23 Aralık 2013 Pazartesi

Başarının yolu gönül almaktan geçer

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dinimize hizmet ederken başarının yüzde sekseni gönül almak, kalb incitmemektir. Maiyetini, yani ailesini ve emri altında çalışanları üzmemektir. Kimsenin bedduasını almamaktır. Geriye kalan yüzde yirmisi de, çalışmaktır. Sebebe yapışmak için çalışmalı, ama başarının zerresini bile kendimizden bilmemeliyiz. Cereyan gelmeyince motor çalışmadığı gibi, bu büyüklerden de himmet gelmezse hizmetler durur. Yoksa hâşâ, dine hakkıyla hizmet etmek gibi zor bir vazife, bizim gibilerin yapacağı iş değildir.

Büyük zatlar, hiç kimsenin kaşına, gözüne veya işine bakmaz. Allah korkusuna, kalbindeki ihlâsa ve maiyetine karşı olan şefkatine bakarlar. Bir kimse, maiyetini kırıyor ve üzüyorsa, yaptığı hizmet ne kadar büyük görünürse görünsün, hiç kıymeti yoktur ve hizmetleri onu asla affettirmez. Ama din kardeşinin kendinden bin kere daha aziz, bin kere daha makbul, bin kere daha emin ve bin kere daha şefkatli olduğuna inanan kimse, çok kıymetlidir ve büyükler böyle kimseleri çok severler.

Asıl mayamızı kaybetmemeliyiz, parayı âhirete tercih etmemeliyiz. Parada sevgi, şefkat, merhamet ve af yoktur. Onun için, dünyaya düşkün olanda, insanlara karşı hiç af ve merhamet bulunmaz. Fakat kendileri de gece gündüz acı ve ızdırap içinde yaşarlar. Keyifli gözükseler de, neşelerinin hepsi sahtedir. Bir lokmayı bile ağız tadıyla yiyemezler. Çünkü para canavardır, engerek yılanıdır. Kalbe yerleştirilen bu yılanın her an sokması, o kimseyi her an rahatsız etmesi gayet tabiîdir.

Âhirete inanan ve âhiret için çalışanda ise şefkat, merhamet, af, cömertlik, gözyaşı ve sevmek vardır. Onlar için Allah sevgisi her şeyin üstünde olduğundan, oraya ne yılan ne de şeytan girer. Dünyanın en mutlu insanı onlardır. Âhireti dünyaya tercih ettikleri için de, Allahü teâlâ o parayı, o dünyayı onlara hizmetçi yapar. Nitekim Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde, (Ey dünya, bana hizmet edenlere hizmetçi ol! Sana hizmet edenler de, senin hizmetçin olsun! Onlara zorluk çıkar! Onları her iyilikten, her güzellikten mahrum et!) buyuruyor. O hâlde, hem dünyaya, hem de âhiret nimetlerine kavuşmak için tek gaye, Allahü teâlânın dinine hizmet olmalıdır.

Bir mezhebe uymak şarttır

Sual: (Herkesin, bir mezhebin tamamına uyma mecburiyeti yoktur. Her mezhepten, uygun gördüğü hükümleri alabilir) deniyor. O zaman bu kimsenin mezhebi ne olur?
CEVAP
Böyle söylemek ve böyle yapmak mezhepsizliktir. Din kitaplarımızda deniyor ki:

Herkesin kendi mezhebine tâbi olması vacibdir. [Burada vacib, farz demektir.] Zaruretsiz başka mezhebe göre iş yapması caiz değildir. Bir kimsenin kendi mezhebinden ayrılmasının caiz olmadığı, söz birliğiyle bildirildi. (Bahr-ür-raık)

Büyük âlim İbni Emir Hac, Tahrir şerhinde, (Bir müctehidin sözüyle amel edilir, ancak ihtiyaç olunca başka bir müctehid taklit edilebilir) diyor. (Redd-ül-muhtar)

Bir işi ve buna bağlı olan işleri bir mezhebe göre yaparken, bu mezhebi bırakmak ittifakla yasaktır. (Tahrir-ül-üsul, Muhtasar-ül-üsul, Dürr-ül-muhtar)

Müctehid olmayan bir âlimin, dört mezhepten birine tâbi olması vacibdir. Tâbi olmazsa, doğru yoldan sapar. Başkalarını da saptırır. (Mizan-ı kübra) [Vacib burada da farz demektir.]

Müctehid olmayanın, mezhep değiştirmesi caiz değildir. Bir mezhebe uyması lazımdır. (Redd-ül-muhtar)
Bir kimsenin mezhebini bırakmasının caiz olmadığı ittifakla bildirildi. (Tahrir)

Dört mezhepten birinde olan kimse, Allahü teâlânın emrine uymuş olur. (Cevhere şerhi)

Her Müslümanın ibadet ederken ve haramdan sakınırken, kendi mezhebinin hükümlerine uyması lazımdır. (S. Ebediyye)

Mezhebine aykırı iş yapmayı, hiçbir âlim caiz görmedi. (Kimya-i saadet)

İslam’ın binası, bu dört direk üzerine kuruldu. Dilediği mezhebi seçtikten sonra, bunu bırakıp, başka mezhebe geçmek, ilk mezhebe suizan olur. Âlimler, bunu söz birliğiyle bildirdiler. (Sıfr-üs-seadet şerhi)

Ehl-i sünnet âlimleri, avamın belli bir mezhebin belli bir imamına uyması lazım olduğunu bildirdiler. Keşf kitabı, bunu uzun anlatır. Her mezhepte mubah olanları, kolay olanları araştırıp, bunları yapmaya, mezhepleri telfik denir. Böyle yapan, fâsık olur. Tahavi şerhi bunu geniş şekilde anlatır. (Muhtasar-ı Vikaye şerhi)

Ehl-i sünnet olmak için, dört mezhepten birini taklit etmek lazımdır. Bu dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet değildir. (F. Bilgiler, Tahtavi)

Efe ismi
Sual: (Efe ismi uygun değildir) deniyor. Neden uygun değildir?
CEVAP
Efe, yiğit, köy yiğidi ve zeybek anlamına geldiği gibi, kabadayı anlamına da gelir. Efelenmek tâbiri de buradan geliyor. Efe kelimesinin daha başka mânâları da vardır. Genelde yiğit anlamında kullanıldığı için, Efe ismi mahzurlu değildir.

İmanı korumak
Vakit, altın nakittir, israf etme zamanı!
Küfre girmekten korkup, korumalı imanı!

İfrat ve tefrit arası ne demek?

Sual: Dinimizde aşırılığın hükmü nedir?
CEVAP
Dinimizde ifrat ve tefritin yani aşırılığın yeri yoktur. Dinimiz orta yolda olmayı emreder. Bir hadis-i şerifte, (İşlerin hayırlısı vasat olanıdır) buyuruldu. (Beyhekî)

[Vasat, ifrat ve tefritten uzak, orta yol demektir. İfrat normalden fazla, tefrit normalden az demektir. 

Mesela çok uyumak ifrat, çok az uyumak tefrittir. Çok yiyip içmek ifrat, çok az yemekse tefrittir.]

İfrata kaçarak gücünün yetmediği şekilde ibadet etmeye çalışmak, mesela geceleri hiç uyumadan ibadet etmek, gündüzleri hep oruç tutmak, hanımından uzak kalmak, et, süt, tatlı gibi gıdaları hiç yememek, iyi Müslüman olmak demek değildir. Bir hadis-i şerif:

(Kolay bir dinle gönderildim. Dinimizde ruhbanlık yoktur. Et yiyin, hanımınızla mübaşeret edin! [Nafile] oruç da tutun! Tutmadığınız günler de olsun! [Nâfile] namaz da kılın! Uyuyun da! Ben bunlarla emrolundum.) [Taberanî]

Yiyip içmeden, uyumadan ibadet etmek zordur. Bir hadis-i şerifte, (Din kolaylıktır. Dinde aşırı gideni, din mağlup eder) buyuruldu. (Nesaî)

Bir de tefrite gidip, (Dinde kolaylık var) diyerek dini bozanlar var. Reformcuların kitapları böyle yanlışlıklarla doludur. Birkaç misal verelim:

1- Mestin üstüne mesh edilir diye, oje üstüne mesh caiz olmaz.
2- Naylon çoraplara mesh kolaylıksa da, dinin emri değişmiş olur, namazlar sahih olmaz.
3- Su bulunmazsa teyemmüm edilir, fakat reformcuların dediği gibi sular kesilince, (Suyu aramadan hemen teyemmüm edin!) demek, dinde kolaylık değil, dini değiştirmektir.
4- Ramazan yaza gelince tutmayıp, kışa tehir etmek caiz olmaz.
5- Namazları vaktinde kılmayıp, hepsini gece yatarken kılmak da dini değiştirmek olur.
6- Hanefî’de gusülde ağzın içini yıkamak farzsa da, diğer iki mezhepte farz değil diye ağzın içini yıkamamak mezhepsizlik olur.

Dinde zorluk yok demek, (Dinimizin verdiği ruhsatlardan faydalanın) demektir. Yoksa (Herkes hoşuna giden şeyleri yapsın, hoşlanmadığı şeyleri yapmasın, ibadetleri keyfine göre değiştirsin) demek değildir. Dinde ufak bir değişiklik yapmak dinsizlik olur. Bir hadis-i şerifte, (Dinimizde olmayan bir şey çıkarılırsa, o şey merduddur) buyuruldu. (Buhârî)

Hoparlöre uymak
Sual: Biliyoruz ki, namazda birinin emriyle hareket etmek namazı bozar. Mesela bir kişi, arkaya yanına gitmemiz için, namaz kılarken omzumuza vursa, biz onun emrine uyarak arkaya gidersek, namazımız bozulur, fakat o vurunca kendi isteğimizle gidersek, namazımız bozulmuş olmaz. Bunun gibi, namaz kıldıran imamın, hoparlörden gelen Allahü ekber sesiyle değil de, kendi arzumuzla hareket etsek, rükûa, secdeye inip kalksak, namaz bozulmuş olmaz değil mi?
CEVAP
Evet, bozulmuş olmaz. Çünkü hoparlörden gelen sese uymuyor, kendi isteğimizle hareket ediyoruz.

Bütün organların birbirine ihtiyacı var

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dinimize hizmet ederken dikkat edilecek iki önemli husus vardır:

Birincisi: Ailemize, evladımıza ve emrimiz altında çalışanlara âmirlik taslamamalı, aksine onlara hizmetçi olmalıyız. Onları kendimizden daha kıymetli, daha şefkatli, daha merhametli bilmeliyiz. Onların daha başarılı ve daha emin olduğuna inanmalıyız. Beraber çalıştığımız arkadaşlarımıza olan güvenimiz, her bakımdan kendimize olan güvenden daha fazla olmalı. Çünkü bu yolun büyükleri böyleydi. Güven olmazsa, istenilen verim alınamaz.

İkincisi: Milyarda bir de olsa, elde edilen başarıdan kendimize hiç pay çıkarmamalıyız. Merhum hocamız, (Hocamı tanıdıktan sonra elime geçen tek kuruşu kendimden bilmedim. Öyle bilsem helak olurum, hepsi Efendi hazretlerinin bereketidir) buyururdu. Esas olan, büyüklerin himmeti ve birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızın ihlâsıdır. 

