25 Kasım 2012 Pazar

Allahü teâlâya şükür

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İman nurdur ve müminlerde bu nur parlar. Bizler bu nuru görmesek de, melekler görüyorlar. Nasıl ki, geceleyin gökyüzünde yıldızlar tek başına veya kümeler hâlinde parlıyorsa, işte dünyada da mümin, yalnızsa, tek başına parlayan yıldız gibi parlar, diğer müminlerle bir araya gelince de, küme hâlindeki yıldızlar gibi pırıl pırıl görünürler. İmanı olanlara müjdeler olsun. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Allahü teâlâ, bir kuluna iman verdiyse, ona ne vermedi ki? Ona iman vermediyse, başka ne verdi ki?) buyuruyor. Yani imanı olan, her nimete kavuşmuştur. İmanı yoksa, nimet sandığı şeyler, hayâldir, boştur. Ona bütün dünya verilse, bu, onu Cehennemin şiddetli azabından kurtarabilir mi?

Peygamber efendimiz, (Size iyilik edene, teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. Demek ki, iyiliğe teşekkür etmek gerekiyor. Kimden ne iyilik görürsek görelim, önce her iyiliğin esas sahibi olan Allahü teâlâya teşekkür etmemiz lazımdır.

Hiçbirimiz yüz sene önce yoktuk. Yüz sene sonra da yok olacağız. Bizi yoktan var eden, büyüten, besleyen, bütün organlarımızı sağlam veren, her an yaşatan, bizi ve dünyayı her an varlıkta durduran, havayı, suyu yaratan, Allahü teâlâdır. İnsan vücudundaki 30 trilyondan fazla hücre ve bu kadar hücreden oluşan her şey, gayet muntazam çalışıyor. Bunu işleten yüce Allah’tır. Böyle yüce bir Allah’a teşekkür edilmez mi?

Allah’a teşekkür etmek, sadece (Şükür ya Rabbî) demekle olmaz. Onun istediği gibi teşekkür etmek gerekir. Biz kendi aklımıza göre teşekkür etmeye kalkışırsak, Allah korusun, Onun şânına yakışmayacak ne uygunsuz şeyler söyleriz, ne çirkin şeyler yaparız.

Cenab-ı Hak, kullarına, Rablerini doğru olarak tanımaları ve verdiği sayısız nimetlerine, Onun istediği şekilde teşekkür etmelerini öğretmek için, dünyanın her yerine peygamber göndermiştir. Allahü teâlâ, öğretmeseydi, peygamberler de, Ona nasıl teşekkür edileceğini bilmezdi. Bunun için Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti, her şeyi Rabbimden öğrendim) buyuruyor. O hâlde Peygamber efendimiz, nasıl teşekkür edileceğini bildirmişse, öyle teşekkür etmeliyiz. İslam’ın beş şartına uyan, Rabbimize şükretmiş olur.

Hastalıktan şikâyet

Sual: Hastalığa veya başa gelen belaya sabretmeyip bunları başkasına anlatınca, sevabdan mahrum mu kalınır?
CEVAP
Sabredilmezse, sabretme sevabından mahrum kalınır.

Musibetlere, hastalığa sevab olmaz. Bunlara sabredilirse sevab verilir, fakat sabredilmese de, günahların affına sebep olur. Sabredilir, kimseye şikâyet edilmezse, o zaman sabır sevabına da kavuşulur. (S. Ebediyye)

Fitne ve pasiflik
Sual: Hakikat Kitabevi’nin kitaplarında ve sitenizde, fitne öcü gibi gösteriliyor. Fitnenin katillikten kötü olduğu, fitneye sebep olana lanet edildiği bildiriliyor. Bu korkular yüzünden emr-i maruf ve cihad yapamıyoruz. Sünnet üzere sarık sarıp gezemiyoruz. Zalimlere dur diyemiyoruz. Kısaca, fitne korkusu, bizi pasif hâle getirdi, bizi uyuttu. Bu fitne engelini nasıl aşarız?
CEVAP
Bunlar çok tehlikeli ifadeler. Kitaptakiler âyet ve hadis mealleridir. Muteber kitaplardan alınan bilgilerdir.

Fitne, sen zarar görmesen de, senin bir işinden, bir sözünden dinimizin ve Müslümanların zarar görmesidir. Fitne çıkarmak, düşman edinmektir. (Bugün İslam’ın vakarını, şerefini korumak için fitneden sakınmak vacibdir) buyuruluyor. En tesirli hizmet, en güzel örnek, yol tabelası gibi olmaktır. Sadece Ehl-i sünnet kitaplarını göstermek, tavsiye etmek ve dağıtmak büyük hizmet olur. Kötülükleri elle, zor kullanarak düzeltmek devletin, hükûmetin görevidir. Zorla düzeltmeye kalkışmak fitne olur. Fitne hakkında iki âyet-i kerime meali şöyledir:

(Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.) [Bekara 217]

(Yeryüzünde fitne çıkaranlara lanet olsun.) [Rad 25]

Fitne çıkarmak, sadece elle, zor kullanarak olmaz, dille, basın yoluyla da fitne çıkarmak çok zararlıdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Fitneden sakının! Sözle çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitne gibidir.) [İbni Mace]

Sokakta, dışarıda fitne varsa, uzak durmalı. Basın yoluyla veya başka yollarla da fitne körüklenmemeli. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ortalığın karışık olduğu zaman bir kenara çekilip ibadetini yapan ve kimseye zararı olmayan insan, mümin-i kâmildir.) [Hâkim]

(Fitneden selamette kalmak, evine kapanmakla mümkün olur.) [Deylemî]

Evinde de olsa, internetle, telefonla veya başka yolla fitneye sebep olacak söz ve işe sebep olmamalıdır.


Baş kesen söz

Öyle sözler vardır ki, keser kanlı savaşı,

Öylesi de vardır ki, kestirir suçsuz başı.

Batı niye kalkındı?

Sual: Misyoner papazlar, (Avrupa Hristiyan olduğu için kalkınmış ve zengin olmuştur. Bu da Hristiyanlığın hak din olduğunu gösterir) diyorlar. Hristiyanlar içinde fakirler, Müslümanlar arasında zenginler de var. Japonların da, çoğu teknikte ileridir, zenginleri çoktur. Misyonerlerin sözüne göre, Japonların dininin hak olduğu söylenebilir mi?
CEVAP
Papazların sözü, hem yanlış, hem de maksatlıdır. Çünkü ne Avrupa Hristiyanlıkla idare ediliyor, ne de halkı Müslüman olan ülkeler İslamiyet’le, halifelikle idare ediliyor. Müslüman ülkeler, idareleri gibi kendileri de dinden uzak kaldıkları için papazların iddiası tamamen kasıtlıdır. Papazların, idarede hâkim olduğu çağlar, Hristiyanlar için yüz karasıydı. Bu tarihi gerçekleri gizleseler de, mızrak çuvala sığmaz.

Doğrusu şöyledir: Avrupa, Hristiyanlıktan uzak kaldığı için kalkınmıştır. Hristiyanlık dininin, devletlerin idaresine hiçbir etkisi yoktur. Hristiyanlık kalkınmaya zarar verdiği için laik olmaya çalışmışlardır. Yani Avrupalı, Hristiyanlığı devlet idaresine karıştırmamıştır. Zaten Hristiyanlıkta devleti yönetecek kanunlar, kurallar yoktur. Bir muhtarlığı bile idare edecek maddelerden yoksundur.

Müslümanların geri kalış sebebi de, dinlerinden yani İslamiyet’ten uzaklaşıp Batı’yı körü körüne taklit etmelerindendir. Osmanlı İslâmiyet'e sarıldığı zamanlar, büyük bir dünya devletiydi. İslamiyet’ten uzaklaşınca yıkıldı.

İslamiyet’in emrine uygun çalışan, kâfir de olsa kalkınır. Müslüman da, İslâmiyet'in emrine uymazsa elbette geri kalır. İslamiyet’te ilerlemeye mani olan bir hüküm olmadığı gibi, Hristiyanlıkta da ilerlemeyi emreden bir hüküm yoktur. Bozuk İnciller hikâyelerle doludur, içinde ne medeni hukuka, ne de ceza hukukuna dair maddeler vardır.

Müslümanların yanlış hareketleri İslâmiyet'e yüklenemeyeceği gibi, Hristiyanların İslam dininin emrettiği şekilde çalışarak teknikte ileri olmaları da, Hristiyanlığa mal edilemez.


Mazlumun âhı

Zulmedip de âh alma, kulak olmalı seste!

Mazlumun âhı çıkar, hep aheste aheste.

Resule uyun emri

Sual: (Resulullah'ın emirleri değişmeyeceği için, Allahü teâlâ, “Resulüme tâbi olun” buyuruyor) deniyor. Peki, Hristiyanlık dininin insanlar tarafından değiştirileceğini Allah bilmiyor muydu? Niye gönderdi öyleyse?
CEVAP
Elbette Allahü teâlâ, Hristiyanlığın değişeceğini biliyordu. Bilmeyen ilah olur mu? Hristiyanlık değişince, değişmeyecek olan yeni bir din gönderdi. Eğer İslamiyet de değişecek olsaydı, insanların bozulmuş dinle amel etmesine razı olmaz, yeni bir din gönderirdi. Bunun için İslamiyet’in emirleri arasında dine aykırı bir değişiklik aramak çok yanlış olur. Kur’an-ı kerimin açıklaması olan Resulullah'ın emirlerinde bir değişiklik yoktur. Hadis uyduranlar olmuşsa da, bunları Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı dinin temel kitaplarına sokamamışlardır. Allahü teâlâ, (Kur’anı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz) buyurarak, Kur’an-ı kerimin değişmeyeceğini bildirmiştir. (Hicr 9)

Allahü teâlâ, İslamiyet’i koruyacağına söz verdi. Diğer dinleri koruyacağına söz vermedi. Söz verdiğini elbette korur. Allah verdiği sözden dönmez. O hâlde İslamiyet değişmez ve değiştirilemez. Resulullah'ın mübarek sözleri İslamiyet’tir. Resulullah yok sayılırsa, İslamiyet yıkılmış olur. Yani Resulullah'ı yok sayanların veya bid’at ehli olanların uydurdukları din yıkılmış demektir. Yoksa İslâmiyet Kıyamete kadar devam edecektir. Dinine bid’at sokturmayan Ehl-i sünnet vel cemaat itikadındaki bir taife, Kıyamete kadar bulunacaktır. Bir hadis-i şerif şu mealdedir:

(Ümmetimden bir taife, Allah’ın emriyle, Kıyamete kadar hak üzere hareket eder.) [Buhari]

Meşhur hadis kitabı Mişkat’ta, (Ümmetimden doğru yolda olanlar, her zaman bulunur) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, bid'at ehli, dinimizi, Kıyamete kadar asla bozamaz. Piyasada bozuk kitaplar pek çoksa da, doğru olanları da vardır. Bunları hiçbir kimse yok edemez. Bunların koruyucusu da Allahü teâlâdır. (F. Bilgiler)

Demek ki Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimi koruduğu gibi, hadis-i şerifleri ve doğru yazılmış din kitaplarını da koruyacaktır. Böylece İslamiyet bozulmadan bir taife tarafından Kıyamete kadar devam ettirilecektir.


Allah isterse

Eğer Allah isterse, her işi âsan eder,

Yaratır sebebini, bir anda ihsan eder.

Allah katında şefaatçi

Sual: Yunus suresinin, (Onlar, Allah'ı bırakarak, kendilerine fayda da, zarar da veremeyen taptıkları putlar için, "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir) mealindeki 18. âyeti, Allah'a yaklaşmak için peygamberleri veya evliyayı aracı, şefaatçi kabul etmenin şirk olduğunu göstermiyor mu?
CEVAP
Âyet-i kerimede putlara tapmanın şirk olduğu bildiriliyor. Ehl-i sünnet Müslümanları putlara tapınan müşriklere benzetmek ne kadar çirkindir!

Puta tapınanlar müşrik olduğu için, müşriklerin bu sözleri, kendilerini şirkin cezasından kurtarmaz. Allahü teâlânın sevgili kulları olan peygamberleri ve evliya zatları vesile yaparak dua etmek şirk değildir.

