasında eşit davranmamış oluruz. Bu da açıkça zulümdür. Allah en iyi bilendir.
[1] Şeyh Elbani es-Sahiha (1411)’de bu hadisin tahricini şu şekilde yapmıştır: Muslim (7/5) Ebu Davud (2/642) Ahmed (2/346, 459) İbn Sunni Amelu’l-Yevme ve’l-Leyle (337)
Ebu Muaz - http://ebumuaz.blogspot.com/2009/09/kafirlere-nasl-selam-verilir.html
15 Eylül 2009 Salı
14 Eylül 2009 Pazartesi
Fıtır sadakası miktarı,zamanı ..
Soru :
Biz, İspanyanın Barcelona şehrinde yaşayan faslı gurbetçilerin oluşturduğu bir cemiyetin üyeleriyiz. Fıtır sadakasını hangi yolla hesaplamalıyız?
Cevap:
Hamd, yalnızca Allah'adır.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sâbit olduğuna göre o, fıtır sadakasını, hurma veya arpadan bir sa' olmak üzere müslümanlara farz kılmış ve fıtır sadakasının, insanların bayram namazına çıkmalarından önce verilmesini emretmiştir.
Nitekim Ebu Saîd el-Hudrî'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
(( كُنَّا نُعْطِيهَا فِي زَمَانِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم صَاعًا مِنْ طَعَامٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ تَمْرٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ شَعِيرٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ زَبِيبٍ )) [ رواه البخاري ومسلم ]
"Biz, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in zamanında fıtır sadakasını (fitreyi) yiyecek maddelerinden buğday, hurma, arpa ve kuru üzümden bir sa' olarak verirdik."[1]
Bir gurup âlim, hadiste geçen yiyecek maddesini buğday olarak açıklamıştır.Başka âlimler de hadiste geçen yiyecek maddesinden kastın; hangi türden olursa olsun, bir belde veya ülke halkının yiyecek olarak kullandığı gıda maddesidir, diye açıklamışlardır. Bu yiyecek, ister buğday olsun, ister mısır olsun veyahut da başka bir şey olsun, aynıdır. Doğru olan da budur. Çünkü zekât, zenginin malını fakirlerle paylaşması ve onları teselli etmesi demektir. Müslümanın kendi belde veya ülkesinde yenilmeyen bir yiyeceği fakire vermek sûretiyle onu teselli etmesi gerekmez. Şüphe yok ki pirinç, Harameyn ülkesinin helal ve nefis bir yiyeceğidir. Pirinç, hadiste geçen ve fıtır sadakası için geçerli olan arpadan daha iyidir.Böylece pirincin fıtır sadakası olarak verilmesinde bir sakıncanın olmadığı anlaşılmış olmaktadır.
Fıtır sadakasının (fitrenin) miktarı, bütün yiyecek cinslerinden Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sa'ı ile bir sa' verilmesi gerekir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sa'ı ise -sözlüklerde ve başka yerlerde geçtiği üzere-, iki avucu birleştirerek dört avuç dolusu miktardır. Bu da ağırlık ölçüsü olarak yaklaşık üç kilogramdır.Müslüman, kendi belde veya ülkesinin halkının yediği yiyecek olan pirinç veya başka bir şeyden bir sa' miktarı yiyeceği fıtır sadakası olarak verirse, -yukarıdaki hadiste zikredilen türlerden olmasa bile-, fıtır sadakası geçerlidir.Fıtır sadaksını, ağırlık ölçüsü olarak yaklaşık üç kilogram miktarı vermesinde bir sakınca yoktur.
Fıtır sadakasının, müslümanlardan küçük, büyük, erkek, kadın, hür ve köle adına verilmesi gerekir. Anne karnındaki çocuk için fıtır sadakası gerekmediği konusunda âlimler icmâ etmişlerdir. Fakat Osman b. Affan'ın -Allah ondan râzı olsun- bu konuda fiili gereği, verilmesi müstehaptır.
Yine,fıtır sadakasının bayram namazından önce verilmesi gerekir.Namazdan sonraya ertelenmesi câiz değildir.Fıtır sadakasının bayramdan bir veya iki gün önce verilmesinde bir engel yoktur.Böylece -âlimlerin en doğru olan görüşlerine göre- fıtır sadakasının verilebileceği ilk vakit, Ramazan ayının 28. gecesi olduğu bilinmiş olmaktadır. Çünkü Ramazan ayı bazen yirmi dokuz, bazen de otuz gün olabilir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbı, fıtır sadakasını bayramdan bir veya iki gün önce verirlerdi.
Fıtır sadakasının verildiği yerler, fakirler ve yoksullardır.
Nitekim Abdullah b. Abbas'tan -Allah ondan râzı olsun- sâbit olduğuna göre o şöyle demiştir:
(( فَرَضَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم زَكَاةَ الْفِطْرِ طُهْرَةً لِلصَّائِمِ مِنْ اللَّغْوِ وَالرَّفَثِ، وَطُعْمَةً لِلْمَسَاكِينِ، مَنْ أَدَّاهَا قَبْلَ الصَّلاَةِ فَهِيَ زَكَاةٌ مَقْبُولَةٌ، وَمَنْ أَدَّاهَا بَعْدَ الصَّلاَةِ فَهِيَ صَدَقَةٌ مِنْ الصَّدَقَاتِ )) [ رواه أبو داود وحسنه الألباني ]
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- fıtır sadakasını (fitreyi), oruçluyu ağzından çıkan her türlü gereksiz ve çirkin sözünden (günahından) arındırmak ve yoksullara gıda olması için farz kıldı. Kim fıtır sadakasını bayram namazından önce verirse, o kabul olunan bir sadakadır. Kim de onu bayram namazından sonra verirse, o sadakalardan bir sadaka olur." [2]
Âlimlerin çoğunluğuna göre fıtır sadakasını (fitreyi) nakit olarak vermek, câiz değildir. Bu, delili en doğru olan görüştür. Aksine fıtır sadakasının yiyecek maddesi cinsinden verilmesi gerekir. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbı -Allah onlardan râzı olsun- böyle yapmışlar ve ümmetin çoğunluğu da böyle hüküm vermiştir.
Allah Teâlâ'dan, bizi ve bütün müslümanları dîni öğrenmek ve dîn üzere sâbit kalmakta muvaffak kılmasını, kalplerimizi ve amellerimiz ıslah etmesini dileriz. Şüphesiz ki O, çok cömerttir, karşılıksız verendir. [3]
Bu, Şeyh İbn-i Baz'ın -Allah ona rahmet etsin- fıtır sadakası hakkında ağırlık ölçüsü olarak yaklaşık üç kilo takdir ettiği ölçektir.
İlmî Araştırmalar ve Fetvâ Dâimî Komitesi âlimleri de fıtır sadakasını böyle takdir etmişlerdir.[4]
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn de -Allah ona rahmet etsin- fıtır sadakasını, pirinçten 2100 gram olarak takdir etmiştir. [5]
Bu görüş ayrılığının sebebi; sa' bir ölçektir, ağırlık ölçüsü birimi değildir.
Âlimlerin fıtır sadakasını kilogram olarak takdir etmelerine gelince, bu daha kolay ve miktarı bulmaya daha yakın olduğu içindir.
Bilindiği gibi, tahıl ürünleri ağırlık olarak birbirinden farklılık arzeder.Kimisi daha hafif, kimisi daha ağır, kimisi de orta ağırlıktadır.Hatta bir tahıl ürünününde bir sa'ın ağırlığı bile, farklıdır.Örneğin yeni mahsül, kilo olarak eski mahsülden daha ağır gelir.Bunun için bir kimse ihtiyatlı davranıp fıtır sadakasını fazla verirse, daha ihtiyatlı ve daha güzel olur. [6]
Nitekim İbn-i Kudâme -Allah ona rahmet etsin-, ürünlerin zekâtının nisabını, buna yakın bir şekilde zikretmiştir. [7]
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.
[1] Buhârî
[2] Ebu Dâvûd rivâyet etmiş, Elbânî de 'Sahîhu Ebî Dâvûd'da 'hadis, hasendir' demiştir.
[3] Mecmûu Fetâvâ'ş-Şeyh İbn-i Baz, cilt: 14, sayfa: 200
[4] İlmî Araştırmalar ve Fetvâ Dâimî Komitesi fetvâları, cilt: 9, sayfa: 371
[5] Muhammed b. Salih el-Useymîn, 'Zekât ile ilgili fetvâlâr', sayfa: 274-276
[6] El-Muğnî, cilt:4, sayfa: 168
[7] İbn-i Kudâme, "el-Muğnî", cilt: 4, sayfa: 168
Biz, İspanyanın Barcelona şehrinde yaşayan faslı gurbetçilerin oluşturduğu bir cemiyetin üyeleriyiz. Fıtır sadakasını hangi yolla hesaplamalıyız?
Cevap:
Hamd, yalnızca Allah'adır.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sâbit olduğuna göre o, fıtır sadakasını, hurma veya arpadan bir sa' olmak üzere müslümanlara farz kılmış ve fıtır sadakasının, insanların bayram namazına çıkmalarından önce verilmesini emretmiştir.
Nitekim Ebu Saîd el-Hudrî'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
(( كُنَّا نُعْطِيهَا فِي زَمَانِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم صَاعًا مِنْ طَعَامٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ تَمْرٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ شَعِيرٍ، أَوْ صَاعًا مِنْ زَبِيبٍ )) [ رواه البخاري ومسلم ]
"Biz, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in zamanında fıtır sadakasını (fitreyi) yiyecek maddelerinden buğday, hurma, arpa ve kuru üzümden bir sa' olarak verirdik."[1]
Bir gurup âlim, hadiste geçen yiyecek maddesini buğday olarak açıklamıştır.Başka âlimler de hadiste geçen yiyecek maddesinden kastın; hangi türden olursa olsun, bir belde veya ülke halkının yiyecek olarak kullandığı gıda maddesidir, diye açıklamışlardır. Bu yiyecek, ister buğday olsun, ister mısır olsun veyahut da başka bir şey olsun, aynıdır. Doğru olan da budur. Çünkü zekât, zenginin malını fakirlerle paylaşması ve onları teselli etmesi demektir. Müslümanın kendi belde veya ülkesinde yenilmeyen bir yiyeceği fakire vermek sûretiyle onu teselli etmesi gerekmez. Şüphe yok ki pirinç, Harameyn ülkesinin helal ve nefis bir yiyeceğidir. Pirinç, hadiste geçen ve fıtır sadakası için geçerli olan arpadan daha iyidir.Böylece pirincin fıtır sadakası olarak verilmesinde bir sakıncanın olmadığı anlaşılmış olmaktadır.
Fıtır sadakasının (fitrenin) miktarı, bütün yiyecek cinslerinden Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sa'ı ile bir sa' verilmesi gerekir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sa'ı ise -sözlüklerde ve başka yerlerde geçtiği üzere-, iki avucu birleştirerek dört avuç dolusu miktardır. Bu da ağırlık ölçüsü olarak yaklaşık üç kilogramdır.Müslüman, kendi belde veya ülkesinin halkının yediği yiyecek olan pirinç veya başka bir şeyden bir sa' miktarı yiyeceği fıtır sadakası olarak verirse, -yukarıdaki hadiste zikredilen türlerden olmasa bile-, fıtır sadakası geçerlidir.Fıtır sadaksını, ağırlık ölçüsü olarak yaklaşık üç kilogram miktarı vermesinde bir sakınca yoktur.
Fıtır sadakasının, müslümanlardan küçük, büyük, erkek, kadın, hür ve köle adına verilmesi gerekir. Anne karnındaki çocuk için fıtır sadakası gerekmediği konusunda âlimler icmâ etmişlerdir. Fakat Osman b. Affan'ın -Allah ondan râzı olsun- bu konuda fiili gereği, verilmesi müstehaptır.
Yine,fıtır sadakasının bayram namazından önce verilmesi gerekir.Namazdan sonraya ertelenmesi câiz değildir.Fıtır sadakasının bayramdan bir veya iki gün önce verilmesinde bir engel yoktur.Böylece -âlimlerin en doğru olan görüşlerine göre- fıtır sadakasının verilebileceği ilk vakit, Ramazan ayının 28. gecesi olduğu bilinmiş olmaktadır. Çünkü Ramazan ayı bazen yirmi dokuz, bazen de otuz gün olabilir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbı, fıtır sadakasını bayramdan bir veya iki gün önce verirlerdi.
Fıtır sadakasının verildiği yerler, fakirler ve yoksullardır.
Nitekim Abdullah b. Abbas'tan -Allah ondan râzı olsun- sâbit olduğuna göre o şöyle demiştir:
(( فَرَضَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم زَكَاةَ الْفِطْرِ طُهْرَةً لِلصَّائِمِ مِنْ اللَّغْوِ وَالرَّفَثِ، وَطُعْمَةً لِلْمَسَاكِينِ، مَنْ أَدَّاهَا قَبْلَ الصَّلاَةِ فَهِيَ زَكَاةٌ مَقْبُولَةٌ، وَمَنْ أَدَّاهَا بَعْدَ الصَّلاَةِ فَهِيَ صَدَقَةٌ مِنْ الصَّدَقَاتِ )) [ رواه أبو داود وحسنه الألباني ]
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- fıtır sadakasını (fitreyi), oruçluyu ağzından çıkan her türlü gereksiz ve çirkin sözünden (günahından) arındırmak ve yoksullara gıda olması için farz kıldı. Kim fıtır sadakasını bayram namazından önce verirse, o kabul olunan bir sadakadır. Kim de onu bayram namazından sonra verirse, o sadakalardan bir sadaka olur." [2]
Âlimlerin çoğunluğuna göre fıtır sadakasını (fitreyi) nakit olarak vermek, câiz değildir. Bu, delili en doğru olan görüştür. Aksine fıtır sadakasının yiyecek maddesi cinsinden verilmesi gerekir. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbı -Allah onlardan râzı olsun- böyle yapmışlar ve ümmetin çoğunluğu da böyle hüküm vermiştir.
Allah Teâlâ'dan, bizi ve bütün müslümanları dîni öğrenmek ve dîn üzere sâbit kalmakta muvaffak kılmasını, kalplerimizi ve amellerimiz ıslah etmesini dileriz. Şüphesiz ki O, çok cömerttir, karşılıksız verendir. [3]
Bu, Şeyh İbn-i Baz'ın -Allah ona rahmet etsin- fıtır sadakası hakkında ağırlık ölçüsü olarak yaklaşık üç kilo takdir ettiği ölçektir.
İlmî Araştırmalar ve Fetvâ Dâimî Komitesi âlimleri de fıtır sadakasını böyle takdir etmişlerdir.[4]
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn de -Allah ona rahmet etsin- fıtır sadakasını, pirinçten 2100 gram olarak takdir etmiştir. [5]
Bu görüş ayrılığının sebebi; sa' bir ölçektir, ağırlık ölçüsü birimi değildir.
Âlimlerin fıtır sadakasını kilogram olarak takdir etmelerine gelince, bu daha kolay ve miktarı bulmaya daha yakın olduğu içindir.
Bilindiği gibi, tahıl ürünleri ağırlık olarak birbirinden farklılık arzeder.Kimisi daha hafif, kimisi daha ağır, kimisi de orta ağırlıktadır.Hatta bir tahıl ürünününde bir sa'ın ağırlığı bile, farklıdır.Örneğin yeni mahsül, kilo olarak eski mahsülden daha ağır gelir.Bunun için bir kimse ihtiyatlı davranıp fıtır sadakasını fazla verirse, daha ihtiyatlı ve daha güzel olur. [6]
Nitekim İbn-i Kudâme -Allah ona rahmet etsin-, ürünlerin zekâtının nisabını, buna yakın bir şekilde zikretmiştir. [7]
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.
[1] Buhârî
[2] Ebu Dâvûd rivâyet etmiş, Elbânî de 'Sahîhu Ebî Dâvûd'da 'hadis, hasendir' demiştir.
[3] Mecmûu Fetâvâ'ş-Şeyh İbn-i Baz, cilt: 14, sayfa: 200
[4] İlmî Araştırmalar ve Fetvâ Dâimî Komitesi fetvâları, cilt: 9, sayfa: 371
[5] Muhammed b. Salih el-Useymîn, 'Zekât ile ilgili fetvâlâr', sayfa: 274-276
[6] El-Muğnî, cilt:4, sayfa: 168
[7] İbn-i Kudâme, "el-Muğnî", cilt: 4, sayfa: 168
Etiketler:
Cihad,
Salih Ameller,
Soru/Cevap,
Sünnet/Hadis
12 Eylül 2009 Cumartesi
Mahir Muaykili Kuran Download - şeyh mahir al-mu'ayqali
mahir muaykili Kuran Download - şeyh mahir al-mu'ayqali - mahir muaykili mp3
mahir muaykili teravih namazi - mahir muaykili sureler mp3 kabe imamı mahir
KOMPLE KUR'AN mahir muaykili Kuran Download - şeyh mahir al-mu'ayqali - mahir muaykili mp3
TAMAMINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN (606 MB ZİP DOSYASI)
SURE SURE KOMPLE KURAN İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
AŞAĞIDAKİ DOSYALAR 2006 TERAVİH NAMAZI KAYITLARIDIR.
002 - Al-Baqarah
003 - Al'Imran
004 - An-Nisa'
005 - Al-Ma'idah
007 - Al-A'raf
009 - At-Taubah
012 - Yusf
013 - Ar-Ra'd
017 - Al-Isra'
021 - Al-Anbiyah'
Yukarıdaki surelerin tamamı için aşağıdaki zip dosyalarından birini indirin. Üstteki link daha kaliteli bir sese sahiptir, boyutu büyüktür. İkinci link ise biraz daha düşük kalitelidir, ama o da kötü bir kalite değildir.
Maher1427_1_vbr_mp3.zip VBR ZIP 275 MB İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Maher1427_1_64kb_mp3.zip 64Kbps MP3 ZIP 92 MB İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Sureleri tek tek indirmek isterseniz aşağıdaki sayfaya gidiniz.
Tıklayın
025 - Al-Furqann
026 - Ash-Shu'ra'
029 - Al-Ankabut
030 - Ar-Rum
031 - Luqman
036 - Ya-Sin
037 - As-Saffat
041 - Fussilat
042 - Ash-Shura
043 - Az-Zukhruf
Yukarıdaki surelerin tamamı için aşağıdaki zip dosyalarından birini indirin. Üstteki link daha kaliteli bir sese sahiptir, boyutu büyüktür. İkinci link ise biraz daha düşük kalitelidir, ama o da kötü bir kalite değildir.
Maher1427_2_vbr_mp3.zip VBR ZIP 131 MB İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Maher1427_2_64kb_mp3.zip 64Kbps MP3 ZIP 44 MB İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Sureleri tek tek indirmek isterseniz aşağıdaki sayfaya gidiniz.
TIKLAYIN
051 - Adh-Dhariyat
052 - Al Tur
053 - An Najm
054 - Al Qamar
067 - Al-Mulk
068 - Al-Qalam
069 - Al-Haaqqa
070 - Al-Ma'arij
071 - Nooh
Yukarıdaki surelerin tamamı için aşağıdaki zip dosyalarından birini indirin. Üstteki link daha kaliteli bir sese sahiptir, boyutu büyüktür. İkinci link ise biraz daha düşük kalitelidir, ama o da kötü bir kalite değildir.
Maher1427_3_vbr_mp3.zip VBR ZIP 63 MB İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Maher1427_3_64kb_mp3.zip 64Kbps MP3 ZIP 21 MB İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Sureleri tek tek indirmek isterseniz aşağıdaki sayfaya gidiniz.
TIKLAYIN
11 Eylül 2009 Cuma
Hadis Istılahları - MANZUMETU’L BEYGUNİYYE ŞERHİ
MUSTALIHİ’L HADİS İLMİNDE
MANZUMETU’L BEYGUNİYYE ŞERHİ
Terceme ve Şerh
Ubeydullah Arslan
Uluslar arası İslamabad İslam Üniversitesi Mezunu
أبدأُ بالحمدِ مُصَلِّياً على مُحمَّدٍ خَيِر نبيْ أُرســـــِلا
Allah’a hamd ve Gönderilen hayırlı peygamber Muhammed (s.a.v.) üzerine salat getirerek başlarım.
Müellif, Şanı-şerefi-ismi ve sıfatı yüce Allah’a hamd ederek başlamaktadır. Hamd, Övüleni muhabbetle ve tazimle kemal derecede sıfatlandırmaktır. Bu hususta hamda layık olacak sadece Allah’tır, Allah’tan başka muhabbetle ve tazimle anılacak başka hiçbir varlık yoktur. Bu yüzden, Allah kemal derecedeki hamda layıktır. Eğer kişi tazim ve muhabbetle değil de, Allah’ın hesap gününden ve azametinden korkarak övürse bu medh olur. Bu yüzden hamd etmek isteyen mutlaka Allah’a tazim ve muhabbet duymalı ki, hamd etmiş olsun. Bu durumda kişinin Allah’a hamd olsun derken, onun dinini-kitabını-resulünü bilmeli zatını-ismini-sıfatını büyüklemeli ve sevgi duymalı ki, hamd tamamlanmış olsun. Kişi müslümansa hamd edeceği İlahı bellidir, O da Allah’tır, eğer kişi kafirse-müşrikse hamd ettiği zat Allah’ın dışındaki diğer varlıklardır.
الـصلاة/Salat, Allah katından olursa bu kulun melekler nezdinde övülmesidir, eğer kullardan olursa da dua rahmet anlamındadır. Biz kulların, Rasulullah’a dua etmesinin sebebi, onun bize en güzel din ve davetle yol göstermesinden dolayıdır, çünkü o bize imanıyla, ameliyle, davetiyle, ahlakıyla örnek olmuştur. Bizde bu yüzden ona dua ederiz, överiz, şanını yüceltiriz.
ســــــــــلام /selam ise, tahiyya dediğimiz selamlamaktır, yani onu her tür kusurdan-ayıptan-noksanlıktan selam eylemek/uzak tutmaktır. Rasulullah her tür noksan ahlaktan, amelden, hareketten beridir. Allah ayetinde Rasulullah için hem salatı hem selamı bir arada getirmiştir. Allah buyurur ki, “ Şüphesiz ki Allah ve melekleri peygambere salat ediyorlar ey iman edenler sizde ona salat ve selam getirin” (Ahzab-56) Rasulullah sahih hadislerinde “ bana salat getirin kim bana salat getirirse Allah’da ona 10 salat sevabı verir.” (Müslim)
نبيْ /Nebi, elçi demektir, Gelen tüm Nebiler islam ve tevhid esası üzerine gelmişlerdir, insanlığı bu ulvi çağrıya davet etmişlerdir.
Müellif, Muhammed sallallahu aleyhi vesellemi hayırlı, şerefli, onurlu bir elçi olarak nitelendirmekte, şüphesiz ki, adem oğlunun seyyidi, resullerin ve nebilerin en hayırlısıdır. Allah onu ümmete hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak göstermesi amacıyla göndermiştir. Rasulullah (s.a.v.) müellifin dilinde açıkça övülmüş, şanı ve şerefi yükseltilmiştir, Allah da imam Beyguniyi cennet ehlinden eylesin.