Hiçbir organ bir vücutta tek başına bir iş yapamaz. Çünkü hepsinin birbirine ihtiyacı vardır. Kalb olmazsa, o beyin ne yapar? Beyin olmazsa o vücut ne işe yarar? Hepimiz bir vücut gibiyiz. Bir organın diğerinden üstün olduğu söylenemez. Çünkü hepsinin ayrı bir kıymeti vardır. Nitekim insan vücudunda değersiz olan, işe yaramayan bir organ, hattâ tek tüy yoktur. Nasıl olur da, bir insan bir din kardeşine, (Sen lüzumsuzsun, işe yaramazsın) der? Bu, hiç kimsenin haddi değildir. (Benim ümmetim, bir vücut gibidir) hadis-i şerifi de bu gerçeği açıklamaktadır. Bir vücutta bir organ, diğer organa müdahale edemez. Herkes kendi işine bakar.

Bir saat, vakti doğru gösteriyor, hiç şaşırmıyorsa, içindeki çarklar iyi çalışıyor demektir. Çarklar kendi vazifelerini iyi yapınca, saatin iyi çalıştığı, vakti doğru gösterdiği gibi, biz de başkasını rahatsız etmezsek, bir başkasını gıybet etmezsek, onu üzmezsek, bu hizmetler güzel bir şekilde yürür. Şahsi hatalarımız, nefsânî hareketlerimiz yüzünden, bir kimsenin bu hizmetleri kötülemesine sebep olmaya hakkımız yoktur. Hizmetlere bir şey olmaz, ama hizmetlerin kötülenmesine sebep olmak çok tehlikelidir, felakettir. O bakımdan, herkes aklını başına toplamalı ve saygılı, edepli ve yumuşak huylu olmalıyız. 

Gayemiz, başkalarına hizmet ettirmek değil, onların hizmetine koşmak olmalı. Unutmamalı, hizmet eden hizmet görür.

Kefirde alkol var mı? Yok mu?

Sual: Meşhur bir hoca, (İçine alkol konmadığı için, kefir içmek caizdir) diyor. Dışarıdan içine alkol konmadığı hâlde, zamanla alkolleşse de, kefir içmek caiz mi oluyor?
CEVAP
(Kefirin içine alkol konmuyor) demek çok tuhaftır. Çünkü maya koyarak içki imal etmek ayrı şey, sıvı gıdaların zamanla alkolleşmesi ayrı şeydir. Bir hadis-i şerif:

(İhtimar [mayalanarak alkol teşekkül] etmiş her içki haramdır.) [Ebu Davud]

Bu hadis-i şerifi, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklıyor:
Bal, incir, arpa, buğday, mısır, darı, erik, kayısı, elma ve benzerlerinden biri soğuk suda durup ısıtılmasa da, alkol teşekkül ederek bira gibi olur. Kısrak, inek sütleri, mayalanıp, tadı keskin olunca, bira gibi alkollü olur. Kısrak sütünden yapılana (Kımız), inek sütünden yapılana (Kefir) denir. İçilmesi haramdır. (S. Ebediyye)
Üzüm suyu, şarap hâline gelince haram olur. Şarap sirkeye dönüşünce helâl olur. Boza, ekşiyerek zamanla alkol teşekkül eder, bira gibi haram olur. Hurma su içinde ısıtılmadan bırakılınca, köpüklenir ve tadı keskin olursa yani alkolleşirse içilmesi haramdır.

Portakal ve diğer meyvelerdeki alkol oranı kefirdekinden daha çok diyerek kefir içmeyi caiz görenler de vardır. Bu da yanlıştır. Çünkü dinimizde alkolün azlığı çokluğu önemli değildir. Bir damla şarap da haramdır. Ama dinimiz, içinde tabiî olarak alkol bulunan meyve yemeyi veya sirke içmeyi haram kılmamıştır. Fakat alkol teşekkül eden içeceklerin damlasını haram etmiştir. Demek ki, kımızda, birada ve kefirde, bir damla alkol olsa da haramdır. Fakat hamurda, meyvede, yoğurtta, ekmekte 10 damla alkol olsa haram değildir. Çünkü birinde alkol tabiî olarak bulunuyor, ötekinin alkolleşmesine biz sebep oluyoruz.

Hediye istemek sünnet mi?
Sual: İşten çıkan bir işçi, patrona, (Hediye vermek sünnettir, bana 20-30 bin lira hediye verin!) dedi. Hediye istemek sünnet midir?
CEVAP
Sünnet olan hediyeleşmek, yani istemeden alıp vermektir. Hediye istemek ise dilenmek olur, haramdır. Çünkü bir günlük yiyeceği olanın, başkasından bir şey istemesi, yani dilenmesi haramdır.

Kaderi bilmemek
Sual: Bazıları, (Olduğu kadar, olmadığı kader) diyorlar. Yani (Yaptığımızı kendimiz yapıyoruz, yapamadığımız da kaderden) diyorlar. Kaderde olmayan şeyler de var mıdır?
CEVAP
Her şey kaderdir. Kadere inanmak imanın şartıdır. Ancak Mutezile kafalılar kaderi inkâr ediyor. Bir şey olmuşsa da, olmamışsa da kaderden olduğu gibi, olan şeyin, iyisi de, kötüsü de kaderdendir. Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile, kulların kendi iradeleri ile yapacakları şeyleri bilmesidir. Bilmek zorla yaptırmak demek değildir. Kendi irademizle uygunsuz işler yapıp, sonra (Alnımın yazısı böyleymiş) diyerek suçu kadere yüklememiz yanlıştır.

Çalışmadan rızık bekleyen açlıktan ölebilir

Sual: Allah rızka kefil olduğuna göre, biri için, (Açlıktan öldü) demek caiz midir?
CEVAP
Allahü teâlâ, herkesin rızkına kefildir, ama bu, açlıktan ölmeye engel değildir. Herkes için belli bir rızık, belli sayıda nefes takdir edilmiştir. Eceli gelen ölür. Kimi hastalıktan, kimi trafik kazasında, kimi de açlıktan ölür. 

Allahü teâlâ, genelde işleri sebeplerle yaratır. Mesela, rızkı Allah verir, ama çalışmayı sebep kılmıştır. 

Çalışmadan rızık bekleyen, açlıktan ölebilir. Hastalıklara şifayı veren Allahü teâlâdır. Ancak doktoru, ilacı sebep kılmıştır. Doktora gitmeyen, tedavi ve ilacı kabul etmeyen hastalıktan, yiyip içmeyen açlıktan ölebilir. 

İki hadis-i şerif:
(Azapla korkutulduğunuz şeylerin hepsini, şu kıldığım namazda gördüm. Aç ve susuz bırakıp, böcek bile yemesine mani olmak için, açlıktan ölünceye kadar kedisini bağlayan kadını da gördüm.) [Müslim]
(Şu üç kişiden başkası dilenemez: 1- Açlıktan ölecek olan, 2- Borca boğulmuş kişi, 3- Diyet vermek zorunda olan.) [Nesaî]

Hazret-i Ömer, halife iken, kıtlık oldu. Eshab-ı kiramdan Bilal bin Hars, Resulullah'ın türbesine gidip, (Ya Resulallah! Ümmetin açlıktan ölmek üzeredir. Yağmur yağmasına vesile olman için sana yalvarırım) dedi. O gece rüyasında Resulullah ona, (Halifeye benden selam söyle! Yağmur duasına çıksın) buyurdu. Hazret-i Ömer, yağmur duasına çıktı. Duadan sonra, yağmur yağdı. (M. Nasihat)

Açlıktan ölmek üzere olana, leş, zaruret miktarı domuz eti yemek ve içki içmek haram olmaz. (Berika)
Açlıktan ve susuzluktan ölecek olana, leş ve şarap haram değildir. (Bezzaziyye)

Bir şehrin bir köşesinde, bir Müslüman açlıktan ölse, şehirdeki zenginlerden birinin, az bir zekât borcu kalsa, onun katili sayılır. (S. Ebediyye)

Bir kimsenin açlıktan ölmesinin, ezelde takdir edilmiş olmasına alamet, (Ezelde açlıktan ölmek alnıma yazılmışsa, yiyip içmek fayda vermez) düşüncesinin kalbine gelmesidir. Böyle düşündüğü için, yiyip içmez ve açlıktan ölür. (S. Ebediyye)

Açlıktan ölmek üzere olan, leş de yoksa, başkasının malını, ölmeyecek kadar yiyebilir. (Muhit)
Şu da bir gerçek ki, çok aç kalan, zamanla hastalanıp ölebilir. Ölüm her ne kadar hastalıktansa da, açlık sebep olduğu için, (Açlıktan öldü) demenin mahzuru olmaz.

Vapur ve trende namaz

Sual: Yolculuk esnasında vapurda veya trende kıbleye dönmek şart mıdır?
CEVAP
Evet, kıbleye dönmek şarttır. Seferî olunca, dört rekâtlı farzlar iki rekât kılınır. İki rekât namaz kılana kadar, vapurun, trenin yönü genelde değişmez. Eğer, sağa sola dönerse kıbleye karşı durup, secde yeri yanına pusula koymalı. Vapur veya tren döndükçe, kendisi de kıbleye karşı dönmeli. Yahut başka biri, sağa sola döndürebilir. Vapur ve tren ev gibi olduğu için, namazda göğsü kıbleden ayrılırsa, namazı bozulur. Böyle vasıtalarda kıbleye dönemeyenin, farz namazları sahih olmaz. Bunlar yolda seferi oldukları müddetçe, vardıkları yerde diğer üç mezhepten birini taklit edip iki namazı cem ederek kılabilirler.

Sünnetle farz arasında
Sual: Sünnetle farz veya farzla sünnet arasında konuşmak, dua okumak caiz midir?
CEVAP
Sünnetle farz, farzla sünnet arasında konuşulmaz. Bu, sünnetin sevabını azaltır. Bir şey okumak da böyle sünnetin sevabını azaltır. Hattâ (Sünnet hiç kabul olmaz, önceki sünneti tekrar kılmak gerekir) diyen âlimler de vardır. (Dürr-ül-muhtar)

Âişe validemiz buyuruyor ki: Resulullah farzdan sonra, (Allahümme entesselâm...) diyecek kadar oturup, hemen son sünnete başlardı. (Müslim)

Cuma namazını kılarken
Sual: Cuma namazının sünnetlerini kılarken, kazaya nasıl niyet edilir?
CEVAP
Cumanın ilk sünnetini kılarken, (Cumanın ilk sünnetini ve ilk kazaya kalmış öğle [ikindi veya yatsı] namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir. Cumanın farzından sonra 10 rekât namaz kılınır. Bunun ilk dört rekâtını kılarken, (Cumanın son sünnetini ve ilk kazaya kalmış öğle [ikindi veya yatsı] namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir. İkinci dört rekâtı kılarken, (Vaktine yetişip kılamadığım son öğle namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir ve farz gibi kılınır. Buna zuhr-i ahir namazı denir, mutlaka kılmalıdır. Cuma namazı kabul olmazsa, bu namaz o günün öğle namazı yerine geçer. Sonra iki rekât daha kılınır, buna da (Vaktin son sünnetini ve ilk kazaya kalmış sabah namazının farzını kılmaya) diye niyet edilir.