Kâfirlerin Cehenneme gitmeleri, bu sözleri söyledikleri için değil, Allahü teâlâdan başka şeylere tapındıkları içindir. Putlara tapmasalardı, Allahü teâlâya hiçbir şeyi şerik koşmasalardı müşrik olmazlardı.

Müşriklerin hâlini bildiren bu âyet-i kerimeyi gösterip de, müminlere kâfir denemez. Çünkü müşrikler, Allahü teâlânın varlığını bilseler de, Lât, Menat ve Uzza denilen heykellere ve meleklere tapınıyor, onların tapınmaya hakları olduğuna, her istediklerini Allahü teâlâya yaptıracaklarına inanıyorlar. Bu inançla onlara secde ediyor, onlar için kurban kesiyor ve adak yapıyorlar. Bunlar elbette şirktir.

Müslümanlar ise, Resulullah'a ve Evliya zatların ruhlarına kurban kesmez. Allahü teâlâ için keser. Sevabını evliya zatların ruhuna gönderir. (Şefaat yâ Resulallah) demek, (Yâ Resulallah, seni çok seviyorum, çünkü Allahü teâlâ seni sevmeyi emrediyor. Seni sevdiğim için, Allahü teâlâ beni senin şefaatine kavuştursun) demektir. Bunu kısa söylemek, Kur'an-ı kerimdeki, (Köye sor!) âyet-i kerimesine benzemektedir. Köyden kasıt, köylü olduğu gibi, (Şefaat yâ Resulallah) demek de, Allahü teâlâ, beni senin şefaatine kavuştursun demektir. (F. Bilgiler)

Bütün şefaatler Allahü teâlânın izniyle gerçekleşir.

Namaz kurtuluştur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, Cenab-ı Hakk’a teşekkürün Ona iman etmekle, yani Müslüman olmakla olacağını bildirdi. Allahü teâlâ, kendisine iman edip, İslam’ın şartlarını yerine getirenlerden razı oluyor, teşekkürlerini kabul ediyor. İslam’ın beş şartından biri namazdır. O hâlde namazını kılmayan, Allahü teâlânın nimetlerine teşekkür etmemiş olur. Ona teşekkür etmeyip namazın kıymetini bilmeyen kimseden de, namaz kılma nimeti gider, o kimse, namaz kılmaktan mahrum kalır.

Namazdan mahrum kalmak ne demektir? Düşünün ki, namazın içinde, Ettehıyyatü’de bütün salih kullara selam veriyoruz, dua ediyoruz. (Salih kul) demek, (Allahü teâlâyı seven kul) demektir. Başta Eshab-ı kiram olmak üzere, Ehl-i sünnet âlimleri, evliya zatlar, bütün namaz kılanlar ve melekler, hep salih kullardır. Çünkü Allahü teâlâya ibadet ediyorlar. Bütün bu mübarek varlıkların hepsine selam veriyoruz. Onların da selama cevap vermesi gerekir. O hâlde, selam verildiğinde, o mübarek salih kullar da, bize selam vererek dua ediyorlar. Selam, dünya ve âhiret saadeti için en iyi duadır, selamette olmak demektir.

Namaz, öyle bir ibadet ki, nerede olursak olalım, dünyada ne kadar Müslüman namaz kılıyorsa, namaz kıldığımız için bize dua ediyorlar. Biz bir selam veriyoruz, karşılığında namaz kılan Müslümanların hepsi bize dua ediyor. Allahü teâlâ bir insanı böyle bir ibadetten, böyle bir duadan mahrum bırakırsa, bundan daha büyük felaket olur mu?

Şu hâlde namaz, müminin hem dünyada, hem âhirette rahat etmesini, kurtulmasını, çok sevab kazanmasını, milyonlarca Müslümanın duasına kavuşmasını sağlayan bir sistem ve eşsiz bir ibadettir. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi renkten, hangi ırktan olursa olsun, bu kadar geniş bir kitlenin, başka türlü böyle tek bir program içerisinde olabilmesinin imkânı yoktur. Onun için namaz, bütün Müslümanlar arasında ortak bir lisan, ortak bir ibadet, ortak bir duadır, birlik ve beraberliktir. İşte ümmet demek de budur. Yani aynı anda, aynı Peygambere, aynı şekilde inanmak ve ona tâbi olmak demektir. Namaz kurtuluştur. Her gün ezan okunurken ve her farz namazda ikamet getirilirken, (Haydi kurtuluşa gelin!) buyuruluyor. Bu mübarek davete icabet etmelidir.

Ölüm acısı

Sual: Çekilen ölüm acısı ve dünyada sevdiğimiz şeylerden ayrılmanın verdiği sıkıntı günahlarımıza kefaret olur mu?
CEVAP
Evet, dünyadaki musibetler, ölüm acısı, kabir azabı ve mahşerdeki sıkıntılar günahlara kefaret olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Mümine isabet eden hiçbir hastalık ve ağrı yoktur ki, onun günahlarına kefaret olmasın! Hattâ ayağına batan diken bile, günahına kefarettir.) [İbni Hibban]

(Bir mümine yorgunluk, ağrı, kaygı, hüzün, gam, eza isabet etse, hattâ ayağına diken batsa, günahlarına kefaret olur.) [İbni Hibban]

(Müslümanın uğradığı her musibet, günahlarına kefarettir.) [Müslim]

(Bir diken batan veya daha küçük bir musibete veya ağrıya maruz kalan müminin, bir derecesi yükselir ve bir günahı silinir.) [Hâkim]

(Kabrin mümini sıkması, bütün günahlarına kefarettir.) [İ. Rafiî]

(Hastalıkla geçen saatler, günah işlenen saatlere kefaret olur.) [Beyhekî]

(Müminin ailesi, malı, nefsi, çocuğu ve komşusundan kaynaklanan sıkıntılar günahlarına kefarettir.) [Müslim]

Sıkıntılar gibi, ibadetlerimiz de günahlara kefaret olur. İki hadis-i şerif meali:

(Kişinin orucu, namazı, zekâtı ve emr-i marufu günahlarına kefarettir.) [Buharî]

(Pişman olmak, günahlara kefarettir.) [İ. Ahmed]

Ölmek de, günahlarımıza kefaret olur. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ölmek, günahlara kefarettir.) [Ebu Nuaym]

(Ölmek, mümine ganimettir.) [Beyhekî]

(Ölmek, mümine hediyedir.) [Dâre Kutnî]


Kurtuluş reçetesi

Bu önemli bir husus, bütün müminlere has,

Kurtuluş için şarttır: İlim, amel ve ihlâs.

23 Kasım 2012 Cuma

Tefrika ve ihtilaf

Sual: (Dinde itikadî farklara tefrika, ameli farklara ihtilaf denir. Ehl-i sünnet dışı mezheplerdeki farklı hükümler de tefrika değil ihtilaf olarak görülmeli. Ehl-i sünnet dışındaki mezheplerin itikatları da hoşgörüyle karşılanmalı) diyen ilahiyatçılara rastlıyoruz. Bid’at ehli olanlar da mı hak mezhep sınıfına sokulmak isteniyor?
CEVAP
Mezhepsizler, bid’at ehline ve gayrimüslimlere gösterdikleri hoşgörüyü Ehl-i sünnete göstermiyorlar. Yahudilerle Hıristiyanları ve bid’at ehlini Cennete rahatça sokabiliyorlar, ama nedense Ehl-i sünnete bunu çok görüyorlar.

İhtilaftan kastı farklı ictihaddır. Farklı ictihad ise rahmettir. Rahmete ihtilaf gözüyle bakmamalı. Tefrika ise, ayrılık, bölünmek, parçalanmak demektir. Tefrika, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle yasaklanmıştır.
(Dinlerinde tefrikaya düşüp, gruplaşan ve her grup da kendi inançlarını beğenip sevinen müşriklerden olmayın!) [Rum 32]

(Hep birlikte Allah’ın ipine [İslamiyet’e] sımsıkı yapışın, parçalanmayın, bölünmeyin!) [Âl-i İmran 103]
Peygamber efendimiz de, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan bir fırka hariç, hepsi Cehenneme gidecek. Kurtulan fırka, benim ve Eshabımın yolu üzere gidenlerdir) buyuruyor. (Tirmizi)

Bu hadis-i şerifte iki husus vurgulanıyor:

1- Bölünmeyin, tefrikaya düşmeyin, bölücüler Cehenneme gidecektir deniyor. Bu bölücülere bid’at ehli deniyor.

2- Sadece (Benim yolumdan giden kurtulur) denmiyor, (Eshabımın yolundan giden de kurtulur) buyuruluyor. Eshabının yolunun kendi yolundan ayrı olmadığı vurgulandığı gibi, onların farklı ictihadlarının rahmet olduğu da vurgulanıyor.

(Benim ve Eshabımın yolu) buyuruluyor. Benim yolum ifadesinden maksat sünnettir. Eshabının yolu da cemaattir. Bu ikisine birden Ehl-i sünnet vel cemaat diyoruz. Ehl-i sünnet âlimlerinin istisnasız hepsi, tek doğru olan kurtuluş fırkasının Ehl-i sünnet vel cemaat fırkası olduğunu bildiriyorlar.

İtikatta ayrılık olmaz. Onun için, kurtulan tek fırka deniyor. Diğerleri bid’at fırkalarıdır. Bid’at ehli ise muhakkak Cehenneme gidecektir.

Kitap ve Sünnet’le Cehenneme gideceği bildirilen bid’at fırkalarının hoş görülmesini söylemek, âyet ve hadise karşı gelmek olur. Herkesle iyi geçinmek ayrı, hoş görmek, beğenmek ayrıdır.

Sevabı çok olan

Sual: Anneme, (İslam Ahlakı kitabında okuduğuma göre, âhirette mizan kurulacak, ameller tartılacak, sevabı çok olan Cennete gidecek) dedim. Annem de, (Hayır, zerre kadar günah olsa, Cehennemde cezasını çekmeden yani günah temizlenmiş olmadan Cennete girilmez) dedi. Günahı olan cezasını çekecekse, Mizan niye kuruluyor ki? Sevablar günahları götürmüyor mu?
CEVAP
Elbette iyilikler, kötülükleri yani sevablar, günahları siler. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Elbette hasenat, seyyiatı yok eder.) [Hud 114]

Hasenat, her çeşit iyilik; seyyiat, her çeşit kötülük, günah demektir. Sevab günahı yok edince, artık o günahtan sorguya çekilmez, o günah silinir. Eğer günahlar çoksa, onlar da sevabları alıp götürür. Onun için günahların yok olması için, sevab getiren ameller işlemelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir günah işleyince, arkasından bir iyilik et, bir sevab işle ki onu mahvetsin!) [Beyhekî]

Başka bir hadis-i şerifte, (Günahsız insan olmaz. Eğer günah işlemeseydiniz, Allah affetmek için günah işleyen bir millet yaratırdı) buyuruldu. Demek ki herkes günah işleyebiliyor. Eğer günahın cezası Cehennemde temizlenecek olsaydı, dünyaya gelen herkes istisnasız Cehenneme giderdi.

