20 Mart 2013 Çarşamba

Tefsire uymak

Sual: Berika kitabında, (Tefsir kitaplarına göre amel etmemiz değil, fıkıh kitaplarına uymamız emredildi) deniyor. Tefsir, Allah'ın kitabı sayılır, fıkıh ise âlimlerin kitabıdır. Niye âlimlerin kitabı, Resulullah'ın hadislerine ve Allah'ın kitabına tercih ediliyor?
CEVAP
Hayır, asla öyle bir tercih yapılmıyor. Tefsir için de, bizzat Allah'ın kitabıdır demek yanlıştır. O da müfessirlerin kendi anladıklarıdır. Doğru anladıkları da olur, yanlış anladıkları da olur. Tefsir için, Kur’an gibi (Bu, Allah'ın kitabıdır) denmez. O, tefsir veya tercüme edenin kendi anladığıdır. Kur'an-ı kerimi yanlış anlayan da çok oluyor. Mesela namaz vakitleri için (Üç vakittir), (Altı vakittir), hattâ (Yedi vakittir) diyenler olmuştur. Ama Peygamber efendimiz (Beş vakittir) diyor ve ömür boyu da beş vakit kılmıştır. Onun için mealleri, tefsirleri, bizzat Allah'ın sözü olarak kabul etmek çok yanlış olur.

Tefsirden ve hadislerden dört hak mezhep çıktığı gibi, 72 sapık mezhep de çıkmıştır. Biz kendimiz tefsirden bir şey öğrenmeye kalkarsak, hangi mezhebe gireceğimiz, hangi uçuruma yuvarlanacağımız belli olmaz. Fıkıh bilgisi de tefsirden ve hadis-i şeriflerden çıkarılmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu iki kaynaktan çıkardıkları fıkıh ilmine uyarsak, yine tefsire ve hadis-i şeriflere uymuş oluruz.

Meste mesh etmek
Sual: Mâlikî'de mestin sadece üstünü mesh etmekle ilgili bir kavil var mıdır?
CEVAP
Evet, Mâlikî'de, (Mestin altını da mesh etmek müstehab veya sünnettir) kavli de vardır. Yani bu kavle göre, sadece üstü mesh edilse yeterlidir.

Hüner
İnsanoğlu bir fener, âkıbet bir gün söner,
Harap olmuş bir kalbi, tamir etmektir hüner.

Banyoya girerken

Sual: Klozeti olan banyoya abdest için girerken sağ ayakla, abdest bozmak için girersek sol ayakla girmek gerekiyor. Peki, önce abdest bozup sonra abdest alacaksak, yani her ikisini de yapacaksak hangi ayakla girmek gerekir?
CEVAP
Önce abdest bozacaksak sol ayakla gireriz. Önce abdest alıp sonra abdest bozmak için girilmez. Ya sırf abdest bozmak için girilir veya abdest bozup sonra, abdest almak için girilir.

Allahümmağfirlî
Sual: Uykudan uyanınca veya her fırsatta söylenen Allahümmağfirlî ne demektir?
CEVAP
Allahümme, (Yâ Allah) demektir. Yâ kelimesi, hitaptır. Allahümmağfirlî, (Yâ Rabbî, beni affet!) mânasındadır

Başka mezhepteki farz
Sual: Kendi mezhebimizde farz veya haram değilken, diğer üç hak mezhepteki farzlara uymanın ve haramlardan sakınmanın hükmü nedir?
CEVAP
Kendi mezhebimizde mekruh değilse, başka mezhepteki farzlara uymak müstehab olur. Bunlara birkaç örnek verelim:

Yabancı kadının tenine dokunmak Şâfiî'de abdesti bozar, Hanefî'de ise bozmaz. Yabancı kadına dokunan Hanefî'nin yeniden abdest alması müstehab olur, fakat o abdesti kullanmamışsa yani o abdestle namaz kılmamış veya Kur’an okumamışsa, tekrar abdest alması mekruh olur. Kadına dokunmuş olsa da, yeniden abdest almaz.