Başarılı olmak için günahtan sakınmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dinimize hizmet ederken başarılı olmak için günahtan sakınmak şarttır.

Halife Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerini, bir savaşta başkomutan tayin eder. Düşman ordusu çok kuvvetlidir, çok sayıda filleri vardır. Müslümanlarda ise sadece at, kılıç ve ok vardır. Savaşa başlamaya az zaman kalmışken, Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerine şöyle bir mektup yollar:

(Ya Sa’d, düşmanın çokluğundan korkma, Allah’tan kork, Ona sığın! Askerine, malına, mülküne, kabiliyetine güvenme! Bunların hepsi ancak Allahü teâlânın izni ve yardımıyla işe yarar. O izin vermezse, yardım etmezse, bir işe yaramazlar. Günah işleme ve günah işletme! Eğer askerlerinin arasında günah işleyen varsa, ona iş verme, onu ayır! Çünkü Allah, günah işleyen kavmi muvaffak etmez. Eğer askerlerinin arasında haram işleyen olursa, İran ordusuyla aranızda fark kalmaz.)

Mektupta hiçbir savaş taktiği yoktur. O hâlde başarılı olmak için şu üç hususa dikkat etmeli:

1- Allah’tan korkmak: Çünkü Peygamber efendimiz, (Bütün hikmetlerin, iyiliklerin başı, Allah korkusudur) buyuruyor.

2- Haram işlememek: Haram denince, içki, kumar, zina gibi meşhur haramlar hatıra gelir. Hâlbuki gıybet, zinadan büyük günahtır, kanser mikrobu gibidir. Bu kanser de yayıla yayıla hizmetleri engeller, cemiyetleri çökertir. Hele kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş sefer yıkmaktan büyük günahtır. Bu günahları işleyen kimsenin, (Şu kadar hizmet ettim) diye sevinip övünmesi çok yanlıştır! Dinimizde haramdan sakınmak, farzı yapmaktan önce gelir. Günah işleyerek ibadet yapılmadığı gibi, hizmet de yapılmaz. Allahü teâlâ, günah işleyen topluma yardım etmez. Biz önce günah işlememekte başarılı olmayı düşünmeliyiz. Aksi hâlde, belki başkası bizim yaptığımız hizmetler vesilesiyle kurtulup Cennete gidebilir, ama biz yanarız. Başkasını kurtarıp kendini ateşe atmak, aklı olan bir insanın yapacağı iş değildir.

3- Kibirlenmemek: Kendimizi ve yaptığımız işleri beğenmemeliyiz. Her ne olursa olsun, nefsimize arka çıkmamalıyız. Din kardeşimizi kendi nefsimize tercih etmeliyiz. Kendimizi kusurlu görüp, (Allah, beni ıslah etsin) demeliyiz.

Kadınları sokağa çıkarmak için

Sual: Feministlere yaranmaya çalışan bazı kişiler, kadın erkek eşitliğini savunuyorlar. (Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerinden alıkoymayın) hadisini söyleyerek, kadınları camiye, cuma ve bayram namazlarına getirmeye çalışıyorlar. (Kadın, ayakkabıların olduğu yerde değil, cemaatte erkeklerin arasında olmalıdır) diyorlar. Kadınları niye erkeklerin arasına sokmaya çalışıyorlar?
CEVAP
Camiye gitmek ayrı, camide erkeklerle beraber namaz kılmak ayrıdır. İkisini karıştırmamak gerekir. Bunların maksatları bellidir. Resmi yerlere tesettürle sokmayıp, camiye, erkeklerin arasına sokmaya çalışmalarının eşitlikle bir ilgisi yoktur. Maksat, dînî emirleri sulandırıp Müslüman kadınlarla erkekleri bozmaktır. (Kadın, erkekle eşitse, erkeklerle aynı safta olmalıdır) demeleri de yanlıştır. Dinimizde kadın, her yönden erkekle eşit değildir. Mesela, erkek, kadına imam olabilir, ama kadın, erkeğe imam olamaz.

Kurt da, kuzu da bir hayvandır, ama ateşle barut gibi ikisi bir arada bulunamaz.

Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri en iyi anlayan Ehl-i sünnet âlimleridir. Bu âlimler, hadis-i şerifleri açıklamışlardır. Büyük fıkıh âlimi İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:

Kızların, genç ve yaşlı kadınların beş vakit namazla, cuma ve bayram namazları için camiye gitmeleri caiz değildir. Eskiden, yalnız çok yaşlı kadınların, akşam ve yatsı namazına gitmesine izin verilmişse de, şimdi [yani 2 asır önce bile] bunların da gitmesi caiz değildir. (Redd-ül-muhtar)

Meşhur fıkıh kitabı Hindiyye’de de buyuruluyor ki: Kadınların cemaate gelmeleri mekruhtur. Ancak, (Yaşlı kadınların, sabah, akşam ve yatsı namazına gelmeleri caizdir) diye fetva verilmişse de, zamanımızda fesadın meydana çıkmış olmasından dolayı, kadınların, artık bütün namazlara gelmeleri mekruhtur. Tebyin kitabında da böyle bildirilmiştir. (Fetâvâ-i Hindiyye)

İmam-ı Gazâlî hazretleri de buyuruyor ki: Günümüzde ihtiyar hanımlar hariç, diğer kadınların mescide gitmemesi, Eshab-ı kiram zamanında bile doğru sayılmış bir fetvadır. Nitekim Hazret-i Âişe validemiz buyuruyor ki: Eğer Resulullah, bugünkü durumu görseydi, camiye gitmek için kadınların evden çıkmalarına izin vermezdi. (İhya)

Şamil Ansiklopedisi’nde de deniyor ki: Hazret-i Âişe validemiz buyuruyor ki: Resulullah kadınların bu hâlini görseydi, tıpkı İsrailoğulları kadınlarını camiden men ettiği gibi, onları camiye göndermezdi. (Buhârî) [Şimdiki durumun, 14 asır önceki Âişe validemiz zamanındaki durumdan çok daha kötü olduğu meydandadır.]
Bazı kesimlerce çok itibar edilen Vehbe Zuhayli bile diyor ki: Hanefî ve Mâlikîlere göre, genç kadınların cuma ve bayram namazı veya diğer namazları kılmak için camiye gitmelerine müsaade edilemeyeceğinde âlimler ittifak etmişlerdir. Çünkü Ahzab sûresinin 33. âyetindeki, Allahü teâlânın, (Evlerinizde oturun!) emri, evden başka bir yere namaz için gitmeyi yasaklamaktadır. Aynı zamanda kadınların cuma ve bayram namazları ile cemaatle namaz kılmak için evden çıkmaları fitneye sebep olabilir. Fitne ise haramdır. Harama götüren şey de haramdır. (İslam Fıkhı Ans.)

Kadın camiye, cemaate niçin gider? Daha çok sevab almak için gider. Hâlbuki kadınların evde kıldıkları namaz, daha sevabdır. İki hadis-i şerif:

(Kadınların en hayırlı namazı, evlerinin en dip köşesinde kıldıkları namazdır.) [Taberanî]

(Kadınların, evinin en mahrem yerinde kıldığı namaz, salonda kıldığı namazdan efdaldir. Salonda kıldığı namaz ise, camide kıldığından efdaldir.) [Ebu Davud, İ. Ahmed]

Şu hâlde kadınlar, daha çok sevab almak için, camide değil, evlerinde namazlarını kılmalıdır. Mezhepsizlerin, eşitlik perdesi altında kadınları, sokağa atmaya ve erkeklerin arasına sokmaya çalışmalarına itibar etmemelidir.

Sarhoş narası
Uğultular eksilmez, sokak aralarından,
Gece rahat yatılmaz, sarhoş naralarından.

"Ilımlı İslam" olur mu?

Sual: İslamiyet’te zorlama yoktur. (Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, hoşgörülü olun) deniyor. Sarhoş olmayacak kadar içki içilemez mi? Tesettüre tam uymanın mânâsı nedir? Namaz yerine fakir doyurulamaz mı? TV seyrederken koltukta namaz kılınamaz mı?
CEVAP
(Kolaylaştırın) demek, (Size güç gelen ibadetleri yapmayın, onları istediğiniz gibi değiştirin) demek değildir. (Dinimizin bildirdiği kolaylıklardan faydalanın) demektir. Zamana, yere ve şahısların durumuna göre bazı ruhsatlar tanınmıştır. Sualdeki sorulara cevap verelim:

İçkinin sarhoş etmese de damlası haram olduğu gibi, tesettür de farzdır. Kolaylaştırmak veya zorlaştırmakla bir alakası yoktur. Fakir doyurmakla namaz kılınmış sayılmaz. Öyle olsaydı, dinin sahibi, (Namaz kılmak yerine fakir doyurun) derdi. (Ayakta namaz kılamayan, oturarak kılsın; oturarak kılamayan yatarak kılsın) buyuruyor. Kilisedekiler gibi, (Sandalyeye veya koltuğa otur!) demiyor.

Dinimiz, nerelerde nasıl kolaylık olduğunu göstermiştir. Kendi aklımıza göre yaparsak dine uymamış oluruz. Birkaç örnek:

1- Su yoksa veya su varken kullanılması zararlıysa, mesela hastalanacaksa teyemmüm eder.
2- Hasta ve âciz olan, oturamazsa, namazı yatarak îma ile kılar. Koltuğa oturup kılmaz.
3- Ramazan ayında, Müslümanlara oruç tutmak farzdır, fakat bir kimse hasta olsa veya üç günlük yoldan daha uzak bir yere sefere çıksa, oruç tutmak farzı üzerinden geçici olarak kalkar. Daha sonra, müsait bir vaktinde tutamadığı oruçlarını kaza eder.
4- Seferî uzaklıktaki yolculuklarda dört rekâtlı farzlar iki rekât olarak kılınır. Seferde oruç tutmak güç gelirse tutmayıp mukim olunca kaza edilir.

(Dinde zorluk yoktur) demenin başka bir mânâsı da vardır. Mesela her gün oruç tutmaya, gece uyumayıp sabaha kadar ibadet etmeye kendini zorlamak dinde yoktur. Allahü teâlânın kullarına olan ihsanları ve emirleri herkese eşit değildir. Mesela, zengine zekâtı emrederken fakire emretmez. Gücü, kuvveti, sağlığı yerinde olanın, oruç tutmasını emreder. Sağlığı müsait olmayanların da tehir etmelerine izin verir. Herkese gücü nispetinde emir verir.

Gusülde dua okumak
Sual: (Guslederken abdest duaları okunur, kıbleye dönmekte de mahzuru olmaz) deniyor. Avret yerlerimiz açıkken bunları yapmak uygun olur mu?
CEVAP
S. Ebediyye’de deniyor ki: (Guslün sünnetleri ve müstehabları, abdestin sünnetleri ve müstehabları gibidir. Yalnız gusülde, tertip yani sırayla yıkamak, sünnet değildir. Gusülde kıbleye dönülmez ve dua okunmaz. Sadece besmele çekilir ve kelime-i şehadet söylenir.)