Hâlbuki günah işlediği hâlde, Cehenneme girmek şöyle dursun, sorgusuz sualsiz Cennete gidecek çok kimse vardır. İki hadis-i şerif meali:

(Ümmetim üç sınıftır. Bir kısmı sorgusuz sualsiz Cennete girer. Bir kısmı hafif hesaba çekilerek girer. Bir kısmı da günahlardan temizlenerek girer.) [Taberanî]

(Yemin ederim ki, cehennemlik olan yetmiş bin kişi Osman’ın şefaatiyle, sorgusuz sualsiz Cennete girer.) [İbni Asakir]

Günahına tevbe eden de, günahının cezasını çekmez. Bir hadis-i şerif meali:

(Günahtan tevbe eden, günahsız gibidir.) [Beyhekî, Hakîm, İbni Asakir, İbni Ebi-d-Dünya]

Tevbe edilen veya sevab işleyerek sıfırlanan günahlar, temelli silinecek, kimseye gösterilmeyecek, hattâ kendisine bile unutturulacak, böylece mahcup olma durumu olmayacaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah, o müminlerin geçmişte yaptıkları en kötü amelleri [her çeşit günahı] bile örtüp bağışlayacaktır.) [Zümer 35]

Mümin ve kâfir herkes Kıyamette, dünyada yapmış oldukları iyi kötü amellerinin karşılıklarını görür. Ehl-i sünnet olan müminin, dünyadayken tevbe etmiş olduğu günahları affolunup, iyiliklerine sevab verilir. Kâfirlerin ve bid’at sahibi olanların, yani itikadı bozuk olan müminlerin iyilikleri reddedilir, şerleri için de ceza görürler. (Cevap Veremedi kitabı)

Âhirette, günahla sevabın ölçülmesi müminler içindir. Kâfirlerinki ölçülmez. Yani kâfirin iyiliğine sevab verilmez. Çünkü bir âyet-i kerimede, (Biz kâfirlerin iyiliklerini yok ederiz. İyilikleriyle kötülüklerini ölçmeyiz) buyuruluyor. (Kehf 105)

Mümin olarak dağlar kadar günahımız olsa, tevbe etmişsek yine hepsi silinir. Hiç tevbe etmesek de, sevablarımız günahlardan çoksa, günahlarımızdan dolayı Cehenneme girmeyiz. Onun için sevab getiren amel işlemeliyiz. Mesela namaz kılarsak günahlarımız affolur, zekât verirsek, oruç tutarsak, hacca gidersek, cihad edersek, günahlarımızın hepsi ağaçtan yaprak dökülür gibi dökülür. Hiçbir günahın cezasını çekmeyiz. O hâlde günahlarımıza kefaret olacak ameller işlemeliyiz. Günahlara kefaret olan amelleri bildirilen hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

(Günde beş vakit namaz kılanın bütün günahları temizlenir.) [Buharî]
(Ramazan orucunu tutup, gecelerini de, ihya edenin bütün günahları affolur.) [Nesaî]
(Hacca giderken veya gelirken ölenin geçmiş günahları affolur. O kimse hesaba çekilmeden, azap görmeden Cennete girer.) [İsfehanî]

(Allah yolunda savaşanın, bütün günahları affolur.) [Beyhekî]
Günahlarını düşünüp üzülmek bile günahlarımıza kefaret olur. Bir hadis-i şerif meali:
(Bir mümin, işlediği günahı hatırladıkça üzülürse, Cenab-ı Allah, daha namaz veya oruç gibi günahına kefaret olacak bir amel işlemeden bile onu affeder.) [İbni Asakir]

Kıyamette, çok günahkâr bir Müslüman getirilir. Mizanında ağır gelecek sevabı yoktur. Allahü teâlâ, o mümine, (İnsanlara git, sana sevab verecek bir kimse ara! Sevab bulursan Cennete girersin) buyurur. O kimse gider, hiç kimseden sevab bulamaz. Kime sorarsa, (Ben senden daha çok muhtacım) der. Üzgün dolaşırken, biri, (Ne istiyorsun?) der. Bu da, (Bir sevaba ihtiyacım var. Binlerce kişiden istedim. Hiçbiri vermedi) der. Bu kişi, (Benim bir tek sevabım var. O da beni kurtarmaya yetmez. Onu sana verdim) der. O kimse, sevinçle gider. Durumu anlatınca, Allahü teâlâ, sevabını veren kulu da, çağırıp, (İman sahiplerine benim keremim, senin kereminden, benim ihsanım senin ihsanından daha çoktur. Din kardeşinin elinden tutup doğru Cennete gidin!) buyurur. (Kıyamet ve Âhiret)

Bu hadise de gösteriyor ki, sevabı günahından ağır gelen her mümin, günahlarının cezasını çekmeden, Cehenneme girmeden Cennete gidecektir. Öyle olmasaydı, terazi kurulup sevablarla günahların tartılmasının bir anlamı kalmazdı.

Resulullah efendimiz, şöyle dua ederdi:
(Allah’ım beni bağışla, şeytanımı zelil et! Terazimin sevab kefesini ağırlaştır!) [Ebu Davud]
İmam-ı Rabbani hazretleri de, (İyiliklerin ve günahların, mizanda tartılması haktır, doğrudur. Orada sevabı ağır gelen, Cehennemden kurtulacak, az gelen, ziyan edecektir) buyurdu. (2/67)

Salihlerin yeri
Çalışanın ziyneti, alnındaki teridir,
Nimetle dolu Cennet, salihlerin yeridir.

Kibirli miyim?

Sual: Bir insan kendinin kibirli olup olmadığını nasıl anlar? Kibir, büyük günahların en büyüklerinden olduğuna göre, kibirli kimse salih olabilir mi?
CEVAP
Eğer kibirli olduğu açıkça biliniyorsa salih olamaz. Kibrini başkaları da anlıyorsa fâsıktır. Tevazu sahibi densin diye, kibrini, (bu âciz), (bu zavallı), (bu günahkâr) diyerek gizlemeye çalışıyorsa, başkası anlayamıyorsa fâsık denmez.

Kibir, Allahü teâlâyı unutmanın alametidir. Kibir her iyiliğe engeldir, her kötülüğün anahtarıdır. Kibir şeytanın sıfatı ve kovulma sebebidir.

Güçlü insan mütevazı, âciz insan kibirli olur.

Kibirle küfür arasında çok ince bir zar vardır. Kibrin bir adım ötesi küfürdür.

Âciz insan, noksanlığını tamamlamak için kibirli olur. Faziletli kimsenin kibirlenmeye ihtiyacı yoktur.

Bütün kötülüklerin başı kibirdir. Kibirli olan çok ahmak olur. Kârını, zararını düşüremez.

Âciz insan kibirli olur. Kibir, şirkin kardeşidir. Kibir taşıyan kafada, akıl bulunmaz. Nefsi aradan çekmeli, kendimizden iğrenmeliyiz. Kendinden tiksinmeyen kurtulamaz.

Herkes kendinin kibirli olup olmadığını anlayabilir. Mesela şunlar varsa kibirlidir:

1- İstişare etmiyorsa, arkadaşlarına danışmıyorsa, bilmediklerini soramıyorsa, peki diyemiyorsa, hatasını kabul edemiyorsa, özür dileyemiyorsa, kimseden dua isteyemiyorsa, vara yoğa kızıp öfkeleniyorsa, başkalarını beğenmiyorsa, birine yol sorarken bile çekiniyorsa,
2- Üzerinde hakkı bulunanları, tanıdıkları, fakirleri, garipleri ziyaret etmiyorsa,
3- Her konuda kendini haklı kabul ediyorsa, kendi görüşünün doğru olduğunu anlatmaya çalışıyorsa, haklı olduğunu ispat için deliller buluyorsa, (Şu kitaplarda şöyle diyor, falanca büyük zat böyle buyurdu) diyerek kendisinin haklı olduğunda ısrar ediyorsa,
4- (Benim dediğim doğru) veya (Benim dediğim olacak) diyorsa, bu konuda tartışmaya giriyorsa,
5- Bir kimse, biraz bilgiliyse, ibadet de yapıyorsa, böyle olmayan insanı, adam yerine koymaz, helâk olmuş zavallı biri gibi görür. Kendisi için sevdiğini başkası için sevemez. Hakkı ve hakikati başkalarından duysa kabul etmez. Onların nasihatine, tavsiyesine uymayı nefsine yediremez.
6- Kibrini örtmek için mütevazı ve edepli gözükmeye çalışıyorsa, (bendeniz), (bu günahkâr), (Biz bu işlerden anlamayız) gibi şeyler söylüyorsa,
7- Kendisine emr-i maruf yapılınca, (Allah’tan kork şunu yap, şunu yapma!) denince, eğer kabul etmezse, o kişi nefsine mağlup olmuş, kibre düşmüş demektir.
8- Herkese sıkıntı veriyor, herkesi şikâyet ediyorsa, [Mütevazı olan ne şikâyet eder, ne şikâyet edilir. Mütevazı ölü demektir. Ölü, kimseyi şikâyet etmez; ölüyü de şikâyet eden olmaz.]
9- Herkeste kusur, kabahat arıyorsa, onları bilgisiz, cahil, kendini onlardan üstün görüyorsa,
10- Fırsat buldukça rütbesinden, makamından, faziletinden bahsediyorsa. [Mesela, (Ben yüzbaşı iken erlerin namaz kılmasına izin verirdim), (Kaymakamken fakirlere yardım ederdim), (Doktorluğumda, çok garibana ücretsiz baktım, ilaçlarını verdim) diye övünüyorsa vaziyeti iyi değildir.]

Bir menkıbe:
Yeni gelmiş bir talebe, bir gün dergâha girmek isterken, dergâhın köpeği hırlayarak girmesine engel olur. Ne yapsa fayda yok. Köpek, hiç kimseyi içeri sokmaz. Müridin hocası durumu gizlice takip eder. Mürid, köpeğe yaklaşıp, (Sen de, ben de bu kapının birer köpeğiyiz. Çekil de içeriye gireyim) deyince, köpek, kuyruğunu sallayıp çekilir ve mürid de içeri girer. Hocası buna hemen icazet verir. Yıllarca dergâhta hizmet eden talebeler duruma taaccüp edince, hocaları der ki:

(O, kibretmedi, kendisini köpekten üstün görmedi. Burada bulunuş maksadını anladı ve maksadına kavuştu.)

Akıllı düşman
Eski hasır, elbette necis posttan iyidir,
Bil ki, akıllı düşman, ahmak dosttan iyidir.

Son nefeste tevbe

Sual: Yeis halindeyken tevbenin kabul olması ne demektir?
CEVAP
Yeis, kelime olarak ümitsizlik demektir. Tevbe-i yeis, ölüm alameti başlayıp, hayattan ümit kesilince, yapılan tevbe demektir. Din kitaplarındaki bu konudaki bilgiler şöyledir:

Kadıhan’ın Fetava’sında buyuruluyor ki: Yeis hâlinde tevbe makbul, ama iman makbul değildir. Yani fâsık tevbe ederse tevbesi kabul olur, ama kâfir iman etse imanı kabul olmaz. Şûra suresinin, (Kullarının tevbesini kabul eden Odur) mealindeki 185. âyetine göre, fâsıkın tevbesi makbuldür. (Dürer Gurer)
Ölüm alameti başlayıp hayattan ümit kesilince tevbe kabul olursa da, kâfirin iman etmesi kabul olmaz. (S. Ebediyye)

Can boğaza gelince, âhiretin bütün halleri gösterilir. O zaman her kâfir iman etmek ister. Hâlbuki imanın gaybî olması yani görmeden inanması gerekir. (Namaz Kitabı)

Hastanın ruhu gargaraya gelince, yani âhiretteki yerini görmeye başlayınca, iman etmesi fayda vermez. (Kıyamet ve Âhiret)

Bazı âlimler de, Nisa sûresinin, ([Ömrü] Kötülüklerle geçip de öleceği vakit, “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlerle, kâfir olarak ölenlerin tevbeleri makbul değildir) mealindeki 18. âyet-i kerimeye göre, iman gibi tevbenin de kabul edilmeyeceğini bildirmişlerdir. Eş’ariler, (Allah bir kulun tevbesini gargara haline gelmedikçe kabul eder) hadis-i şerifini esas alıp, gargara halinde tevbenin de, imanın da makbul olmadığını bildirmişlerdir. Onlara göre bu hadis-i şerif, mümin ve kâfirin tevbeleri için geçerlidir. Tevbede ihtilaf olmuşsa da, yeis hâlindeki iman sözbirliğiyle makbul değildir. Kâfir o zamana kadar Allahü teâlâyı tanımamaktadır. Hayattan umudunu kesip hakkı ve hakikati görünce o anda iman etmektedir. O durumda yapılan iman, makbul ve muteber değildir. Fâsık, Allahü teâlâyı tanımaktadır. Müslümandır, mümindir. İmanı mevcuttur ve bâkîdir. Bâkî olan bir şey, yeni baştan yapılandan kolaydır. (Redd-ül muhtar)

Bunun için, Firavun’un son nefesteki imanı muteber değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Firavun boğulacağı an, “İsrailoğullarının inandığından başka ilah olmadığına inandım, artık ben de Müslüman oldum” dedi. Ona, “Şimdi mi inandın, daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” dendi.) [Yunus 90, 91]

Müslümanlar güzel görse
Sual: (Müslümanların güzel gördüğünü Allah da görür) hadisine göre, Müslümanların çoğunluğu çalgılı ilahileri dinliyorsa, erkekler başı açık olarak namaz kılıyorsa, ezanlar bir merkezden okunuyorsa, bana göre hiç mahzuru olmaz. Yarın bir tek merkezi imamla bütün Türkiye cemaatle namaz kılsa, herkes kılacağı için Allah da bunu güzel görmez mi?
CEVAP
Allahü teâlâ, bid’ati, haramı güzel görmez. Bana göre, sana göre ile din olmaz. Yüzde yüz herkes günah işlese, Allah haramı güzel görmez. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifi, (Sıradan Müslümanların değil, müctehid Müslümanların güzel gördüğünü Allah güzel görür) şeklinde açıklamışlardır. Bizim gibi Müslümanların bir şeyi güzel veya çirkin görmesi, dinde ölçü olmaz. Şimdi çok kimse, kadınların başlarının açık olmasını güzel görüyor. Onlar güzel gördüğü için, Allah da güzel görmez. Çalgı çalmayı çok kimse güzel görüyor, onların güzel görmesi dinde ölçü olmaz. (Günahı herkes işlediği için, çoğunluğun işlediğini Allah güzel görür) diyerek herkese uyup günah işlenmez. Allahü teâlâ, insanların çoğuna uyanın sapıtacağını bildiriyor. (Enam 116)
Kuru kalabalıkların koştuğu yöne gidilmez. Onların yollarında sapıklık olur. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yolda yürümelidir.