وذِي مِنَ أقسَامِ الحديث عدَّة وكُلُّ واحدٍ أتى وحــــَدَّه
Bu (Gelecek beyitler) pek çok hadisin kısımlarıdır, her hadis ve onun tarifi beraberinde gelmiştir/gelecektir.
Müellif, bu derken, bu gelecek beyitler anlamındadır. Sana getireceğim bu beyitler demektir. Müellif daha sonra, hadisin çeşitlerinin çok olduğunu bildirmektedir. Hakikaten müellifin dediği gibi, hadis çeşitleri sahih, hasen, zayıf ve onun da alt çeşitleri olmak üzere kısım kısımdır. Müellif, bu kısımların içinde en başta sahih hadisi, derecesinin üstünlüğü bakımından öne alacak ve beyan edecektir. Daha sonra diğer kısımları tek tek ele alacak, tanımlayacak ve her birini kendi kalemiyle beyan edecektir. Gelin bizde onun tanımlarını anlamaya çalışalım.
Değerli Kardeşlerim, bir Muhaddis, bir hadisi sahih olarak kabul görmüşse mutlaka gerekli şartları topladığından dolayı görmüştür. Muhaddis, bir hadise sahihtir demeden önce, hadisin tüm tariklerini, ravilerini, metnini araştırır, sonra o hadise gerekli olan hükmünü verir. Gerekli şartlar tahakkuk etmeden, o hadise sahih denmez. Selefimizin hadis alanında ki otoriterleri, çok ciddi çalışmalar ortaya koyarak, yorularak, ilkeler belirleyerek usulu hadis ilmini belirlemişlerdir. Gelin bu çilelere, emeklerle, gayretlerle yazılan bu boyutları öğrenelim, hadis inkarcılarına bu ilim ehlinin titiz çalışmasıyla cevap verelim.
SAHİH HADİS
أوَّلُها (الصحيحُ) وهوَ ما اتَّصَل إسنادُهُ ولْم يُشَذّ أو يُعـَلّ
İlki sahihtir, ve sahih; isnadı muttasıl, şaz olmayan, illet taşımayan,
يَرْويهِ عَدْلٌ ضَابِطٌ عَنْ مِثْلِه ِمُعْتَمَدٌ في ضَبْطِهِ ونَقْلــــِهِ
Zabtı, Adaleti tam ravinin kendisi gibi zabtında ve naklinde güvenilir raviden rivayet ettiği hadistir.
Sahih Hadis;
Zabtı tam, adaletli ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği, şaz olmayan ve mertebeden kabule engel bir illeti bulunmayan rivayet edilen hadistir. Örneğin şu hadis gibi “ Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (Buhari-Müslim) Sahih hadisin şartları 5 kısımdır.
1-Adalet/Ravi adil olmalıdır;
Adalet iki boyutta bilinmelidir, dinde ve insanlık-mertlik bakımında adalet.
Dinde adalet, dinde istikamet ehli olmaktır, Yani Tevhid ehli olan, fısk ve bidat amelden uzak duran, Allah’ın emrettiği farzları eda eden, yasaklarından sakınan, fasıklık taşımayan anlamındadır. Adalet şartı taşımayandan hadis alınmaz, ona itibar edilmez. Diyelim ki ravi en sadık insanlardan olsa fakat cemaatle namaz kılanlardan değilse adalet vasfını taşımadığından hadis alınmaz, Allah ayetinde Hucurat-6’da fasık birinin haber getirmesi durumunda araştırılmasını emretmektedir. Bu ise onun haberine itibar edilmediğine delildir.
İnsanlık-mertlik bakımından adalete gelince, insanın, insanlar arasında adab ve ahlak değerlerini yerine getiren olması demektir. Sözünde adil, vaadinde emin, emanete sadık, güzel haller ve ahlaklar taşımak demektir, bu hasletleri taşımayanın hadisi alınmaz, sözüne itibar edilmez. Adalet sahibi kimse o halde, müslüman, akıl baliğ, adil, fasıklık alametlerinden selim olan, tanınan, meçhul olmayan, adap ve ahlak sahibi kişidir.
Adaletin, zıddı bidatçi, ravinin hakkındaki cehalet, yalancı, fasık, gibilerdir. Bu gibiler, adil olmayanlardır, bunların sözlerine, haberlerine güvenilmez, alınmaz. Böyle birinin hadisine itibar edilmez, zira bu insan adalet vasfını kaybetmiştir.
İbn Hibban der ki, “Hayatının geneli Allah’a taat üzere olan, adil/adalet sahibi olandır.” Hakikaten, eğer ravide hayatı boyunca bir hata, kusur, günah olmaması gerektiğini ararsak, bu durumda ravi bulamayız. Adalet aranırken o zaman ravin genel hali göz önünde bulundurulmaktadır, zira ravilerin masumluğu mümkün olmadığından bu göz önünde bulundurulmalıdır. Şahsın adı ve genel hali hakkında bilgi olmayınca, Adalet tahakkuk etmez ve böyle raviye Mubhem/bilinmeyen-meçhul şahıs denilir, eğer şahıs ismen bilinip adalet hali bilinmezse Mestur/hakkında bilgi olmayan şahıs denir. Bu kişilerin isimlerinin, adaletleri tahakkuk etmediğinden adil vasfına eremezler.O halde Hadis alimleri, Mubhem ve Mestur şahıstan hadis rivayet edilirse bu hadise sahih hükmünü vermezler. Alimler, “filan adil-Filan saduk/çokça sadık-Filan salih” derse bilelim ki, bundan maksad dinde taat üzere olan adalet sahibi kişidir anlaşılmalıdır.
2-Ravi Zabt/İtkan sahibi olmalıdır;
Genel olarak Ravinin, işittiği-aldığı hadisi tam anlamıyla, eksiltmeden, fazlalaştırmadan, öğrendiği/duyduğu gibi vermesidir, nakletmesidir. Bu ilke, genelde hatası çok olan, işittiğini veremeyen, naklinde eksik raviyi tanıtır, böylece hadisini almamayı gereli kılar. Şunu bilim ki, eğer ravide hiç hata etmeme, yanılmama vasfı ararsak bu durumda zabt/itkan ehli bir ravi bulamayız. Bu zabt ehli olma hali tıpkı adalet vasfında olduğu gibi genel olarak zabt /itkan ehli olmaktır. Arada bir nadiren de olsa sehv, hata zabt ehlini kusurlu göstermez. İmam Müslim bu yüzden “Temyiz” adlı eserinde der ki, “ Haberi nakledenin her tür hata ve yanılmadan uzak olması şart değildir.” Böylece İmam Müslim’in bu sözü, ravinin hatadan ve sehv/yanılmadan uzak olamayacağını, ravide nadiren de olsa hata ve yanılma olabileceğini bildirmek içindir. İmam Tirmizi der ki, “Hıfzlarının kuvvetli olmasına rağmen büyük imamların bile, hatadan uzak olmaları mümkün değildir.” O halde nadir hata ve yanılma her ravi ve alim için mümkündür, fakat bilinmeli ki, genel olarak hatası ve yanılması az olan raviler adalet-zabt vasfını kaybetmemişler, bu kusurlarına rağmen adalet-zabt ehli vasfını taşımışlardır. Sahabe’den, Tabiinden hata ve yanılma olayları yaşanmıştır, bu ise onların adaleti ve zabt ehli vasfını düşürmemiştir, işte size adaleti, itkanı, hıfzı, sünnete itinası çokça meşhur olan İbn Abbas, Rasulullah’ın duasına mazhar olan sahabi, şöyle rivayet eder, “Peygamber Meymune ile ihramda evlendi” Oysa bu vehm/yanılmadır, Peygamber ihramda değilken evlendiği rivayet bakımdan daha kuvvetlidir.
Zabt iki kısımdır, biri sadr yoluyla/hafızadan sakladığı hadisleri işittiği gibi hafızasından nakletmesidir, diğeri ise, kitabe/yazı yoluyla nakletmesidir. Kitabe yoluyla nakleden ravi, hadis yazdığı kitabını eksiksiz-noksansız olarak yazar ve yazdığını her tür kötülükten korurdu, bu ravilerden kimileri de hadis diye kitabına kendine ait olmayan hadisleri ekleyince kitabetlerine itimad edilmemiştir. Bu yüzden sözlerinde sadık olan bu raviler kitabetlerine kattıkları kendilerine ait olmayan rivayetler sebebiyle “saduk/çokça sadıklar olarak tanınmış olsalar da, kitabetlerinde ki kendilerine ait olamayan hadisler sebebiyle de zayıf kabul edilmişlerdir. Bu raviye örnek, Sufyan ibn Vekia ibn Cerrah’tır. Bazı ravilerde misli, Abdullah ibn Mehiy el-Mısri kitabet yoluyla topladığı hadis kitabını koruyamayıp yanmasına sebep olmuş hadis naklederken ihtilat etmiş zabtına güvenilmemiştir, Ebu Bekir İbn Meryem ed-Dımışki hadis kitabeti çalınmış hıfz kötü olduğu için zabtına itimad edilmemiştir. Kimi ravilerin hıfzdan söylediklerine değil de kitabetle yazdığına itibar edilmiştir, tıpkı Cerir İbn Abdullah ed-Dabbi gibi raviler. Kimi büyük muhaddis imamlar ve raviler de, hıfzdan değil de, hadisi kitabetlerinden naklederler ve naklederken de çokça itina gösterirlerdi. Bu ravilerden biri olan Büyük Muhaddis Ali İbn Medeni (r.h.)şöyle derdi “ Hadiste ki Seyyidim Ahmed ibn Hanbel bana (hıfzımdan değil)kitabetten nakletmemi emrederdi.” Zira bu yolla nakletmek hıfzdan daha kolay, daha sağlam, daha zabt yönünden kuvvetliydi.Oysa onlar hıfzda da kuvvetlilerdi, fakat hadisi naklederken titiz ve eksiksiz nakletmeyi sevdiklerinden, Rasulullah’ın sözlerini eksiltmekten ve fazlalaştırmaktan korkarlar ve bu yolu tercih ederlerdi.
Kimi raviler mekana göre sahih ve zayıf vasfını alırlardı, diyelim ki filan Yemen’de hadis rivayet etmişse sahihtir, Basra’da rivayet etmişse zayıftır denmiştir, yaşlanınca hıfzının zayıflığından dolayı. Mamer böyleydi, ihtilafsız sika idi, fakat Yemen ve Basra’da hadisi değişirdi, Mesudi böyleydi, Hafız el-Iraki der ki, Kufe’de iken ettiği rivayeti sahih, Bağdat’ta rivayet ettiği ise zayıftır. İsmail İbn Ayaş böyleydi, Şamlılardan ve özellikle rivayet ettiği şeyhi Şamlı ise hadisi sahihtir, yok eğer hicazlılardan-ıraklılardan rivayet ederse hadisi zayıftır. Çünkü O, Şamlıların dışındaki rivayet ettiklerinde zabt ve hıfz hususunda zayıftır. Bazen de, filan ravi filandan rivayet ederse sahih ondan başkasından rivayet ederse zayıftır diye hükmedilirdi. İşte size Onlardan biri Abdulmecid ibn Abdülaziz ibn Ebi Ravan eğer bu Rabi İbn Cureyc’den hadis rivayet ederse alimler sika-sahihtir derler, eğer başkasından rivayet ederse de zayıftır derlerdi. Kimi ravilerde ilim ve fende itibar görürlerdi ve o anda rivayet ederse sika güvenirliliğini alırdı. Diyelim ki, İbn İshak siyer ve Magazi/savaşlarda alanında hadis rivayet ederse sahihtir, diğer alanda rivayet ederse zayıftır hükmü verilirdi. Çünkü kimi alimler zamanının, azminin, gücünün büyük çoğunluğunu bir ilme verir o alanda muazzam ilme ulaşır ve o alanda onun hadislerine itibar edilirdi. İşte ibn İshak’da siyerde böylelerdendi. Kimi salih muttaki müslüman raviler vardı ki, sözleri ve amelleri salihti fakat hıfzda yeterli olmadıkları için hadisleri alınmadı, bunlara örnek verirsek, Musa ibn Ubeyde Rebdi, Eban ibn Ayaş, Yezid Rakkaşi’dir. Kimileri de hıfzda Ahmed bin Hanbel’den, Yahya bin Muin’den, Ali bin Medeni’den daha hafızdı, alimler onları bu alimlerden daha kuvvetli hafızlar olarak bilirlerdi, ama kezb/yalancı olduklarından hadisleri alınmazdı, örnek verirsek bunlardan biri Ebu Eyyub bin Süleyman ibn Davud eş-Şazukuni idi, İmam Buhari onun hakkında şöyle der “ O benim yanımda zayıflardan daha zayıftır, zira yalancıdır.(Yani hata üstüne hata edenlerdendir)”
Selef böylesine zabta değer verirdi. Bu yüzden, hıfz ve itkanı zayıf ravinin, hadisini sahih rütbesinden indirirler, hasen rütbesine oturturlardı.
3-Senedi Muttasıl olmalıdır;
Yani her ravinin kendisinden rivayet yaptığı şahıstan dolaysız ve ya da hükmen rivayet alması demektir, Dolaysız denilen/direk kendisine hadisi aktaran raviyle karşılaşması, ondan rivayet dinlemesi ya da görmesi (falan bana anlattı-ondan dinledim ya da onu gördüm demesidir.) Hadiste muttasıllığın olması, o hadisin munkatı, mu’dal, mudelles, muallak, mursel boyutunu kaldırır, o hadise sahihlik derecesi kazandırır. Diyelim ki Ravi (rakam vererek örneklendirelim), senedi muttasıl hadisi şöyle nakleder, 5.ravi ben 4.raviden işittim, O 3.raviden işitti, 0 2.raviden işitti, O da Peygamberden işitmiştir ki…………diye rivayet olunur, dikkat edilirse raviler arası ittisal/birbirlerinden işitme yolu açık görülmektedir. Bu hadis sahih hadistir. Eğer ravi şöyle deseydi, Ben 5.ravi 3.raviden işittim, O da 2.raviden işitmiş, O da Peygamberden işitmiştir ki……………..diyerek hadis nakletseydi bu hadis muttasıl olmaz, munkatı olurdu, çünkü 5.ravi direk 3.ravi’den işittim diyerek 4.raviyi zikretmemiştir senedde, bu ise raviler arasında ittisal noksanlığını ispat eder ki hadis sahih değil, zayıf konuma iner.
4-Şaz olmamalıdır;
Sika olan bir ravinin ya adaletinin mükemmelliği yahut zabtının eksikliği dolayısıyla kendisinden daha sika olan bir raviye yahut çok sayıdaki ravilere yahut rivayet olunanın olması gereken şekle ya da buna benzer bir duruma muhalif olarak yaptığı rivayettir. Ravi rivayet ettiği hadisin metninde kendinden daha sika ravilere muhalefet etmemesi gerekir, ederse hadisi sahih dereceden düşer. Sahih hadis, Şaz kalma boyutundan uzak bir hadistir.
İbn Useymin’in Hadis usulüne giriş adlı eserinde verdiği örnekte geldiği gibi, Abdullah ibn Zeyd Peygamberin elinden artan su ile kulak içlerini meshettiğini nakletmiştir, Müslim sahihinde bunu İbn Vehb yoluyla rivayet eder. Beyhaki ise, başından kalan su ile değil, başka su alarak kulakları içini meshetti demiştir, bu durumda Müslim’in rivayetine ters bir hadis nakledilmiş olmaktadır. İşte Beyhaki’nin naklettiği hadis Müslim’in rivayetine göre şaz olup, daha sika raviye muhalefet ettiği için senedi sahih olsa da şaz olması hasebiyle sahih hadis derecesine ulaşmamıştır. Beyhaki’nin ravileri saduk, sika olsa da diğer daha sika ravilere muhalefet etmesi dolayısıyla sahih kabul edilmemiştir. Yine Abdullah İbn Abbas’ın rivayet ettiği şu hadistir, “ Rasulullah (s.a.v.) muhrimken/ihramda iken Meymune ile evlendi” Ebu Rafi ve ayrıca Meymune annemiz ise “Peygamberin ihram dışında iken evlendiğini” rivayet eder. Bu durumda Abdullah İbn Abbas ve Rafi hadisi birbirine çelişmiştir. Bu hadisler hakkında muhaddisler Abdullah ibn Abbas yanılmıştır, sözü şaz kalmıştır, daha sika metne muhalefet etmiştir. Bu durumda sahih hadis derecesinden düşmüştür. Yine Sünen kaynaklarımızın rivayet ettiği şu hadisi dinleyelim, “Peygamber şabanın yarısına ulaşınca oruç tutmayı nehyederdi.” Bir diğer hadiste sahihhayn’da gelmektedir ki, “sizden biri ramazandan 1 gün veya 2 gün önce oruç tutmasın fakat eğer daha önceden tutmuş olduğu oruçu varsa tutsun” Bu iki hadisin ilkine bakılınca şabanın yarsından sonra nehiy bulunmaktadır, 2.hadise bakılınca da izin verilmektedir, alimler bu durumdan dolayı sahihayn’da ki 2.hadisi daha sika ve tercihe şayan hadistir gerekçesi ile 1.hadise göre sahih kabul etmişlerdir, böylece 1.hadise şaz hadis ismi verilmiştir.
5-İllet olmamalıdır,
İllet, hastalık, maraz demektir, kişinin bedenini selametten/sağlamlıktan alıkoyan haldir. Bu hadis ilminde de böyledir. İllet, Hadisin içinde gerekli incelemeler sonunda kabul edilmesini engelleyen bir sebebin olmasıdır. Bu illet ravide veya metinde olabilir. Ravi fısk, yalan, hıfz zayıflığı, bidat ehl olabilir, Hadisin metninde eksiklik, fazlalık olabilir. Bu durum hadisi sahih konumunda uzak tutar. İllet bilinmeden önce sahih olan hadis, illet sonrası zayıf hadis konumuna düşer. Fakat şunu da bilelim ki, illet, kadiha değilse/kabule teşkil engel taşımıyorsa bu durumda hadisin sahih veya hasen olmasına engel değildir. Buna örnek şu hadistir, Ebu Eyyub el-Ensari rivayet eder ki, “Kim ramazan ayını oruç tutar, sonra da arkasından şevvalden altı gün tutarsa bütün seneyi oruç tutmuş gibi olur.” (Müslim) İmam Müslim bu hadisi Sad b. Said yoluyla rivayet etmiştir, hadis bu raviden dolayı illetli görülmüştür. Çünkü imam Ahmed bu raviyi zayıf görmüştür. Diğer hadis alimleri de sika kabul etmiştir, bu durumda bu illet konumu kadiha değil/engel teşkil eden bir illet değildir. Müslim’de o raviyi sika kabul etmesi hasebiyle sahihinde ondan rivayet kabul etmiştir. Yine Rasulullah (s.a.v.) Cabir’den satın aldığı devenin kaça alındığı konusunda ihtilaf edilmiştir ki, bu hadisin illetli olduğunu ispat etse de illet kadiha cinsinden sayılmamıştır, çünkü hadiste devenin satıldığı fiyat belli idi, Peygamber ve Cabir kaça anlaştıklarını bilmekteydiler.
Sahih Hadis mertebe itibarıyla iki kısımdır.
1-Sahih li zatihi;
Zabtı tam, adaletli ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği, şaz olmayan ve mertebeden kabule engel bir illeti bulunmayan rivayet edilen hadistir. Örneğin şu hadis gibi “ Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (Buhari-Müslim) Bu hadis kısmı sahih hadisin kendisidir.
2-Sahih li gayrihi;
Zabtı tam olmayan-hafif olan, adaletli ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği, şaz olmayan ve mertebeden kabule engel bir illeti bulunmayan rivayet edilen hadistir. Örneğin şu hadis gibi “ Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (Buhari-Müslim) Bu hadise hasen li zatihi de denilir. Sahih li gayrihi olduğuna nasıl hükmedilmiştir ? Hadis, Birkaç yoldan gelme halinde gelen bu yolun birinde zabtın zayıflığı tespit edildiğinden hadise sahih li gayrihi denmiştir.
HASEN HADİS
والَحسَنُ المعروفُ طُرْقاً وغَدَتْ رجَالُهُ لا كالصحيحِ اشتَهَرَتْ
Hasen (hadis) Tarıkları bilinen ve senedi/ricalleri(zabtlarının pek kuvvetli olmaması sebebiyle) sahih (hadis) gibi meşhur olmayandır.
Müellif, Tarıkları bilinen derken, şunu demek istemektedir, ravinin rivayet ettiği ravilerin adını bilmesidir. Onlardan işittiğini bildirmesidir, tıpkı ravinin ben bu hadisi Basralılardan, küfelilerden, Hicazlılardan, Şamlılardan işittim demesi gibidir. İşte ravinin böyle işittiği hadisi ravilere ve kişilere bağlamasıdır ki, bu Tarıkları/hadis senedleri/yolları belli anlamına gelir.
Müellif, senedi/ricalleri(zabtlarının pek kuvvetli olmaması sebebiyle) sahih (hadis) gibi meşhur olmayandır derken, şunu demek istemektedir, Hasen hadisin senedi/ricalleri sahih hadisin taşıdığı tam zabt yönünü taşımayıp, zabtı pek kuvvetli olmayan eğilimli olmasıdır. İbn Hacer haseni böyle tanımlamıştır. “Hasen hadiste ki Ravi, zabtı pek kuvvetli olmayan bir ravidir,” fakat bu onun hadis olarak alınmamasını gerekli kılmamış, mertebesini düşürmeyi gerekli kılmıştır. Bu yüzden sahih hadis, zabtı kuvvetli raviden gelirken hasen hadis, zabtı pek kuvvetli olmayan, muttasıl bir senedle rivayet edilen, şazlıktan uzak ve kabulünü reddedecek illeti bulunmayan hadistir.
Hasen Hadis, “Adaletli olmakla birlikte zabtı pek kuvvetli olmayan bir kimsenin muttasıl bir senedle rivayet ettiği, şazlıktan ve kabulünü reddedecek illeti bulunmayan hadistir. Hasen hadisin sahih hadisten tek farkı, sahih hadiste tam zabtı şart koşulmuşken hasen de o şart tam konulmamış, pek az şartı da yeterlidir olarak kabul edilmiş olmasıdır.” Şu hadis hasen bir hadistir, peygamber buyurdu ki,“ Namazın anahtarı taharet (abdest), onun tahrimi tekbir, tahlili selamdır.” (Ebu Davud)
Ayrıca, Hafız Hattabi, Maalimu sünen adlı eserinde Hasen Hadisi şöyle tarif eder, “mahreci/raviler arası bağlantı kopukluğu olmayan muttasıl olarak rivayet edilen ve adalet ve zabtında tam olan ricalleri/isnadları meşhur olan hadistir.” Hafız İmam Zehebi Mukiza adlı meşhur eserinde Hasen hadisi şöyle tarif eder, “ Zayıf derecesine inmeyen ve sahih derecesine de çıkmayan hadistir.” Yine Hafız İmam Zehebi Mukiza’da şöyle bir tanım daha getirir “ Ravileri zayıf derecesinde olmayan, sahih hadis mertebesine de ulaşmayan hadistir.” Hasen hadisi Mustalihil Hadis ilminde en meşhur kullanan ve onu yaygın hale getiren İmam Tirmizi hasen hadisi şöyle tarif etmektedir “ Ravileri (dinde-adalette-kezibde-zabtta olabilecek) töhmetten selim olan, şazlıktan uzak hadistir.” Hafız İbn el-Cevzi ise şöyle tarif eder, zayıflığı muhtemel olan ve amel edilmesi sakınca bulunmayan hadistir.”