Eğer göbekle diz arasını örten peştamal, haşama gibi bir örtü varsa, o zaman kıbleye de dönmekte mahzur yoktur. (Redd-ül muhtar)

Avret yeri kapalı olanın, dua okumasında da mahzur olmaz. Cünüp değilse, avret yeri kapalı olarak Kur’an bile okuyabilir. Fakat kendi avret yeri açıkken ve avret yeri açık olanlar yanında Kur’an-ı kerim okumak mekruhtur.

Böyle gelmiş böyle gider demek

Sual: Necip Fazıl, meşhur Sakarya Türküsü’nde diyor ki:
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!
Din dersi öğretmenimiz, şiirdeki (Bu dünya böyle gider!) ifadesi, gaybdan, gelecekten haber verdiği için küfür olacağını, (Bu dünya böyle gitmez) şeklinde okunması gerektiğini söyledi. (Böyle gider) demek niçin küfürdür?
CEVAP
Öğretmenin mantığıyla, (Bu dünya böyle gitmez) demek de, gelecekten haber vermek olur. Böyle gideceği bilinmiyorsa, böyle gitmeyeceği nereden biliniyor?

Her iki şekilde de söylemek küfür olmaz. Yani (Bu dünya böyle gider) veya (Bu dünya böyle gitmez) demek küfür değildir. Bir şeyi tahmin etmek küfür olmaz. (Amerika çok zulmediyor, bir gün yıkılacak) demek bir tahmindir. Gaybdan haber vermek değildir. Tahminde bulunmak caizdir.

(Böyle gelmiş, böyle gider) atasözüdür. Atasözleri genelde uygundur, küfür aramamak lazım. Bu söz, (Bazı şeyler vardır ki âdeta kemikleşmiştir, bunları düzeltmek zordur) anlamında söylenmektedir.

Bir de felsefecilerin dediği gibi, (Varlıklar yoktan yaratılmamış, böyle gelmiş böyle gider) anlamında söylenmiyor. O mânâda söylenirse, yaratılış, Cennet, Cehennem inkâr edilmiş olur. Bunun için S. Ebediyye’de, (Dünyanın yaratıldığına inanmamak, “Böyle gelmiş, böyle gider” demek, küfürdür) deniyor. Bir sözün ne maksatla söylendiğine bakılır.

Atasözünde olduğu gibi bu söz, (Bu işleri düzeltmek zor) anlamındadır. Bir de merhum Necip Fazıl, sıradan biri değildir. Sözlerinde küfür aramak yanlış olur.

Allah’ın Arş’a istiva etmesi
Sual: (Allah’ın Arş’a istiva etmesi, Allah’ın Arş’ı hâkimiyetine almasıdır) deniyor. Zaten bütün mahlûkat Allah’ın hâkimiyeti altında değil mi? O zaman Arş niye özellikle belirtiliyor?
CEVAP
Allahü teâlâya göre, elbette Arş da diğer mahlûklar gibidir. Hepsini yaratan Allah’tır, fakat Arş, farklı özelliklere sahip olup yaratılmışların en büyüğüdür. Bunun için, Arş’a hâkimiyet bildirilmiştir. Allahü teâlânın âlemlerin, herkesin Rabbi olduğu bildirildiği hâlde, Kur’an-ı kerimde, (Mekke’nin Rabbi) buyurulmaktadır. Yine Peygamber efendimize hitaben, (Rabbike [Senin Rabbin]) ifadesi vardır. (Senin Rabbin) demek, âlemlerin Rabbinden ayrı değildir. (Senin Rabbin) ile (Mekke’nin Rabbi) ifadelerindeki Rab, farklı değildir. Farklı olmadığı hâlde, Resulullah’ın ve Mekke’nin önemini belirtmek için ayrı ifade kullanılmıştır. Allahü teâlâ mekândan münezzehtir. Kâbe, kıymetli, şerefli yer olduğu için (Beytullah), yani (Allah’ın evi) denmiştir. Arş da çok kıymetli, şerefli olduğu için (Arş’ın Rabbi) ve (Arş’a istiva etti) ifadeleri kullanılmış, yani (Arş’ı hâkimiyeti altına aldı) denmiştir. Bunun gibi İstanbul valisi denince, Fatih’e, Beşiktaş’a Üsküdar’a karışmaz anlamı çıkmaz. En büyük olan İstanbul söylenince, ilçelerin de valinin hâkimiyetinde olduğu zaten anlaşılır. İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Arş, mahlûkların en şereflisidir. Her şeyden daha saf ve daha nurludur. Bunun için, ayna gibidir. Allahü teâlânın büyüklüğü orada görünür. Bunun içindir ki ona, (Arşullah) denir. Yoksa Allahü teâlâya göre, Arş da diğer eşya gibidir. Hepsi, Onun mahlûkudur. Yalnız Arş, ayna gibidir. Diğer eşyada bu kabiliyet yoktur. Aynada görünen bir insana, (Aynanın içindedir) denilir mi? O insanın aynaya olan nispeti, karşısında bulunan diğer eşyaya olan nispeti gibidir. İnsanın, hepsine olan münasebeti aynıdır. Yalnız, ayna ile diğer eşya arasında fark vardır. Ayna, insanın suretini gösterebiliyor, diğer eşya ise göstermiyor. (2/67)

Kendimizi düzeltmeden başkasını düzeltemeyiz

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Asıl cihad, nefsle yapılan cihaddır, yani günah işlememektir. Günah ateştir. Bu ateşten, önce kendimizi kurtarmaya çalışmalıyız. O zaman çok faydalı bir insan oluruz ve ancak o zaman bizim ağzımızdan çıkan her kelime insanların kurtulmasına vesile olur. Bazı insanlar, vaaz kürsüsüne çıkınca, çok şey anlatır. Fakat anlatılanlar dinleyenlerin kalbine tesir etmez. Kapıdan çıkan birine, vaizin ne anlattığı sorulsa, anlatılanlar hoşuna gitmiş olsa bile, ne anlatıldığını bir türlü tam olarak hatırlayamaz. Çünkü anlatan kişi, başkalarına (Şunu yapın, şunu yapmayın!) der, fakat kendisi buna uymaz.

Kur’an-ı kerimde mealen, (İnsanları iyiliğe teşvik edip de kendinizi unutuyor musunuz? Niçin kendi yapmadıklarınızı başkalarına söylersiniz) buyuruluyor. Onun için büyüklerimiz, az konuşmuşlardır. Ama bir defa konuşunca da, yaptıkları nasihat, mermere kazınır gibi insanın ciğerine yazılır, asla unutulmaz. Neden büyüklerimizin kitaplarını okuyanlar, Allah’a dönüyor, namaza başlıyor, günahları bırakıyor? Çünkü onu yazan, önce onu kendisi yapıyor.

Bizim de çoluk çocuğumuza, konu komşumuza, herkese faydalı olabilmemiz için, önce kendimize faydalı olmamız lazımdır. Önce, iğneyi kendimize batırmalıyız. Çuvaldızı başkasına batırmak zor bir şey değildir, onu zaten herkes yapıyor. İnsan daima karşısındakinin kusurlarını görür, hiç kendisini görmez. Bir defa da kendimizi görelim. Biz neyiz ve kimiz? Ne yapıyoruz? Kendisinin hesabını görmeyenin hesabını çok ağır görürler. Biz maalesef başkasının hesabını görmeye alıştık. Hep başkasını tenkitle, hep başkasını hidayete getirmekle, hep başkasını düzeltmekle uğraşıyoruz. Kendimiz ne zaman düzeleceğiz?

Büyüklerimizin kitapları, dinimizin öğrenilmesi ve tatbik edilmesi için yazıldı. İslamiyet’in imandan sonra ilk emri, dinimizi öğrenmektir. Çünkü bilmemek mazeret sayılmaz ve cehaletle yapılan ibadetler kabul olmaz. Onun için mutlaka dinimizi öğrenip öğrendiğimize uygun yaşamalıyız. Böylece önce kendimize, sonra da başkalarına faydalı olmuş oluruz.

Boşamada kullanılan kelimeler

Sual: S. Ebediyye’de, (Bir erkek, hanımına, “Seni boşadım” dese, bu açık bir sözdür, şaka olarak veya şaşırarak da söylese, hattâ mânâsını bilmese bile, boşama gerçekleşmiş olur. “Seni bıraktım, seni terk ettim” kelimeleri açık söz kabul edilir) deniyor. Hanımın elini tutmuştum. (Bırak beni, mutfakta işlerim var) dedi. Ben de, mutfağa gitmesi için (Bıraktım) dedim. Böyle demekle, boşama oldu mu? Bazen de, hanıma (İşin yok) anlamında, (Öğleden sonra boşsun) veya (Yapacak bir işin yok) anlamında, (Boşsun) diyorum. Böyle söylemekle boşama gerçekleşiyor mu?
CEVAP
Öyle söylemekle boşama olmaz. Çünkü iki mânâya gelen kelimeler, hangi mânâda söylenmişse o geçerli olur. Birincisinde el bırakılıyor, ikincisinde yapılacak işin olmadığı bildiriliyor.

Peygamberimiz gaybı bilirdi
Sual: (Peygamber efendimiz gaybı bilirdi) veya (Evliyadan da gaybı bilenler vardır) demek caiz mi?
CEVAP
(Allahü teâlâ, Resulüne bildirdiği için, Onun bildirdiklerini bilirdi) anlamında, (Peygamber efendimiz gaybı bilirdi) demek caiz olur. Çünkü Kur’an-ı kerimde, (Allahü teâlâ, dilediği resule gaybı bildirir) buyuruluyor. Demek ki, dilediği resullere bildiriyor. (O resuller gaybı bilir) demek caiz olur. Bir âyet-i kerime meali:
(O, gaybın bilgilerini [sizden] esirgemez.) [Tekvir 24]

Evliya zatların kerameti de böyledir. Allahü teâlâ, onlara gaybı bildiriyor. Bir hadis-i şerif:
(Geçmiş ümmetler içinde gaybdan haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimden Ömer de, onlardandır.) [Buhârî, Müslim]

Yani, Hazret-i Ömer de, gaybdan haber veren keramet ehli bir zattır. Nitekim Hazret-i Ömer, Medine’den İran’daki ordusunu görüp, komutanı Sariye’ye, (Dağa yanaş!) demiş, bunu camideki bütün cemaat duymuştur. (Şevahid-ün Nübüvve)

Mucize ve kerameti ancak Allah'ın kudretinden şüphe edenler inkâr eder.

Yılbaşı hindisi
Sual: Milâdî yılbaşında veya yılbaşı hazırlığı yapılan bu günlerde, Hristiyanların âdeti olduğunu düşünmeden hindi, çam ve benzeri şeyleri alıp satmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Mekruh olur. Yılbaşı geçtikten sonra alıp satmanın mahzuru olmaz.