18 Kasım 2012 Pazar

Ölülere hediye

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ölmüşlerimizin ve bütün müminlerin ruhlarına hediye etiğimiz hatimler, Fâtihalar, salevatlar ve hatm-i tehliller, çok önemli, çok kıymetli birer hediyedir. Basra’da genç bir kız vefat eder. Annesi evlat acısından yanar yakılır. 15 gün durmadan gece gündüz Allahü teâlâya, (Ya Rabbî, kızımı rüyada bana göster!) diye yalvarır. Bir türlü göremeyince, Hasan-ı Basrî hazretlerine gider, (Hocam biliyorsunuz, kızım vefat etti, ama rüyada hiç göremiyorum. Ne olur bana bir dua öğretin, onu rüyada göreyim) der. Hasan-ı Basrî hazretleri de, bu kadının kızını rüyada görebilmesi için dua eder. Sonra, (İnşallah kızını rüyada görürsün) der.

O gece anne, kızını rüyasında görür. Ama kızın yüzü gözü değişmiş, çok çirkin ve feci bir biçimde ateşler içinde yanıyor. Anne korkudan hemen uyanır, (Yâ Rabbî nedir bu başıma gelen, keşke hiç rüyamda görmez olsaydım, mahvoldum) der. Tekrar Hasan-ı Basrî hazretlerine gider. (Hocam, kızım ateşler içinde yanıyor) der. Tabiî o da çok üzülür. Birkaç gece sonra, bu sefer Hasan-ı Basrî hazretleri, aynı kızı rüyasında görür. Kız Cennette nimetler içindedir. Hasan-ı Basrî hazretleri, (Kızım sen filan teyzenin kızı değil misin?) diye sorar. O da (Evet efendim) der. (Annen seni rüyasında görmüş, ateşler içinde yanıyormuşsun, ne oldu da, sen şimdi böyle Cennet nimetlerine kavuştun?) diye sorar. Kız der ki: (Hocam, bir Müslüman, bizim kabristana uğradı. 11 İhlâs, 1 Fâtiha okudu ve bir de 10 salevat-ı şerife gönderdi. Beş yüzden fazla genç kız böyle yanıyorduk. Allahü teâlâ, o gün hepimizi affetti. Şiddetli azaptan bizi kurtardı. Çeşitli nimetlere kavuştuk.)

Hasan-ı Basrî hazretleri, kızın annesine durumu anlatınca, kadıncağız rahatlar, çok sevinir.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, kabristandan geçerken, bir kadının kabrinde ateşler içinde yandığını kalb gözüyle görür. Çok üzülür. Kendisi için okumuş olduğu bir hatm-i tehlili, [70 bin kelime-i tevhidi] bu kadının ruhuna bağışlar. Birden ateş kaybolur, kabir Cennet bahçesi olur, (Demek imanı varmış ki, kadın Cennet nimetlerine kavuştu) buyurur. İmanı olmayanlara okunanların faydası olmaz. Şu hâlde, okunan Kur’an-ı kerimin ve edilen duaların sevabları, ölmüşlerimize bağışlayacağımız çok kıymetli hediyelerdir.

Son nefeste tevbe

Sual: Yeis halindeyken tevbenin kabul olması ne demektir?
CEVAP
Yeis, kelime olarak ümitsizlik demektir. Tevbe-i yeis, ölüm alameti başlayıp, hayattan ümit kesilince, yapılan tevbe demektir. Din kitaplarındaki bu konudaki bilgiler şöyledir:

Kadıhan’ın Fetava’sında buyuruluyor ki: Yeis hâlinde tevbe makbul, ama iman makbul değildir. Yani fâsık tevbe ederse tevbesi kabul olur, ama kâfir iman etse imanı kabul olmaz. Şûra suresinin, (Kullarının tevbesini kabul eden Odur) mealindeki 185. âyetine göre, fâsıkın tevbesi makbuldür. (Dürer Gurer)

Ölüm alameti başlayıp hayattan ümit kesilince tevbe kabul olursa da, kâfirin iman etmesi kabul olmaz. (S. Ebediyye)

Can boğaza gelince, âhiretin bütün halleri gösterilir. O zaman her kâfir iman etmek ister. Hâlbuki imanın gaybî olması yani görmeden inanması gerekir. (Namaz Kitabı)

Hastanın ruhu gargaraya gelince, yani âhiretteki yerini görmeye başlayınca, iman etmesi fayda vermez. (Kıyamet ve Âhiret)

Bazı âlimler de, Nisa sûresinin, ([Ömrü] Kötülüklerle geçip de öleceği vakit, “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlerle, kâfir olarak ölenlerin tevbeleri makbul değildir) mealindeki 18. âyet-i kerimeye göre, iman gibi tevbenin de kabul edilmeyeceğini bildirmişlerdir. Eş’ariler, (Allah bir kulun tevbesini gargara haline gelmedikçe kabul eder) hadis-i şerifini esas alıp, gargara halinde tevbenin de, imanın da makbul olmadığını bildirmişlerdir. Onlara göre bu hadis-i şerif, mümin ve kâfirin tevbeleri için geçerlidir. Tevbede ihtilaf olmuşsa da, yeis hâlindeki iman sözbirliğiyle makbul değildir. Kâfir o zamana kadar Allahü teâlâyı tanımamaktadır. Hayattan umudunu kesip hakkı ve hakikati görünce o anda iman etmektedir. O durumda yapılan iman, makbul ve muteber değildir. Fâsık, Allahü teâlâyı tanımaktadır. Müslümandır, mümindir. İmanı mevcuttur ve bâkîdir. Bâkî olan bir şey, yeni baştan yapılandan kolaydır. (Redd-ül muhtar)

Bunun için, Firavun’un son nefesteki imanı muteber değildir. Bir âyet-i kerime meali:

(Firavun boğulacağı an, “İsrailoğullarının inandığından başka ilah olmadığına inandım, artık ben de Müslüman oldum” dedi. Ona, “Şimdi mi inandın, daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” dendi.) [Yunus 90, 91]

İhtiyaçsız olan azar

Sual: (Duaya çok ihtiyacım var) diyen ve dua isteyen arkadaşlar olduğu gibi, buna hiç lüzum görmeyenler de oluyor. Hangisi daha iyidir?
CEVAP
Muhtaç olduğunu bilip dua eden ve dua isteyen çok makbuldür. Bir hadis-i şerif meali:

(En âciz kimse, dua etmekten âciz olandır.) [Taberanî]

Peygamber efendimiz de, dua eder ve Eshâbından [arkadaşlarından] dua isterdi. Bir hadis-i şerif meali:

(Kardeşim Ömer, dua ederken bizi unutma!) [Tirmizî, Ebu Davud]

İnsan, ihtiyaçsız ve âciz yaratılmasaydı, çok azgın hâle gelirdi. (Eğer Allahü teâlâ, insanın nefsini kıran, hastalık, açlık ve ölüm vermeseydi, insanlar azar, kudururdu) buyurulmuştur. İmam-ı Rabbanî hazretleri de, (İhtiyaçsızlık, azgınlığa sebep olur) buyuruyor. Bir âyet-i kerime meali:

(İnsan, kendisini müstağni sanarak azgınlık eder.) [Alak 6, 7]

İnsan, kendisini Rabbine karşı müstağni yani ihtiyaçsız sanmamalı, aksine âciz, muhtaç bilmelidir. Böyle olursa her nimetin Ondan geldiğini bilir, Ona şükretmeye çalışır. Bir hadis-i şerif meali:

(Allah'ın nimetinden müstağni kalınmaz.) [Buharî]

Kişi, ihtiyaçlarını Allah'tan beklemeli, insanlardan bir şey istememeli, onların eline bakmamalı. Eğer böyle yaparsa, Allahü teâlâ, onu insanlara muhtaç olmaktan korur. Bir hadis-i şerif meali:

(İstiğna edeni, Allah müstağni kılar.) [Buharî]

İstiğna = Kimseye muhtaç olmama.

Müstağni = İhtiyaçsız.

Demek ki, insanlara muhtaç olmamak, yani kimseden bir şey beklememek, tok gözlü olmak lazımdır. Bir hadis-i şerif meali:

(İnsanlara karşı müstağni olmak şereftir.) [Deylemi]



Altın anahtar

Sanat sahibi olan, iş yapar, kalmaz naçar,

Çünkü altın anahtar, çelik kapıyı açar.
 

15 Kasım 2012 Perşembe

İlk kıyas yapan

Sual: Dinî konuda yorum ve kıyas yapabilir miyiz?
CEVAP
Eskiden müctehid imamlar, usulüne uygun kıyas yapıyorlardı. Yani dinin emirlerini açıklıyorlardı. Günümüzde müctehid olmadığı için dinde yorum ve kıyas yapmak çok tehlikelidir. Bugünkü kıyaslar, dini değiştirmek olur. Binlerce farklı görüşlerin meydana çıkmasına yol açar. Dinde anarşi meydana gelir. Zaten günümüzde, eski âlimlerin hata ettiği söylenerek, her gün dinî bir mesele sorgulanarak bu anarşi körüklenmektedir. Piyasada birbirini tutmayan binlerce kitap vardır. Hepsi de, yanlış kıyas ve yorumlardan meydana çıkmıştır. İbni Abbas hazretleri, (İlk kıyas yapan İblis’tir. Kıyası da yanlıştır. Kendi görüşüyle dinde kıyas yapan, şeytanın dostu olur) buyuruyor. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Allahü teâlâ, İblis’e “[Âdem aleyhisselam istikametinde bana] secde et emrime, niçin uymadın?” buyurunca, İblis, “Ben, ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten, onu [Âdem aleyhisselamı] çamurdan yarattın” dedi.) [Araf 12]

İblis, ateşin, topraktan daha hayırlı olduğunu sanmış, yanlış kıyas yapmıştır. Hâlbuki Allahü teâlâ, toprağı ateşten üstün yaratmıştır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kendi görüşünüze göre dinde kıyas yapmayın! Çünkü din, kıyas kabul etmez. İlk kıyas yapan İblis’tir.) [Deylemi]

(Dini akılla ölçmek kadar zararlı şey yoktur. Böylece helâle haram, harama da helâl denmiş olur.) [Taberani]
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Dinin hükümlerini kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. (1/214)

Küfürde alışkanlık
Sual: Ara sıra bize imamlık yapan güneyli bir arkadaş var. Hafif kızdırsak hemen, dine, imana, Allah’a sövüyor. Tevbe et diyoruz, tevbe ediyor, fakat alışkanlık hâline getirdiği için, basit bir olaydan sonra yine aynı şekilde Allah’a sövüyor. Böyle bir arkadaşın arkasında namaz kılmak caiz midir?
CEVAP
Böyle bir kimsenin arkasında namaz kılınmaz. Tevbesinde samimiyse, ancak kendini kurtarır. Biz onun kalbini bilemeyiz, fakat o hâlini bilerek, arkasında namaz kılamayız. Çünkü hadis-i şerifte, böyle küfrü değil, günahı bile bırakmadan istiğfar edenin, Rabbiyle alay ettiği bildiriliyor.