Hasen hadis, İmam Tirmizi ile meşhur olan, onun katkılarıyla hadis ilminde yaygınlaşan ve en çok onun eserlerinde geçen bir hadistir. Kimi ilim ehli alimler, ilk hasen hadisi icat edenin, belirleyenin İmam Tirmizi olduğunu nakletmiş olsalar da, aslında ondan daha önce hadis alimlerinin eserlerinde görülmüştür. Hafız İbn Hacer ve İbn Recep bu görüştedir.
Hasen Hadis mertebe itibarıyla iki kısımdır.
1-Hasen li zatihi;
Adaletli olmakla birlikte zabtı pek kuvvetli olmayan bir kimsenin muttasıl bir senedle rivayet ettiği, şazlıktan ve kabulünü reddedecek illeti bulunmayan hadistir. Hasen hadisin sahih hadisten tek farkı, sahih hadiste tam zabtı şart koşulmuşken hasen de o şart tam konulmamış, pek az şartı da yeterlidir olarak kabul edilmiş olmasıdır. Şu hadis hasen bir hadistir, peygamber buyurdu ki,“ Namazın anahtarı taharet (abdest), onun tahrimi tekbir, tahlili selamdır.” (Ebu Davud)
2-Hasen li gayrihi;
Zayıf hadisin, biri diğerini telafi edecek ve aralarında yalancı ve yalanla itham olunmuş bir ravi bulunmayacak şekilde bir kaç yoldan nakledilmesidir. Bu zayıf hadis birkaç yoldan nakledilince zabtın ve kezbin durumu açığa çıkınca bu durumda hadisin zayıflık mertebesinden hasen li gayrihi mertebesine ulaşmasıdır. Buna örnek bir hadis verelim, Ömer ibn Hattab rivayet eder, Peygamber dua ettiğinde ellerini uzattığı takdirde onları yüzüne sürmeden geri çekmezdi.” (Tirmizi) İbn Hacer Buluğu’l Meram adlı eserinde der ki “ bu hadisin Ebu Davud da başka şahitleri bulunmaktadır. Bunların toplamı hadisin hasen olmasını gerektirir. İşte bu hadisi şahitleri olmadan ele alınca hasen li gayrihi hükmünde olmaktadır, eğer şahitlerini göz önünde bulundurunca da hasen derecesine çıkmaktadır.
ZAYIF HADİS
وكلُّ ما عَن رُتَبةِ الُحسنِ قَصْر فهَوَ الضَّعيفُ وهوَ أقْساماً كُثُرْ
Hasen hadis rütbesine ulaşamayan her hadis zayıftır ve onun kısımları çoktur.
Zayıf hadis, sahih ve hasen derecesine ulaşamayan hadislerdir. Bu hadislerin ravilerinde zabt zayıftır, İmam Zehebi Mukiza adlı eserinde zayıf hadisi şöyle tarif etmektedir, “ Hasen hadisten derece olarak daha az olan hadistir.” Zayıf hadisin çeşitleri çoktur, inşallah işlenecektir. Zayıf hadis, ravinin hıfzında, adaletinde, zabtında, zayıflık olması veya şaz kalması sebebiyle bu ismi almıştır. Eğer zayıflık çok kuvvetli ise bu durumda zayıf hadis isminin dışında başka isimler alır.
İbn Useymin der ki, “ Sahih ve hasen hadisin dışındaki Zayıf hadis amel bakımında hüccet teşkil etmez. Sahih ve hasen hadisi bir kimseye aktarmak, nakletmek, söylemek caizdir, fakat zayıf hadis bunun dışındadır, bu sebeple zayıf hadisin zayıflığını beyan etmeden nakletmek söylemek caiz değildir. Çünkü O zayıf hadis nakletmektedir, bu durumda nakleden, Peygamberin söylemediğini (söylemiş gibi) yalancı konumda olur. Rasulullah (s.a.v.) hadiste buyurur ki, “ Kim benden hadis naklederse ve onun yalan olduğunu bildiği halde o yalancılardandır.” (Müslim) Yine Rasulullah buyurur ki, “ kim bana yalan hadis isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın” ( Bkz, İbn Useymin, Beyguniyye şerhi)
O halde müslümanlar ! zayıf hadis naklederken, bu hadis Rasulullah’tan zayıf olarak rivayet olunmuştur veya bu hadis zayıftır, demek gerekir. Alimler, zayıf hadisleri tergib ve terhib babında hüccet kabul etmiştir. Tabi ki alimler bu kabulde dört şart belirtmişlerdir,
1-Hadis çokça zayıf olmayacak,
2-Hadis kuranın ve sünnetin nasslarında sabit olacak, diyelim ki, ana babaya iyilikte bulunmayı emreden bir zayıf hadis, cemaatle namazı kılmayı teşvik eden bir zayıf hadis, diğeri de kuran okumanın faziletini öğütleyen bir zayıf hadis olunca, zaten bu hususlarda sahih ve sabit sahih hadisler olduğundan kabul edilmelidir, olmasaydı kabul edilmezdi.
3-Kesinlikle Peygamberden geldiğine iman edilmeyecektir.
4-Hadis tergib ve terhib babından olmalıdır, aksi olursa olmaz.
O halde şu ana kadar beraber sizlerle hadisin kabul ve red boyutunda üç kısmını işlemiş olduk. Onlar şunlardı.
1-Sahih Hadis
2-Hasen Hadis
3-Zayıf Hadis
Şimdi müellif bize hadisi söyleyenin konumuna göre aldığı ismi öğretecektir, o halde hadisi söyleyenin konumu 3 kısımdır.
1-Merfû; Rasulullah’a dayandırılan hadise merfu denilir.
2-Mevkûf; Sahabiye dayandırılan hadise mevkuf denilir.
3-Maktû; Tabiine dayandırılan hadise maktu denilir.
وما أُضيفَ للنَّبي (المرفوعُ) وما لتابِعٍ هو (المقطوعُ)
Peygambere isnad edilene Merfu, tabi’ye dayandırılana Maktû denir.
Merfu, Rasulullah’a dayandırılan söz, fiil, takrir, ahlaki vasıf ya da yaratılışının niteliği ile alakalı şeylerdir.
Peygambere dayandırılan söze gelince şu hadisi örnek verebiliriz, “ Ameller ancak niyete göredir.” (Buhari-Müslim) veya “ Kim bir amel işlerse ve ameli emrimizin dışında olursa ameli merduttur” (Buhari-Müslim)
Peygambere dayandırılan fiile gelince şu hadisi örnek verebiliriz, “ Rasulullah (s.a.v.) abdest aldı, mestlerini meshetti” (Buhari-Müslim) veya “ Peygamber (s.a.v.) evine girince misvak kullanmaya başlardı” (Buhari-Müslim)
Peygambere dayandırılan takrire gelince şu hadisi örnek verebiliriz, “ Rasulullah cariye sordu Allah nerede ? Cariye dedi ki “ semadadır” (Müslim) demesi üzerine onu onaylaması, inandığını kabullenmesidir. Ayrıca, sahabilerin kertenkele yerken etinden Peygambere takdim etmeleri Rasulullah’ın bunu yemeyip ashabını yemekten sakındırmaması ve onaylamasıdır.
Sahabenin biz Rasulullah’ın döneminde bunu ederdik, bunu yapardık, sözlerine gelince, merfu diyebilir miyiz ? İbn Useymin der ki, bu gibi hadisler Rasulullah’a dayandırılmayan hadislerdir, fakat hüccettir, zira Allah Peygamberine bu gibi hususlarda vahiyle yol göstermiş, helali ve haramı bildirmiştir. Örneğin sahabi Cabir (r.a.) diyor ki, “ Kuran iniyordu ve biz azlediyorduk/meniyi dışarı boşaltma” (Buhari-Müslim) Sahabiler eşleriyle birlikte cima ederken azlediyorlar bu arada kuran iniyordu, Allah bu fiili onlara Peygamberi aracılığıyla yasaklamıyordu. Bu hadis merfu kabul edilmese de hüccet teşkil etmektedir. Yine Rasulullah’ın ahlakını ve kişisel yapısını tanıtan sahabi sözleri de merfu kabul edilmiştir tıpkı Aişe annemizin şu hadisi gibi “ Onun ahlakı Kurandı” Yine Enes’in rivayet ettiği hadiste “ Peygamber orta boyluydu, ne uzundu ne kısa idi” Görüldüğü gibi Peygambere izafe edilen/dayandırılan merfu anlamındadır. Şunu da bilelim ki kardeşlerim, Rasulullah’ın diliyle Allah’a dayandırılan söze kutsi hadis denilir. Bu hadislerde keza merfu hükmündedir. Zira sözü söyleyen Rasulullah’ın kendisidir.
Bu babda şunu da bilmemiz gerekmektedir, diyelim ki ilim ehli bazı hadislere,“ bu hadis mevkuf fakat hüküm olarak merfudur” demektedir bunu nasıl anlayacağız ? Hüküm olarak merfu hadis demek, Peygambere izafe edilmiş hükmünü taşıyan rivayetlerdir. Bu da birkaç türlüdür.
1-Sahabinin söylediği bir söz, bir tefsir, kendi içtihadı/kişisel görüşü olmayıp mutlaka, aslı ilmi Rasulullah’a dayanarak söylediği sözleridir. Diyelim ki, Abdullah İbn Abbas’ın Kürsi hakkında söylediği şu söz, “ Kürsi, Allah’ın iki ayağını koyduğu yerin adıdır” (İbn Teymiyye, Akidetul Vasıtıyye) İbn Abbas bu gaybla alakalı bu hususta kendi görüşünü ileri sürebilir mi ? kendi aklından bunu tefsir eder mi ? Sahabi Allah hakkında ona yakışmayan bir sıfat izafe eder mi ? Abdullah İbn Abbas duaya mazhar olan sahabidir. Rasulullah’ın tabiriyle “ Kuranın tercümanıdır” Abdullah İbn Abbas, bu sözü Rasulullah’tan öğrenmiş öylece zikretmiştir. O halde, bu söylediği söz mevkuftur, lafız ona aittir, fakat hükmen/hüküm olarak merfudur. Yani Rasulullah’a izafe edilen bir sözdür.
2-Sahabinin kendi kişisel görüşü ameli olmayıp aslında ilmini Rasulullah’a dayandırarak ortaya koyduğu ameller. Bu gibi amellerde sahabi kişisel hareket etmemiştir, ibadetlerde ortaya koyduğu ameller mutlaka Rasulullah’a dayanmıştır. Diyelim ki, Ali (r.a.) Küsuf namazını her bir rekatta iki rukudan fazla ruku 3 ruku yaparak kılması ki, bu amelinin delilini Rasulullah’a dayandırmasıdır. Zira ibadetler tevkifidir, nasıl olurda Ali bin Ebi Talib aklından böyle yapabilir ? o halde bu ameli sünnettir, merfudur. (el-Muğni-3/328)
3-Sahabinin herhangi bir hususu Peygamber (s.a.v dönemine izafe etmekle birlikte peygamberin bu işi bildiğini söz konusu etmemesidir. Diyelim ki, Ebu Bekir (r.a.) kızı Esma’nın (r.anha) “ Biz Peygamber s.a.v.) döneminde Medine’de iken bir at kestik ve onu yedik,” (Buhari) demesi gibidir.
4-Sahabinin herhangi bir hususun sünnette olduğunu, sünnet olarak sabit olduğunu söylemesidir. Peygamberin ashabı sünnet olmayan bir amele bu sünnettir demesi asla onlara yakışmaz, onlar bidate karşı en keskin Müslümanlardı, bu yüzden onlar sünnettir demişse sünnettir. Diyelim ki, İbn Mesud’un (r.a.) “ “Namazda teşehhüdü gizli yapmak/sessiz okumak sünnettendir.” demesi gibi veya İbn Abbas’ın cenaze namazında fatiha okunmasını görünce bilin ki bu sünnettir (Buhari)demesi gibi veya Enes İbn malik’in “ Dul üzerine, bekar bir kızla evlenilirse yanında yedi gün kalmak sünnettendir.” (Buhari-Müslim)
5-Sahabinin “ biz emrolunduk, bize yasak kılındı, insanlara emrolundu, gibi benzeri sözler söylemesidir. Diyelim ki, bize iki bayramda hür kadınları namazgaha çıkarmamız emredildi, bize üç vakitte namaz yasaklandı, insanlara hacda en son yapmaları gerekenin Beytullah’a veda etmeleri olsun diye emrolundu gibi hadislerdir.
6-Sahabinin bir şeye masiyet ve taat demesidir, diyelim ki, Ebu Hureyre (r.a.) ezandan sonra mescide girip sonra çıkanı görünce o adam hakkında “ Buna gelince Ebu’l Kasım’a isyan etti, demesi gibi.
7-Hadisi rivayet edenlerin sahabi hakkında hadisi, Peygambere raf/isnad etti demesi gibidir. Diyelim ki, Said ibn Cubeyr’in, İbn Abbas’dan şöyle dediğine dair rivayeti gibi, “Şifa üç şeydedir, Bir içim bal, hacamat bıçağının yırtması ve bir ateşle dağlamaktır ve ben ümmetime dağlamayı yasaklıyorum, deyip hadisi peygambere raf etmesidir. Ayrıca, Said ibn Museyyeb’in, Ebu Hureyre’den rivayet ettiği şu hadis “ Fıtrat beş şeydir, sünnet olmak, etek tıraşı yapmak, koltuk altını yolmak, tırnakları kesmek, bıyıkları kesmek gibi sözleridir.
Mevkûf, Sahabiye izafe edilen rivayetlerdir. Tıpkı Ömer İbn Hattab’ın şu sözü böyledir “ (Dini) Alimin yanılması, münafığın kitapla mücadele etmesi, sapık imamların hükümleri yıkar. Peki sahabinin merfu olmayan bu sözleri hüccet teşkil eder mi ? Bu husus ilim ehli arasında ihtilaflıdır. Kimi ilim ehli alimler, eğer nassa ve başka bir sahabinin sözüne muhalefet etmedikçe evet hüccettir demiştir, kimi ilim ehli hayır onlarda beşerdir, hata ederler, bu yüzden hüccet değildir demiştir, kimi ilim ehli de “ Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer uyun” (Ahmed-Tirmizi-İbn Mace) ve “Eğer Ebu Bekir ve Ömer’e itaat edersiniz felaha ersiniz” (Müslim)hadislerini delil alarak ancak bu iki sahabi hüccettir demiştir, bu sözlerin arasında sahih olan şudur, “eğer sahabi, alim ve fakih sahabilerdense, sözü nassa muhalif değilse, sözü başka sahabinin sözüne muhalif değilse, bu durumda hüccettir, aksi halde hüccet olmaz.” (İbn Useymin)
Maktû, Tabiiye veya ondan sonra gelenlerden birine izafe edilen rivayettir. Bu isimle isimlendirmesinin sebebi ise, merfu ve mevkuf olmayıp, bu iki rivayetten kopuk olmasındandır. İbn Sirin der ki, “ İsnad dindendir” Peki tabiinin, merfu olmayan bu sözleri hüccet teşkil eder mi ? Bu konu, Muhaddis alimler arasında iki görüşle orta konmuştur. Birinci görüş, bu rivayetler mevkuftur, çünkü merfu değildir. Çünkü tabii Peygamber dönemine ulaşmamıştır, bu yüzden sözlerine sünnettir demek mümkün değildir, eğer sünnettir demişse bundan maksad sahabi sünnetidir. İkinci görüş, merfudur fakat mursel munkatıdır/Rasulullah’a isnadda kopuktur. Tabiinin bu rivayetinde sahabi kopmuştur, ve bu sünnettir derken Peygamber sünnetidir denmiştir. Asıl ve sahih olan ise tabiinin “ bu sünnettir” sözü murseldir, mursel ise isnadı Rasulullah’a muttasıl değildir, zayıftır.
والُمسنَدُ الُمتَّصِلُ الإسنادِ مِنْ رَاويه حتى الُمصطفى ولم يَبِنْ
Musned, Ravisinin Mustafa’ya (s.a.v.) kadar dayandırdığı, isnadı muttasıl, (raviler arası) kopukluğu olmayan rivayettir.
Musned, ravinin raviler arasında hiçbir kopukluk olmadan Rasulullah’a kadar dayandırdığı (muttasıl ve merfu olan) rivayettir. Musned, muttasıl olmalıdır, aksi halde munkatı/ravilerden birinin kopması olur, bu durumda Musned vasfını kaybeder. Bu yüzden mevkuf rivayet, Musned değildir, çünkü mevkuf, sahabede kalan rivayettir. Maktû keza, muttasıl olmadığı için ravilerden bir ravinin kopuk olmasıyla Musned olamayan rivayettir. Hadis alimlerinin cumhuru bu görüştedir. Mesela Zuhri’nin, salim’den, salim’in Abdullah ibn Amr’dan, Abdullah ibn Amr’ın Rasulullah’tan rivayet ettiği hadisler musneddir. Bu rivayet, hem Peygambere merfudur/dayanmaktadır, hem muttasıl’dır/raviler arası kopukluğu olmayan rivayettir. Bu durumda Musned iki şart taşır.
1-Rasulullah’a kadar dayanması gerekir.
2-Senedi muttasıl ve merfu olmalı, raviler arasında kopukluk olmamalıdır.
Diyelim ki Ebu Hureyre’den (r.a.) gelen bir söz olsa musned olur mu ? Bu söz eğer Rasulullah’a merfu edilen/dayandırılan ve ravilerden gelerek Peygambere izafe edilen bir rivayet ise evet musned olur, yok eğer söz Ebu Hureyre’de kalır, sözü söyleyen kendisi olursa bu musned olmaz, mevkuf olur, zira musned olması için rivayetin muttasıl ve merfu olması gerekirdi.
Diyelim ki, Salim, Abdullah ibn Ömer’e dayanarak bir söz söylese bu musned olur mu ? olmaz, zira Salim tabii’ndendir. Onun sözü mevkuf veya maktu olabilir ki, eğer sahabi Abdullah ibn Ömer’e dayandırırsa mevkuf, kendine dayandırırsa maktu olur, bu rivayet musned olmaz, çünkü rivayet Rasulullah’a merfu edilmemiştir. Burada merfu vasfı düştüğünden musned olmamıştır.
Diyelim ki, Rasulullah’a merfu/dayandırılan bir rivayet gelse, fakat muttasıl olmazsa, yani ravilerden birinin kopukluğu olsa, bu durumda musned olur mu ? olmaz, her ne kadar rivayet merfu olsa da, muttasıl olmaması bu rivayeti musned etmez.
Diyelim ki, bir söz Abdullah İbn Ömer isnad edilse, ayrıca isnad eden raviler arası inkıta/kopukluk olsa, bu rivayet musned olur mu ? Olmaz iki şart düşmüştür, birincisi, muttasıl değildir zira senedde inkıta vardır diğeri ise, Rasulullah’a merfu değildir. Bu rivayet mevkuftur/sahabide kalan, ondan öteye gitmeyen rivayettir.
O zaman şunu diyebilir miyiz ? her musned, muttasıl ve merfudur. Fakat her merfu musned değildir, her muttasıl da musned değildir.
Bu babda şunları bilmeliyiz,
Musnid, hadisi Rasulullah’a kadar dayandıran ravidir.
Musned ileyh, Hadisin dayandığı zattır ki, Rasulullah’tır.
Sened, Hadisin ravileridir. Ravinin, filandan, o da filandan diyerek hadis aktaranlardır.
İsnad, keza ravilerdir. Kimi ilim ehline göre ise, hadisi rivayet edendir.
Peki her senedi/ravileri muttasıl/birbirinden işiterek kopukluk olmadan Rasulullah’a dayandırılan hadis sahih midir ? Eğer raviler zayıfsa olamaz, eğer raviler arasında zayıflık olmazsa olabilir. O halde, hadis ravileri arasında muttasıl vasıf olabilir ama raviler zayıf olduklarından sahih hükmünü almaz, o halde her Musned rivayet, sahih hadis hükmünde değildir.
ومَا بِسَمعِ كُلِّ رَاوٍ يَتَّصِلْ إسنَادُهُ للمُصْطَفَى فالُمتَّصِلْ
Her ravinin bir önceki raviden işittiğini, muttasıl isnadla Mustafa’ya dayandırdığı rivayet muttasıldır.
Muttasıl, isnadı Rasulullah’a dayanan her ravinin birbirinden işiterek aktardığı rivayettir. Raviler arası kopukluk olursa, munkatı denir, İmam Zehebi el-Mukiza adlı hadis ilmiyle alakalı eserinde şöyle tarif eder “ İsnadı Rasulullah’a kadar dayanan raviler arasında inkıtası olmayan rivayettir.”Muttasılda iki şart ortaya konmuştur.
1-Her ravi bir üst raviden işitmelidir.
2-Her ravi bir üst raviyle rivayetini Rasulullah’a merfu/dayandırmalıdır.
Bu durumda, rivayet sahabi de kalırsa mevkuf olduğundan muttasıl olmaz. Eğer ravilerde kopukluk olursa da munkatı olur yine muttasıl olmaz. O halde her ravinin bir üst raviden işiterek Rasulullah’a kadar dayandırmasına muttasıl demekteyiz. Muttasıl da ravi bir üst raviden işitmesi ve ona dayandırması zorunludur, onu görmesi ve işitmesi şartı vardır.
مُسَلْسَلٌ قُلْ ما عَلى وَصفٍ أتَى مثلُ: أما والله أنبَأني الفَتى
كذاكَ قدْ حدَثَنيه قائما أو بعدَ أن حدَّثَنِي تَبَسَّمَا
Muselsel, bir vasıf üzerine gelen rivayettir, misli vallahi genç bana böyle haber verdi,
Keza yine bana ayakta iken anlattı veya bana anlattıktan sonra tebessüm etti gibi rivayettir.
Muselsel, lüğatta izlemek, tabi olmaktır, Istılahta ise, Ravilerin gerek rivayet eden, gerek rivayet ile ilgili aynı husus üzerinde ittifak etmeleri demektir. Yani ravinin bir üst raviden işittiğini olduğu gibi, nasıl işitmişse öylece vermesidir. Eğer ilk ravi rivayeti nasıl bir vasıf içinde vermişse, o vasıfla, o heyetle, o tebessümle, ayakta ise ayakta, oturuyorsa oturarak ilk ravinin naklettiği gibi rivayet etmesidir. Allame Abdullah el-Cebran’ın Semaratu’l Ceniyye şerhi Beyguniyye adlı eserinde dediği gibi Muselsel, sözlü ve fiili olmak üzere iki kısımdır.