Fâsıklara inanılmaz

Sual: Fâsık bir kimsenin, doğru söylediğine inandığımız dînî konulardaki sözlerine itibar edilmez mi? Mesela piyasadaki gıdalar ve meşrubatlar için söyledikleri geçerli olur mu?
CEVAP
Doğru söylese de, onun sözü senet kabul edilmez. Mesela, (Kıble bu taraftır), (Bu gıda temizdir, necistir) veya (Bu helâldir, haramdır) dese, dediği de doğru olsa, ezan okuması gibi geçersiz olur. Soran kimsenin, kendi araştırıp anladığına uyması lazımdır. (Mizan-ül Kübra)

Fâsık, ezan okurken, (Allahü ekber) diyor. Yani (Allah büyüktür) diyor. Yalan söylemiyor. Ama fâsık olduğu için onun okuduğu ezan, dinen sahih olmuyor. Fâsık, mutlaka yalan söyleyeceği için değil, doğru da olsa, sözü geçerli olmadığı için, din ona itibar etmiyor. Bunun için, fâsıkların, söyledikleri doğru olsa bile, (Kolada alkol var, şu gıdada domuz yağı var, falanca firma tavukları Besmelesiz kesiyor) demelerine itibar edilmez.

Dargınlar barışmalı
Sual: Birkaç arkadaş, bana dargın, konuşmuyorlar. Ne yapmam uygun olur?
CEVAP
Müslümanların dargın durması kötüdür. Dargınları barıştırmak sevabdır. Dargın durulmayıp barışmalı. Hoşlanılmayan kimseyle de, samimi olmamalı, ama rastlayınca selamlaşma ihmal edilmemeli. Yani konuşmamakla dargın durmak farklıdır. Zararı gelecek kimseyle konuşmak gerekmez, ama rastlayınca selam vermelidir.

33’lük tesbih kullanmak
Sual: Tesbihi elime alınca Allah’ı hatırlıyorum. Dışarıda, yollarda riya, gösteriş olmaması için 99’luk tesbih yerine 33’lük tesbih kullanmak uygun olur mu?
CEVAP
Riya kalbde olur. Evde bir kişinin yanında da riya olabilir. Dışarıda başkalarının dikkatini çekiyor. 33’lük tesbih, 99’luğa göre daha az dikkati çeker, kullanılabilir. Genelde 33’lük tesbihle oynayanlar çok olduğu için, zikir olduğu pek anlaşılamaz. Burada önemli olan, dikkati çekmemektir.

İslam harfleriyle karıştırmak
Sual: İslam harfleriyle Latin harfleri karışık yazılabilir mi?
CEVAP
İslam harfleriyle Latin harflerini karışık yazmak caizse de, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, karışık yazılmaz.

Engelliye acımak

Sual: (Engelliye acıma, sevgi göster! Acıyan, acınacak hâle düşer) deniyor. Acımayı kötülemek yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette yanlıştır. Acımak, merhamet etmek şefkat göstermek demektir. Allahü teâlânın Esma-i hüsnasındaki Rahman, Rahim, Rauf gibi isimlerinin anlamı, merhamet eden, acıyan, şefkat gösteren demektir. Bir âyet meali:

(Allah çok acıyıcı, çok merhamet sahibidir.) [Furkan 70]

Erham-ür-rahimin, demek de, merhametlilerin en merhametlisi, acıyanların en çok acıyanı demektir. Allahü teâlâ Eshab-ı kiramı, (Birbirine acır) diye övüyor. (Feth 29)

Acımanın zıddı, gaddarlık, zulüm, merhametsiz ve katı kalbli olmaktır. Sanki (Acıma!) demek, (Zulmet!) demek gibi bir şey oluyor. (Acıma, vur!) der gibi. Acımak imanın şartıdır. Resulullah'ın "sallallahü aleyhi ve sellem" acıması çoktu. Tasavvuf, herkese acımak demektir. Acıyan kimse, başkalarına dert, felaket gelmesine üzülür, herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışır. Kâfir mümin herkese, hattâ bütün hayvanlara merhamet etmek gerekir. Peygamber efendimiz, (Merhametli olmayanın, acımayanın imanı olmaz) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, hepimiz merhametliyiz) dediklerinde, (Bir arkadaşa merhamet kâfi değildir. Bütün mahlûkata merhametli olmak gerekir) buyurdu. (Taberanî)

Peygamber efendimiz, acıyarak, bir âmâyı [görme engelliyi] kırk adım götürenin Cenneti hak edeceğini bildirmiştir. (Beyhekî)

Birkaç hadis-i şerif:
(Allah’a yemin ederim ki, birbirinize acımadıkça Cennete giremezsiniz.) [Hâkim]
(Ancak merhametli olan, acıyan Cennete girer.) [Beyhekî]
(Zelil ve yoksullara acıyana müjdeler olsun!) [Buhârî]
(Sakatlara, hastalara, yaşlılara ve küçüklere acıyın.) [Şir’a]
(Yerdekilere acırsanız, göktekiler [melekler] de size acır.) [Tirmizî]
(Allahü teâlâ, insanlara acımayana, acımaz.) [Taberanî]
(Ana babanın yüzüne acıyarak bakana, hac ve umre sevabı verilir.) [İ. Rafiî]
(Yoksullara, çaresizlere, güçsüzlere acıyana müjdeler olsun!) [Buhârî]
(Ya Rabbî, bize acımayanları başımıza musallat etme!) [Tirmizî]

Dinimizin bu emirlerini rağmen, (Engelliye acıma!) demek, ne kadar vicdansız, acımasız bir söz olur. Yanlış olan acımak değil, engelliyi aşağılamak, hor görmektir.

17 Aralık 2013 Salı

Allah'ın habibi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bütün peygamberler Allahü teâlâya âşıktır. Peygamber efendimize ise Allahü teâlâ âşıktır. Ülül-azm peygamberlerden İbrahim aleyhisselama, (Halilullah = Allah'ın dostu), Musa aleyhisselama, (Kelimullah = Allah’ın kendisiyle konuştuğu zat), Âdem aleyhisselama, (Safiyyullah = Allah'ın, ihsanıyla seçilmiş olarak yarattığı temiz zat), Nuh aleyhisselama (Neciyullah= Hep Allah ile meşgul olan, ilahî feyizlere kavuşan zat) gibi güzel isimler verdi, Peygamber efendimize ise, (Habibullah) dedi. Hattâ (Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyurdu. Habibine çok kıymet verdiği için, kendi zatına yapılanları affeder, ama Ona yapılanları affetmez. Kul, Resulullah’a olan sevgisi nisbetinde Allah'a sevgili olur. Cenab-ı Hak, Habibine uyulmadan yapılan ibadeti de, imanı da kabul etmez. Arada O olmadan Allah’ın sevgisine ve rızasına kavuşulamaz.

Peygamberimiz, Miraç’ta (Ümmetim, ümmetim) diye gözyaşı dökerken Cenab-ı Hak, (Onlar çamurdan yaratıldı. Nedir bu bir avuç toprak için döktüğün gözyaşları? Sana âşık olan Rabbin, senin için ne yapmaz ki? Senin hatırın için hepsini affeder) diye nida etti. İhsan edilen bu büyük nimete ve müjdeye çok şükretmeliyiz.

Bir gün bazı Hristiyanlar, Seyyid Abdülkadir Geylanî hazretlerine (Bizim peygamberimiz ölüleri diriltirdi. Sizin peygamberinizin böyle bir şeyini duymadık. Bunun için bizim peygamberimiz sizinkinden üstündür) dediler.

Gavs-ı a’zam, (Ben peygamber değilim. Sadece ona uyan bir Müslümanım. Eğer ettiğim dua ile ölü dirilirse Müslüman olur musunuz?) dedi. Onlar da (Evet) dediler. Mezarlıkta çok eski bir kabir gösterdiler.

Hristiyanlara, (Bu kabirde yatan kişi, dünyada şarkıcıymış. Onu şarkı söyler hâlde dirilteyim mi?) diye sordu. Onlar, (Tamam) dedikten sonra, ellerini açıp, (Ya Rabbî, peygamberin Muhammed aleyhisselam hürmetine bu kabirdekini dirilt!) dedi. Ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hazret-i Gavs, Hristiyanlara, (Ben peygamber değilim, onun ümmetinden biriyim. Allahü teâlâ, onun ümmetine bunu nasip etti de, kendisine niçin vermesin?) buyurunca, oradaki Hristiyanlar Resulullah'ın üstünlüğünü anlayıp Müslüman oldular.

Dinde dört delil vardır

Sual: Hadis düşmanları, (Hadisler dinde delil olsaydı, din eksik olurdu, çünkü hiçbir hadis âlimi, bildiği bütün hadisleri kitaplarına yazmamıştır. Mesela Müslim’de olan bir hadis, Buhârî’de olmayabilir. O zaman bu hadiste bildirilen hüküm dine girmemiş ve din de eksik kalmış olur) diyorlar. Böyle söylemeleri doğru mudur?
CEVAP
Hadis, Resulullah’ın vahye dayanan sözleridir. İslamiyet’in bir parçası değil tamamıdır, çünkü Peygamber efendimiz, Allahü teâlânın emri ile Kur’an-ı kerimi açıklayarak, İslamiyet’i tebliğ etmiştir. (Bu hadis-i kudsî, bu da hadis-i şerif) diye bildirmiştir. Bunlar delil olmazsa, ortada din kalmaz. (Hadisler delil değildir) demek, (Kur’an delil olamaz) demektir, çünkü böyle söylemek, Kur’an-ı kerimin, (Resulüme itaat edin, onun bildirdiklerine uyun) emrini inkârdır. Yani İslamiyet’i yıkmanın başka bir yolu olur.

Müslim’deki bir hadis, Buhârî’de olmayabilir, Buhârî’deki bir hadis de, Müslim’de olmayabilir. Kütüb-i sittedeki diğer hadisler de böyledir. Birinde olup ötekinde olmayan hadisler, elbette olur. Hepsini bir hadis âliminin kitabına yazması gerekmez. Eshab-ı kiram bütün hadisleri bildirmiştir. Hadis kitapları, bir bütün olarak ele alınınca, dinde hiçbir eksik hükmün kalmadığı görülür. Kur’an-ı kerim, hadislerle açıklanarak, dinimizde eksik bırakılan mesele kalmamıştır. Hadisler delil olmazsa, her şeyin hükmünü Kur’an-ı kerimde bulamayız.