Dinde tesettür şekli

Sual: S. Ebediyye’de, Dürer-ül-Mültekıte kitabından naklen, (İslamiyet, kadınların örtünmesi için belli bir örtü emretmedi) deniyor. Buradan, kadın ince giyinebilir, açık giyinebilir, allı güllü giyinebilir, uzun kısa giyinebilir gibi bir anlam çıkmıyor mu?
CEVAP
Hayır, asla öyle bir anlam çıkarılamaz. Bu, dîni bilgilerimizdeki alt yapı noksanlığından ileri gelen yanlış bir anlayıştır. Dinimizde şartsız söylenen şeyler şartlı anlaşılır. Mesela, Peygamber efendimiz, (Cömert Cehenneme girmez) buyuruyor. Buradan her cömerdin mutlaka Cennete gireceği anlaşılmaz. Birçok şart var. İlk şartı iman sahibi olmaktır. İmansızsa ne kadar cömert olursa olsun, Cennete girmez, Cehenneme gider.

(Belli bir örtü şekli yok) demek, kapanmak şartıyla, yaşadığı memleketin âdetine uygun giyinmek demektir. Mesela yaşadığı memlekette şalvar giyiliyorsa şalvar giymek, çarşaf giyiliyorsa çarşaf giymek, entari giyiliyorsa entari giymek, manto giyiliyorsa manto giymek demektir. Ama dine aykırı bir şey, mesela mini etek giyiliyorsa, mini etek giymek demek değildir.

Tesettür demek, vücudu baştan ayağa kadar, vücut hatları belli olmayacak şekilde kapatmak demektir. İslamiyet belli bir şekil koymamıştır. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, örtünme şekli bildirilmemiştir. Belli bir şekil olsaydı, elbette Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilirdi. Bunun için, (Entari veya ferace giymek şarttır) demek yanlış olduğu gibi, (Çarşaf giymek şarttır) demek de yanlıştır. Dine uygun olmak şartıyla, o bölgede âdet olan kıyafet hangisiyse, öyle kapanmak gerekir.

Dinimiz kapanmayı emretmiş, (Kadın için, el yüz hariç, vücudunun tamamını kapatması farzdır) buyurmuş, fakat örtünme şeklini serbest bırakmıştır. El yüz hariç, her yerini herhangi bir kumaşla örtebilir. Yine fıkıh kitaplarında kumaşın dikkati çekici renklerde olmaması da bildirilmiştir. Dürer-ül-Mültekıte kitabında anlatılmak istenen tesettür budur.

Dünyaya veda

Uzun yola gideriz,
Dünyaya ettik veda.
Her şeyi terk ederiz,
Dünyaya ettik veda.

Ömrümüz gelip geçti,
Ecel şerbeti içti,
Sonsuz diyara göçtü,
Dünyaya ettik veda.

Gidelim sağ selamet,
Duymayalım nedamet,
Umarız Hak’tan rahmet,
Dünyaya ettik veda.

Söküldü dişlerimiz,
Yıkıldı düşlerimiz,
Bozuldu işlerimiz,
Dünyaya ettik veda.

Mevla’yı ettik zikir,
Her hâle ettik şükür,
Ecel bizleri okur,
Dünyaya ettik veda.

Taşımız oldu yastık,
Suratımızı astık,
Bir tuzağa bastık,
Dünyaya ettik veda.

Burada yok işimiz,
Sıkılıyor dişimiz,
Esen kal kardeşimiz,
Dünyaya ettik veda.

Yunus gezme avare!
Bak gidiyorsun yâre!
Ölüme yokmuş çare,
Dünyaya ettik veda.

Cennet olan ev

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, (İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır, insanların kötüsü insanlara zararlı olandır) buyuruyor.

Günahlar iki kısımdır: Birincisi, Allahü teâlâ ile kul arasındaki günahlardır. Diğeri ise, kullar arasındaki günahlardır, yani kul hakkıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bir müminin üzerinde azıcık kul hakkı olsa, bu kul hakkından kurtulmadıkça, helâlleşmedikçe, bütün peygamberlerin ibadetlerini yapsa Cennete giremez) buyuruyor.

Ehl-i sünnet âlimleri, (Kul hakkına riayet edemeyecek olan evlenmemeli) buyuruyor. Evlenecekse bilsin ki, evlendiği hanım, Allahü teâlânın kuludur. Kul hakkı geçmemesi için, karşısındakinden fedakârlık beklemek yerine, kendi fedakârlık göstermelidir. Onun için insan, önce kendinden vermelidir. Kendinden vermedikten sonra, başkasından bir şey beklemek veya istemek uygun değildir. İşte bunlar, evlenen Müslümanlara vasiyettir, nasihattir. Bunlar, evlenecek olanların kulaklarına küpe olmalıdır. Kurtulmak veya felakete düşmek, bu karara bağlıdır. Kadın, Allah’ın kuludur, köle, esir değildir. O bir Müslümandır. Başını örtüyor, namazını kılıyorsa, Cennetten dünyaya inen bir nimettir.

Sınır tecavüzü olmazsa

Bir zat, bir sohbetinde, (Saliha hanıma, dünya işleri için laf söylenmez) deyince, oradaki biri, şaşırır, (Efendim, bir şey söylememek mümkün müdür?) diye sorar. O zat buyurur ki:

Mümkün olmasa, bu söylenmez. Yapmadığı şeyi söylemenin vebali vardır. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen, (Sen yapmadığın şeyi karşındakine nasıl söylersin?) buyuruyor. Biz çok iyiyiz, bir sıkıntı yok, neden? Müslümanlığı yaşadığımız için. Hanım da, Müslümanlığı yaşıyor, ben de. O da kul hakkını biliyor, ben de. O da kendine ait vazifeleri biliyor, ben de. Ne kaldı geriye? Zaten edep, haddini bilmektir, o da haddini biliyor, ben de haddimi biliyorum, sınır tecavüzü yok, sınır tecavüzü olmazsa her taraf güllük gülistanlık olur.
Hazret-i Ali, (İyi geçim olan ev Cennettir, kötü geçim olan ev Cehennemdir) buyuruyor. Nefsin isteklerini yapmak için, hayatımızı Cehenneme çevirmek, akıllı kimsenin yapacağı iş değildir. Dine aykırı iş yaparak, kul hakkına girerek, dünyasını Cehenneme çeviren kimse, âhiretini de kaybetmiş olur.

Resulullah'ın üstünlüğü

Sual: Yazarın biri, Hazret-i İsa’nın bile bu ümmetten olmak istediğini yazınca, başka bir yazar, (Hazret-i Muhammed hazret-i İsa’dan üstün mü ki? Bekara suresinde, “Peygamberler arasında ayrım yapılmaz” denirken hazret-i Muhammed ve ümmeti neden üstün olacak?) diye ona reddiye yazdı. Hangi yazarın görüşü doğrudur?
CEVAP
İkinci yazar, hocasını Peygamber sanan biridir. Peygamber efendimiz bütün peygamberlerden üstün olduğu gibi, onun ümmeti de diğer ümmetlerden üstündür. Bekara suresinin, (Allah’ın Resulleri arasında ayrım yapmayız) mealindeki 285. âyet-i kerimesi tefsirlerde, (Yahudi ve Hıristiyanlar gibi, Peygamberlerden bazısını kabul edip, bazısını inkâr ederek ayrım yapmayız, hepsi de peygamberdir) demek olduğu bildiriliyor, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık.) [Bekara 253]
(Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık.) [İsra 55]

Demek ki Resullerin de, Nebilerin de birbirinden üstün olanları vardır. Peygamberlerin birbirinden üstün olduğunu kabul etmemek, bu iki âyet-i kerimeyi inkâr etmek olur. Her peygamber kendi milletine geldi, fakat Muhammed aleyhisselam bütün âlemlere geldi. Birkaç âyet-i kerime meali:

(Âlemlere [Cin ve insanlara, ilâhî azapla] korkutucu [uyarıcı] olsun diye Furkan’ı [Kur’anı] kuluna [Muhammed aleyhisselama] indiren [Allah’ın şanı] ne yücedir.) [Furkan 1]

(De ki: “Ey insanlar! Ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.”) [Araf 158] (Her elçi bir millete gelmişken, Muhammed aleyhisselam bütün insanlara gelmiştir.)

(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]

(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Başka hangi peygamber âlemlere rahmet olarak gönderildi? Bu rahmet, yalnız insanlar için değil, bütün mahlûklar içindir. Hatta kâfirler bile faydalanır. Nitekim (Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onlara [kâfirlere] azap etmez) buyuruluyor. (Enfal 33) Başka hangi peygamber için böyle buyuruldu?)

Bir hadis-i şerifte de, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfir olur) buyuruldu. (Hatib)

Resulullah efendimizin üstünlüğünü bildirmeye bugün de devam ediyoruz. Birkaç âyet-i kerime meali:
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen, en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4] (Başka hangi Peygamber böyle övülüyor?)

(Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Razı olana kadar nimet verecek. Başka hangi Peygambere bu nimetler veriliyor?)

(Allah ve melekleri, Nebiye salât ediyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56] (Başka hangi Peygambere bu makam veriliyor? Hangi peygambere Allahü teâlâ salât ediyor?)

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Öğünmek için söylemiyorum, ben peygamberlerin efendisi, sonuncusu ve şefaat edicilerin de ilkiyim.) [Darimi]

Buhari ve diğer hadis kitaplarındaki bir hadis-i şerifte de bildirildiği şekilde, insanlar şefaat için Hazret-i Âdem’den itibaren bütün peygamberlere gidecekler, hepsi bir özür beyan edecek, sonunda Muhammed aleyhisselama gönderecekler. İlk şefaati Peygamber efendimiz yapacaktır. En üstün olan peygamberin ümmeti de üstündür. Bir âyet-i kerime meali:

(Siz ümmetlerin en hayırlısı, insanların seçilmişisiniz.) [Âl-i İmran 110]

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Muhammed aleyhisselamın izinde ilerleyenlerin büyükleri, İsrail oğullarının Peygamberlerine benzetildi. [Hadis-i şerifte, (Ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir) buyuruldu.] Musa aleyhisselam Onun zamanında bulunsaydı, Onun yoluna girmekten başka bir şey yapmazdı. İsa aleyhisselamın gökten ineceği ve Allahü teâlânın sevgilisine ümmet olacağı herkesin bildiği bir şeydir. Onun ümmeti, Onun yolunda bulundukları için, ümmetlerin en iyileri oldular. (1/249)

Tevrat ve İncil’de Muhammed aleyhisselamın vasıfları, üstünlükleri bildirilmişti. Bunları bilen hazret-i Musa ile hazret-i İsa, Onun ümmetinden olmak için çok yalvardılar, dua ettiler. İsa aleyhisselamın bu duası da kabul olundu. Allahü teâlâ Onu diri olarak göğe yükseltti. Kıyamete yakın tekrar yeryüzüne inecek, Muhammed aleyhisselamın dinine uyacak ve onu yayacaktır. (H. L. O. İman)

Felçli abdestsiz namaz kılamaz

Sual: (Teyemmüm edemeyecek kadar felçli olanın, kimsesi de yoksa böyle biri abdestsiz olarak namazını kılar) deniyor. Teyemmüm edemeyecek kadar felçli olanın namaz kılması gerekir mi?
CEVAP
Âhir zamanda herkes kendi kafasına göre konuşuyor. Din kitaplarına bakmak lüzumunu hissetmiyorlar. Abdest uzuvları olanın abdestsiz namaz kılması caiz olmaz. Sadece abdest uzuvları olmayan abdestsiz kılar.

Elleri ve ayakları kesik ve yüzü de yaralı olan, namazı abdestsiz kılar. (İslam Ahlakı)

Çünkü üç abdest uzvu yoktur. İkisi fiilen yok, biri de hastalık sebebiyle yıkanamaz hâle gelmiştir. 3 veya 4 abdest uzvu olmayan abdest almaz.