Hanefî’de erkeğin göbeği değil, dizi avrettir, açması haramdır. Şâfiî'de diz avret değil, göbek avrettir. Mâlikî ve Hanbelî'de göbek de, diz de avret değildir. Bu iki mezhepte yalnız seveteyn avrettir. Bu durumda Hanefî'nin göbeğini, Şâfiî'nin de dizini kapatması müstehabdır. Mâlikî ve Hanbelî mezhebinde olan kimsenin de, göbekle diz arasını kapatması müstehab olur.

Hanbelî'de iki secde arasında yani celsede, (Rabbiğfir-lî) demek şarttır, kasten terk edince namaz bâtıl olur, unutursa bâtıl olmaz. Hanefî bir kimse de celsede, (Rabbiğfir-lî) derse mahzuru olmaz.

Düşmanı güldürme
Hâline şeytan güler, görünce bu gafleti,
Dininden taviz verme, güldürme o laneti!


Hasret
Dostlardan ayrılalı, kalbim kan ağlıyor,
Bu hasretlik ateşi, ciğerimi dağlıyor.
 

(Allah gaybı bilmez) diyorlar

Sual: Bid’at ehlinin bir kısmı, kerameti inkâr ediyorlardı, bir kısmı da mucizeleri inkâr edip, (Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez) diyorlardı. Bazıları, daha da ileri giderek, (Allah da gaybı bilmez) demeye başladı. Sanki Kur’ana inanıyorlarmış gibi, (Âl-i İmran 140, Tevbe 16 âyetleri delilimizdir. Allah da ileride olacak şeyleri, gaybı bilmez) diyorlar. Allah'ın gaybı bildiğine dair açık âyetler yok mudur?
CEVAP
Elbette vardır, hem de çoktur. Ancak önce ateistlerin benzer düşüncelerini bildirelim. (Allah, insanların Cennete veya Cehenneme gideceğini bilmiyor ki, dünyada onları imtihan etme gereği duymaktadır. Bilseydi elbette imtihana gerek kalmazdı) diyorlar. Ateistler, bunu Allah'a inandıkları için değil, belki cevap veremezler diye, Müslümanları zor durumda bırakmak için soruyorlar. Önce ateistlere, sonra reformistlere cevap verelim:
Allahü teâlâ, imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, hangi günahları işleyeceğini elbette bilir. İmtihanı kendisi için yapmıyor, insanlar için yapıyor. Mesela Allahü teâlâ, ateiste, (Ben biliyorum ki, sen zaten inanmayacaktın, onun için seni Cehenneme attım) deseydi, ateist, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak adaletsizliktir. Beni dünyaya gönderin, iyi ameller işleyeceğim) demez miydi? Ateistin ve diğer kâfirlerin böyle diyememeleri için, onlar dünyaya getirilmiş, onlara akıl verilmiş, iyi ve kötü yol gösterilmiştir. Böylece itiraz edecekleri bir mazeret bırakılmamış oluyor.

Peki gayb nedir? Bunu da bildirelim: Kaybolmuş, saklanmış veya yeri bilinmeyen varlıkları, binlerce yıl önce nelerin olduğu, binlerce yıl sonra nelerin olacağı [mesela Kıyametin ne zaman kopacağı] gibi hususlardan duygu organlarıyla, hesapla, kitapla, tecrübeyle veya herhangi bir alet vasıtasıyla anlaşılmayan şeylere gayb denir. İşte bu gaybı ancak Allah bilir. Kur'an-ı kerimde, Allahü teâlâ için (Âlim-ül-gayb) ve (Allâmül-guyûb) ifadeleri geçer. Birincisi (Gaybı bilen), ikincisi de (Gaybları en iyi bilen) demektir. Hâşâ gaybı bilmeyen nasıl ilah olur?