Hadislerin delil olmasını inkâr edip, (Yalnız Kur’an delildir) diyenler kesinlikle samimi değildir, çünkü Allahü teâlâ, (Yalnız bana tâbi olun, yalnız bana itaat edin) buyurmuyor. (Resulüme de itaat edin) buyuruyor. Eğer hadisler, yani dinimiz eksik olsaydı, Allahü teâlâ, (Dininizi tamamladım) buyurmazdı. Hadislerin eksik olup olmadığını hâşâ Allahü teâlâ bilmez mi? Resulullah'a uymak gerektiğini bildiren iki ayet-i kerime meali:
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından sakının!) [Haşr 7]

(O Peygamber, güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

Bir hadis-i şerif: (“Yalnız Kur’andaki helâl ve haramı kabul edin” diyenler çıkar. İyi bilin ki, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizî]

"İslam Peygamberi" demek

Sual: Peygamber efendimize, İslam Peygamberi demek uygun mudur?
CEVAP
Kesinlikle uygun değildir. Peygamber efendimiz, Resulullah efendimiz demelidir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim) ve (Seni bütün insanlara peygamber gönderdim) buyurulmasına rağmen, Miracı ve başka mucizeleri, tevil suretiyle inkâr eden Hamidullah ise, yazdığı kitaba, yalnız Müslümanların peygamberi olduğunu anlatan İslam Peygamberi ismini vermiştir. Kâfirlerin inançları böyledir, ama Müslüman olan böyle inanmaz ve böyle yazmaz. İmam-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki:

Peygamberlerin en yükseği, son peygamber olan Muhammed aleyhisselamdır. Yeryüzündeki dinli dinsiz herkese, her yere, her millete peygamber olarak gönderilmiştir. Bütün insanların, meleklerin ve cinlerin peygamberidir. Dünyanın her yerinde, herkesin, o yüce peygambere tâbi olması, uyması lazımdır. (Kimya-i saadet)

İki hadis-i şerif:
(Ben insanların tamamına peygamber olarak gönderildim.) [Buhârî]
(Her peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Müslim]

O hâlde bir Müslüman, gayrimüslimlere yaranmak isteyen Mr. Hamidullah gibi (İslam Peygamberi) dememeli, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirildiği gibi, (Bütün insanların ve cinlerin Peygamberi) demelidir.

Şarta bağlı boşama
Sual: Bir kimse, hanımına, (Falan yere gidersen, üç talakla boş ol!) dese, hanımının da, o yere gitmesi mutlaka gerekiyorsa, bunun kurtuluş çaresi var mıdır?
CEVAP
Evet, çaresi vardır. Hanımını bir talakla boşar. İddet zamanı bittikten sonra, hanımı boş olduğu için, artık gidilmesi gereken yere gider. Daha sonra, hanımla tekrar nikâh kıyarlar. Hanımı artık oraya gitse de, üç talakla boşanmış olmaz. Bağın biri koptuğu için, kalan iki bağ ile evliliğe devam ederler. (Nimet-i İslam)

Teyemmümde niyet
Sual: Cenaze namazı kılmak veya tilâvet secdesi yapmak için teyemmüm etmiş olan bir kimse, bu niyetle aldığı teyemmümle farz namaz da kılabilir mi?
CEVAP
Evet, kılabilir. (Fetava-yı Hindiyye)

Cuma günü duaların kabul olduğu ân

Sual: Cuma günleri duaların kabul olduğu saat hangisidir?
CEVAP
Kadir gecesi, orta namaz ve ism-i a'zam duası gibi, cuma günü duaların kabul edildiği saat de gizlenmiştir. Âlimlerimiz, bu hususta şöyle bildirmiştir:

1- (Bu ân, hutbe ile cuma namazı arasındadır) diyen âlimler çoktur. (S. Ebediyye - Tefsir-i Mazheri)
2- Bu ân, ikindi ile akşam ezanı arasındadır. (S. Ebediyye – R. Nâsihîn)
3- Kâbul-Ahbar hazretleri buyuruyor ki: Bu vakit, ikindi namazından güneşin batışına kadar olan vakit ile hutbe okunduğu esnadadır. (İhya)
4- Bu vakit, ikindi ile akşam ezanı arasındadır. Zeval vaktinden imamın camiye girmesine kadardır. İmamın hutbeye çıkmasından namaz kılma vaktine kadardır. Ebu Hüreyre hazretleri buyurdu ki: O ânı şu üç vakitte arayınız: 1- Sabahın girişinden, güneş doğana kadar. 2- İkindi namazından, güneş batana kadar. 3- İmamın hutbeden inişinden, namaza başlayıncaya kadar. (Riyad-ün-nâsihîn)
5- Bu ânın hangi vakitte olduğu hakkında farklı kaviller vardır: 1- Güneş doğarken. 2- Cuma ezanı okunurken. 3- Hutbe okunurken. 4- Cuma namazı esnasında. 5- Hazret-i Fâtıma, bu vaktin, ikindinin son vaktinden güneş batana kadar olduğunu babası Peygamber efendimizden "sallallahü aleyhi ve sellem" nakletmiştir. (Şir’a şerhi)

Duaların kabul olduğu vakit hakkında dört hadis-i şerif:

(Duaların kabul olunduğu ân, imamın minbere çıkışından namazı bitinceye kadar olan vakittir.) [Müslim]
(Cuma gününde öyle bir ân vardır ki, o anda kul ne isterse, Allahü teâlâ onu verir. O da namaz sırasındadır.) [Tirmizî]
(Cuma günü, duaların kabul edileceği ânı, ikindi namazından sonra, güneş batana kadar arayın!) [Tirmizî]
(Cuma günü, duaların kabul olduğu vakte kavuşmak için sabahtan akşama kadar çok dua etmelidir.) [İ. Nevevî]
Son hadis-i şerife uymaya çalışılırsa, o kıymetli vakti bulma ihtimali çoğalır.

Göbek bağlamış
Rahatsızlık çoğaldı, derdimiz öbek öbek,
Kilodan geçilmiyor, göbek üstüne göbek.

Çalışmak daha büyük ibadet midir?

Sual: Çalışan personele namaz kıldırmamak için, (Çalışmak daha büyük ibadet) demek dine aykırı değil mi?
CEVAP
Elbette dine aykırıdır. Namazı hafife almak küfür olur. Namaz kılmadan, çok çalışılsa da ibadet edilmiş olmaz. Ancak namaz kılanın ibadeti makbuldür. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Namaz kılmayanın ibadetleri kabul olmaz.) [Ebu Nuaym]

(Kasten [mazeretsiz] namaz kılmayanın diğer amellerini Allahü teâlâ kabul etmez. Tevbe edinceye kadar da Allah’ın himayesinden uzak olur.) [İsfehanî]

Görüldüğü gibi, namaz kılmayanın hiçbir iyiliği, çalışması, hattâ ibadetleri bile kabul olmaz. Kabul olmaz demek boşa gider demek değildir, namaz kılmamakla büyük günaha girdiği için bu işlerden kazandığı sevab, o büyük açığı kapatamaz demektir.

Bir kimse, beş vakit namazını kılar ve doğru niyet ederek çalışırsa, elbette onun her yaptığı iş ibadet olur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki: Her sabah, (Kendimin ve ailemin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz ibadet edebilmek, namazımı aksatmadan kılmak, âhiret yolunda yürüyebilmek için işime gidiyorum) diye niyet eden ve Müslümanlara iyilik, yardım ve nasihat etmeyi, emr-i maruf, nehy-i münker yapmayı kalbinden geçiren kimse, işini yaptığı müddetçe hep sevab kazanır. Böyle niyet edince, onun her işi, her çalışması ibadet olur. (K. Saadet)

Umre ve farz
Sual: Borcu olanın veya gidip gelirken bazı günahları işleme durumu olanın yahut farz sevabı işleme imkânı olanın, bunu yapmayıp umreye gitmesi caiz midir?
CEVAP
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Umreye gitmek farz ve vacib değildir, nâfile ibadettir. Nâfile ibadeti yapmak, bir farzın terkine veya bir haram işlemeye sebep olursa, ibadet olmaktan çıkar, günah işlemek olur. (1/124)

Vücudu çürümeyenler
Sual: Sadece şehidlerin mi vücudu çürümez?
CEVAP
Şehidlerden vücudu çürüyenler de olur. Haram yemeyenlerin vücudu çürümez. Peygamberlerin vücutları çürümez. Bir de evliya zatların vücudu çürümez.

Hayırlı işler demek
Sual: İçki satan veya kumar oynatan yere gidince, (Hayırlı işler) demek caiz midir?
CEVAP
Hayır.

Fiyatı çok iyi bilinen mal

Sual: Marketten çeşitli şeyler aldım. Kasiyer, elmanın barkodunu okutmayı unutmuş. Eve gelince gördük. Şimdi biz bu elmayı yesek, sonra barkodunu götürüp okutarak borcumuzu versek, elmayı yediğimiz için günah işlemiş olur muyuz?
CEVAP
Elmanın fiyatı belli olduğu için, parasını vermeden önce yemek günah olmaz. Lokanta, pastane gibi yerlerde de aynı şeyi yapıyoruz. Yani önce yiyip sonra ödüyoruz. Fiyatları belli olan yemekleri yiyor, meşrubatları içiyoruz, çıkarken ödüyoruz. Markette çocuğumuz susasa, meşrubat içse veya kendimiz içsek, çıkarken fiyatını vereceğimiz için günah olmaz. Fiyatları belli olmayıp, pazarlıkla daha ucuza alınabilen malları, fiyatını öğrenmeden alıp yemek veya kullanmak caiz olmaz.

Ayaklar ne zaman açılır?
Sual: S. Ebediyye’de, (Rükûa eğilirken, sol ayağın topuğu, sağ ayak yanına getirilir. Secdeden kıyama kalkarken ayaklar açılır) deniyor. Bazıları secdeden ayağa kalktıktan sonra açıyor. Kalkarken açılır ne demektir?
CEVAP
(Kalkarken açılır) demek, (Secdeden kalkacağı zaman açılır) demektir. Ayaklar birbirinden ayrılmış olarak kalkılmış olur.

Cünüp, kovaya el soksa
Sual: Cünüp kimse, abdest almadan kovadaki suya elini soksa su müstamel hâle gelir mi?
CEVAP
Hayır, müstamel hâle gelmez. Hattâ tas yerine eliyle suyu alıp abdest alsa yine kovadaki su müstamel olmaz. Hamamın kurnasından da aynı şekilde eliyle su alıp abdest alsa, yine kurnadaki su müstamel olmaz. Bu su ile abdest ve gusül alınabilir. (S. Ebediyye)

Cuma guslü
Sual: Perşembe günü öğleden sonra gusledince, cuma günü gusletmiş sevabı hâsıl olur mu?
CEVAP
Evet, sünnet sevabı hâsıl olur. (Nimet-i İslâm)

Mesbuk ve nafile
Sual: İmam, öğlenin farzını kıldırırken, Ettehıyyatü’yü okuduktan sonra yanılarak beşinci rekâta kalkıp, altıncı rekâtı da kılıp selam verdi. Mesbuk olan bir arkadaş da, imam selam verdikten sonra kalkıp bir rekât daha kıldı. Mesbuk arkadaşın namazı sahih oldu mu?
CEVAP
İmamın kıldığı beşinci ve altıncı rekâtlar nafile olduğundan, farz kılan, nafile kılan imama uyduğu için namazı sahih olmadı. Tekrar kılmak gerekir.

İşlerin en iyisi ve en kötüsü

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Sevgi, dünya menfaatine dayanmamalı, Allah için olmalıdır. Menfaate dayalı sevginin kıymeti yoktur. Sevgi, Allah için olmalıdır. Yine bunun gibi, buğz ve düşmanlık da Allah için olmalıdır. Nefse zor geldiği için, menfaate ters düştüğü için buğz etmek de günahtır.

Dine hizmet ederken bizim beraberliğimizi sağlayacak olan, sevgidir. İnşallah bu sevgi bağı hepimizin kurtulmasına vesile olur. (Kişi sevdiğiyle beraber olur) hadis-i şerifi ümidimizi kuvvetlendirmektedir. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri de, (Allah’ın dergâhında ehil ve nâehil beraberdir) buyuruyor. Yani eğer bir topluluğun içerisinde, Allah’ın sevdiği bir kişi varsa, Cenab-ı Hak o bir kişi hürmetine hepsini affeder. Onunla beraber hepsi Cennete girer. Öyleyse, kendimiz iyi olmasak da, iyilerle beraber olmaya çalışmalıyız.