Felçli olanın ise elleri ve ayakları var. Biri abdest aldırabilir. Abdest aldıramazsa teyemmüm ettirebilir. Yardımcıyla da teyemmüm edemeyen namazını abdestsiz kılmaz, kazaya bırakır. İyi olursa kaza eder. İyi olmazsa affolur. (İslam Ahlakı)

Abdest uzuvlarından hepsinin yarıdan çoğu veya abdest uzuvlarının üçü veya dördü de yaralıysa, teyemmüm eder. Teyemmüm de zarar verirse, namazı kazaya bırakır. (S. Ebediyye)

Demek ki felçli de olduğu gibi, abdest uzuvları yaralı olan da namazını kazaya bırakıyor, abdestsiz namaz kılmıyor. Ancak abdest uzuvları olmayan abdestsiz kılıyor. Bu inceliği bilmeyenler, felçlilere ve teyemmüm de edemeyecek kadar hasta olanlara, abdestsiz namaz kıldırmak hatasına düşüyorlar.

Kendini tanı
Göz gibi olma sakın, ötesini göremez,
Dünyaları görse de, kendisini göremez.

Kan davası

Sual: Veda Hutbesi’nde, Peygamber efendimiz, kan davasının kaldırıldığını bildirdiği hâlde, hâlâ doğuda kan davası sürüyor. Bu insanlar Müslüman olduğuna göre, kan davasını niye önleyemiyorlar?
CEVAP
Yıllar önce, görev yaptığım Diyarbakır’ın ve diğer doğu illerinin köylerine gidince, onlara, (Siz Müslüman insanlarsınız, niye kan davasını sürdürüyorsunuz?) demiştim. Hepsinin, yaklaşık ortak görüşleri şöyleydi:

Babamızı öldüreni mahkemeye veriyoruz. Karşı taraf, avukat tutuyor, adamını veya madamını buluyor, az bir ceza ile kurtuluyor. Yahut bir af çıkarılıyor, hapisten çıkan katil, (İşte biz böyle yaparız) havasında elini kolunu sallayarak geziyor. Tabiî biz de, onu öldürüyoruz. Bu sefer onun çocukları ve yakınları da bizi öldürüyor. Böylece bu dava sürüp gidiyor. Katile gerekli ceza verilse, biz niye kan peşinde koşalım ki? Kur'an-ı kerimde, (Kısasta sizin için hayat vardır) buyuruluyor. Eğer katile hak ettiği ceza verilse, o da öldürülse, kan davası diye bir şey kalmaz. Çünkü insan, kendisinin öldürülmesi korkusundan başkasını öldürmekten korkar. Can korkusundan dolayı kimse kimseyi öldürmez, böylece millet hayat bulur. İşin özü, caydırıcı tedbir olmadığından, bizim de hiç istemediğimiz bu dava sürüp gidiyor.

İdam kanunu yürürlükte olan ülkeleri, mesela Amerika’yı örnek almayıp da, Batı’ya uyacağız diye idam kanunu kaldırılmıştır. Sebep olarak da, (Birini idam ederek öldürmek, insanlığa yakışmaz) deniyor. Peki, bir anarşist, elli kişiyi, yüz kişiyi öldürüyor. Onun öldürmesi insanlığa yakışıyor mu? Anarşist, (Nasıl olsa beni öldürmeyecekler, ne kadar çok insan öldürsem fark etmez) diyor. Gücü yettiği kadar çok kişiyi öldürmeye çalışıyor. Kanunlar caydırıcı olmadığı sürece, cinayetler nasıl önlenir?


Kalb kırmak
Herkesle iyi geçin, öfkelenip sert çıkma!
Kalb Allahın evidir, Kâbetullahı yıkma!

Nasihatlerin başı

Sual: Bize bir nasihat yazar mısınız?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıklarının hepsi birer nasihattir. Başka bir şey söylemek uygun olmaz. Biz kitaplarda olanları yazıyor ve söylüyoruz. Bazı tanıdıklarımız, karşılaşınca ısrarla, (Kitaptan olsun, bir şey söyle!) diyorlar. Biz de, çıkarıp bir İslam Ahlakı kitabı veriyoruz.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Nasihatlerin ilki, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bildirdiklerine göre itikadı düzeltmektir) buyuruyor. İşin başı budur. İtikat düzgün değilse, yapılan ibadetlerin hiç kıymeti yoktur. Bu doğru imanı koruyabilmek için de, küfre düşmekten çok sakınmalıdır.

Yine İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Dinimize tam uyabilmek için ilim, amel ve ihlâs şarttır) buyuruyor. Abdül Kuddüs hazretleri de, (İlim öğrenmek, ibadet içindir. Kıyamette, işten sorulur, “Çok ilim öğrendin mi?” diye sorulmaz. İş ve ibadet de, ihlâs elde etmek içindir. İhlâs da, Allahü teâlâyı sevmek ve her şeyi onun rızası için yapmaktır) buyuruyor. Demek ki, esas olan, ilim olarak, İslamiyet’in emir ve yasak ettiği şeyleri öğrenmek, öğrendikleriyle amel etmek ve her amelini yalnız Allah için yapmaktır. Bu üçünden biri noksan olursa yapılanlar bir işe yaramaz. Bildirilen bu nimetlere kavuşabilmek için de, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Allah adamını tanıyıp sevmek ve yolunda gitmek gerekir. Bunları yapan kurtulur.

Bütün bunları güzel ahlakla yapmaya çalışmalı. Güzel ahlak, ilim ve edep öğrenmekle, iyi insanlarla arkadaşlık etmekle elde edilir. Güzel ahlaklı kimselere imrenip, onlar gibi olmaya gayret etmeli. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Nimete kavuşanlardan, tevazu gösterene ve kendini hep kusurlu bilene, helâlden kazanıp, hayırlı yerde harcayana, fıkıh bilgileriyle hikmeti [tasavvufu] birleştirene, helâle harama dikkat edene, fakirlere acıyana, işlerini Allah rızası için yapana, huyu güzel olana, kimseye kötülük yapmayana, ilmiyle amel edene ve malının fazlasını dağıtıp, lafının fazlasını saklayana müjdeler olsun.) [Taberani]

Güzel ahlaklı olmak için, insanlara bakmalı, biri bir şey yapar da, dine uygun olmadığı için hoşumuza gitmezse, biz de aynı şeyi yapmamalıyız. Bizim yaptığımız da başkasının hoşuna gitmez. Birinin yaptığı şeyi beğenirsek, biz de aynısını yapmaya çalışmalıyız. Beğenip beğenmemekte de ölçü, dinimize uygunluktur. İsa aleyhisselama, (Bu güzel ahlakını kimden öğrendin?) dediklerinde, (İnsanlara baktım, hoşuma gitmeyen şeylerinden sakındım. Beğendiğimi ben de yaptım) buyurdu. Hazret-i Lokman’a, (Edebi kimden öğrendin?) diye sorulduğunda, (Edepsizlerden) diye cevap verdi. Yani birinin yaptığı hareket bizim hoşumuza gitmiyorsa, edepsizlik olarak görüyorsak, onu biz de yapmamalıyız. Biri bizim bir kusurumuzu söyleyince sevinmiyorsak, başkalarının da kusurlarını söylememeliyiz. Biri bizi tenkit edince hoşlanmıyorsak, biz de başkalarını tenkit etmemeliyiz. Kesinlikle, ne niyetle olursa olsun, tartışmadan uzak durmalıyız. (Tartışma dostların dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını artırır) buyurmuşlardır.

Rastgele atış
Sonunda olur pişman, düşünmeden konuşan,
Ateş edene benzer, bakıp almadan nişan.

9 Kasım 2012 Cuma

Vedalaşırken kucaklaşmak

Sual: Bir bayan, babasıyla, oğluyla veya kardeşiyle vedalaşırken kucaklaşıp öpüşebilir mi?
CEVAP
Kadın kadına, erkek erkeğe kucaklaşıp öpüşmek de uygun olmaz. Bir hadis-i şerifte, (Karşılaştığınız zaman kucaklaşmayın!) buyuruluyor. (Berika)

Kadınların birbirleriyle erkeklerin yanında öpüşmeleri de ayrıca uygun değildir. Müsafeha etmeli, çünkü müsafeha sünnettir. Müsafeha edince günahlar dökülür.

Mahrem akraba ile öpüşürken az da olsa şehvet meydana gelirse hürmet-i müsahere olur. Mesela amcayla hürmet-i müsahere olsa, o amcanın oğluyla evlenilemez. Babayla hürmet-i müsahere olursa, annesi babasına haram olur. Onun için çok yakınımız da olsa, mahremimiz de olsa şehvetlenme tehlikesi varsa, uzak durmak gerekir. Kız, babasının veya oğlan, annesinin elini öperken bile buna dikkat etmelidir. Sıkışık oturmamalıdır

Fazla para vermek
Sual: Fels değerinden daha aşağı olan bir malı satın alıp, fels miktarı veya daha fazla para verilirse, yapılan alış veriş caiz olur mu?
CEVAP
Evet, caiz olur.

Zekât verirken
Sual: Bir kimse, zekâtın fakirin hakkı olduğunu düşünerek, o üzülmesin diye, (Sana olan borcumdu) diyerek zekât verse, caiz olur mu?
CEVAP
Hayır, caiz olmaz. (Hediyem) denirse caiz olur.

Sözünde durmak
Sual: Bir talebeye, (Okulu bitirirsen, sana bir kitap hediye edeceğim) dedim. Bitirince vermem gerekir mi?
CEVAP
Söz vermek borçlu olmak değilse de, bir mazeret yoksa, sözünde durmak lazımdır. Çünkü mazeretsiz sözünde durmamak münafıklık alametidir.

İzinsiz eşya kullanmak
Sual: Bir kişi, çalıştığı özel iş yerinin eşyalarını kullanıp, sonra yerine benzerini veya bedelini, veya bir yerine iki tane, üç tane koysa günah olur mu?
CEVAP
İzinsiz alıp kullanmak haramdır. Yerine fazlasıyla bedeli konsa, işlenen günah affolmaz. Tevbe etmek ve mal sahibiyle helalleşmek gerekir.

Allah görüyor ve biliyor

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Konuşmamızda, alışverişimizde ve her işimizde Allahü teâlâya hesap vereceğimizi düşünmeliyiz. (O bu, bana ne der?) diye düşünmeyi bırakmalı. Başkası değil, Allah ne der, ona bakmalı. Başkalarını belki atlatabiliriz, ama Allahü teâlâyı hâşâ atlatmak mümkün mü? Kabirde kendi yaptığımız işleri kendimiz okuyacağız.

Bir bakkal ölünce, kabrinde, eline mesela elli bin sayfa verecekler. Bakkal, (Bu ne?) diyecek. (Dünyadayken elli bin kişiyle görüştün, çeşitli şekilde irtibatın oldu. Onlara nasıl muamele ettin, oku şimdi kitabını!) diyecekler. Teker teker hesap verecek, eğer hileli mal sattıysa, eksik tarttıysa, aldattıysa, hepsi meydana çıkacak. Kamerada hepsi görülecek, gizli bir şey kalmayacaktır.

Biz Allah'ı görmüyorsak da, O bizi görüyor ve her şeyimizi biliyor. İşte böyle inanmalı. Bu imana, bu şuura kavuşan, melek gibi olur. Niye? Çünkü öfke biter. Büyüklerin veya hocasının yanında kimseye kızamazken, Allahü teâlânın yanında nasıl kızar? Biri ona vursa, utanır, cevap vermez, çünkü Allah'ın gördüğünü biliyor. Bunu bilirken gıybet etmesi, mümkün mü? Dilini keser, yine konuşamaz.

Herkesin gönlünde ne yatıyorsa, Cenab-ı Hak, ona o yolu açar, kolaylaştırır. Gönlünde günah işleme arzusu yatana, günah işleme yolları açılır. Gönlünde para kazanma hırsı olana, para kazanma yollarını açar. Gönlünde dine hizmet aşkı olanlara, hizmet yollarını açar. Yani nasıl ki, bir gemi, pusulayla bir yere giderse, insanlar da kalblerindeki niyetlerine, arzu ve isteklerine göre, bir yere giderler. Onun için büyük zatlar, kalbe önem vermişlerdir. Peygamber efendimiz de, (Allahü teâlâ, şeklinize, amellerinize bakmaz. Kalbinize ve ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruyor. İnsan yaptığı her işte, (Bunu Allah için mi, yoksa başkaları için mi yaptın?) sorusuna muhatap olacağını düşünmelidir. Niyeti, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ise, alıp verilen her nefes zikir olur. Yok, eğer bunda nefsin bir payı varsa, (Şu meşhur falancadır, şu kadar malı, parası var) desinler diye yapmışsa, dünyada maksadına kavuşabilir, fakat âhirette on para alamaz. O iş bitmiştir.