Sözlü olanı tıpkı filan bana rivayet eti, filan bana rivayet etti, filan anlattı, filan’dan işittim diye diye sahabiye kadar ve oradan da Rasulullah’a dayandırılan rivayetlerdir. Buna örnek verecek olursak, Muaz bin cebel’in rivayetine göre, Peygamber ona dedi ki, “ Ey Muaz ! gerçekten ben seni seviyorum. Her namazın arkasında “ Allah’ım, seni zikretmek, sana şükretmek, ve sana güzel bir şekilde dua etmek için bana yardım et” demeyi sakın terk etme.” (Ahmet-Ebu Davud-Nesai-İbn Hibban) Bu rivayette ilk başta Rasulullah (s.a.v.) “Ey Muaz ! gerçekten ben seni seviyorum…” demişti, işte ravinin bir üst raviden bu lafzı alarak eksiltmeden, aynı metinde, aynı vasıfta, aynı kelimede rivayeti etmesidir. İlk sahabi Rasulullah’ın kendisine değini rivayet etmesi ve ravinin en sonu bir üst raviden aynen böyle işiterek sahabiye kadar dayandırmasıdır.
Fiili olanı, filan bana tebessüm halinde iken anlattı, filan bana ayakta anlattı, filan bana sakalını tutarak anlattı, tarzda rivayet etmesidir. Şu örnekte geldiği gibi, Buhari’nin sahihinde gelen şu hadistir, Bize Amr bin Hafs anlattı, bize babam anlattı, bize el-Ameş anlattı, Bize Abdullah ibn Mesud’u kastediyor anlattı, bize Rasulullah (s.a.v.) ki o hem doğru olandır, hem de doğruluğu tasdik olunandır, anlattı, dedi ki, Sizden herhangi birinizin hilkati annesinin karnında kırk günde bir araya getirilir. Sonra alaka (kan emen bir sülük gibi yapışkan) olur.” işte görüldüğü gibi ravilerin tek bir siğa üzerine (anlattı-anlattı…) ittifak ettikleri teselsülen görülmüştür.
Yine şu hadis gibidir, Ebu Hureyre (r.a.) rivayet eder, Ramazan ayında bir adam eşiyle cima etmişti, bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) ona sadaka vermesini emretmiş o ise ben Medine’de en fakirim demiş, Rasulullah azı dişleri görününceye kadar gülmüştü, (Buhari-Müslim) bu hadisi rivayet eden tüm raviler Rasulullah’ın gülme yerine gelince gülerler, azı dişlerini gösterirler, birbirlerinden nasıl almışlarsa tek bir vasıfta hadisi verirlerdi.
Söz ve fiilin birlikte teselsülen gelmesine örnek ise, Enes’in merfu hadisini söyleyebiliriz. “ Kul İman tadına eremez, ta ki kaderin hayrına, şerrine acısına, tatlısına, inanmadıkça, sonra Enes dedi ki, Rasulullah sakalını tuttu, Kadere iman ettim buyurdu.”
O halde muselselin faydası nedir ?
1-Ravilerin birbirlerinden rivayet alışlarını iyice zaptettiklerini ve her birisinin kendisinden öncekine tabi oluşta-tek vasıfta vermede itina gösterdiğini açıkça ortaya koymaktır.
2-Munkatı, maktu, mevkuf olmadığını ispat eder.
عَزِيزٌ مَروي اثنيِن أو ثلاثه مشهورٌ مروي فوق ما ثلاثه
Aziz hadis, iki veya üç raviden rivayet olunandır. Meşhur hadis, üç raviden daha fazla rivayet olunan hadistir.
Aziz, lüğatta, kuvvet, üstünlük anlamındadır, Hadis ilminde ise, bir kişinin rivayetine 2.kişinin kuvvet ve güç katarak rivayet ettiği hadistir. Diğer bir tanımla, 2 ravinin bir üst iki raviden, onlarında bir üst iki raviden aktararak, ta ki Rasulullah’a dayandırdıkları hadistir. Müellif her ne kadar tanımda 3 ravinin rivayet ettiği hadis demiş olsa da hadis alimlerinin meşhur tanımına göre, aziz hadis iki raviden rivayet olunan hadistir. Hafız ibn Hacer Nuhbe adlı eserinde bunun doğruluğunu savunur. İbn Salah, Suyuti, Abdullah ibn mende, İbn Kesir de müellifle aynı görüştedir. Aziz hadis sahih, hasen, zayıf olabilir. Örneğin şu hadis, aziz olup sahihtir, Enes rivayet eder Rasulullah (s.a.v.) buyurur ki, “ Sizden herhangi bir kimse beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz.” (Buhari-Müslim) bu hadisi rivayet eden Enes’ten Katede ve Abdülaziz rivayet etmiştir. Katade’den de şube ve Said rivayet etmiş, Abdülaziz’den de İsmail ibn Uleyye ve Abdulvaris rivayet etmiştir. Görüldüğü gibi Enes’ten iki ravi, bu iki raviden de iki ravi rivayet ederek Rasulullah’a dayandırılmıştır. İbn Hibban’ın dediği gibi ve İbn Hacer’in de katıldığı şekliyle “aslında bu şekilde iki ravinin iki raviden rivayetiyle yoktur. Bundan maksad iki ravinin altına düşmemek içindir.”
Meşhur, hadisin her senedinde (ravilerin) üç kişinin olmasıdır. Meşhur üç ravinin bir üst üç raviden alarak Rasulullah’a kadar dayandırmasıdır. Örneğin, “ Müslüman elinden dilinden emin olunan kimsedir.” (Buhari-Müslim) Meşhur iki kısımdır. Hadis ıstılahında meşhur (ki tanımı az önce yapıldı) ve hadis ıstılahının dışındaki meşhur. Aşağıda geldiği gibi.
1-Kimi hadisler vardır ki insanlar arasında meşhurdur, fakat sünen kaynaklarında aslı yoktur, uydurmadır. Buna örnek “ vatanı sevmek imandandır” “Güzele bakmak sevaptır” “ yeryüzünü Muhammed’in hürmetine yarattım.” “Alimlerin ihtilafı rahmettir.” gibi hadisler halk arasında yaygındır, fakat aslı olmayan uydurma hadislerdir.
2-Kimi hadisler vardır ki alimler arasında meşhurdur, fakat delil teşkil etmez, “ Oğul karşılığında baba öldürülmez” (Ahmed-Tirmizi) Bu hadise göre kısasta eğer baba katilse nasıl öldürülmez ? Allah ayetinde “ Biz kitapta nefse karşılık nefis yazdık” buyurmuştur.(Maide-45) Ayrıca “ Ey iman edenler size öldürülme hususunda size kısas yazıldı, hüre karşı hür…” (Bakara-178) Ayrıca Rasulullah’ın hadisi, “ Şu üş şey dışında müslümanın müslüman haramdır, nefsi öldürme hariç………” bu nasslar yukarıdaki hadisin sahih olmadığını, hüccet teşkil edemeyeceğini ispat eder. (İbn Useymin)
3-Özelde Hadis alimleri arasında meşhur hadislerdir ki, Örneğin “Peygamber zekvan ve Rilan kavmine rükudan sonra bir ay boyunca beddua etti.” (Buhari-Müslim)
4-Hadis alimlerinin, diğer alimlerin, avamın arasında yaygın hadislerdir ki örneğin “ Müslüman elinden dilinden emin olunan kimsedir.” (Buhari-Müslim)
5-Usulcülerin arasında meşhur hadislerdir ki örneğin “ Ümmetimden hata, unutma, ikrahla yaptığı günah kaldırılmıştır.”
معنعنٌ كعن سعيدٍ عن كَرَمْ ومبهمٌ ما فيه راو لم يُسَمْ
Muanan , Said’in Kerem’den rivayeti gibi olan rivayettir, Mubhem ravisi bilinmeyen/meçhul rivayettir.
Muanan, an sığasıyla birden çok ravinin rivayet ettiği hadistir, yani bu hadis filandan, filandan filandan diyerek aktarılmasıdır. Misal, Nafi’den İbn Ömer, rivayet etti gibidir, Müellif, örneğini Said’den Kerem rivayet etmiştir diyerek belirtmiştir. İşte bu tür rivayet edilen hadise Muanan rivayet denilir. Ömer İbn Hattab’ın rivayet ettiği hadisi, raviler filan, filan’dan diyerek rivayet etmişlerdir, “ Ameller ancak niyete göredir….” (Buhari-Müslim)
Birde Muenen denilen rivayet vardır ki, bu ise (enne filan kale, enne filan kale…..)şüphesiz ki filan dedi, şüphesiz ki filan dedi,…..diyerek rivayettir. Muanan ve Muenen rivayetlerin ravileri tedlis/raviden ekleme yapmadıkça ve birbirleriyle hadis alırken subutu’l lika/karşılaştıkça muttasıldır.
Mubhem, metninde ve senedinde bilinmeyen şahıs olan hadistir. Metinde Mubhem olan bir hadis görelim, Aişe annemiz rivayet eder “ Peygambere bir kadın hayızlı halden nasıl temizleneceğini sordu, peygamber buyurdu ki, “Misk kokulu bez al, onunla temizlen” (Buhari-Müslim) Bu hadiste ki kadın, mubhemdir, fakat başka yollarla gelen hadislerden edinilen bilgiye göre bu kadın, esma Bintu şekel’dir. Senedde Mubhem olan bir rivayet görelim, Ebu Davud ve Tirmizi Hacca ibn Farafasa’dan O da bir adamdan, adam da Ebi Selama’dan, o da Ebu Hureyre’den rivayet eder. Görüldüğü gibi “ adamdan” denilerek Mubhem bir rivayet edilmiştir, İbn Hacer o adamın “Yahya ibn Ebi Kesir” olduğunu söylemiştir.
Mubhem rivayetin hükmüne gelince, ravinin kimliği bilinmedikçe kabul edilmez. Çünkü haberin kabul şartı adalettir, kimliği bilinmeyen kimsenin adaletini, kezbini, nasıl anlayacağız, bu yüzden bu hadis kabul görmemiştir, eğer mubhemliği yoksa ve ravi biliniyor adaletliyse haberi kabul görmüştür. Eğer Mubhem olan ravi sahabi ise, sakıncası olmaz, zira sahabinin adaleti malumdur, gayri sahabi ise zayıflığı şiddetlidir. Eğer meçhul şahıs kim olduğu bilinmiyorsa zayıflığı şiddetlidir.
وكُلُّ ما قَلّتْ رجَالُهُ (عَلا) وضِدُّه ذاكَ الذي قَدْ (نَزَلا)
Ravi adeti az olan her isnada âla isnad, zıddı ise (daha çok ravisi olan isnada) nazil isnaddır.
Âla isnad, isnadı daha az olan rivayet Âla isnaddır. İsnadı daha çok olan rivayet ise nazil isnaddır. Çünkü ne kadar daha çok ravi/isnad olursa rivayet edenler çok olur, bu ise hatayı getirir. Eğer ne kadar daha az isnad olursa da hata o oranda az olur. Bu yüzden Âla ve nazil isnad arasında böyle temel bir fark vardır. Diyelim ki Muhammed, Hasan’dan, Hasan Ahmet’ten rivayet etmiş olsa muhtemel Muhammed, hasan, Ahmet hata edebilirler ve bu durumda üç hata olasılığı mümkündür, eğer bu rivayet edenler Muhammed, hasan, Ahmet, Yusuf, İbrahim olsa da hata ihtimal beşe çıkar, işte bu durumda az ravi daha muteberdir. O halde Hadisin senedinde az olan raviler âla olarak kabul görürken, çok raviler ise nazil olarak kabul görür. Örneğin İmam Müslim’in rivayeti, Yahya ibn Yahya söyledi, Malik’e okudum, o Abdullah ibn Dinar, o da Abdullah İbn Ömer’den rivayet etti, “ Rasulullah (s.a.v.) bineği hangi yöne dönerse sefer de namazını o yöne doğru kılardı.” Bu hadisin aynı lafzında imam Müslim yine rivayet eder, Ebu Bekir ibn Ebi Şeybe, Ebu Halid el-Ahmari’den O da Abdullah’tan, Abdillah’da Nafi’den O da İbn Ömer’den rivayet etti. Rasulullah buyurur ki, “ Rasulullah (s.a.v.) bineği hangi yöne dönerse sefer de namazını o yöne doğru kılardı.” Görüldüğü gibi ilk isnadda 4 ravi 2.isnadda ise 5 ravi vardır, ilk isnad daha kuvvetli yani âli isnaddır, çünkü daha az raviyle gelmiştir.
وما أضَفتهُ إلى الأصحابِ مِنْ قولٍ وفعلٍ فهو موقوفٌ زُكِنْ
Ravinin, ashaba izafe ettiği fiil ve söz (onlar nezdinde) bilinen mevkuf hadistir.
Mevkuf hadis, Ravinin sözü, fiili, takriri, ashaba izafe ettiği hadistir, merfu değildir. Zira rivayet ashabda kalmıştır. Sahabi, Rasulullah’la karşılaşan, ona iman edip iman üzerine ölen kimsedir. Kafirin Peygamberle karşılaşması onu sahabi etmez. Tıpkı Ömer İbn Hattab’ın şu sözü böyledir “ (Dini) Alimin yanılması, münafığın kitapla mücadele etmesi, sapık imamların hükümleri yıkar. Peki sahabinin merfu olmayan bu sözleri hüccet teşkil eder mi ? Bu husus ilim ehli arasında ihtilaflıdır. Kimi ilim ehli alimler, eğer nassa ve başka bir sahabinin sözüne muhalefet etmedikçe evet hüccettir demiştir, kimi ilim ehli hayır onlarda beşerdir, hata ederler, bu yüzden hüccet değildir demiştir, kimi ilim ehli de “ Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer uyun” (Ahmed-Tirmizi-İbn Mace) ve “Eğer Ebu Bekir ve Ömer’e itaat edersiniz felaha ersiniz” (Müslim)hadislerini delil alarak ancak bu iki sahabi hüccettir demiştir, bu sözlerin arasında sahih olan şudur, “eğer sahabi, alim ve fakih sahabilerdense, sözü nassa muhalif değilse, sözü başka sahabinin sözüne muhalif değilse, bu durumda hüccettir, aksi halde hüccet olmaz.” (İbn Useymin)
Örneğin Ali Bin Ebi Talib’in şu sözü sözlü mevkuftur, “ insanların bildikleri oranda konuşun, onların Allah’a ve Resulünü yalanlamalarını mı istiyorsunuz” Takriri mevkuf’a örnek ise Tabiinin şu sözüdür “ ben ashabın huzurunda böyle yaptım, beni bundan men etmediler”
Ashab, hepsi sikadır ve adaletlidir. Onlardan bir kişinin bile rivayeti makbuldür. İsterse bu kişi meçhul olsun, bu yüzden sahabin cehaleti (bilinmemesi) zarar vermez. Sahabi yaklaşık 114 bin kişi olarak söylenmiştir.
ومُرْسَلٌ منْهُ الصحَابُّي سَقَطْ وقُلْ غَريبٌ ما رَوى راوٍ فَقَطْ
Ve mürsel, sahabinin düştüğü rivayettir, garib bir tek ravinin rivayet ettiği hadistir.
Mürsel, lüğatta, gitmesi için serbest bırakmak-salıvermek anlamındadır. Mürsel Hadis, İsnadında sahabinin düştüğü hadistir, Yani ashaba yakın dönemde yaşamış tabiinin direk Rasulullah buyurdu ki-dedi ki diyerek sahabileri düşürerek ettiği rivayettir. Mürsel hadisin delil olup olmayacağı konusunda alimler arasıda ihtilaf vardır, Hadis, fıkıh, usul alimlerinin cumhuru mürsel hadislerin hüccet teşkil etmeyeceğini zayıf olarak görülmesi gerektiğini söylerler. İmam Nevevi, Şafi, Müslim bu görüştedir. Fakat İmam Malik ve Ebu Hanife eğer tabiinden olan ravi sika ve adil ise hüccettir demiş, murseli hüccet kabul etmiştir.
Murselin zayıf kabul edilme sebebine gelince, tabiinden olan ravinin bir üst raviden rivayet etmeyi düşürmesidir ve bu raviler hakkında bilgi sahibi olunamamasıdır, eğer isnadda düşen raviler sahabi ise, bu durumda mürsel konumu zayıflıktan çıkar ve sika güveni alır ve ihtilafsız hüccet teşkil eder, eğer isnaddaki tabiin ise bu durumda bu tabiinin düşmesi, onun bilinmemesi, adaleti ve zapt tahkik edilmemesi bu hadisi mürsel etmiş olur. Şunu da bilelim ki eğer bir başka tarikle ve musnedle bir rivayet mürsel hadisi takviye ederse bu durumda mürsel hadis sıhhat kazanır ve hüccet teşkil eder. Yani mürseli destekleyen muttasıl senedli farklı tariklerle gelen hadisler o mürseli zayıflıktan sahih hadis konuma çıkarır.
Birde tabiinden bazılarının irsallerini imamlar hüccet kabul etmiş, filandan gelen irsaldir fakat hüccettir demelerini getirmiştir, imam şafi Said ibn Museyyeb’in irsallerini hüccet kabul etmiş, buna Hakim de katılmıştır. Çünkü Said ibn Museyyeb sahabe evladındandır. Ahmed bin Hanbel’e göre ise, Nehai’nin irsallerinde beis yoktur. O halde bu mevzu çok geniştir, hangi alim hangi tabiinin irsalini sahih, hasen, zayıf, beis görmemiştir hadis eserlerinde geniş olarak geçmektedir. Mürsel hadise örnek olarak şunu verebiliriz, “İbn Cureyc, Ata’dan rivayet eder, peygamber minbere çıkınca insanlara yüzünü döner, Esselamu Aleykum derdi.” (Abdurrezzak Musannaf)
Garib Hadis, senedinde bir kişinin olduğu hadistir.Ömer ibn Hattab’ın şu hadisi gibidir, “Ameller, ancak niyetlere göredir.” Bu hadisi Alkame Ömer’den, Muhammed ibn İbrahim et-Temimi’de Alkame’den, Yahya ibn Said el-Ensari’de Muhammed ibn İbrahim et-Temimi’den, rivayet etmiş ve meşhur olmuştur. Garib, isminden sanıldığı gibi, hüccet değildir anlaşılmasın, bu hadis sahih, hasen, zayıf olabilir. Tabi İmam Tirmizi ve İmam Zeylai kitaplarında bu hadis gariptir derken zayıf kastetmiş olsalar da zayıf hadis de olabilir, sahih ve hasen hadiste olabilir.
وكُلُّ ما لْم يتصلْ بحال إسْنَادُهُ مُنْقَطِعُ الأوصَالِ
Herhangi bir halden dolayı isnadı muttasıl olmayan her hadis munkatıdır.
Munkatı, herhangi bir halden dolayı hadisin senedinden bir veya iki ravinin arka arkaya olmamak şartıyla düşmesidir. Bu durum hadisi zayıf konuma indirir.
Şunları iyi bilmeliyiz. Bileceğimizi de örnekle açıklayalım, İmam Buhari rivayet eder, Bize el-Humeydi Abdullah bin ez-Zubeyr anlattı dedi ki, Bize Sufyan anlattı, dedi ki, bize Yahya Said bin el-Ensari anlattı, dedi ki, Muhammed bin İbrahim et-Teymi’nin haber verdiğine göre o Alkame bin Ebi Vakkas el-Leysi’yi şöyle derken dinlemiştir, Ben Ömer ibn Hattab (r..a.) minber üzerinde şöyle derken dinledim, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu, “ Ameller ancak niyete göredir.”
1-Eğer biz bu senedin ilkini kaldıracak/düşürecek olursak hadis mürsel adını alır.
2-Eğer Buhari’nin hadis dinlediği kişi Humeydi’yi düşürürsek, hadis muallak adı alır.
3-Şayet senedinden Sufyan ve Yahya bin Said zikredilmeyecek olursa hadis mudal adını alır.
4-Şayet Sufyan yahut ta onunla birlikte et-Teymi de zikredilmeyecek olursa Munkatı adını alır.
O halde inkıta 4 yerde olur.
1-Senedin başında olur. Buna muallak denir. Buhari’nin senedden ilk raviyi düşürerek rivayet ettiği hadisler sahihtir.
2-Senedin sonunda olur. Buna mürsel denir.
3-Sened arasında 1 kişiyle olur. Buna Munkatı denir.
4-Sened arasında ardı ardına 2 kişinin düşmesiyle olur.
İmam Zehebi, el-Mukiza adlı eserinde Mudal ve munkatı birdir demiş ve aynı tanımı yapmıştır, Fakat, ilim ehlinin genel kanaatine göre mudal ve munkatı arasında fark vardır. Mudal senedden 2 ravinin ardı ardına düşmesidir, munkatı ise, 2 ravinin ardı ardına düşmemesidir. Ayrıca bir hadis hem mürsel hem mudal adını alabilir, eğer senedden sahabi ve ardından da tabi düşerse bu durumda olur. Yukarıdaki tanıma göre değerlendir. Yine bir hadis hem mürsel ve hem munkatı da olabilir, diyelim ki sahabi ve aradan bir ravi düşerse bu durumda hadis iki ismi de alır.
والُمعْضَلُ الساقِطُ مِنْهُ اثْنَان وما أتى مُدلّساً نوعان
Mudal, senedinden iki ravinin düştüğü hadistir, mudelles olarak gelen iki çeşittir.
Mudal senedden 2 ravinin ardı ardına düşmesidir.(İbn Useymin) eğer sened 1, 2, 3, 4 ravisi ise bu senedden 2ve 3 ar arda düşmüşse bu hadise mudal denir. Eğer 2 ve 4 düşmüş olsa munkatı denir. Munkatı da ravinin ar arda düşmesi istenmemiştir.Bu hadislerin tümü (Mürsel-Muallak-mudal-munkatı) zayıf hadislerdir. Mudal munkatıya göre daha zayıf bir hadistir.
Mudelles hadise gelince müellifin dediği gibi iki kısımdır. Mudelles, tedlis kökünden gelir. Tedlis ise karanlıktır. Tedlis lüğatta bir şeyi mertebesinin üzerinde satmak, göstermektir. Bu kelimden hareketle hadis ilminde şöyle tanımlanır, “Hadisi gerçekte bulunduğu dereceden daha üstün bir mertebede olduğunu vehmettirecek bir senedle nakletmektir.” Mudelles iki çeşittir. Şimdi müellif onu açıklayacaktır.
الأول الإسقاط للشيخ وأن ينقلُ عمن فوقه بعن وأن
İlki, şeyhi senedden düşürüp bir üst raviden, ondan ve şüphesiz ki diyerek, rivayet etmesidir.
Buna biz tesviyede tedlis diyoruz. Yani ravinin hadis aldığı şeyhini zikretmeden/düşürerek bir üst raviden sanki dinlemiş gibi hadis rivayet etmesidir. Şunun gibi, Halid bana ali anlattı deyip aslında aralarında Muhammed olduğu halde onu düşürüp bana Muhammed anlattı demesidir. Hadis alimleri bu duruma ravinin yalan söyleme hali demezler, bu ravi aslında sadıktır, fakat sebeplerden bir sebeple buna iltica etmiştir. Diyelim ki, siyasi sebeple hadis şeyhini düşürmüş olabilir, kendi ismini korumak için bir üst şeyhini muhafaza için olabilir, sultandan korkarak şeyhini gizlemiş olabilir, zayıf bir şeyhten hadis aldığını gizlemek için olabilir, hocasının çok olduğu vehmini vermek için olabilir, işte bunlar sebep olabilir. En tehlikeli tedlis ise şeyhi adil olmayan bir ravinin şeyhini gizleyerek bir üst raviden hadis aktarmasıdır ki, bu tehlikelidir. Mudelles hadis zayıftır, eğer ravi hadisi kimden aldığını açıkça zikrederse bu durumda sahih veya hasen olabilir, aksi halde zayıftır.