(Cemaatte rahmet var, ayrılıkta azab-ı ilahi var) hadis-i şerifi, beraber olmanın önemini bildirmektedir. Allahü teâlâ cemaatin içerisinde birini sever, onun ihlâsını, muhabbetini beğenir kabul ederse, diğerleri de onun hürmetine kurtulur. Kurtulmak için birlik ve beraberlik içinde olmak ve kurtulanların arasında olmak gerekir. Çünkü Muinüddin-i Çeşti hazretleri, (İyilerin arasında olmak, iyi işlerin en iyisidir. Kötülerin arasında olmak, kötü işlerin en kötüsüdür) buyuruyor.

Cenab-ı Hak, bizi kendi şerrimizden korusun! Allah’ın düşmanı olan nefsimiz, her an, günün her saati bizimle beraberdir. Özellikle ölüm ânında, imansız öldürmek için şeytana yardımcı olur. Müslümanlarla beraber olmaya can atmalı. Çünkü iki Müslüman bir araya gelse, faydalı hiçbir şey yapmasalar, anlamasalar ve hissetmeseler bile, Cenab-ı Hakk’a sevgisi yüksek olanın kalbinden diğerinin kalbine sevgi akar. Bileşik kaplardaki sıvı durdurulamadığı gibi bu akıntı da durdurulamaz.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri vefat ederken, (Ya Rabbî, sana layık bir ibadet yapamadım. Yalnız, seni ve dostlarını çok sevdim, senin düşmanlarını da hiç sevmedim. Beni bu ibadetime bağışla!) diye dua etmiştir.

Arkadaş seçerken dikkat edelim

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Salih insanlarla arkadaş olmalı, yoksa sonu felaket olur. Hadis-i şerifte, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyurulduğu için, devamlı görüştüğümüz insanları, özellikle evleneceğimiz kimseyi seçerken çok dikkatli olmalı, çünkü devamlı onunla beraber olacağız. İş seçerken de, hayırlı işi tercih etmeliyiz, neticede bu da bir arkadaştır. Ayrıca, okuduğumuz gazete, kitap ve dergiler de hep arkadaştır, bu yüzden çok dikkat etmeliyiz.

Öyle bir yere, öyle bir arkadaşa gitmeli ki, ondan bir şey istifade etmeli. İki Müslüman, bir araya gelince, mutlaka kalbden kalbe bir şey akar. Bu yüzden, başlangıçta, kabir ziyareti yasak edilmişti. Çünkü ölenlerin hepsi kâfirdi. Ziyarete gidenlerin kalbleri kararacaktı. Müslümanlar da, vefat etmeye başlayınca, kabir ziyaretine izin verildi. Bizler de büyük zatların kabirlerine, onların kalblerindeki sevgi ve feyzin bizim kalbimize de akması için gidiyoruz. O hâlde ihlâslı, salih insanlarla görüşmeli ki, onların ihlâsı bize de bulaşsın!

Arkana bak!
Bir derviş, ıssız bir yerde, basit bir çardağın içinde zikredip, ibadetten başka hiçbir şey yapmazmış. Oranın hükümdarı, yardımcılarıyla beraber yakınlarından geçerken, görüp yanına gelir. Ama derviş yerinden kıpırdamaz. Hükümdar, (Beni tanıdın mı?) diye sorar. (Tanıdım) der. (Peki, niye ayağa kalkmıyor, hürmet göstermiyorsun?) diye sorar. (Neden kalkayım ki, bana bir menfaatin yok. Benim gibi bir kulsun. Senden kimin menfaati varsa, o kalksın) der.

Hükümdar, (Sen ermiş birine benziyorsun. Bana ne nasihat verirsin?) der. O da, (Arkana bak!) der. (Arkamda ne var, bir şey görmüyorum) deyince, (Zaten bir şeyi gördüğün yok, onu nasıl göreceksin! Azrail arkandan geliyor, ruhunu almak için vaktini bekliyor) der. Hükümdar, (Peki ne yapmalıyım?) der. (Şimdiye kadar dünya için çalıştın, biraz da âhiretin için çalış, bu fırsatı değerlendir! Neyin varsa Allah için dağıt! Biraz sonra zaten hepsi dünyada kalacak) der. Hükümdar, (Benden bir şey istiyor musun?) diye sorar. (Çok vaktimi aldın, uzaklaşmakla bana iyilik etmiş olursun) der. Hükümdar dersini alır, doğruca saraya gider, neyi varsa dağıtmaya başlar.

10 Aralık 2013 Salı

Tesbih çekmekte riya

Sual: Tesbih çekerken başkalarının görmesi riya olur mu?
CEVAP
Riya, ibadeti gösteriş için yapmaktır. Mal, mevki, saygı, şöhret gibi bir menfaat kazanmak maksadıyla yapılan ibadet de riya olur. Namaz, oruç, sadaka ve yol, cami yaptırmak gibi hayırlı amelleri, görenler beğensin de beni takdir etsin diye yapmak riyadır. Böyle ibadetlere sevab verilmez. Günah olur, azaba layık olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(İbadetine riya karıştırana âhirette, “Git, sevabını o kişiden iste!” denir.) [İbni Mace]

Riyanın zıttı ihlâstır. İhlâs, gerek bedenle, gerek malla yapılan farz veya nafile bütün ibadetleri, sadece Allah rızası için yapmaktır. Allah rızasından başka niyetle yapılırsa riya olur.

Tesbih çekerken başkasının görmesi değil, kasten ona göstermek riya olur, yani herkes görsün, beni takdir etsin diye çekiliyorsa riya olur. Alışkanlık olduğu için veya kalbinde hiç gösteriş düşüncesi yoksa görülmesi riya olmaz. Ancak herkesin gözü önünde çekmek fitneye veya suizanna sebep olabilir. Kalbde riya olmadan, ev halkının yanında, Kuşluk, Teheccüd, Evvabin gibi nafile namazları kılmak, Kur’an okumak, tesbih çekmek, günlük okunması gereken duaları okumak, riya olmaz.

Cünübün selam vermesi
Sual: Cünüp kimse selam verebilir mi ve verilen selamı alabilir mi?
CEVAP
Elbette, selam verip alabilir. Hiç mahzuru olmaz. Selam güzel bir duadır. Cünüp kimse, Kur’an-ı kerimden sûre ve âyet okuyamaz, fakat her çeşit duayı okuyabilir, her çeşit zikri çekebilir, hatta Fatiha ve Rabbenâ âtinâ gibi dua âyetlerini, sadece dua niyetiyle okuyabilir.

Sünnette zamm-ı sure
Sual: Sünnetlerde ve diğer nafile namazlarda, zamm-ı sure olarak aynı sureler okunabilir mi?
CEVAP
Okunabilir. Peygamber efendimiz, sabah namazının sünneti ile akşamın sünnetinde Kâfirun ve İhlas’ı; öğle namazının ilk dört rekât sünnetinde dört Kul’ü; öğlenin son sünnetiyle yatsının son sünnetinde Felak ve Nas’ı okumuştur. (Tergib-üs salat)
Dört Kul: Kâfirun, İhlas, Felak ve Nas sureleridir.

Evi hediye etmek
Sual: Ben ölene kadar kendim oturmak şartıyla, evimi hanımıma veya çocuğuma hediye etmem caiz midir?
CEVAP
Caizdir.

Hidayeti kim verir?

Sual: Bir ateist, Kur’an-ı kerimde birkaç yerde geçen, (Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini sapıklıkta bırakır) mealindeki âyetleri gösterip, (Bakın Tanrı, dilediğini Müslüman, dilediğini kâfir yapıyor. Sonra da, kâfiri cezalandırıyor. Olacak şey mi bu?) diyor. İşin doğrusu nedir?
CEVAP
Kur’an-ı kerimin âyetleri, birbirini açıklar. Sadece bir âyeti almak, cümlenin yarısını almak gibi yanlışlıklara sebep olur. Aynı hataya Cebriye fırkası da düşüyor. Bir hükûmet düşünün, kötüleri cezalandırıyor, iyilere mükâfat veriyor. Biri, kötüleri cezalandırdığını görüp (Bu hükûmet, hep ceza yağdırıyor) derse, doğru söylememiş olur. Bunun gibi, başka biri de, (Bu hükûmet, herkese ödül veriyor) derse o da yanlıştır.
Kul hayır veya şer yapmayı ister, Allahü teâlâ da dilerse, kul irade-i cüz’iyyesiyle onu işler. Yoksa kimseye zorla hayır veya şer işletmez. Öyle olsa, şer işleyen kimse, (Falancaya hayır işlettin, bana niye şer işlettin?) der.

Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi, kötülük mü işleyeceklerini, cehennemlik mi, cennetlik mi olduklarını elbette bilir, bildiğini yazıyor. Yoksa yazdığı için kul, iyilik veya kötülük yapmak zorunda kalmıyor.

Allahü teâlâ, ezelî ilmiyle, kullarının yapacakları işleri bilir. Eğer Allah, yarattıklarının ne yapacağını bilmezse, bilmeyenden ilah olamaz. İlahın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz. Cebriye fırkası da, (Allah her işi zorla yaptırır. İnsan kaderine mahkûmdur. Hiç kimse, işlediği günahtan mesul değildir) der. Bu, çok yanlıştır. Herkes yaptığından mesuldür. İyilik eden mükâfatını, kötülük eden cezasını görür. Kur’an-ı kerimde zerre kadar hayır ve şer işleyenin, karşılığını alacağı bildiriliyor. (Tekvir 14, Zilzal 7,8)

Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Cebriye denilen kimseler, insanın kesbini, iradesini inkâr ederek, (İnsan istese de, istemese de her hareketini, her işini Allah yaratır. İnsanın her işi, ağaç yapraklarının rüzgârdan sallanması gibidir. Her şeyi Allah zorla yaptırıyor. İnsan hiçbir şey yapamaz) dediler. Böyle söylemek küfürdür. Elin, ayağın titremesiyle, irade ederek hareket ettirilmesi, bir olur mu? Üç âyet-i kerime meali:

(Allahü teâlâ, onların yaptıklarının hepsini soracaktır.) [Hicr 92, 93]
(İsteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. İnkâr edenlere Cehennem ateşini hazırladık.) [Kehf 29]
(Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]
(Yâ Resulallah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi var?) diye soranlara, Peygamber efendimiz Şems sûresini okudu. İlgili kısmın meali şöyle:

(Cenab-ı Hak, hayrı ve şerri [taat ve günahı] ve bu ikisinin hâllerini öğretip bunlardan birini yapabilmesi için, insana ihtiyar [tercih hakkı, irade-i cüziyye] verdi. Nefsini tezkiye eden [kötülüklerden temizleyip faziletlerle dolduran] kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalalette bırakan, ziyan etti.) [Şems 8-10]

Görüldüğü gibi, Allahü teâlânın bilmesi, zorla yaptırması demek değildir. İşte, bir kimsenin günah işleyeceğini de, Allahü teâlâ elbette bilir. Bu, onun kaderinde yazılıdır. Yazılı olması, o günahı işleyeceği içindir; yoksa kaderinde yazılı olduğu için o günahı işlemez.