Yüksek topuklu ayakkabı

Sual: Tıp otoriteleri, (Uzun topuklu ayakkabı, ayak sağlığını etkilediği gibi, kamburluğa ve omurga problemlerine de sebep olur. Tırnak batmaları ve ayak mantarları görülür. Nasırlar meydana gelir. Kan dolaşımını etkiler, kalp sağlığını da tehdit eder. Eklem ve diz kapağı problemleri görülür. Menisküse ve varise yol açar. Ayağı sıkmayan, yumuşak ve ortopedik hafif topuklu ayakkabılar daha uygundur) diyor. Sağlık açısından zararlı olsa da, dinen uzun topuklu ayakkabı giymek sakıncalı mıdır?
CEVAP
Sağlık dinden ayrı değildir. Bir şey sağlık açısından zararlıysa, dinen de zararlıdır, günahtır. Mubah gıdaların hepsi helaldir. Ama alerji yaparak veya başka bir şekilde vücuda zarar veren, hastalık yapan gıdaları yemek haram olur. Mesela yumurta ve çilek gibi gıdalar kimine zarar verir. Sigara, vücuda zarar verecek kadar içilirse haram olur. Kadınların uzun topuklu ayakkabı giymeleri sağlık açısından zararlıysa, giymemeleri gerekir. Yürürken ses çıkarması ve dikkat çekmesi de dinen uygun değildir.

Promosyon
Sual: Maaş aldığımız banka, bize promosyon veriyor. (Faizdir alınmaz) diyenler oluyor. Bu, faiz mi promosyon mu?
CEVAP
Faiz değil, teşvik hediyesidir. Ortada bir faiz anlaşması yoktur. Banka, (Maaşını bizden alıyorsun) diye teşvik ve teşekkür maksadıyla veriyor. Bazı marketler de müşterilerine teşvik maksadıyla, bir şeyler veriyor, (Bu da bizden olsun) diyor. (Şu kadar alışveriş yapana, şu hediyeleri veriyoruz) veya (50 liranın üstünde alışveriş yapanlara, şunları veriyoruz) diyorlar. Yahut müşteriler arasında çekiliş yapıyorlar. Bunların hiçbiri faiz değildir. Fasid alışverişle de ilgisi yoktur. Teşvik mahiyetinde bir hediyedir.

Birine 100 lira ödünç versek 101 lira vereceksin dense faiz olur, ama hiç böyle bir anlaşma yapmadan ödünç verdiğimiz kimse bize 100 lira verdikten sonra ayrıca 20 lira daha verse bu para faiz olmaz. Çünkü (Şunu vereceksin) diye bir şart konmuyor, faiz anlaşması yapılmıyor.

Devlette 100 lira alacağımız olsa, on senedir vermese, bugün verirken, 150 veya 300 lira olarak verse bu da, faiz olmaz, caiz olur. Çünkü bizimle faiz anlaşması yapılmadı. Özür dileme kabilinden veriyor.

Anneye dokunmak
Sual: Bir oğul olarak, annemin sırt gibi bakmam haram olan yerlerine masaj yapmam ve annemin göğüslerinin altındaki yaraya ilaç sürmem günah olur mu?
CEVAP
Kitaplarda, (Bakması haram olan yere, zaruretsiz dokunmak da, haramdır) buyuruluyor. Zaruretsiz sırtına masaj yapamazsınız, göğsüne ilaç da süremezsiniz.

Erkek, nikâhla alması ebedi, sonsuz haram olan on sekiz kadının göğüslerine, koltuk ve yanlarına [böğürlerine], uyluk ve dizlerine ve sırtına bakamaz. (S. Ebediyye)

Hazret-i Mehdi gelince

Sual: (Bir dinde bir mesele, mezhebin birine göre farz, ötekine göre haram olur mu? Mehdi gelince bu ihtilaflara son verecektir. Mehdi’nin bir an önce gelmesinin önemi buradan da anlaşılıyor) deniyor. Asırlardır hiçbir İslâm âlimi, dört hak mezhepteki farklı hükümlere itiraz etmemiştir. Mehdi niye hak mezhepleri kaldıracak ki?
CEVAP
Hazret-i Mehdi geldiği zaman, dört hak mezhebi kaldırmayacaktır. (Kaldıracaktır) demek, dört hak mezhebin bâtıl olduğunu iddia etmek olur. Bu da asırlardır gelen İslâm âlimlerini yalanlamak olur. Hangi Ehl-i sünnet âlimi, dört mezhebin hak olmadığını söylemiştir?

Hak mezheplerdeki hükümlerin farklı olması, Peygamber efendimizin emrettiği bir rahmettir. Allahü teâlânın gönderdiği dinlerin hepsi de, amel yönüyle farklıydı. Âdem aleyhisselamın diniyle Nuh aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın dinleri farklıydı. Farklı olmaları hak din olmalarını engellemez. Mesela şarap mubah iken son gönderilen dinde haram kılındı. Niye dinde veya mezheplerde farklı hüküm var demek, Allah'ı suçlamak olur. Allahü teâlâ öyle dilemiş, öyle hükümler göndermiştir. Farklı ictihad da, yani farklı hükümler de dinimizin emridir.

Hazret-i Mehdi geldiği zaman, herkes dinden uzaklaşmış, dört hak mezhebin hükümleri unutulmuş, bâtıl mezhepler ve bid’atler yayılmış olacak. Hazret-i Mehdi, hak mezhepleri ve dinin hükümlerini değil, bu bid’atleri ve bâtıl mezhepleri kaldıracak ve dinin hükümleri unutulduğu için ictihad edecektir. Yapacağı ictihadlar, Hanefî mezhebine uygun olacaktır. Hazret-i İsa da aynı şekilde ictihad edecektir.

Muhammed Parisa hazretleri, (Hazret-i İsa’nın yeryüzüne indiği zaman yapacağı ictihadlar, Hanefî mezhebindeki hükümlere uygun olacaktır) buyuruyor. (Füsul-i sitte)

Hak dinlerdeki farklı hükümler amelde olduğu gibi, dört hak mezhep arasındaki farklar da, itikatta değil ameldedir. Bu ise, Eshab-ı kiramın farklı ictihadı gibi rahmettir. İki hadis-i şerif meali:

(Ümmetimin [âlimlerinin] ihtilafı [farklı ictihadları] rahmettir.) [Deylemi]

(Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buhari]

Farklı içtihada dil uzatmak, dinî yıkmaktan başka şey değildir.

Abdesti tez almalı

Sual: Kuru yer veya delk edilmemiş yer kalır endişesiyle, abdest almayı uzatmanın sakıncası var mıdır?
CEVAP
Abdest almayı uzatmak vesveseden kaynaklanır. Vesvese ise günahtır. Birkaç dakika içinde almalı. Namazı ise acele etmeden tâdil-i erkâna riayet ederek kılmalı.

Abdestin tez alınması, namazın yavaş kılınması hakkında halk arasında çeşitli sözler söylenir: Mesela, (Abdesti yel gibi, namazı yıl gibi) ve (Abdesti kuş gibi, namazı taş gibi) dendiği gibi, (Abdesti deli gibi almalı, namazı ölü gibi kılmalı) veya (Veli gibi kılmalı) da denir.

Allah'tan hesap sormak
Sual: Bir ilahiyatçı, (Allah beni kel yarattı, yarın âhirette bunun hesabını ondan soracağım) diyor. Allah'a ve âhirete inandığına göre, bu kimseye dinsiz denmezse de, (Allah yanlış iş yaptı, beni kel yarattı, hesap soracağım) demekle, Allah’ta noksanlık bulması küfür değil midir?
CEVAP
Evet küfürdür. Kâfir, sadece Allah’a inanmayana denmez. Allah’ın bir emrini beğenmeyen de kâfir olur. İblis, Allah'a inandığı hâlde, Allah'ın bir emrini beğenmediği için kâfir oldu. Bunun için, (Allah'tan hesap soracağım) demek de küfür oluyor. Çünkü Allah'a inanan, Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu, Allahü teâlânın hesap sorulacak bir merci olmadığını, aksine hesap soran tek merci olduğunu bilir ve kesinlikle ağzını açamaz. Bazı ateistler, (Biz Cehenneme gitmek isteriz, çünkü orası dansözlerle, mankenlerle doludur) derler. Yani onlar, Cehenneme inandıkları için değil, alay etmek için böyle söylüyorlar. İlahiyatçı da, aynı düşüncededir. Filozof Ömer Hayyam da şöyle der:

Sen hesaba çekmeden, ben sorgularım seni,

Ey Tanrı, hangi suçum için öldürdün beni?

Övücü isimler koymak
Sual: İslam Ahlakı kitabında, (Reşid, Emin ismini vermemeli. Muhiddin, Nureddin gibi isimler de, yalan ve bidat olur. Fâsıkları, cahilleri, mürtetleri böyle isimlerle çağırmak mekruhtur. Çünkü bunlar, övücü isimlerdir. Mecaz olarak da söylenemez. Kendi çocuklarına, bu isimleri uğurlu olmak için koymak caiz olur denilmiştir. Salih oldukları meşhur olan âlimleri bu isimlerle zikretmek caiz ve faydalıdır) deniyor. Sonu din ile biten isimleri koymamak mı gerekiyor? Mesela şu isimler konamaz mı? Cemaleddin: Dinin güzeli. Fahreddin: Dinde övülmeye layık. Feridüddin: Dinin en üstünü. Hayreddin: Dinin hayırlısı. Seyfeddin: Dinin kılıcı. İmadeddin: Dinin direği. Mecdeddin: Dinin büyüğü. Sadeddin: Dinin mübarek kişisi. Siraceddin: Dinin kandili. Şecaeddin: Dinin kahramanı. Şemseddin: Dinin güneşi. Şerafeddin [Şerefüddin]: Dinin şereflisi. Şihabeddin: Dinin parlak yaldızı. Taceddin: Dinin tacı.
CEVAP
(Müslüman olan kimse, çocuklarına bu isimleri koyabilir) ve (Salih zatları bu isimlerle anmak faydalıdır) deniyor. Bid’at ehli ve mürtetlerin isimleri güzelse, onları bu isimlerle anmamalı. Mesela Muhammed Abduh demeyip, sadece Abduh demeli veya M. Abduh diye yazmalı. (M harfi nedir?) diye sorulursa, (Mason kelimesinin kısaltması) denebilir.

Mezhepsizler, mason Abduh’u övdükleri gibi, Vehhabiliğe zemin hazırlayan İbni Teymiye’yi de, takiyyeddin ve şeyhülislam diye övüyorlar. Ehl-i sünnet olan, bunlara itibar etmemelidir.

Şerri de Allah yaratır

Sual: Bazen Vehhabiliği, bazen Şiîliği savunan mutezile kafalı bir yazar, (Nisa sûresinin 79 âyetinde, şerri insanların yarattığı bildirildi) diyor. Her şeyi Allah yaratmadı mı?
CEVAP
Elbette her şeyi yaratan Allah’tır. İki âyet-i kerime meali şöyledir:

(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62]

(Rabbin, dilediğini seçip yaratır. Onların seçme hakkı yoktur.) [Kasas 68]

Sapık yazarın bildirdiği âyet-i kerimenin meali şöyledir:

(Sana gelen her iyilik, Allah’tan [bir ihsanı olarak] gelmekte, her kötülük de [günahlarına karşılık olarak] kendinden gelmektedir.) [Nisa 79]

Bu âyette, günahlarımız yüzünden kötülük geldiği bildiriliyor. Kötülüğü yaratan yine Allahü teâlâdır. Bundan önceki âyette, şerri de Allah’ın yarattığı bildiriliyor. O âyet-i kerimenin meali:

(Kendilerine bir iyilik dokununca, “Bu Allah’tan” derler, başlarına bir kötülük gelince de “Bu senin yüzünden” derler. “Küllün min indillah [Hepsi Allah’tandır]” de! Bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]

(Hepsini yaratan Allah’tır) dendiği hâlde, bu mutezile kafalılar, bir türlü laf anlamıyorlar.