Tedlis isnadda ve şeyhte olmak üzere iki çeşittir.
İsnaddaki Tedlis, Kişinin, karşılaştığı kimselerden duymadığı bir sözü yahut yaptığını görmediği bir fiili o sözü duyduğunu ya da (o fiili) gördüğünü vehmettirecek şekilde rivayet etmesidir. Mesela dedi, yaptı, ya da filandan filan dedi yahut yaptı gibi demesidir.
Şuyuhta tedlis, Rivayeti naklederek şeyhini meşhur olduğu nitelikten bir başkası ile zikretmesi ve böylelikle onun bir başka ravi olduğu izlenimini vermesidir.
والثاني لا يسقطه لكن يصف أوصافه بما به لا ينعرف
İkincisi raviyi düşürmeyip ona bilinmeyen bir vasıfla bir vasıf vermektir.
Bu hal ise şöyle olur, tedlis yapan ravi, bir üst şeyhini maruf ve meşhur olan isim, künye, nesep, veya lakabı ile değil de, başka isimle, başka lakapla, sıfatla anarak rivayet etmesidir ki, bu da tedlistir. Buna iten sebep yukarıda belirilen sebeplerdir. O halde, Tedlis caiz midir ? Tedlis haramdır, çünkü aldatmaktır, Rasulullah sahih hadiste “ bizi aldatan bizden değildir” buyurmuştur. (Müslim)
ومَا يَخالفْ ثقَةٌ فيه الَملأ فالشاذُّ والَمقْلُوبُ قسْمَان تَلا
Sika bir Cemaate muhalif rivayet şazdır ve onu izleyen maklub iki kısımdır.
Şaz, asli ilkeden dışarı çıkmak anlamındadır. Rasulullah sahih hadiste “ Cemaate sarılınız,şüphesiz ki Allah’ın eli cemaatin üzerindedir, kim cemaatten ayrılırsa ateştedir.” İşte burada şazze/ayrılmak olarak gelmektedir. Müellif, الَملأ /mele diyerek cemaati kastetmiştir. Bununla da, hadis alanında hafız ve adil ilim erbabını kastetmiştir.
Şaz, hadis ilminde, Sika olan bir ravinin ya adaletinin mükemmelliği yahut zabtının eksikliği dolayısıyla kendisinden daha sika olan bir raviye yahut çok sayıdaki ravilere yahut rivayet olunanın olması gereken şekle ya da buna benzer bir duruma muhalif olarak yaptığı rivayettir. Ravi rivayet ettiği hadisin metninde kendinden daha sika ravilere muhalefet etmemesi gerekir, ederse hadisi sahih dereceden düşer. Sahih hadis, Şaz kalma boyutundan uzak bir hadistir. Diyelim ki bir hadis bir hadisten daha çok ravi tarafından gelirse tek kalan ravinin konumu şaz olur, bu hadise mecruh diğer daha sika ravilerin hadisine de racih denilir. Şu hadisleri bir inceleyelim ve şazı kavrayalım, İmam Buhari sahihinde rivayet eder, “ Bu tam davetin ve kaim olan namazın Rabbı olan Allah’ım ! Muhammedi bize vesile ve faziletli kıl, on vaad ettiğin makamı mahmudu ver, şüphesiz ki sen sözünden dönmezsin” Bu hadisin şüphesiz ki sen sözünden dönmezsin cümlesi Beyhaki’nin süneninde gelir, bu cümle şazdır, diğer sika raviler bu hadisin sonundaki cümleyi rivayet etmemişlerdir, bu durumda bazı ilim adamları bu son cümleyi şaz kabul etmiştir. Yine ilim ehli alimler Rasulullah’ın şu hadisi hakkında şazlığa hükmetmişlerdir. Eğer Ebu Hureyre rivayet eder, “şabanın yarısı gelirse oruç tutmayın” (Süne kaynakları) bu hadisi bazı ilim ehli sahih kabul etmiş, “ şabanın yarısına gelinirse nafile oruç tutmak mekruhtur, eğer kişinin sürekli adeti gereği oruç tutuyorsa sakınca görülmemiştir.” İmam Ahmed bu sözün akabinde derki, “ Mekruh değildir, zira bu hadis şazdır, çünkü bu hadis sahihhayn’da Ebu Hureyre’den gelen rivayete şazdır. Rasulullah “Ramazandan 1 veya 2 gün önce oruç tutmayın, eğer o ayda tutan bir kimse varsa onu tutsun.” Bu durumda ramazana hazırlık adına oruç tutmak 1 veya 2 önce men edilirken şaban orucunun tutulmasına sakınca görülmemiştir. O halde ilk rivayet şazdır. Münker ve şaz arasında nasıl fark vardır ? Şaz hadis sikanın daha çok sika ravilere muhalefetidir, münker ise zayıf ravinin sikaya muhalefet etmesidir, bu durumda münker şazdan mertebe yönünden daha aşağıdadır.
إبْدالُ رَاوٍ مَا بِرَاوٍ قسْمُ وقَلْبُ إسنَادٍ لمتنٍ قِسْمُ
Bir ravinin yerine bir raviyi değiştirmek (Maklub’un birinci) kısmıdır, metnin isnadını başka isnadla değiştirmek (ikinci) kısımdır.
Maklub, ravilerin isimlerinde, isnadlarda ve metinlerde bazı kelime ve ibarelerin yerleri değiştirilerek rivayet edilen hadislerdir.
Maklub iki kısımdır,
1-Ravinin isminde maklub, diyelim ki, Yusuf Yakup’tan rivayet eder diye gelen bir senedin ravisini Yakup Yusuf’tan rivayet eder diye değiştirmektir, Yusuf yerine Yakup demek iglab/değiştirmektir. Bu ravinin hıfzının, zabtının, itkanının, unutkanlığının, zayıflığını ispat eder ki, bu hadis zayıftır. Bu iklabı nasıl anlarız, bu hadis başka tarikle gelince, o tarikteki senedi görünce, anlaşılır, diğer bir anlama şekli ise, ravi yaşlılığında zabtının zayıflığında iklab eder, genç iken senedi ile yaşlı iken senedi arasında bir iklab olup olmadığı anlaşılır. Diyelim ki iki adam bir sahih senedli hadisi rivayet etse, biri diğerinden daha sikadır, bu durumda diğerinin iklab edip etmediğini bu yoldan biliriz, 2.adam hadisin senedinde yer alan şeyh’in yerine tilmiz getirip iklab etmişse hemen buradan tespit edilir, ve iklab hükmü verilir. Bir diğer tespitte ilk hadis rivayet yılarlı ile son yılları bilinirse ravinin iklab edip etmediği anlaşılır.Bu hallerde bilinmeli ki, iklab zayıftır, hüccet değildir, zira zabt-hıfz zayıflığı söz konusudur ki, bu hatalar hadisi zayıf hükme sokar.
2-Senedde iklab, Bu ise daha çok imtihan, ihtibar etmek amaçlı senedleri birbirine karıştırarak edilir ki, Bağdat halkının İmam Buhari’yi imtihan ederken senedleri karıştırması, netice de imam Buhari her bir hadisin senedini ve metnini hıfzından nakletmesi ki, hadis ilminde ve hıfzında üstün başarısını ispat eder.
3-Metinde İklab, Hadisin metninde değişiklik etmektir ki, diyelim, malik, Nafi’den, O da İbn Ömer’den rivayet eder, Peygamber buyurur ki, “ Ramazan ayında fitre zekatını, bir ölçü hurma veya arpa olarak, hür olsun köle olsun, erkek ve kadın bütün müslümanlara farz kılındı.” (Buhari-Muvatta-Tirmizi-Ebu Davud) Tirmizi bu hadisin sonunda ki müslümanlara lafzının ziyade olduğunu, iklab edildiğini söylemiştir, bu durumda metinde ki iklab fukahanın ihtilafını getirmiş, kimi alimler fitre müslümanlar adına verilir, köle gayri Müslimler adına verilmez demiştir, diğer alimler ise bununa aksini savunmuştur. Bir diğer örnekte, “Kimsenin gölgelenmediği o günde şu yedi Allah’ın gölgesinde gölgelenir…………..” bu hadisin içinde şöyle bir kimse vardır “ Bir adam ki sadakasını gizleyerek sadaka veren hatta sağ elinin verdiğini sol elinin bilmediği kimse” işte bu metinde ki sağ yerine sol diyerek, sol elinin infak ettiğini sağ elinin bilmediği yazılmıştır, bu ise iklabtır.
والفَردُ ما قَيَّدْتَهُ بثقَة أوْ جْمعٍ أوْ قَصٍر عَلَى رِوَايَةٍ
Ferd hadis, sikanın veya cemaatin veya kasrın rivayet olarak belirlediği hadistir.
Ferd demek, tek demektir. Hadis ıstılahında ferd demek garip hadis demektir. Ferdin anlamı o zaman şu manadadır, isnadın herhangi bir yerinde ravisi tek kalmış haber çeşididir. Ferd iki kısımdır, mutlak ferd ve nisbi ferd.
Mutlak ferd, ravin diğer ravilere göre tek başına rivayet etmesidir. Bir başka deyişle, sahabinin veya tabiinin rivayet ettiği hadisle teferrüd etmesi, tek kalmasıdır. Buna örnek, Peygamber köle azadından doğan miras hakkının satışını ve hibe edilmesini yasakladı hadisidir, bu hadisi, Abdullah ibn Dinar, Abdullah ibn Ömer’den rivayet etmiş ve tek kalmıştır, böylece garip olmuştur. Bu garip hadis ravinin sika, hıfz, itkan yönünden konuma gör sahih, hasen, zayıf olabilir.
http://asri-saadet.com/haber_detay.php?haber_id=2491
MANZUMETU’L BEYGUNİYYE ŞERHİ
Terceme ve Şerh
Ubeydullah Arslan
Uluslar arası İslamabad İslam Üniversitesi Mezunu
أبدأُ بالحمدِ مُصَلِّياً على مُحمَّدٍ خَيِر نبيْ أُرســـــِلا
Allah’a hamd ve Gönderilen hayırlı peygamber Muhammed (s.a.v.) üzerine salat getirerek başlarım.
Müellif, Şanı-şerefi-ismi ve sıfatı yüce Allah’a hamd ederek başlamaktadır. Hamd, Övüleni muhabbetle ve tazimle kemal derecede sıfatlandırmaktır. Bu hususta hamda layık olacak sadece Allah’tır, Allah’tan başka muhabbetle ve tazimle anılacak başka hiçbir varlık yoktur. Bu yüzden, Allah kemal derecedeki hamda layıktır. Eğer kişi tazim ve muhabbetle değil de, Allah’ın hesap gününden ve azametinden korkarak övürse bu medh olur. Bu yüzden hamd etmek isteyen mutlaka Allah’a tazim ve muhabbet duymalı ki, hamd etmiş olsun. Bu durumda kişinin Allah’a hamd olsun derken, onun dinini-kitabını-resulünü bilmeli zatını-ismini-sıfatını büyüklemeli ve sevgi duymalı ki, hamd tamamlanmış olsun. Kişi müslümansa hamd edeceği İlahı bellidir, O da Allah’tır, eğer kişi kafirse-müşrikse hamd ettiği zat Allah’ın dışındaki diğer varlıklardır.
الـصلاة/Salat, Allah katından olursa bu kulun melekler nezdinde övülmesidir, eğer kullardan olursa da dua rahmet anlamındadır. Biz kulların, Rasulullah’a dua etmesinin sebebi, onun bize en güzel din ve davetle yol göstermesinden dolayıdır, çünkü o bize imanıyla, ameliyle, davetiyle, ahlakıyla örnek olmuştur. Bizde bu yüzden ona dua ederiz, överiz, şanını yüceltiriz.
ســــــــــلام /selam ise, tahiyya dediğimiz selamlamaktır, yani onu her tür kusurdan-ayıptan-noksanlıktan selam eylemek/uzak tutmaktır. Rasulullah her tür noksan ahlaktan, amelden, hareketten beridir. Allah ayetinde Rasulullah için hem salatı hem selamı bir arada getirmiştir. Allah buyurur ki, “ Şüphesiz ki Allah ve melekleri peygambere salat ediyorlar ey iman edenler sizde ona salat ve selam getirin” (Ahzab-56) Rasulullah sahih hadislerinde “ bana salat getirin kim bana salat getirirse Allah’da ona 10 salat sevabı verir.” (Müslim)
نبيْ /Nebi, elçi demektir, Gelen tüm Nebiler islam ve tevhid esası üzerine gelmişlerdir, insanlığı bu ulvi çağrıya davet etmişlerdir.
Müellif, Muhammed sallallahu aleyhi vesellemi hayırlı, şerefli, onurlu bir elçi olarak nitelendirmekte, şüphesiz ki, adem oğlunun seyyidi, resullerin ve nebilerin en hayırlısıdır. Allah onu ümmete hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak göstermesi amacıyla göndermiştir. Rasulullah (s.a.v.) müellifin dilinde açıkça övülmüş, şanı ve şerefi yükseltilmiştir, Allah da imam Beyguniyi cennet ehlinden eylesin.
وذِي مِنَ أقسَامِ الحديث عدَّة وكُلُّ واحدٍ أتى وحــــَدَّه
Bu (Gelecek beyitler) pek çok hadisin kısımlarıdır, her hadis ve onun tarifi beraberinde gelmiştir/gelecektir.
Müellif, bu derken, bu gelecek beyitler anlamındadır. Sana getireceğim bu beyitler demektir. Müellif daha sonra, hadisin çeşitlerinin çok olduğunu bildirmektedir. Hakikaten müellifin dediği gibi, hadis çeşitleri sahih, hasen, zayıf ve onun da alt çeşitleri olmak üzere kısım kısımdır. Müellif, bu kısımların içinde en başta sahih hadisi, derecesinin üstünlüğü bakımından öne alacak ve beyan edecektir. Daha sonra diğer kısımları tek tek ele alacak, tanımlayacak ve her birini kendi kalemiyle beyan edecektir. Gelin bizde onun tanımlarını anlamaya çalışalım.
Değerli Kardeşlerim, bir Muhaddis, bir hadisi sahih olarak kabul görmüşse mutlaka gerekli şartları topladığından dolayı görmüştür. Muhaddis, bir hadise sahihtir demeden önce, hadisin tüm tariklerini, ravilerini, metnini araştırır, sonra o hadise gerekli olan hükmünü verir. Gerekli şartlar tahakkuk etmeden, o hadise sahih denmez. Selefimizin hadis alanında ki otoriterleri, çok ciddi çalışmalar ortaya koyarak, yorularak, ilkeler belirleyerek usulu hadis ilmini belirlemişlerdir. Gelin bu çilelere, emeklerle, gayretlerle yazılan bu boyutları öğrenelim, hadis inkarcılarına bu ilim ehlinin titiz çalışmasıyla cevap verelim.
SAHİH HADİS
أوَّلُها (الصحيحُ) وهوَ ما اتَّصَل إسنادُهُ ولْم يُشَذّ أو يُعـَلّ
İlki sahihtir, ve sahih; isnadı muttasıl, şaz olmayan, illet taşımayan,
يَرْويهِ عَدْلٌ ضَابِطٌ عَنْ مِثْلِه ِمُعْتَمَدٌ في ضَبْطِهِ ونَقْلــــِهِ
Zabtı, Adaleti tam ravinin kendisi gibi zabtında ve naklinde güvenilir raviden rivayet ettiği hadistir.
Sahih Hadis;
Zabtı tam, adaletli ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği, şaz olmayan ve mertebeden kabule engel bir illeti bulunmayan rivayet edilen hadistir. Örneğin şu hadis gibi “ Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (Buhari-Müslim) Sahih hadisin şartları 5 kısımdır.
1-Adalet/Ravi adil olmalıdır;
Adalet iki boyutta bilinmelidir, dinde ve insanlık-mertlik bakımında adalet.
Dinde adalet, dinde istikamet ehli olmaktır, Yani Tevhid ehli olan, fısk ve bidat amelden uzak duran, Allah’ın emrettiği farzları eda eden, yasaklarından sakınan, fasıklık taşımayan anlamındadır. Adalet şartı taşımayandan hadis alınmaz, ona itibar edilmez. Diyelim ki ravi en sadık insanlardan olsa fakat cemaatle namaz kılanlardan değilse adalet vasfını taşımadığından hadis alınmaz, Allah ayetinde Hucurat-6’da fasık birinin haber getirmesi durumunda araştırılmasını emretmektedir. Bu ise onun haberine itibar edilmediğine delildir.
İnsanlık-mertlik bakımından adalete gelince, insanın, insanlar arasında adab ve ahlak değerlerini yerine getiren olması demektir. Sözünde adil, vaadinde emin, emanete sadık, güzel haller ve ahlaklar taşımak demektir, bu hasletleri taşımayanın hadisi alınmaz, sözüne itibar edilmez. Adalet sahibi kimse o halde, müslüman, akıl baliğ, adil, fasıklık alametlerinden selim olan, tanınan, meçhul olmayan, adap ve ahlak sahibi kişidir.
Adaletin, zıddı bidatçi, ravinin hakkındaki cehalet, yalancı, fasık, gibilerdir. Bu gibiler, adil olmayanlardır, bunların sözlerine, haberlerine güvenilmez, alınmaz. Böyle birinin hadisine itibar edilmez, zira bu insan adalet vasfını kaybetmiştir.
İbn Hibban der ki, “Hayatının geneli Allah’a taat üzere olan, adil/adalet sahibi olandır.” Hakikaten, eğer ravide hayatı boyunca bir hata, kusur, günah olmaması gerektiğini ararsak, bu durumda ravi bulamayız. Adalet aranırken o zaman ravin genel hali göz önünde bulundurulmaktadır, zira ravilerin masumluğu mümkün olmadığından bu göz önünde bulundurulmalıdır. Şahsın adı ve genel hali hakkında bilgi olmayınca, Adalet tahakkuk etmez ve böyle raviye Mubhem/bilinmeyen-meçhul şahıs denilir, eğer şahıs ismen bilinip adalet hali bilinmezse Mestur/hakkında bilgi olmayan şahıs denir. Bu kişilerin isimlerinin, adaletleri tahakkuk etmediğinden adil vasfına eremezler.O halde Hadis alimleri, Mubhem ve Mestur şahıstan hadis rivayet edilirse bu hadise sahih hükmünü vermezler. Alimler, “filan adil-Filan saduk/çokça sadık-Filan salih” derse bilelim ki, bundan maksad dinde taat üzere olan adalet sahibi kişidir anlaşılmalıdır.
2-Ravi Zabt/İtkan sahibi olmalıdır;
Genel olarak Ravinin, işittiği-aldığı hadisi tam anlamıyla, eksiltmeden, fazlalaştırmadan, öğrendiği/duyduğu gibi vermesidir, nakletmesidir. Bu ilke, genelde hatası çok olan, işittiğini veremeyen, naklinde eksik raviyi tanıtır, böylece hadisini almamayı gereli kılar. Şunu bilim ki, eğer ravide hiç hata etmeme, yanılmama vasfı ararsak bu durumda zabt/itkan ehli bir ravi bulamayız. Bu zabt ehli olma hali tıpkı adalet vasfında olduğu gibi genel olarak zabt /itkan ehli olmaktır. Arada bir nadiren de olsa sehv, hata zabt ehlini kusurlu göstermez. İmam Müslim bu yüzden “Temyiz” adlı eserinde der ki, “ Haberi nakledenin her tür hata ve yanılmadan uzak olması şart değildir.” Böylece İmam Müslim’in bu sözü, ravinin hatadan ve sehv/yanılmadan uzak olamayacağını, ravide nadiren de olsa hata ve yanılma olabileceğini bildirmek içindir. İmam Tirmizi der ki, “Hıfzlarının kuvvetli olmasına rağmen büyük imamların bile, hatadan uzak olmaları mümkün değildir.” O halde nadir hata ve yanılma her ravi ve alim için mümkündür, fakat bilinmeli ki, genel olarak hatası ve yanılması az olan raviler adalet-zabt vasfını kaybetmemişler, bu kusurlarına rağmen adalet-zabt ehli vasfını taşımışlardır. Sahabe’den, Tabiinden hata ve yanılma olayları yaşanmıştır, bu ise onların adaleti ve zabt ehli vasfını düşürmemiştir, işte size adaleti, itkanı, hıfzı, sünnete itinası çokça meşhur olan İbn Abbas, Rasulullah’ın duasına mazhar olan sahabi, şöyle rivayet eder, “Peygamber Meymune ile ihramda evlendi” Oysa bu vehm/yanılmadır, Peygamber ihramda değilken evlendiği rivayet bakımdan daha kuvvetlidir.
Zabt iki kısımdır, biri sadr yoluyla/hafızadan sakladığı hadisleri işittiği gibi hafızasından nakletmesidir, diğeri ise, kitabe/yazı yoluyla nakletmesidir. Kitabe yoluyla nakleden ravi, hadis yazdığı kitabını eksiksiz-noksansız olarak yazar ve yazdığını her tür kötülükten korurdu, bu ravilerden kimileri de hadis diye kitabına kendine ait olmayan hadisleri ekleyince kitabetlerine itimad edilmemiştir. Bu yüzden sözlerinde sadık olan bu raviler kitabetlerine kattıkları kendilerine ait olmayan rivayetler sebebiyle “saduk/çokça sadıklar olarak tanınmış olsalar da, kitabetlerinde ki kendilerine ait olamayan hadisler sebebiyle de zayıf kabul edilmişlerdir. Bu raviye örnek, Sufyan ibn Vekia ibn Cerrah’tır. Bazı ravilerde misli, Abdullah ibn Mehiy el-Mısri kitabet yoluyla topladığı hadis kitabını koruyamayıp yanmasına sebep olmuş hadis naklederken ihtilat etmiş zabtına güvenilmemiştir, Ebu Bekir İbn Meryem ed-Dımışki hadis kitabeti çalınmış hıfz kötü olduğu için zabtına itimad edilmemiştir. Kimi ravilerin hıfzdan söylediklerine değil de kitabetle yazdığına itibar edilmiştir, tıpkı Cerir İbn Abdullah ed-Dabbi gibi raviler. Kimi büyük muhaddis imamlar ve raviler de, hıfzdan değil de, hadisi kitabetlerinden naklederler ve naklederken de çokça itina gösterirlerdi. Bu ravilerden biri olan Büyük Muhaddis Ali İbn Medeni (r.h.)şöyle derdi “ Hadiste ki Seyyidim Ahmed ibn Hanbel bana (hıfzımdan değil)kitabetten nakletmemi emrederdi.” Zira bu yolla nakletmek hıfzdan daha kolay, daha sağlam, daha zabt yönünden kuvvetliydi.Oysa onlar hıfzda da kuvvetlilerdi, fakat hadisi naklederken titiz ve eksiksiz nakletmeyi sevdiklerinden, Rasulullah’ın sözlerini eksiltmekten ve fazlalaştırmaktan korkarlar ve bu yolu tercih ederlerdi.