İnsana bela gelmez, Rabbimiz yazmadıkça,
Rabbimiz bela vermez, o insan azmadıkça.

Mutezile, (Kaderini herkes kendi belirler) der. Birinci mısra buna cevaptır. (Allahü teâlâ dilemedikçe insan bir şey yapamaz) deniyor.

Cebriye ise, (Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini sapıklıkta bırakır) âyet-i kerimesini yanlış anladığı için, (Her şeyi bize zorla yaptıran Allah’tır) der. İkinci mısrada, (Allah’ın takdiri insanların amellerine göredir) deniyor.

Tekvir sûresinin (Herkes [iyi kötü] ne getirmişse, onu görecektir) mealindeki 14. âyeti herkesin kendi iradesiyle günah veya sevab işlediğini bildiriyor. Kul kendi iradesi ile imanı ve küfrü seçmeseydi, günah ve sevap işlemeseydi, hâşâ peygamberler, Cennet, Cehennem lüzumsuz olurdu. Allahü teâlânın (Niye yaptın?) diye kullarına hesap sorması da yersiz olurdu.

Her şeyi Allahü teâlânın yarattığına dair birçok âyet vardır. Cebriyeciler, hâşâ, bunları Allah zorla yaptırıyor sanıyorlar. Hâlbuki günahlarımız sebebiyle bela geliyor. Bir âyette, (Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir, [bununla beraber] Allah çoğunu affeder) buyuruluyor. (Şura 30)

Demek ki bela, günahlarımız yüzünden geliyorsa da, gönderen yine Allah'tır. Âyet-i kerimenin devamında, (Allah çoğunu da affeder) deniyor. Bazıları, kötülükleri nefsimizin yarattığını söylüyorlar. Hâşâ, Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Günahlarımızın ve nefsimizin kötülükleri sebebiyle Allah bela veriyor. Günahlarımız ve nefsimiz, sadece sebep oluyor.

Ateistin de, Cebriye fırkası gibi, âyetleri yanlış anlayıp, (Allah bize zorla günah işletiyor, bizi zorla kâfir yapıyor) demesi çok yanlıştır. Nahl sûresinin 33. âyeti şu mealdedir:

Hâşâ hiç zulmetmez, kula Huda’sı,
Herkesin çektiği, kendi cezası.

İnsanların kimi, içki içiyor, kumar oynuyor, hırsızlık ediyor. Kimi de, hiçbirini yapmıyor. Bunları Allah mı yaptırıyor, yoksa bizzat kendi iradeleri ile mi yapıyorlar? Cebriye’nin ve ateistin, (Allah yaptırıyor) demesi yanlıştır. Cezayı ve mükâfatı veren Allah ise de, suçları ve sevabları işleyen insanların kendileridir.

Ateistin sorduğu âyeti, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklıyor:
(Allah, dilediğini [irade-i cüz’iyyesini doğru yolda kullandığı için] hidayete kavuşturur, dilediğini de, [irade-i cüz’iyyesini kötü yolda kullandığı için] sapıklıkta bırakır.) [Mektubat-ı Ma’sumiyye]

Burada Allahü teâlânın dilemesinden maksat, onların sapıklıkta kalmasını istemek, beğenmek demek değildir. Onlar kendi iradeleriyle sapıklıkta kalmak isteyince, Allahü teâlâ da bunu irade edip yaratıyor. Bunun gibi, (Siz Allah’ın dilediğini arzu edersiniz) mealindeki âyet-i kerimeye de, İmam-ı Mâtürîdî hazretleri, (Allahü teâlânın iradesi, sizin iradenizle beraberdir. Siz irade edince, Allahü teâlânın iradesini hazır bulursunuz) diye mânâ vermektedir. (F. Bilgiler)

Demek ki, doğru yola gitmek isteyeni doğru yola, yanlış yola gitmek isteyeni yanlış yola iletiyor. Daha kolay anlaşılması için şöyle bir örnek verelim:

Cehenneme gidecek işler yapıp Cehenneme giden trene bineni, Cehenneme götürüyor. Cennete gidecek işler yapıp Cennete giden trene bineni, Cennete götürüyor. Treni yapan, çalıştıran ve götüren Allahü teâlâdır. İncelik buradadır. Yani (Kim nereye gitmek isterse, biz onu oraya götürürüz) deniyor. Ama zorla götürmüyor, binenleri götürüyor. Kişi, amelleriyle neresi için bilet almışsa oraya götürüyor.

Tedbir takdiri değiştirmez
Tedbir alıp koşsa da, takdirine yetişmez,
Takdir yerini bulur, tedbirle iş değişmez.

Gaybı insan bilemez

Sual: Bir hoca, (Gaybın bazılarını insanlar da bilir, mesela Güneş’in ne zaman doğup, ne zaman batacağını veya Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını insanlar da bilir) dedi. Güneş’in doğup batması, Ay ve Güneş’in ne zaman tutulacağı gayb mıdır?
CEVAP
Hayır, gayb değildir. O hoca, gaibi [gaybı] bilmediği için öyle konuşmuş.

Duygu organlarıyla veya hesapla, tecrübeyle anlaşılamayan şeye gayb denir. Binlerce yıl önce nelerin olduğu, binlerce yıl sonra nelerin olacağı [mesela Kıyametin ne zaman kopacağı] gibi hususlardan duygu organlarıyla, hesapla, kitapla, tecrübeyle veya herhangi bir alet vasıtasıyla anlaşılamayan şeylere gayb denir. Arkeolojik kazılarla binlerce yıl önce olmuş olayları tespit etmek veya astronomik araştırmalarla binlerce yıl sonra Güneş’in ne zaman tutulacağını bilmek, gaybı bilmek değildir. Cinsiyeti teşekkül etmiş anne karnındaki bir çocuğun cinsiyetini ultrasonla veya başka bir yolla bilmek gaybı bilmek değildir. Yağmurun veya karın yağacağını aletlerle önceden bilmek gayb değildir. Çeşitli hesaplarla, Güneş’in şu saatte batacağını, Ay’ın falanca tarihte doğacağını söylemek de gayb değildir.

Her gaybı ancak Allah bilir. (Bazılarını insanlar da bilir) demek aşağıdaki âyet-i kerimeleri inkâr olur:
(Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.) [Yunus 20] (Bazıları insanlara mahsus değildir.)

(Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.) [Hud 123, Nahl 77] (Bazıları insanlara ait değildir.)
(De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.) [Neml 65] (Bazılarını insanların bileceğini söylemek bu âyet-i kerimeye de aykırıdır.)

(Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır.) [Enam 59] (Bazı gaybın anahtarları insanların yanında değildir.)
(Allah’ın, gaybları en iyi bilen olduğunu hâlâ anlamadılar mı?) [Tevbe 78]

Peygamber de gaybı bilmez
Yukarıdaki âyet-i kerimeler gaybı yalnız Allah'ın bildiğini göstermektedir. Peygamberler, melekler, cin ve şeytanlar da gaybı bilemez.

Gaybı Peygamber efendimiz de bilmez. Bir âyet-i kerime meali:
(De ki: Ben gaybı bilmem.) [Enam 50, Hud 31]

Peygamber efendimizin gaybı bildiğine dair birçok hususlar, bu âyet-i kerimeye aykırı değildir. Gaybı peygamberler bilmez, ama Allah bildirirse elbette bilirler. İki âyet-i kerime meali:

(Allah size gaybı bildirmez, fakat dilediği resulüne bildirir.) [Âl-i İmran 179]
(Allah gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği resul müstesnadır.) [Cin 26, 27]

Allahü teâlâ, bu âyetlerde bildirdiği gibi, Peygamber efendimize birçok gaybı bildirmiştir. Peygamber efendimize bildirdiği gibi bazı evliya zatlara da bildirmiştir. Mesela Hazret-i Ömer, Medine’den İran’daki ordusunu görüp, komutanı Sariye’ye, (Dağa yanaş) emrini vermiştir. (Şevahid-ün Nübüvve)

Yine bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Geçmiş ümmetler içinde, olay meydana gelmeden önce bazı gaybları haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimden de Ömer, onlardandır.) [Buhârî, Müslim]

Bazı peygamberlerine ve evliya zatların bazılarına gaybı bildiren de Allahü teâlâdır.

Aşûre günü
Aşûre günü oruç, bir seneye bedeldir,
Diğer ibadetler de, çok kıymetli ameldir.

Tevbe günahları affettirir ama..

Sual: (“Estağfirullah, ellezî lâ ilâhe illâ hü, el hayyel kayyume ve etübü ileyh” diyen savaştan kaçmış olsa da, bütün günahları affolur) mealindeki hadis-i şerife göre, bunu söyleyen bid’at ehli veya kâfirin günahları da affolur mu? Namaz, oruç gibi Hak borçları ve hırsızlık, gasp gibi kul borçları da affolur mu?
CEVAP
Şartsız bildirilen bütün hadis-i şeriflerin, meşhur şartları vardır. İlk şart Ehl-i sünnet itikadında Müslüman olmaktır. Müslüman olmayan ve bid’at ehli olan, hangi istiğfarı okursa okusun günahları affolmaz.

Ehl-i sünnet itikadındaki bir Müslüman tevbe edince, kul ve Hak borçları hariç diğer günahları affolur. Kul borçları için, ödemek veya helalleşmek lazımdır. Hak borçları için de bunları kaza etmek lazımdır. Mesela, (Kılmadığım namazlarıma, tutmadığım oruçlarıma, vermediğim zekâtlara tevbe ettim) demekle o ibadetler yapılmış olmaz. Namazları kaza etmek, oruçları tutmak ve zekâtları vermek şarttır.

Mehir nisabı
Sual: (Fakir kıza nisabın üstünde mehir istenince, o da kurban kesemeyeceği için günaha girer. Böylece kadına zulmedilmiş olur) deniyor. Fazla mehir istemekle kadına niye zulmediliyor ki?
CEVAP
Mehri çok istemekle kadına zulmün bir ilgisi yoktur. Kadın, alacağı olan mehri nisaba katar, fakat parası yoksa zekât vermez, kurban da kesmez. Bundan dolayı ne günaha girer, ne de zulme uğrar. Kurban kesecek kadar parası varsa, kurban keser ve kurban sevabına kavuşur. Kadın sevaba kavuştuğu için ona zulmedilmiş olmaz. Aksine elinde nisap miktarı kadar parası veya altını olmadığı hâlde, mehir alacağını nisaba dâhil ettiği için zengin olduğundan kestiği kurbana vacib sevabı veriliyor. Bu ise büyük bir nimettir. Bu bakımdan çok mehir istemenin hiç mahzuru olmaz, aksine kadın için maddî ve manevî faydası vardır.

Cenaze yıkayacak kimse
Sual: Hayzlı kadın cenaze yıkayabilir mi?
CEVAP
Ölü yıkayacak kimsenin, önce gusül abdesti alması müstehabdır. Cünübün ve özürlü kadının yıkaması mekruhtur. (S. Ebediyye)