Peygamber efendimizin ise bu konuda sayısız hadis-i şerifi vardır. Bir tanesi şu mealdedir:

(Kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayan, mümin değildir.) [Tirmizi]

Meşhur Amentü hadisinde, imanın altı şartından biri şöyle bildiriliyor:

(Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.) [Buhari, Müslim, Nesai]

Muhammed bin Abdülkerim Şihristani hazretleri buyuruyor ki: Mutezile kafalılar, (İnsan, ihtiyarî yani istekli hareketlerini kendi yaratır. Allahü teâlânın şerri yarattığını söylemek doğru olmaz, çünkü şer zulmünü yaratan, zâlim olur. Allah'a zâlim denmez) diyor. Bunların bu sözleri yanlıştır. İş sahibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır. İnsan mahlûk olduğu gibi, yaptığı hayrı, şerri de mahlûktur. Saffat sûresinin 96. âyetinde mealen, (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimlerinden İmam-ı Beydavi hazretleri, bu âyetin tefsirinde, (Yaptığınız şeyler, insanın fiiliyle, hareketiyle olduğu için, insanın işi olur, fakat hareket kuvvetini veren, iş için lazım olan şeyleri yaratan, Allahü teâlâdır) demektedir. (Milel ve Nihal)

Ebu İshak Efendi hazretleri buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, iyilik yapana karşılığını verecektir. Kimsenin iyiliği karşılıksız kalmayacaktır. Küfürden başka kötülüklerin birçoğunu da affeder. Küfrü dilemesine gelince, Hak teâlâ âlimdir. İlerde olacak her şeyi bilir. Hâkimdir, her şeyin en iyisini yapar. Dilediği kulunu rahmetine kavuşturur ve hidayet ihsan eder. Hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Nitekim Kur’an-ı kerimde Fatır suresi, 8. âyet-i kerimesinde mealen, (Dilediğini sapık yolda bırakır, dilediğini de hidayete kavuşturur) buyuruldu. Yani, iyiliği ve kötülüğü, kulların irade etmesi, dilemesiyle yaratır. Kulun iradesi, yaratmaya sebeptir, vasıtadır. Müminler irade-i cüziyyeleriyle imanı ve itaati dileyince, Allahü teâlâ da diler ve yaratır. Kâfir küfrü, fâsık ise günahı işlemek isterse, O da, irade ederse, yaratır.

Yalnız kulun dilemesiyle bir şey var olmaz. Hak teâlâ da dileyince var olur. Allahü teâlâ, şerleri, kötülükleri de diler ve yaratır, fakat bunları sevmez, razı olmaz. Hayırları, iyilikleri ise hem diler, hem de razı olur, beğenir ve yaratır. Allahü teâlâ dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yaptıkları bütün iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesiyle oluyor. Kullar bir şey yapmak irade edince, O irade etmezse o iş olmaz. O da dilerse, olur. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olur demek, hâşâ âcizlik, gücü yetmemek olur. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. (Eshab-ı kiram kitabı)

Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Allahü teâlâ, hayır murat ettiğinin maişetini kolaylıkla verir. Şer murat ettiğinin ise, maişetini zorlukla karşılaştırır.) [Beyheki]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Kadere, hayrın ve şerrin benim takdirimle olduğuna inanmayan, benden başka Rab arasın.) [Şirazi]

(Allahü teâlâ buyurur: “Ben âlemlerin rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim. Hakkında şer yazdığıma yazıklar olsun, hakkında hayır yazdığıma ise ne mutlu!) [İ. Neccar]

Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi kötülük mü işleyeceklerini, elbette bilir, bildiğini yazıyor. Yoksa yazdığı için kul öyle yapmak zorunda kalmıyor. Cebriye zorla Allah yaptırır der, Mutezile ise, kaderi inkâr eder.

Altın silsile

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir mürşid-i kâmilin talebesine sorarlar:

- (Hep hocam böyledir, büyükler şöyledir) diyorsunuz. Onlardan ne öğrendiniz de, hep onlardan bahsediyorsunuz?

- Biri hakiki, 72’si sahte 73 tane altın var, görünüşleri aynı. Bir defada o hakikisini bulabilir misiniz?

- Mümkün değil.

- İşte bu zat bir el atışta, o altını buluyor. Çünkü hocası ona nasıl bulacağını öğretmiş ve (Hakikisi budur) buyurmuş. Aynı şekilde hocasına da, onun hocası öğretmiştir. İşte bu şekilde her birinin hocasını Cenab-ı Peygambere kadar saymak mümkündür. Dolayısıyla, o sahte altınların içinden gerçek altını seçmeyi bize öğrettiği için bu zatı çok seviyoruz.

- 73 altından kastınız ne?

- Resulullah efendimiz, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, 72’sinin itikat bozukluğu yüzünden Cehenneme gideceğini bildiriyor. İşte o kadar sahte altın içinde hakikisini bulan kurtulur. Bulamayan Cehenneme gider.

- İyi ama herkes, (O gerçek altını ben buldum!) diyor. (Benimki çürük) diyen yok. Sizinkinin hakiki olduğu ne malum?

- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen, (Herkes, “Benim inancım, benim gittiğim yol en doğru yoldur” der ve bundan ferahlık duyar) buyuruyor. Doğru olan o tek yolu diğerlerinden ayıran iki fark vardır:

1- İslam, akıl değil, nakil dinidir. Hiç kimse, kendiliğinden bir şey diyemez. O doğru yolu hocamıza hocası, ona da hocası, ona da onun hocası olmak üzere Resulullah efendimize kadar uzanan Silsile-i zeheb, yani Altın silsile ulaştırmaktadır.

Dinimizle ilgili bir şey söyleyebilmek için, bir kaynaktan nakletmek lazımdır. Bizim dinimizde (Bana göre) yoktur. Böyle diyenin sözü, kendisinin olsun! Öyle diyene, (Bana hocandan bahset!) denir. Sonra, onun da hocası sorulur. Çünkü dinimizde, (Benim hocam buyurdu ki...) vardır.

2- Silsile-i zehebin özelliği ikidir: Birincisi, Peygamber efendimizden itibaren gelen bu zemzem gibi temiz suya, bir pislik yani bid’at karıştırmamışlardır. İkincisi, o kaynaktan, o mübarek kalbden gelen o temiz suyu, bir yere sızmadan korumuşlardır. Yani, sünnete tam uymuşlar ve bid’atten tam kaçınmışlardır. Bu vasıflara uymayanların altınları sahte, yolları çıkmaz sokaktır.

2 Kasım 2012 Cuma

İman ve nikâh tazelemek

Sual: Bir hoca, (Cuma akşamları bazı camilerde yapılan nikâh ve iman tazelenmesi bid’attir yani büyük günahtır) diyor. Başka biri de, (Nikâh ve iman bayatlamaz, pamuk ipliğiyle de bağlı değildir, kopmaz. Bu tecdid işinin yani yenilemenin dinde yeri yoktur) diyor. Küfre düşenin, imanını ve nikâhını tazelemesi gerekmez mi?
CEVAP
Elbette imanı ve nikâhı tazelemelidir. İman giderse, imanı tazelemek gerektiği gibi, nikâhı da tazelemek şart olur. Nikâh da, iman da bayatlar. İki hadis-i şerif meali:

(Elbisenin eskidiği gibi, iman da eskir. Allah’a niyaz ederek, imanınızı tazeleyin!) [Taberani]

(La ilahe illallah sözünü çok söyleyerek imanınızı tazeleyin!) [İ. Ahmed]

Eşlerden biri mürted olunca, nikâhları bozulur. Ama bu talak değildir. Tevbe ve tecdid-i nikâh lazımdır. Küfür olup olmadığı şüpheli bir şeyi yapanın da, tevbe edip, nikâhını tazelemesi ihtiyatlı olur. (Hadika)

Halk arasında, bilmeden küfre düşüren söz söyleyen çok olur. Bunun için her gün imanını, ayda 1-2 defa da nikâhını iki şahit yanında yenilemelidir. (Redd-ül muhtar)

Demek ki, küfre düşen veya küfre düştüğünü zanneden, tevbe edip imanını tazeler. İman gidince nikâh da gideceği için, nikâhını da tazeler. Dinin hükümleriyle bilerek veya bilmeyerek alay eden, her gün dinin bir hükmünü tenkit eden zamane hocalarına itibar etmemeli. Asırlardan beri iman ve nikâh tazelemesi yapılagelmiştir. İman eskiyip kopabilir. Küfre düşmemek için, sabah akşam, hadis-i şerifte bildirilen aşağıdaki iman duasını okumalıyız:

(Şirkten korunmak için, “Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lemü ve estağfirüke limâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” duasını okuyun!) [İ. Ahmed]

İman ve nikâh, pamuk ipliğiyle değil, sözle bağlıdır. Her zaman kopabilir. Küfre düşünce kopar ve her kopuşta da, yeniden bağlamak gerekir.

Bir kâfir, bir sözle mümin, bir mümin de bir sözle kâfir olur. Yeniden mümin olmak için, yalnız kelime-i şehadet söylemek yetmez. Küfre sebep olan o şeyden de tevbe etmelidir. Kişi, küfre düşüp mürted olunca nikâhı da gider, bu talâk [boşamak] demek değildir. Bunun için, üçten fazla, imanı ve nikâhı tazelemek, hullesiz caiz olur. (Birgivi şerhi)

Küfre düşmek de, küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese de, her gün bir kere, (Ya Rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söylemişsem veya bir iş yapmışsam, pişman oldum. Beni affet!) diyerek tevbe etmelidir.

Küfre düşürücü söz söyleyenin imanı gidince, nikâhı da gider. İman gidince, tecdid-i iman, nikâh gidince de, tecdid-i nikâh gerekir. Küfre sebep olan söz, hata ile, yanılarak veya teville söylenirse, iman ve nikâh bozulmaz. Böyle kimselerin de tevbe ve istiğfar etmesi, imanını tazelemesi ihtiyatlı olur. (Berika, Hadika, Mecma-ul-enhür)

Her Müslüman, (La ilahe illallah diyerek imanınızı yenileyin!) hadis-i şerifine uyarak, imanını tazelemelidir. İman gidince, nikâh da gideceği için, imanını tazeleyenin, nikâhını da tazelemesi gerekir.

Tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh yapmak gerektiği, başta İbni Âbidin hazretleri olmak üzere, bütün fıkıh kitaplarında bildirilmektedir. Mesela, Tahtavi’nin Merakıl-felah haşiyesinde ve bunun tercümesi olan Nimet-i İslam’da, (Kadın kocasına, “Aramızda talak vâki olunca, beni kendine nikâh etmeye seni vekil ettim” der de, kocası da kabul edip, talak vâki olunca, iki şahit yanında, “Falanca kızı filaneyi kendime nikâh ettim” derse nikâh sahih olur) buyuruluyor. Önceki nikâhları sahih olmasa da böyle yapınca, nikâh dine uygun kıyılmış oluyor.

Nikâh tazelemek, yeniden nikâh kıymak demektir. Nikâhı da, nikâh tazelemeyi de, hoca nezaretinde yapmak gerekmez. Karı koca, iki şahit yanında kendileri nikâhı tazeleyebilir veya kadın, kocasına, (Nikâhımızı tazelemek üzere seni vekil ettim) diyerek vekâlet verip, kocası da, iki erkek şahit yanında, (Öteden beri, nikâhlım olan hanımımı, ona vekâleten ve tarafımdan asaleten kendime nikâh ettim) derse, nikâh tazelenmiş olur. Yahut hanımından vekâlet alan kimse, kendini tanıyan iki erkeğin yanında, (Allahümme innî ürîdü en üceddidel imane vennikâhe tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) duasını okursa, o iki kişi de, bunun nikâh duası olduğunu bilirse, nikâh sahih olur. (İbni Âbidin, S. Ebediyye)

Bugün bazı camilerde yapılan tecdid-i nikâh, bu hükme dayanmaktadır.