Kimi raviler mekana göre sahih ve zayıf vasfını alırlardı, diyelim ki filan Yemen’de hadis rivayet etmişse sahihtir, Basra’da rivayet etmişse zayıftır denmiştir, yaşlanınca hıfzının zayıflığından dolayı. Mamer böyleydi, ihtilafsız sika idi, fakat Yemen ve Basra’da hadisi değişirdi, Mesudi böyleydi, Hafız el-Iraki der ki, Kufe’de iken ettiği rivayeti sahih, Bağdat’ta rivayet ettiği ise zayıftır. İsmail İbn Ayaş böyleydi, Şamlılardan ve özellikle rivayet ettiği şeyhi Şamlı ise hadisi sahihtir, yok eğer hicazlılardan-ıraklılardan rivayet ederse hadisi zayıftır. Çünkü O, Şamlıların dışındaki rivayet ettiklerinde zabt ve hıfz hususunda zayıftır. Bazen de, filan ravi filandan rivayet ederse sahih ondan başkasından rivayet ederse zayıftır diye hükmedilirdi. İşte size Onlardan biri Abdulmecid ibn Abdülaziz ibn Ebi Ravan eğer bu Rabi İbn Cureyc’den hadis rivayet ederse alimler sika-sahihtir derler, eğer başkasından rivayet ederse de zayıftır derlerdi. Kimi ravilerde ilim ve fende itibar görürlerdi ve o anda rivayet ederse sika güvenirliliğini alırdı. Diyelim ki, İbn İshak siyer ve Magazi/savaşlarda alanında hadis rivayet ederse sahihtir, diğer alanda rivayet ederse zayıftır hükmü verilirdi. Çünkü kimi alimler zamanının, azminin, gücünün büyük çoğunluğunu bir ilme verir o alanda muazzam ilme ulaşır ve o alanda onun hadislerine itibar edilirdi. İşte ibn İshak’da siyerde böylelerdendi. Kimi salih muttaki müslüman raviler vardı ki, sözleri ve amelleri salihti fakat hıfzda yeterli olmadıkları için hadisleri alınmadı, bunlara örnek verirsek, Musa ibn Ubeyde Rebdi, Eban ibn Ayaş, Yezid Rakkaşi’dir. Kimileri de hıfzda Ahmed bin Hanbel’den, Yahya bin Muin’den, Ali bin Medeni’den daha hafızdı, alimler onları bu alimlerden daha kuvvetli hafızlar olarak bilirlerdi, ama kezb/yalancı olduklarından hadisleri alınmazdı, örnek verirsek bunlardan biri Ebu Eyyub bin Süleyman ibn Davud eş-Şazukuni idi, İmam Buhari onun hakkında şöyle der “ O benim yanımda zayıflardan daha zayıftır, zira yalancıdır.(Yani hata üstüne hata edenlerdendir)”
Selef böylesine zabta değer verirdi. Bu yüzden, hıfz ve itkanı zayıf ravinin, hadisini sahih rütbesinden indirirler, hasen rütbesine oturturlardı.
3-Senedi Muttasıl olmalıdır;
Yani her ravinin kendisinden rivayet yaptığı şahıstan dolaysız ve ya da hükmen rivayet alması demektir, Dolaysız denilen/direk kendisine hadisi aktaran raviyle karşılaşması, ondan rivayet dinlemesi ya da görmesi (falan bana anlattı-ondan dinledim ya da onu gördüm demesidir.) Hadiste muttasıllığın olması, o hadisin munkatı, mu’dal, mudelles, muallak, mursel boyutunu kaldırır, o hadise sahihlik derecesi kazandırır. Diyelim ki Ravi (rakam vererek örneklendirelim), senedi muttasıl hadisi şöyle nakleder, 5.ravi ben 4.raviden işittim, O 3.raviden işitti, 0 2.raviden işitti, O da Peygamberden işitmiştir ki…………diye rivayet olunur, dikkat edilirse raviler arası ittisal/birbirlerinden işitme yolu açık görülmektedir. Bu hadis sahih hadistir. Eğer ravi şöyle deseydi, Ben 5.ravi 3.raviden işittim, O da 2.raviden işitmiş, O da Peygamberden işitmiştir ki……………..diyerek hadis nakletseydi bu hadis muttasıl olmaz, munkatı olurdu, çünkü 5.ravi direk 3.ravi’den işittim diyerek 4.raviyi zikretmemiştir senedde, bu ise raviler arasında ittisal noksanlığını ispat eder ki hadis sahih değil, zayıf konuma iner.
4-Şaz olmamalıdır;
Sika olan bir ravinin ya adaletinin mükemmelliği yahut zabtının eksikliği dolayısıyla kendisinden daha sika olan bir raviye yahut çok sayıdaki ravilere yahut rivayet olunanın olması gereken şekle ya da buna benzer bir duruma muhalif olarak yaptığı rivayettir. Ravi rivayet ettiği hadisin metninde kendinden daha sika ravilere muhalefet etmemesi gerekir, ederse hadisi sahih dereceden düşer. Sahih hadis, Şaz kalma boyutundan uzak bir hadistir.
İbn Useymin’in Hadis usulüne giriş adlı eserinde verdiği örnekte geldiği gibi, Abdullah ibn Zeyd Peygamberin elinden artan su ile kulak içlerini meshettiğini nakletmiştir, Müslim sahihinde bunu İbn Vehb yoluyla rivayet eder. Beyhaki ise, başından kalan su ile değil, başka su alarak kulakları içini meshetti demiştir, bu durumda Müslim’in rivayetine ters bir hadis nakledilmiş olmaktadır. İşte Beyhaki’nin naklettiği hadis Müslim’in rivayetine göre şaz olup, daha sika raviye muhalefet ettiği için senedi sahih olsa da şaz olması hasebiyle sahih hadis derecesine ulaşmamıştır. Beyhaki’nin ravileri saduk, sika olsa da diğer daha sika ravilere muhalefet etmesi dolayısıyla sahih kabul edilmemiştir. Yine Abdullah İbn Abbas’ın rivayet ettiği şu hadistir, “ Rasulullah (s.a.v.) muhrimken/ihramda iken Meymune ile evlendi” Ebu Rafi ve ayrıca Meymune annemiz ise “Peygamberin ihram dışında iken evlendiğini” rivayet eder. Bu durumda Abdullah İbn Abbas ve Rafi hadisi birbirine çelişmiştir. Bu hadisler hakkında muhaddisler Abdullah ibn Abbas yanılmıştır, sözü şaz kalmıştır, daha sika metne muhalefet etmiştir. Bu durumda sahih hadis derecesinden düşmüştür. Yine Sünen kaynaklarımızın rivayet ettiği şu hadisi dinleyelim, “Peygamber şabanın yarısına ulaşınca oruç tutmayı nehyederdi.” Bir diğer hadiste sahihhayn’da gelmektedir ki, “sizden biri ramazandan 1 gün veya 2 gün önce oruç tutmasın fakat eğer daha önceden tutmuş olduğu oruçu varsa tutsun” Bu iki hadisin ilkine bakılınca şabanın yarsından sonra nehiy bulunmaktadır, 2.hadise bakılınca da izin verilmektedir, alimler bu durumdan dolayı sahihayn’da ki 2.hadisi daha sika ve tercihe şayan hadistir gerekçesi ile 1.hadise göre sahih kabul etmişlerdir, böylece 1.hadise şaz hadis ismi verilmiştir.
5-İllet olmamalıdır,
İllet, hastalık, maraz demektir, kişinin bedenini selametten/sağlamlıktan alıkoyan haldir. Bu hadis ilminde de böyledir. İllet, Hadisin içinde gerekli incelemeler sonunda kabul edilmesini engelleyen bir sebebin olmasıdır. Bu illet ravide veya metinde olabilir. Ravi fısk, yalan, hıfz zayıflığı, bidat ehl olabilir, Hadisin metninde eksiklik, fazlalık olabilir. Bu durum hadisi sahih konumunda uzak tutar. İllet bilinmeden önce sahih olan hadis, illet sonrası zayıf hadis konumuna düşer. Fakat şunu da bilelim ki, illet, kadiha değilse/kabule teşkil engel taşımıyorsa bu durumda hadisin sahih veya hasen olmasına engel değildir. Buna örnek şu hadistir, Ebu Eyyub el-Ensari rivayet eder ki, “Kim ramazan ayını oruç tutar, sonra da arkasından şevvalden altı gün tutarsa bütün seneyi oruç tutmuş gibi olur.” (Müslim) İmam Müslim bu hadisi Sad b. Said yoluyla rivayet etmiştir, hadis bu raviden dolayı illetli görülmüştür. Çünkü imam Ahmed bu raviyi zayıf görmüştür. Diğer hadis alimleri de sika kabul etmiştir, bu durumda bu illet konumu kadiha değil/engel teşkil eden bir illet değildir. Müslim’de o raviyi sika kabul etmesi hasebiyle sahihinde ondan rivayet kabul etmiştir. Yine Rasulullah (s.a.v.) Cabir’den satın aldığı devenin kaça alındığı konusunda ihtilaf edilmiştir ki, bu hadisin illetli olduğunu ispat etse de illet kadiha cinsinden sayılmamıştır, çünkü hadiste devenin satıldığı fiyat belli idi, Peygamber ve Cabir kaça anlaştıklarını bilmekteydiler.
Sahih Hadis mertebe itibarıyla iki kısımdır.
1-Sahih li zatihi;
Zabtı tam, adaletli ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği, şaz olmayan ve mertebeden kabule engel bir illeti bulunmayan rivayet edilen hadistir. Örneğin şu hadis gibi “ Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (Buhari-Müslim) Bu hadis kısmı sahih hadisin kendisidir.
2-Sahih li gayrihi;
Zabtı tam olmayan-hafif olan, adaletli ravinin muttasıl senedle rivayet ettiği, şaz olmayan ve mertebeden kabule engel bir illeti bulunmayan rivayet edilen hadistir. Örneğin şu hadis gibi “ Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar.” (Buhari-Müslim) Bu hadise hasen li zatihi de denilir. Sahih li gayrihi olduğuna nasıl hükmedilmiştir ? Hadis, Birkaç yoldan gelme halinde gelen bu yolun birinde zabtın zayıflığı tespit edildiğinden hadise sahih li gayrihi denmiştir.
HASEN HADİS
والَحسَنُ المعروفُ طُرْقاً وغَدَتْ رجَالُهُ لا كالصحيحِ اشتَهَرَتْ
Hasen (hadis) Tarıkları bilinen ve senedi/ricalleri(zabtlarının pek kuvvetli olmaması sebebiyle) sahih (hadis) gibi meşhur olmayandır.
Müellif, Tarıkları bilinen derken, şunu demek istemektedir, ravinin rivayet ettiği ravilerin adını bilmesidir. Onlardan işittiğini bildirmesidir, tıpkı ravinin ben bu hadisi Basralılardan, küfelilerden, Hicazlılardan, Şamlılardan işittim demesi gibidir. İşte ravinin böyle işittiği hadisi ravilere ve kişilere bağlamasıdır ki, bu Tarıkları/hadis senedleri/yolları belli anlamına gelir.
Müellif, senedi/ricalleri(zabtlarının pek kuvvetli olmaması sebebiyle) sahih (hadis) gibi meşhur olmayandır derken, şunu demek istemektedir, Hasen hadisin senedi/ricalleri sahih hadisin taşıdığı tam zabt yönünü taşımayıp, zabtı pek kuvvetli olmayan eğilimli olmasıdır. İbn Hacer haseni böyle tanımlamıştır. “Hasen hadiste ki Ravi, zabtı pek kuvvetli olmayan bir ravidir,” fakat bu onun hadis olarak alınmamasını gerekli kılmamış, mertebesini düşürmeyi gerekli kılmıştır. Bu yüzden sahih hadis, zabtı kuvvetli raviden gelirken hasen hadis, zabtı pek kuvvetli olmayan, muttasıl bir senedle rivayet edilen, şazlıktan uzak ve kabulünü reddedecek illeti bulunmayan hadistir.
Hasen Hadis, “Adaletli olmakla birlikte zabtı pek kuvvetli olmayan bir kimsenin muttasıl bir senedle rivayet ettiği, şazlıktan ve kabulünü reddedecek illeti bulunmayan hadistir. Hasen hadisin sahih hadisten tek farkı, sahih hadiste tam zabtı şart koşulmuşken hasen de o şart tam konulmamış, pek az şartı da yeterlidir olarak kabul edilmiş olmasıdır.” Şu hadis hasen bir hadistir, peygamber buyurdu ki,“ Namazın anahtarı taharet (abdest), onun tahrimi tekbir, tahlili selamdır.” (Ebu Davud)
Ayrıca, Hafız Hattabi, Maalimu sünen adlı eserinde Hasen Hadisi şöyle tarif eder, “mahreci/raviler arası bağlantı kopukluğu olmayan muttasıl olarak rivayet edilen ve adalet ve zabtında tam olan ricalleri/isnadları meşhur olan hadistir.” Hafız İmam Zehebi Mukiza adlı meşhur eserinde Hasen hadisi şöyle tarif eder, “ Zayıf derecesine inmeyen ve sahih derecesine de çıkmayan hadistir.” Yine Hafız İmam Zehebi Mukiza’da şöyle bir tanım daha getirir “ Ravileri zayıf derecesinde olmayan, sahih hadis mertebesine de ulaşmayan hadistir.” Hasen hadisi Mustalihil Hadis ilminde en meşhur kullanan ve onu yaygın hale getiren İmam Tirmizi hasen hadisi şöyle tarif etmektedir “ Ravileri (dinde-adalette-kezibde-zabtta olabilecek) töhmetten selim olan, şazlıktan uzak hadistir.” Hafız İbn el-Cevzi ise şöyle tarif eder, zayıflığı muhtemel olan ve amel edilmesi sakınca bulunmayan hadistir.”
Hasen hadis, İmam Tirmizi ile meşhur olan, onun katkılarıyla hadis ilminde yaygınlaşan ve en çok onun eserlerinde geçen bir hadistir. Kimi ilim ehli alimler, ilk hasen hadisi icat edenin, belirleyenin İmam Tirmizi olduğunu nakletmiş olsalar da, aslında ondan daha önce hadis alimlerinin eserlerinde görülmüştür. Hafız İbn Hacer ve İbn Recep bu görüştedir.
Hasen Hadis mertebe itibarıyla iki kısımdır.
1-Hasen li zatihi;
Adaletli olmakla birlikte zabtı pek kuvvetli olmayan bir kimsenin muttasıl bir senedle rivayet ettiği, şazlıktan ve kabulünü reddedecek illeti bulunmayan hadistir. Hasen hadisin sahih hadisten tek farkı, sahih hadiste tam zabtı şart koşulmuşken hasen de o şart tam konulmamış, pek az şartı da yeterlidir olarak kabul edilmiş olmasıdır. Şu hadis hasen bir hadistir, peygamber buyurdu ki,“ Namazın anahtarı taharet (abdest), onun tahrimi tekbir, tahlili selamdır.” (Ebu Davud)
2-Hasen li gayrihi;
Zayıf hadisin, biri diğerini telafi edecek ve aralarında yalancı ve yalanla itham olunmuş bir ravi bulunmayacak şekilde bir kaç yoldan nakledilmesidir. Bu zayıf hadis birkaç yoldan nakledilince zabtın ve kezbin durumu açığa çıkınca bu durumda hadisin zayıflık mertebesinden hasen li gayrihi mertebesine ulaşmasıdır. Buna örnek bir hadis verelim, Ömer ibn Hattab rivayet eder, Peygamber dua ettiğinde ellerini uzattığı takdirde onları yüzüne sürmeden geri çekmezdi.” (Tirmizi) İbn Hacer Buluğu’l Meram adlı eserinde der ki “ bu hadisin Ebu Davud da başka şahitleri bulunmaktadır. Bunların toplamı hadisin hasen olmasını gerektirir. İşte bu hadisi şahitleri olmadan ele alınca hasen li gayrihi hükmünde olmaktadır, eğer şahitlerini göz önünde bulundurunca da hasen derecesine çıkmaktadır.
ZAYIF HADİS
وكلُّ ما عَن رُتَبةِ الُحسنِ قَصْر فهَوَ الضَّعيفُ وهوَ أقْساماً كُثُرْ
Hasen hadis rütbesine ulaşamayan her hadis zayıftır ve onun kısımları çoktur.
Zayıf hadis, sahih ve hasen derecesine ulaşamayan hadislerdir. Bu hadislerin ravilerinde zabt zayıftır, İmam Zehebi Mukiza adlı eserinde zayıf hadisi şöyle tarif etmektedir, “ Hasen hadisten derece olarak daha az olan hadistir.” Zayıf hadisin çeşitleri çoktur, inşallah işlenecektir. Zayıf hadis, ravinin hıfzında, adaletinde, zabtında, zayıflık olması veya şaz kalması sebebiyle bu ismi almıştır. Eğer zayıflık çok kuvvetli ise bu durumda zayıf hadis isminin dışında başka isimler alır.
İbn Useymin der ki, “ Sahih ve hasen hadisin dışındaki Zayıf hadis amel bakımında hüccet teşkil etmez. Sahih ve hasen hadisi bir kimseye aktarmak, nakletmek, söylemek caizdir, fakat zayıf hadis bunun dışındadır, bu sebeple zayıf hadisin zayıflığını beyan etmeden nakletmek söylemek caiz değildir. Çünkü O zayıf hadis nakletmektedir, bu durumda nakleden, Peygamberin söylemediğini (söylemiş gibi) yalancı konumda olur. Rasulullah (s.a.v.) hadiste buyurur ki, “ Kim benden hadis naklederse ve onun yalan olduğunu bildiği halde o yalancılardandır.” (Müslim) Yine Rasulullah buyurur ki, “ kim bana yalan hadis isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın” ( Bkz, İbn Useymin, Beyguniyye şerhi)
O halde müslümanlar ! zayıf hadis naklederken, bu hadis Rasulullah’tan zayıf olarak rivayet olunmuştur veya bu hadis zayıftır, demek gerekir. Alimler, zayıf hadisleri tergib ve terhib babında hüccet kabul etmiştir. Tabi ki alimler bu kabulde dört şart belirtmişlerdir,
1-Hadis çokça zayıf olmayacak,
2-Hadis kuranın ve sünnetin nasslarında sabit olacak, diyelim ki, ana babaya iyilikte bulunmayı emreden bir zayıf hadis, cemaatle namazı kılmayı teşvik eden bir zayıf hadis, diğeri de kuran okumanın faziletini öğütleyen bir zayıf hadis olunca, zaten bu hususlarda sahih ve sabit sahih hadisler olduğundan kabul edilmelidir, olmasaydı kabul edilmezdi.
3-Kesinlikle Peygamberden geldiğine iman edilmeyecektir.
4-Hadis tergib ve terhib babından olmalıdır, aksi olursa olmaz.
O halde şu ana kadar beraber sizlerle hadisin kabul ve red boyutunda üç kısmını işlemiş olduk. Onlar şunlardı.
1-Sahih Hadis
2-Hasen Hadis
3-Zayıf Hadis
Şimdi müellif bize hadisi söyleyenin konumuna göre aldığı ismi öğretecektir, o halde hadisi söyleyenin konumu 3 kısımdır.
1-Merfû; Rasulullah’a dayandırılan hadise merfu denilir.
2-Mevkûf; Sahabiye dayandırılan hadise mevkuf denilir.
3-Maktû; Tabiine dayandırılan hadise maktu denilir.
وما أُضيفَ للنَّبي (المرفوعُ) وما لتابِعٍ هو (المقطوعُ)
Peygambere isnad edilene Merfu, tabi’ye dayandırılana Maktû denir.
Merfu, Rasulullah’a dayandırılan söz, fiil, takrir, ahlaki vasıf ya da yaratılışının niteliği ile alakalı şeylerdir.
Peygambere dayandırılan söze gelince şu hadisi örnek verebiliriz, “ Ameller ancak niyete göredir.” (Buhari-Müslim) veya “ Kim bir amel işlerse ve ameli emrimizin dışında olursa ameli merduttur” (Buhari-Müslim)
Peygambere dayandırılan fiile gelince şu hadisi örnek verebiliriz, “ Rasulullah (s.a.v.) abdest aldı, mestlerini meshetti” (Buhari-Müslim) veya “ Peygamber (s.a.v.) evine girince misvak kullanmaya başlardı” (Buhari-Müslim)
Peygambere dayandırılan takrire gelince şu hadisi örnek verebiliriz, “ Rasulullah cariye sordu Allah nerede ? Cariye dedi ki “ semadadır” (Müslim) demesi üzerine onu onaylaması, inandığını kabullenmesidir. Ayrıca, sahabilerin kertenkele yerken etinden Peygambere takdim etmeleri Rasulullah’ın bunu yemeyip ashabını yemekten sakındırmaması ve onaylamasıdır.
Sahabenin biz Rasulullah’ın döneminde bunu ederdik, bunu yapardık, sözlerine gelince, merfu diyebilir miyiz ? İbn Useymin der ki, bu gibi hadisler Rasulullah’a dayandırılmayan hadislerdir, fakat hüccettir, zira Allah Peygamberine bu gibi hususlarda vahiyle yol göstermiş, helali ve haramı bildirmiştir. Örneğin sahabi Cabir (r.a.) diyor ki, “ Kuran iniyordu ve biz azlediyorduk/meniyi dışarı boşaltma” (Buhari-Müslim) Sahabiler eşleriyle birlikte cima ederken azlediyorlar bu arada kuran iniyordu, Allah bu fiili onlara Peygamberi aracılığıyla yasaklamıyordu. Bu hadis merfu kabul edilmese de hüccet teşkil etmektedir. Yine Rasulullah’ın ahlakını ve kişisel yapısını tanıtan sahabi sözleri de merfu kabul edilmiştir tıpkı Aişe annemizin şu hadisi gibi “ Onun ahlakı Kurandı” Yine Enes’in rivayet ettiği hadiste “ Peygamber orta boyluydu, ne uzundu ne kısa idi” Görüldüğü gibi Peygambere izafe edilen/dayandırılan merfu anlamındadır. Şunu da bilelim ki kardeşlerim, Rasulullah’ın diliyle Allah’a dayandırılan söze kutsi hadis denilir. Bu hadislerde keza merfu hükmündedir. Zira sözü söyleyen Rasulullah’ın kendisidir.
Bu babda şunu da bilmemiz gerekmektedir, diyelim ki ilim ehli bazı hadislere,“ bu hadis mevkuf fakat hüküm olarak merfudur” demektedir bunu nasıl anlayacağız ? Hüküm olarak merfu hadis demek, Peygambere izafe edilmiş hükmünü taşıyan rivayetlerdir. Bu da birkaç türlüdür.
1-Sahabinin söylediği bir söz, bir tefsir, kendi içtihadı/kişisel görüşü olmayıp mutlaka, aslı ilmi Rasulullah’a dayanarak söylediği sözleridir. Diyelim ki, Abdullah İbn Abbas’ın Kürsi hakkında söylediği şu söz, “ Kürsi, Allah’ın iki ayağını koyduğu yerin adıdır” (İbn Teymiyye, Akidetul Vasıtıyye) İbn Abbas bu gaybla alakalı bu hususta kendi görüşünü ileri sürebilir mi ? kendi aklından bunu tefsir eder mi ? Sahabi Allah hakkında ona yakışmayan bir sıfat izafe eder mi ? Abdullah İbn Abbas duaya mazhar olan sahabidir. Rasulullah’ın tabiriyle “ Kuranın tercümanıdır” Abdullah İbn Abbas, bu sözü Rasulullah’tan öğrenmiş öylece zikretmiştir. O halde, bu söylediği söz mevkuftur, lafız ona aittir, fakat hükmen/hüküm olarak merfudur. Yani Rasulullah’a izafe edilen bir sözdür.
2-Sahabinin kendi kişisel görüşü ameli olmayıp aslında ilmini Rasulullah’a dayandırarak ortaya koyduğu ameller. Bu gibi amellerde sahabi kişisel hareket etmemiştir, ibadetlerde ortaya koyduğu ameller mutlaka Rasulullah’a dayanmıştır. Diyelim ki, Ali (r.a.) Küsuf namazını her bir rekatta iki rukudan fazla ruku 3 ruku yaparak kılması ki, bu amelinin delilini Rasulullah’a dayandırmasıdır. Zira ibadetler tevkifidir, nasıl olurda Ali bin Ebi Talib aklından böyle yapabilir ? o halde bu ameli sünnettir, merfudur. (el-Muğni-3/328)
3-Sahabinin herhangi bir hususu Peygamber (s.a.v dönemine izafe etmekle birlikte peygamberin bu işi bildiğini söz konusu etmemesidir. Diyelim ki, Ebu Bekir (r.a.) kızı Esma’nın (r.anha) “ Biz Peygamber s.a.v.) döneminde Medine’de iken bir at kestik ve onu yedik,” (Buhari) demesi gibidir.
4-Sahabinin herhangi bir hususun sünnette olduğunu, sünnet olarak sabit olduğunu söylemesidir. Peygamberin ashabı sünnet olmayan bir amele bu sünnettir demesi asla onlara yakışmaz, onlar bidate karşı en keskin Müslümanlardı, bu yüzden onlar sünnettir demişse sünnettir. Diyelim ki, İbn Mesud’un (r.a.) “ “Namazda teşehhüdü gizli yapmak/sessiz okumak sünnettendir.” demesi gibi veya İbn Abbas’ın cenaze namazında fatiha okunmasını görünce bilin ki bu sünnettir (Buhari)demesi gibi veya Enes İbn malik’in “ Dul üzerine, bekar bir kızla evlenilirse yanında yedi gün kalmak sünnettendir.” (Buhari-Müslim)
5-Sahabinin “ biz emrolunduk, bize yasak kılındı, insanlara emrolundu, gibi benzeri sözler söylemesidir. Diyelim ki, bize iki bayramda hür kadınları namazgaha çıkarmamız emredildi, bize üç vakitte namaz yasaklandı, insanlara hacda en son yapmaları gerekenin Beytullah’a veda etmeleri olsun diye emrolundu gibi hadislerdir.
6-Sahabinin bir şeye masiyet ve taat demesidir, diyelim ki, Ebu Hureyre (r.a.) ezandan sonra mescide girip sonra çıkanı görünce o adam hakkında “ Buna gelince Ebu’l Kasım’a isyan etti, demesi gibi.
7-Hadisi rivayet edenlerin sahabi hakkında hadisi, Peygambere raf/isnad etti demesi gibidir. Diyelim ki, Said ibn Cubeyr’in, İbn Abbas’dan şöyle dediğine dair rivayeti gibi, “Şifa üç şeydedir, Bir içim bal, hacamat bıçağının yırtması ve bir ateşle dağlamaktır ve ben ümmetime dağlamayı yasaklıyorum, deyip hadisi peygambere raf etmesidir. Ayrıca, Said ibn Museyyeb’in, Ebu Hureyre’den rivayet ettiği şu hadis “ Fıtrat beş şeydir, sünnet olmak, etek tıraşı yapmak, koltuk altını yolmak, tırnakları kesmek, bıyıkları kesmek gibi sözleridir.
Mevkûf, Sahabiye izafe edilen rivayetlerdir. Tıpkı Ömer İbn Hattab’ın şu sözü böyledir “ (Dini) Alimin yanılması, münafığın kitapla mücadele etmesi, sapık imamların hükümleri yıkar. Peki sahabinin merfu olmayan bu sözleri hüccet teşkil eder mi ? Bu husus ilim ehli arasında ihtilaflıdır. Kimi ilim ehli alimler, eğer nassa ve başka bir sahabinin sözüne muhalefet etmedikçe evet hüccettir demiştir, kimi ilim ehli hayır onlarda beşerdir, hata ederler, bu yüzden hüccet değildir demiştir, kimi ilim ehli de “ Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer uyun” (Ahmed-Tirmizi-İbn Mace) ve “Eğer Ebu Bekir ve Ömer’e itaat edersiniz felaha ersiniz” (Müslim)hadislerini delil alarak ancak bu iki sahabi hüccettir demiştir, bu sözlerin arasında sahih olan şudur, “eğer sahabi, alim ve fakih sahabilerdense, sözü nassa muhalif değilse, sözü başka sahabinin sözüne muhalif değilse, bu durumda hüccettir, aksi halde hüccet olmaz.” (İbn Useymin)
Maktû, Tabiiye veya ondan sonra gelenlerden birine izafe edilen rivayettir. Bu isimle isimlendirmesinin sebebi ise, merfu ve mevkuf olmayıp, bu iki rivayetten kopuk olmasındandır. İbn Sirin der ki, “ İsnad dindendir” Peki tabiinin, merfu olmayan bu sözleri hüccet teşkil eder mi ? Bu konu, Muhaddis alimler arasında iki görüşle orta konmuştur. Birinci görüş, bu rivayetler mevkuftur, çünkü merfu değildir. Çünkü tabii Peygamber dönemine ulaşmamıştır, bu yüzden sözlerine sünnettir demek mümkün değildir, eğer sünnettir demişse bundan maksad sahabi sünnetidir. İkinci görüş, merfudur fakat mursel munkatıdır/Rasulullah’a isnadda kopuktur. Tabiinin bu rivayetinde sahabi kopmuştur, ve bu sünnettir derken Peygamber sünnetidir denmiştir. Asıl ve sahih olan ise tabiinin “ bu sünnettir” sözü murseldir, mursel ise isnadı Rasulullah’a muttasıl değildir, zayıftır.
والُمسنَدُ الُمتَّصِلُ الإسنادِ مِنْ رَاويه حتى الُمصطفى ولم يَبِنْ
Musned, Ravisinin Mustafa’ya (s.a.v.) kadar dayandırdığı, isnadı muttasıl, (raviler arası) kopukluğu olmayan rivayettir.
Musned, ravinin raviler arasında hiçbir kopukluk olmadan Rasulullah’a kadar dayandırdığı (muttasıl ve merfu olan) rivayettir. Musned, muttasıl olmalıdır, aksi halde munkatı/ravilerden birinin kopması olur, bu durumda Musned vasfını kaybeder. Bu yüzden mevkuf rivayet, Musned değildir, çünkü mevkuf, sahabede kalan rivayettir. Maktû keza, muttasıl olmadığı için ravilerden bir ravinin kopuk olmasıyla Musned olamayan rivayettir. Hadis alimlerinin cumhuru bu görüştedir. Mesela Zuhri’nin, salim’den, salim’in Abdullah ibn Amr’dan, Abdullah ibn Amr’ın Rasulullah’tan rivayet ettiği hadisler musneddir. Bu rivayet, hem Peygambere merfudur/dayanmaktadır, hem muttasıl’dır/raviler arası kopukluğu olmayan rivayettir. Bu durumda Musned iki şart taşır.
1-Rasulullah’a kadar dayanması gerekir.
2-Senedi muttasıl ve merfu olmalı, raviler arasında kopukluk olmamalıdır.
Diyelim ki Ebu Hureyre’den (r.a.) gelen bir söz olsa musned olur mu ? Bu söz eğer Rasulullah’a merfu edilen/dayandırılan ve ravilerden gelerek Peygambere izafe edilen bir rivayet ise evet musned olur, yok eğer söz Ebu Hureyre’de kalır, sözü söyleyen kendisi olursa bu musned olmaz, mevkuf olur, zira musned olması için rivayetin muttasıl ve merfu olması gerekirdi.
Diyelim ki, Salim, Abdullah ibn Ömer’e dayanarak bir söz söylese bu musned olur mu ? olmaz, zira Salim tabii’ndendir. Onun sözü mevkuf veya maktu olabilir ki, eğer sahabi Abdullah ibn Ömer’e dayandırırsa mevkuf, kendine dayandırırsa maktu olur, bu rivayet musned olmaz, çünkü rivayet Rasulullah’a merfu edilmemiştir. Burada merfu vasfı düştüğünden musned olmamıştır.
Diyelim ki, Rasulullah’a merfu/dayandırılan bir rivayet gelse, fakat muttasıl olmazsa, yani ravilerden birinin kopukluğu olsa, bu durumda musned olur mu ? olmaz, her ne kadar rivayet merfu olsa da, muttasıl olmaması bu rivayeti musned etmez.
Diyelim ki, bir söz Abdullah İbn Ömer isnad edilse, ayrıca isnad eden raviler arası inkıta/kopukluk olsa, bu rivayet musned olur mu ? Olmaz iki şart düşmüştür, birincisi, muttasıl değildir zira senedde inkıta vardır diğeri ise, Rasulullah’a merfu değildir. Bu rivayet mevkuftur/sahabide kalan, ondan öteye gitmeyen rivayettir.
O zaman şunu diyebilir miyiz ? her musned, muttasıl ve merfudur. Fakat her merfu musned değildir, her muttasıl da musned değildir.
Bu babda şunları bilmeliyiz,
Musnid, hadisi Rasulullah’a kadar dayandıran ravidir.
Musned ileyh, Hadisin dayandığı zattır ki, Rasulullah’tır.
Sened, Hadisin ravileridir. Ravinin, filandan, o da filandan diyerek hadis aktaranlardır.
İsnad, keza ravilerdir. Kimi ilim ehline göre ise, hadisi rivayet edendir.
Peki her senedi/ravileri muttasıl/birbirinden işiterek kopukluk olmadan Rasulullah’a dayandırılan hadis sahih midir ? Eğer raviler zayıfsa olamaz, eğer raviler arasında zayıflık olmazsa olabilir. O halde, hadis ravileri arasında muttasıl vasıf olabilir ama raviler zayıf olduklarından sahih hükmünü almaz, o halde her Musned rivayet, sahih hadis hükmünde değildir.
ومَا بِسَمعِ كُلِّ رَاوٍ يَتَّصِلْ إسنَادُهُ للمُصْطَفَى فالُمتَّصِلْ
Her ravinin bir önceki raviden işittiğini, muttasıl isnadla Mustafa’ya dayandırdığı rivayet muttasıldır.
Muttasıl, isnadı Rasulullah’a dayanan her ravinin birbirinden işiterek aktardığı rivayettir. Raviler arası kopukluk olursa, munkatı denir, İmam Zehebi el-Mukiza adlı hadis ilmiyle alakalı eserinde şöyle tarif eder “ İsnadı Rasulullah’a kadar dayanan raviler arasında inkıtası olmayan rivayettir.”Muttasılda iki şart ortaya konmuştur.
1-Her ravi bir üst raviden işitmelidir.
2-Her ravi bir üst raviyle rivayetini Rasulullah’a merfu/dayandırmalıdır.
Bu durumda, rivayet sahabi de kalırsa mevkuf olduğundan muttasıl olmaz. Eğer ravilerde kopukluk olursa da munkatı olur yine muttasıl olmaz. O halde her ravinin bir üst raviden işiterek Rasulullah’a kadar dayandırmasına muttasıl demekteyiz. Muttasıl da ravi bir üst raviden işitmesi ve ona dayandırması zorunludur, onu görmesi ve işitmesi şartı vardır.
مُسَلْسَلٌ قُلْ ما عَلى وَصفٍ أتَى مثلُ: أما والله أنبَأني الفَتى
كذاكَ قدْ حدَثَنيه قائما أو بعدَ أن حدَّثَنِي تَبَسَّمَا
Muselsel, bir vasıf üzerine gelen rivayettir, misli vallahi genç bana böyle haber verdi,
Keza yine bana ayakta iken anlattı veya bana anlattıktan sonra tebessüm etti gibi rivayettir.
Muselsel, lüğatta izlemek, tabi olmaktır, Istılahta ise, Ravilerin gerek rivayet eden, gerek rivayet ile ilgili aynı husus üzerinde ittifak etmeleri demektir. Yani ravinin bir üst raviden işittiğini olduğu gibi, nasıl işitmişse öylece vermesidir. Eğer ilk ravi rivayeti nasıl bir vasıf içinde vermişse, o vasıfla, o heyetle, o tebessümle, ayakta ise ayakta, oturuyorsa oturarak ilk ravinin naklettiği gibi rivayet etmesidir. Allame Abdullah el-Cebran’ın Semaratu’l Ceniyye şerhi Beyguniyye adlı eserinde dediği gibi Muselsel, sözlü ve fiili olmak üzere iki kısımdır.
Sözlü olanı tıpkı filan bana rivayet eti, filan bana rivayet etti, filan anlattı, filan’dan işittim diye diye sahabiye kadar ve oradan da Rasulullah’a dayandırılan rivayetlerdir. Buna örnek verecek olursak, Muaz bin cebel’in rivayetine göre, Peygamber ona dedi ki, “ Ey Muaz ! gerçekten ben seni seviyorum. Her namazın arkasında “ Allah’ım, seni zikretmek, sana şükretmek, ve sana güzel bir şekilde dua etmek için bana yardım et” demeyi sakın terk etme.” (Ahmet-Ebu Davud-Nesai-İbn Hibban) Bu rivayette ilk başta Rasulullah (s.a.v.) “Ey Muaz ! gerçekten ben seni seviyorum…” demişti, işte ravinin bir üst raviden bu lafzı alarak eksiltmeden, aynı metinde, aynı vasıfta, aynı kelimede rivayeti etmesidir. İlk sahabi Rasulullah’ın kendisine değini rivayet etmesi ve ravinin en sonu bir üst raviden aynen böyle işiterek sahabiye kadar dayandırmasıdır.
Fiili olanı, filan bana tebessüm halinde iken anlattı, filan bana ayakta anlattı, filan bana sakalını tutarak anlattı, tarzda rivayet etmesidir. Şu örnekte geldiği gibi, Buhari’nin sahihinde gelen şu hadistir, Bize Amr bin Hafs anlattı, bize babam anlattı, bize el-Ameş anlattı, Bize Abdullah ibn Mesud’u kastediyor anlattı, bize Rasulullah (s.a.v.) ki o hem doğru olandır, hem de doğruluğu tasdik olunandır, anlattı, dedi ki, Sizden herhangi birinizin hilkati annesinin karnında kırk günde bir araya getirilir. Sonra alaka (kan emen bir sülük gibi yapışkan) olur.” işte görüldüğü gibi ravilerin tek bir siğa üzerine (anlattı-anlattı…) ittifak ettikleri teselsülen görülmüştür.
Yine şu hadis gibidir, Ebu Hureyre (r.a.) rivayet eder, Ramazan ayında bir adam eşiyle cima etmişti, bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) ona sadaka vermesini emretmiş o ise ben Medine’de en fakirim demiş, Rasulullah azı dişleri görününceye kadar gülmüştü, (Buhari-Müslim) bu hadisi rivayet eden tüm raviler Rasulullah’ın gülme yerine gelince gülerler, azı dişlerini gösterirler, birbirlerinden nasıl almışlarsa tek bir vasıfta hadisi verirlerdi.
Söz ve fiilin birlikte teselsülen gelmesine örnek ise, Enes’in merfu hadisini söyleyebiliriz. “ Kul İman tadına eremez, ta ki kaderin hayrına, şerrine acısına, tatlısına, inanmadıkça, sonra Enes dedi ki, Rasulullah sakalını tuttu, Kadere iman ettim buyurdu.”
O halde muselselin faydası nedir ?
1-Ravilerin birbirlerinden rivayet alışlarını iyice zaptettiklerini ve her birisinin kendisinden öncekine tabi oluşta-tek vasıfta vermede itina gösterdiğini açıkça ortaya koymaktır.
2-Munkatı, maktu, mevkuf olmadığını ispat eder.
عَزِيزٌ مَروي اثنيِن أو ثلاثه مشهورٌ مروي فوق ما ثلاثه
Aziz hadis, iki veya üç raviden rivayet olunandır. Meşhur hadis, üç raviden daha fazla rivayet olunan hadistir.
Aziz, lüğatta, kuvvet, üstünlük anlamındadır, Hadis ilminde ise, bir kişinin rivayetine 2.kişinin kuvvet ve güç katarak rivayet ettiği hadistir. Diğer bir tanımla, 2 ravinin bir üst iki raviden, onlarında bir üst iki raviden aktararak, ta ki Rasulullah’a dayandırdıkları hadistir. Müellif her ne kadar tanımda 3 ravinin rivayet ettiği hadis demiş olsa da hadis alimlerinin meşhur tanımına göre, aziz hadis iki raviden rivayet olunan hadistir. Hafız ibn Hacer Nuhbe adlı eserinde bunun doğruluğunu savunur. İbn Salah, Suyuti, Abdullah ibn mende, İbn Kesir de müellifle aynı görüştedir. Aziz hadis sahih, hasen, zayıf olabilir. Örneğin şu hadis, aziz olup sahihtir, Enes rivayet eder Rasulullah (s.a.v.) buyurur ki, “ Sizden herhangi bir kimse beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz.” (Buhari-Müslim) bu hadisi rivayet eden Enes’ten Katede ve Abdülaziz rivayet etmiştir. Katade’den de şube ve Said rivayet etmiş, Abdülaziz’den de İsmail ibn Uleyye ve Abdulvaris rivayet etmiştir. Görüldüğü gibi Enes’ten iki ravi, bu iki raviden de iki ravi rivayet ederek Rasulullah’a dayandırılmıştır. İbn Hibban’ın dediği gibi ve İbn Hacer’in de katıldığı şekliyle “aslında bu şekilde iki ravinin iki raviden rivayetiyle yoktur. Bundan maksad iki ravinin altına düşmemek içindir.”
Meşhur, hadisin her senedinde (ravilerin) üç kişinin olmasıdır. Meşhur üç ravinin bir üst üç raviden alarak Rasulullah’a kadar dayandırmasıdır. Örneğin, “ Müslüman elinden dilinden emin olunan kimsedir.” (Buhari-Müslim) Meşhur iki kısımdır. Hadis ıstılahında meşhur (ki tanımı az önce yapıldı) ve hadis ıstılahının dışındaki meşhur. Aşağıda geldiği gibi.
1-Kimi hadisler vardır ki insanlar arasında meşhurdur, fakat sünen kaynaklarında aslı yoktur, uydurmadır. Buna örnek “ vatanı sevmek imandandır” “Güzele bakmak sevaptır” “ yeryüzünü Muhammed’in hürmetine yarattım.” “Alimlerin ihtilafı rahmettir.” gibi hadisler halk arasında yaygındır, fakat aslı olmayan uydurma hadislerdir.
2-Kimi hadisler vardır ki alimler arasında meşhurdur, fakat delil teşkil etmez, “ Oğul karşılığında baba öldürülmez” (Ahmed-Tirmizi) Bu hadise göre kısasta eğer baba katilse nasıl öldürülmez ? Allah ayetinde “ Biz kitapta nefse karşılık nefis yazdık” buyurmuştur.(Maide-45) Ayrıca “ Ey iman edenler size öldürülme hususunda size kısas yazıldı, hüre karşı hür…” (Bakara-178) Ayrıca Rasulullah’ın hadisi, “ Şu üş şey dışında müslümanın müslüman haramdır, nefsi öldürme hariç………” bu nasslar yukarıdaki hadisin sahih olmadığını, hüccet teşkil edemeyeceğini ispat eder. (İbn Useymin)
3-Özelde Hadis alimleri arasında meşhur hadislerdir ki, Örneğin “Peygamber zekvan ve Rilan kavmine rükudan sonra bir ay boyunca beddua etti.” (Buhari-Müslim)
4-Hadis alimlerinin, diğer alimlerin, avamın arasında yaygın hadislerdir ki örneğin “ Müslüman elinden dilinden emin olunan kimsedir.” (Buhari-Müslim)
5-Usulcülerin arasında meşhur hadislerdir ki örneğin “ Ümmetimden hata, unutma, ikrahla yaptığı günah kaldırılmıştır.”
معنعنٌ كعن سعيدٍ عن كَرَمْ ومبهمٌ ما فيه راو لم يُسَمْ
Muanan , Said’in Kerem’den rivayeti gibi olan rivayettir, Mubhem ravisi bilinmeyen/meçhul rivayettir.
Muanan, an sığasıyla birden çok ravinin rivayet ettiği hadistir, yani bu hadis filandan, filandan filandan diyerek aktarılmasıdır. Misal, Nafi’den İbn Ömer, rivayet etti gibidir, Müellif, örneğini Said’den Kerem rivayet etmiştir diyerek belirtmiştir. İşte bu tür rivayet edilen hadise Muanan rivayet denilir. Ömer İbn Hattab’ın rivayet ettiği hadisi, raviler filan, filan’dan diyerek rivayet etmişlerdir, “ Ameller ancak niyete göredir….” (Buhari-Müslim)
Birde Muenen denilen rivayet vardır ki, bu ise (enne filan kale, enne filan kale…..)şüphesiz ki filan dedi, şüphesiz ki filan dedi,…..diyerek rivayettir. Muanan ve Muenen rivayetlerin ravileri tedlis/raviden ekleme yapmadıkça ve birbirleriyle hadis alırken subutu’l lika/karşılaştıkça muttasıldır.
Mubhem, metninde ve senedinde bilinmeyen şahıs olan hadistir. Metinde Mubhem olan bir hadis görelim, Aişe annemiz rivayet eder “ Peygambere bir kadın hayızlı halden nasıl temizleneceğini sordu, peygamber buyurdu ki, “Misk kokulu bez al, onunla temizlen” (Buhari-Müslim) Bu hadiste ki kadın, mubhemdir, fakat başka yollarla gelen hadislerden edinilen bilgiye göre bu kadın, esma Bintu şekel’dir. Senedde Mubhem olan bir rivayet görelim, Ebu Davud ve Tirmizi Hacca ibn Farafasa’dan O da bir adamdan, adam da Ebi Selama’dan, o da Ebu Hureyre’den rivayet eder. Görüldüğü gibi “ adamdan” denilerek Mubhem bir rivayet edilmiştir, İbn Hacer o adamın “Yahya ibn Ebi Kesir” olduğunu söylemiştir.
Mubhem rivayetin hükmüne gelince, ravinin kimliği bilinmedikçe kabul edilmez. Çünkü haberin kabul şartı adalettir, kimliği bilinmeyen kimsenin adaletini, kezbini, nasıl anlayacağız, bu yüzden bu hadis kabul görmemiştir, eğer mubhemliği yoksa ve ravi biliniyor adaletliyse haberi kabul görmüştür. Eğer Mubhem olan ravi sahabi ise, sakıncası olmaz, zira sahabinin adaleti malumdur, gayri sahabi ise zayıflığı şiddetlidir. Eğer meçhul şahıs kim olduğu bilinmiyorsa zayıflığı şiddetlidir.
وكُلُّ ما قَلّتْ رجَالُهُ (عَلا) وضِدُّه ذاكَ الذي قَدْ (نَزَلا)
Ravi adeti az olan her isnada âla isnad, zıddı ise (daha çok ravisi olan isnada) nazil isnaddır.
Âla isnad, isnadı daha az olan rivayet Âla isnaddır. İsnadı daha çok olan rivayet ise nazil isnaddır. Çünkü ne kadar daha çok ravi/isnad olursa rivayet edenler çok olur, bu ise hatayı getirir. Eğer ne kadar daha az isnad olursa da hata o oranda az olur. Bu yüzden Âla ve nazil isnad arasında böyle temel bir fark vardır. Diyelim ki Muhammed, Hasan’dan, Hasan Ahmet’ten rivayet etmiş olsa muhtemel Muhammed, hasan, Ahmet hata edebilirler ve bu durumda üç hata olasılığı mümkündür, eğer bu rivayet edenler Muhammed, hasan, Ahmet, Yusuf, İbrahim olsa da hata ihtimal beşe çıkar, işte bu durumda az ravi daha muteberdir. O halde Hadisin senedinde az olan raviler âla olarak kabul görürken, çok raviler ise nazil olarak kabul görür. Örneğin İmam Müslim’in rivayeti, Yahya ibn Yahya söyledi, Malik’e okudum, o Abdullah ibn Dinar, o da Abdullah İbn Ömer’den rivayet etti, “ Rasulullah (s.a.v.) bineği hangi yöne dönerse sefer de namazını o yöne doğru kılardı.” Bu hadisin aynı lafzında imam Müslim yine rivayet eder, Ebu Bekir ibn Ebi Şeybe, Ebu Halid el-Ahmari’den O da Abdullah’tan, Abdillah’da Nafi’den O da İbn Ömer’den rivayet etti. Rasulullah buyurur ki, “ Rasulullah (s.a.v.) bineği hangi yöne dönerse sefer de namazını o yöne doğru kılardı.” Görüldüğü gibi ilk isnadda 4 ravi 2.isnadda ise 5 ravi vardır, ilk isnad daha kuvvetli yani âli isnaddır, çünkü daha az raviyle gelmiştir.
وما أضَفتهُ إلى الأصحابِ مِنْ قولٍ وفعلٍ فهو موقوفٌ زُكِنْ
Ravinin, ashaba izafe ettiği fiil ve söz (onlar nezdinde) bilinen mevkuf hadistir.
Mevkuf hadis, Ravinin sözü, fiili, takriri, ashaba izafe ettiği hadistir, merfu değildir. Zira rivayet ashabda kalmıştır. Sahabi, Rasulullah’la karşılaşan, ona iman edip iman üzerine ölen kimsedir. Kafirin Peygamberle karşılaşması onu sahabi etmez. Tıpkı Ömer İbn Hattab’ın şu sözü böyledir “ (Dini) Alimin yanılması, münafığın kitapla mücadele etmesi, sapık imamların hükümleri yıkar. Peki sahabinin merfu olmayan bu sözleri hüccet teşkil eder mi ? Bu husus ilim ehli arasında ihtilaflıdır. Kimi ilim ehli alimler, eğer nassa ve başka bir sahabinin sözüne muhalefet etmedikçe evet hüccettir demiştir, kimi ilim ehli hayır onlarda beşerdir, hata ederler, bu yüzden hüccet değildir demiştir, kimi ilim ehli de “ Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer uyun” (Ahmed-Tirmizi-İbn Mace) ve “Eğer Ebu Bekir ve Ömer’e itaat edersiniz felaha ersiniz” (Müslim)hadislerini delil alarak ancak bu iki sahabi hüccettir demiştir, bu sözlerin arasında sahih olan şudur, “eğer sahabi, alim ve fakih sahabilerdense, sözü nassa muhalif değilse, sözü başka sahabinin sözüne muhalif değilse, bu durumda hüccettir, aksi halde hüccet olmaz.” (İbn Useymin)
Örneğin Ali Bin Ebi Talib’in şu sözü sözlü mevkuftur, “ insanların bildikleri oranda konuşun, onların Allah’a ve Resulünü yalanlamalarını mı istiyorsunuz” Takriri mevkuf’a örnek ise Tabiinin şu sözüdür “ ben ashabın huzurunda böyle yaptım, beni bundan men etmediler”
Ashab, hepsi sikadır ve adaletlidir. Onlardan bir kişinin bile rivayeti makbuldür. İsterse bu kişi meçhul olsun, bu yüzden sahabin cehaleti (bilinmemesi) zarar vermez. Sahabi yaklaşık 114 bin kişi olarak söylenmiştir.
ومُرْسَلٌ منْهُ الصحَابُّي سَقَطْ وقُلْ غَريبٌ ما رَوى راوٍ فَقَطْ
Ve mürsel, sahabinin düştüğü rivayettir, garib bir tek ravinin rivayet ettiği hadistir.
Mürsel, lüğatta, gitmesi için serbest bırakmak-salıvermek anlamındadır. Mürsel Hadis, İsnadında sahabinin düştüğü hadistir, Yani ashaba yakın dönemde yaşamış tabiinin direk Rasulullah buyurdu ki-dedi ki diyerek sahabileri düşürerek ettiği rivayettir. Mürsel hadisin delil olup olmayacağı konusunda alimler arasıda ihtilaf vardır, Hadis, fıkıh, usul alimlerinin cumhuru mürsel hadislerin hüccet teşkil etmeyeceğini zayıf olarak görülmesi gerektiğini söylerler. İmam Nevevi, Şafi, Müslim bu görüştedir. Fakat İmam Malik ve Ebu Hanife eğer tabiinden olan ravi sika ve adil ise hüccettir demiş, murseli hüccet kabul etmiştir.
Murselin zayıf kabul edilme sebebine gelince, tabiinden olan ravinin bir üst raviden rivayet etmeyi düşürmesidir ve bu raviler hakkında bilgi sahibi olunamamasıdır, eğer isnadda düşen raviler sahabi ise, bu durumda mürsel konumu zayıflıktan çıkar ve sika güveni alır ve ihtilafsız hüccet teşkil eder, eğer isnaddaki tabiin ise bu durumda bu tabiinin düşmesi, onun bilinmemesi, adaleti ve zapt tahkik edilmemesi bu hadisi mürsel etmiş olur. Şunu da bilelim ki eğer bir başka tarikle ve musnedle bir rivayet mürsel hadisi takviye ederse bu durumda mürsel hadis sıhhat kazanır ve hüccet teşkil eder. Yani mürseli destekleyen muttasıl senedli farklı tariklerle gelen hadisler o mürseli zayıflıktan sahih hadis konuma çıkarır.
Birde tabiinden bazılarının irsallerini imamlar hüccet kabul etmiş, filandan gelen irsaldir fakat hüccettir demelerini getirmiştir, imam şafi Said ibn Museyyeb’in irsallerini hüccet kabul etmiş, buna Hakim de katılmıştır. Çünkü Said ibn Museyyeb sahabe evladındandır. Ahmed bin Hanbel’e göre ise, Nehai’nin irsallerinde beis yoktur. O halde bu mevzu çok geniştir, hangi alim hangi tabiinin irsalini sahih, hasen, zayıf, beis görmemiştir hadis eserlerinde geniş olarak geçmektedir. Mürsel hadise örnek olarak şunu verebiliriz, “İbn Cureyc, Ata’dan rivayet eder, peygamber minbere çıkınca insanlara yüzünü döner, Esselamu Aleykum derdi.” (Abdurrezzak Musannaf)
Garib Hadis, senedinde bir kişinin olduğu hadistir.Ömer ibn Hattab’ın şu hadisi gibidir, “Ameller, ancak niyetlere göredir.” Bu hadisi Alkame Ömer’den, Muhammed ibn İbrahim et-Temimi’de Alkame’den, Yahya ibn Said el-Ensari’de Muhammed ibn İbrahim et-Temimi’den, rivayet etmiş ve meşhur olmuştur. Garib, isminden sanıldığı gibi, hüccet değildir anlaşılmasın, bu hadis sahih, hasen, zayıf olabilir. Tabi İmam Tirmizi ve İmam Zeylai kitaplarında bu hadis gariptir derken zayıf kastetmiş olsalar da zayıf hadis de olabilir, sahih ve hasen hadiste olabilir.
وكُلُّ ما لْم يتصلْ بحال إسْنَادُهُ مُنْقَطِعُ الأوصَالِ
Herhangi bir halden dolayı isnadı muttasıl olmayan her hadis munkatıdır.
Munkatı, herhangi bir halden dolayı hadisin senedinden bir veya iki ravinin arka arkaya olmamak şartıyla düşmesidir. Bu durum hadisi zayıf konuma indirir.
Şunları iyi bilmeliyiz. Bileceğimizi de örnekle açıklayalım, İmam Buhari rivayet eder, Bize el-Humeydi Abdullah bin ez-Zubeyr anlattı dedi ki, Bize Sufyan anlattı, dedi ki, bize Yahya Said bin el-Ensari anlattı, dedi ki, Muhammed bin İbrahim et-Teymi’nin haber verdiğine göre o Alkame bin Ebi Vakkas el-Leysi’yi şöyle derken dinlemiştir, Ben Ömer ibn Hattab (r..a.) minber üzerinde şöyle derken dinledim, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu, “ Ameller ancak niyete göredir.”
1-Eğer biz bu senedin ilkini kaldıracak/düşürecek olursak hadis mürsel adını alır.
2-Eğer Buhari’nin hadis dinlediği kişi Humeydi’yi düşürürsek, hadis muallak adı alır.
3-Şayet senedinden Sufyan ve Yahya bin Said zikredilmeyecek olursa hadis mudal adını alır.
4-Şayet Sufyan yahut ta onunla birlikte et-Teymi de zikredilmeyecek olursa Munkatı adını alır.
O halde inkıta 4 yerde olur.
1-Senedin başında olur. Buna muallak denir. Buhari’nin senedden ilk raviyi düşürerek rivayet ettiği hadisler sahihtir.
2-Senedin sonunda olur. Buna mürsel denir.
3-Sened arasında 1 kişiyle olur. Buna Munkatı denir.
4-Sened arasında ardı ardına 2 kişinin düşmesiyle olur.
İmam Zehebi, el-Mukiza adlı eserinde Mudal ve munkatı birdir demiş ve aynı tanımı yapmıştır, Fakat, ilim ehlinin genel kanaatine göre mudal ve munkatı arasında fark vardır. Mudal senedden 2 ravinin ardı ardına düşmesidir, munkatı ise, 2 ravinin ardı ardına düşmemesidir. Ayrıca bir hadis hem mürsel hem mudal adını alabilir, eğer senedden sahabi ve ardından da tabi düşerse bu durumda olur. Yukarıdaki tanıma göre değerlendir. Yine bir hadis hem mürsel ve hem munkatı da olabilir, diyelim ki sahabi ve aradan bir ravi düşerse bu durumda hadis iki ismi de alır.
والُمعْضَلُ الساقِطُ مِنْهُ اثْنَان وما أتى مُدلّساً نوعان
Mudal, senedinden iki ravinin düştüğü hadistir, mudelles olarak gelen iki çeşittir.
Mudal senedden 2 ravinin ardı ardına düşmesidir.(İbn Useymin) eğer sened 1, 2, 3, 4 ravisi ise bu senedden 2ve 3 ar arda düşmüşse bu hadise mudal denir. Eğer 2 ve 4 düşmüş olsa munkatı denir. Munkatı da ravinin ar arda düşmesi istenmemiştir.Bu hadislerin tümü (Mürsel-Muallak-mudal-munkatı) zayıf hadislerdir. Mudal munkatıya göre daha zayıf bir hadistir.
Mudelles hadise gelince müellifin dediği gibi iki kısımdır. Mudelles, tedlis kökünden gelir. Tedlis ise karanlıktır. Tedlis lüğatta bir şeyi mertebesinin üzerinde satmak, göstermektir. Bu kelimden hareketle hadis ilminde şöyle tanımlanır, “Hadisi gerçekte bulunduğu dereceden daha üstün bir mertebede olduğunu vehmettirecek bir senedle nakletmektir.” Mudelles iki çeşittir. Şimdi müellif onu açıklayacaktır.
الأول الإسقاط للشيخ وأن ينقلُ عمن فوقه بعن وأن
İlki, şeyhi senedden düşürüp bir üst raviden, ondan ve şüphesiz ki diyerek, rivayet etmesidir.
Buna biz tesviyede tedlis diyoruz. Yani ravinin hadis aldığı şeyhini zikretmeden/düşürerek bir üst raviden sanki dinlemiş gibi hadis rivayet etmesidir. Şunun gibi, Halid bana ali anlattı deyip aslında aralarında Muhammed olduğu halde onu düşürüp bana Muhammed anlattı demesidir. Hadis alimleri bu duruma ravinin yalan söyleme hali demezler, bu ravi aslında sadıktır, fakat sebeplerden bir sebeple buna iltica etmiştir. Diyelim ki, siyasi sebeple hadis şeyhini düşürmüş olabilir, kendi ismini korumak için bir üst şeyhini muhafaza için olabilir, sultandan korkarak şeyhini gizlemiş olabilir, zayıf bir şeyhten hadis aldığını gizlemek için olabilir, hocasının çok olduğu vehmini vermek için olabilir, işte bunlar sebep olabilir. En tehlikeli tedlis ise şeyhi adil olmayan bir ravinin şeyhini gizleyerek bir üst raviden hadis aktarmasıdır ki, bu tehlikelidir. Mudelles hadis zayıftır, eğer ravi hadisi kimden aldığını açıkça zikrederse bu durumda sahih veya hasen olabilir, aksi halde zayıftır.
Tedlis isnadda ve şeyhte olmak üzere iki çeşittir.
İsnaddaki Tedlis, Kişinin, karşılaştığı kimselerden duymadığı bir sözü yahut yaptığını görmediği bir fiili o sözü duyduğunu ya da (o fiili) gördüğünü vehmettirecek şekilde rivayet etmesidir. Mesela dedi, yaptı, ya da filandan filan dedi yahut yaptı gibi demesidir.
Şuyuhta tedlis, Rivayeti naklederek şeyhini meşhur olduğu nitelikten bir başkası ile zikretmesi ve böylelikle onun bir başka ravi olduğu izlenimini vermesidir.
والثاني لا يسقطه لكن يصف أوصافه بما به لا ينعرف
İkincisi raviyi düşürmeyip ona bilinmeyen bir vasıfla bir vasıf vermektir.
Bu hal ise şöyle olur, tedlis yapan ravi, bir üst şeyhini maruf ve meşhur olan isim, künye, nesep, veya lakabı ile değil de, başka isimle, başka lakapla, sıfatla anarak rivayet etmesidir ki, bu da tedlistir. Buna iten sebep yukarıda belirilen sebeplerdir. O halde, Tedlis caiz midir ? Tedlis haramdır, çünkü aldatmaktır, Rasulullah sahih hadiste “ bizi aldatan bizden değildir” buyurmuştur. (Müslim)
ومَا يَخالفْ ثقَةٌ فيه الَملأ فالشاذُّ والَمقْلُوبُ قسْمَان تَلا
Sika bir Cemaate muhalif rivayet şazdır ve onu izleyen maklub iki kısımdır.
Şaz, asli ilkeden dışarı çıkmak anlamındadır. Rasulullah sahih hadiste “ Cemaate sarılınız,şüphesiz ki Allah’ın eli cemaatin üzerindedir, kim cemaatten ayrılırsa ateştedir.” İşte burada şazze/ayrılmak olarak gelmektedir. Müellif, الَملأ /mele diyerek cemaati kastetmiştir. Bununla da, hadis alanında hafız ve adil ilim erbabını kastetmiştir.
Şaz, hadis ilminde, Sika olan bir ravinin ya adaletinin mükemmelliği yahut zabtının eksikliği dolayısıyla kendisinden daha sika olan bir raviye yahut çok sayıdaki ravilere yahut rivayet olunanın olması gereken şekle ya da buna benzer bir duruma muhalif olarak yaptığı rivayettir. Ravi rivayet ettiği hadisin metninde kendinden daha sika ravilere muhalefet etmemesi gerekir, ederse hadisi sahih dereceden düşer. Sahih hadis, Şaz kalma boyutundan uzak bir hadistir. Diyelim ki bir hadis bir hadisten daha çok ravi tarafından gelirse tek kalan ravinin konumu şaz olur, bu hadise mecruh diğer daha sika ravilerin hadisine de racih denilir. Şu hadisleri bir inceleyelim ve şazı kavrayalım, İmam Buhari sahihinde rivayet eder, “ Bu tam davetin ve kaim olan namazın Rabbı olan Allah’ım ! Muhammedi bize vesile ve faziletli kıl, on vaad ettiğin makamı mahmudu ver, şüphesiz ki sen sözünden dönmezsin” Bu hadisin şüphesiz ki sen sözünden dönmezsin cümlesi Beyhaki’nin süneninde gelir, bu cümle şazdır, diğer sika raviler bu hadisin sonundaki cümleyi rivayet etmemişlerdir, bu durumda bazı ilim adamları bu son cümleyi şaz kabul etmiştir. Yine ilim ehli alimler Rasulullah’ın şu hadisi hakkında şazlığa hükmetmişlerdir. Eğer Ebu Hureyre rivayet eder, “şabanın yarısı gelirse oruç tutmayın” (Süne kaynakları) bu hadisi bazı ilim ehli sahih kabul etmiş, “ şabanın yarısına gelinirse nafile oruç tutmak mekruhtur, eğer kişinin sürekli adeti gereği oruç tutuyorsa sakınca görülmemiştir.” İmam Ahmed bu sözün akabinde derki, “ Mekruh değildir, zira bu hadis şazdır, çünkü bu hadis sahihhayn’da Ebu Hureyre’den gelen rivayete şazdır. Rasulullah “Ramazandan 1 veya 2 gün önce oruç tutmayın, eğer o ayda tutan bir kimse varsa onu tutsun.” Bu durumda ramazana hazırlık adına oruç tutmak 1 veya 2 önce men edilirken şaban orucunun tutulmasına sakınca görülmemiştir. O halde ilk rivayet şazdır. Münker ve şaz arasında nasıl fark vardır ? Şaz hadis sikanın daha çok sika ravilere muhalefetidir, münker ise zayıf ravinin sikaya muhalefet etmesidir, bu durumda münker şazdan mertebe yönünden daha aşağıdadır.
إبْدالُ رَاوٍ مَا بِرَاوٍ قسْمُ وقَلْبُ إسنَادٍ لمتنٍ قِسْمُ
Bir ravinin yerine bir raviyi değiştirmek (Maklub’un birinci) kısmıdır, metnin isnadını başka isnadla değiştirmek (ikinci) kısımdır.
Maklub, ravilerin isimlerinde, isnadlarda ve metinlerde bazı kelime ve ibarelerin yerleri değiştirilerek rivayet edilen hadislerdir.
Maklub iki kısımdır,
1-Ravinin isminde maklub, diyelim ki, Yusuf Yakup’tan rivayet eder diye gelen bir senedin ravisini Yakup Yusuf’tan rivayet eder diye değiştirmektir, Yusuf yerine Yakup demek iglab/değiştirmektir. Bu ravinin hıfzının, zabtının, itkanının, unutkanlığının, zayıflığını ispat eder ki, bu hadis zayıftır. Bu iklabı nasıl anlarız, bu hadis başka tarikle gelince, o tarikteki senedi görünce, anlaşılır, diğer bir anlama şekli ise, ravi yaşlılığında zabtının zayıflığında iklab eder, genç iken senedi ile yaşlı iken senedi arasında bir iklab olup olmadığı anlaşılır. Diyelim ki iki adam bir sahih senedli hadisi rivayet etse, biri diğerinden daha sikadır, bu durumda diğerinin iklab edip etmediğini bu yoldan biliriz, 2.adam hadisin senedinde yer alan şeyh’in yerine tilmiz getirip iklab etmişse hemen buradan tespit edilir, ve iklab hükmü verilir. Bir diğer tespitte ilk hadis rivayet yılarlı ile son yılları bilinirse ravinin iklab edip etmediği anlaşılır.Bu hallerde bilinmeli ki, iklab zayıftır, hüccet değildir, zira zabt-hıfz zayıflığı söz konusudur ki, bu hatalar hadisi zayıf hükme sokar.
2-Senedde iklab, Bu ise daha çok imtihan, ihtibar etmek amaçlı senedleri birbirine karıştırarak edilir ki, Bağdat halkının İmam Buhari’yi imtihan ederken senedleri karıştırması, netice de imam Buhari her bir hadisin senedini ve metnini hıfzından nakletmesi ki, hadis ilminde ve hıfzında üstün başarısını ispat eder.
3-Metinde İklab, Hadisin metninde değişiklik etmektir ki, diyelim, malik, Nafi’den, O da İbn Ömer’den rivayet eder, Peygamber buyurur ki, “ Ramazan ayında fitre zekatını, bir ölçü hurma veya arpa olarak, hür olsun köle olsun, erkek ve kadın bütün müslümanlara farz kılındı.” (Buhari-Muvatta-Tirmizi-Ebu Davud) Tirmizi bu hadisin sonunda ki müslümanlara lafzının ziyade olduğunu, iklab edildiğini söylemiştir, bu durumda metinde ki iklab fukahanın ihtilafını getirmiş, kimi alimler fitre müslümanlar adına verilir, köle gayri Müslimler adına verilmez demiştir, diğer alimler ise bununa aksini savunmuştur. Bir diğer örnekte, “Kimsenin gölgelenmediği o günde şu yedi Allah’ın gölgesinde gölgelenir…………..” bu hadisin içinde şöyle bir kimse vardır “ Bir adam ki sadakasını gizleyerek sadaka veren hatta sağ elinin verdiğini sol elinin bilmediği kimse” işte bu metinde ki sağ yerine sol diyerek, sol elinin infak ettiğini sağ elinin bilmediği yazılmıştır, bu ise iklabtır.
والفَردُ ما قَيَّدْتَهُ بثقَة أوْ جْمعٍ أوْ قَصٍر عَلَى رِوَايَةٍ
Ferd hadis, sikanın veya cemaatin veya kasrın rivayet olarak belirlediği hadistir.
Ferd demek, tek demektir. Hadis ıstılahında ferd demek garip hadis demektir. Ferdin anlamı o zaman şu manadadır, isnadın herhangi bir yerinde ravisi tek kalmış haber çeşididir. Ferd iki kısımdır, mutlak ferd ve nisbi ferd.
Mutlak ferd, ravin diğer ravilere göre tek başına rivayet etmesidir. Bir başka deyişle, sahabinin veya tabiinin rivayet ettiği hadisle teferrüd etmesi, tek kalmasıdır. Buna örnek, Peygamber köle azadından doğan miras hakkının satışını ve hibe edilmesini yasakladı hadisidir, bu hadisi, Abdullah ibn Dinar, Abdullah ibn Ömer’den rivayet etmiş ve tek kalmıştır, böylece garip olmuştur. Bu garip hadis ravinin sika, hıfz, itkan yönünden konuma gör sahih, hasen, zayıf olabilir.
http://asri-saadet.com/haber_detay.php?haber_id=2491
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