Bu konudaki birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(De ki: Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.) [Yunus 20]
(Allah’ın, gaybları en iyi bilen olduğunu hâlâ anlamadılar mı?) [Tevbe 78]
(Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.) [Hud 123, Nahl 77]
(De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.) [Neml 65, Hucurat 18]
(Gaybın anahtarları, Allah'ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek tane, yaş ve kuru her şey Allah'ın ilmindedir.) [Enam 59]
(Allah size gaybı bildirmez, fakat dilediği resulüne bildirir.) [Âl-i İmran 179]
(Allah gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği resul müstesnadır.) [Cin 26, 27]
(Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir.) [Lokman 34]
Gaybın en önemlilerinden biri de kalblerden geçen düşünceleri bilmektir. Allahü teâlânın kalblerden geçenleri bildiğine dair birçok âyet-i kerime vardır. Birkaçının meali şöyledir:
(İnsanı ben yarattım ve nefsinin kendisine fısıldadığını [ne düşündüğünü] bilirim. Ben ona şah damarından daha yakınım.) [Kaf 16]
(Allah onların kalblerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.) [Neml 74]
(Elbette Allah kalblerin içindekini hakkıyla bilir.) [Âl-i İmran 119]
(Allahü teâlâ, kalblerinizde ne varsa hepsini bilir.) [Âl-i İmran 154]
(Onlar, ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların kalblerinde gizlediklerini elbette bilir.) [Âl-i İmran 167]
(Onların kalblerinde olanı Allah bilir.) [Nisa 63]
(Allah kalblerde olanı bilir.) [Enfal 43, Zümer 7, Tegabün 4]
(Allah kalblerde olanı bilendir.) [Hud 5]
(Gizli veya açık konuşsanız da fark etmez; O, kalblerde olanı bilir. Yaratan hiç bilmez mi?) [Mülk 13, 14] (Bu âyetin tefsirinde bildirildiğine göre, müşrikler birbirine, “Aman yavaş konuşun, Muhammed'in tanrısı işitmesin” derlerdi. Çünkü Allahü teâlâ vahiyle onların bütün sırlarını, gizli konuşmalarını Resulullah'a bildirirdi, bu sırları meydana çıkınca, “Yavaş konuşalım” derlerdi. (Celaleyn, Medarik)

Demek ki mezhepsizler, bu kadar âyet-i kerimeyi inkâr edecek hâle gelmişlerdir. Kur’ana inanmadıkları hâlde, sanki inanıyormuş görünen reformistlerin bildirdikleri âyet-i kerimelerin mealleri şöyledir:

(Eğer siz [Uhud'da] bir yara almışsanız, [size düşman olan] o topluluk da [Bedir'de] benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürürüz [mağlubiyeti de, galibiyeti de biz veririz.] Allah, zulmedenleri sevmez.) [Âl-i İmran 140]

(Allah'ın, içinizden [ihlasla] cihad edenleri ve Allah'tan, Resulünden, müminlerden başka kimseye sığınmayan ve başkaca sığınacak bir yer aramayanları ortaya çıkarmadan, sizi kendi hâlinize bırakacağını mı [Allah'ın bunları bilmediğini mi] sanıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.) [Tevbe 16]

Reformistlerin görüşleri, ateistlerin, (Tanrı her şeyi biliyorsa bizi niye imtihan ediyor? Demek ki her şeyi bilmiyor) demelerine benziyor. Yukarıda açıkladığımız gibi, Allahü teâlâ, imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, hangi günahları işleyeceğini elbette bilir. İmtihanı kendisi için yapmıyor, insanın ne yaptığını bizzat kendisinin görmesi için yapıyor. Melekler, yapılan işleri, tâbiri caizse videoya alıyorlar, böylece şahitler çoğalıyor. Yaptıklarını inkâr edecek durum kalmıyor. Mezhepsizlerin bildirdiği Âl-i İmran sûresinin 140. âyet-i kerimesinde de, gerçek müminlerin bizzat kendilerince ve diğer insanlarca da bilinmesi için, Allahü teâlâ savaşı bazen kazandırıyor, bazen kaybettiriyor.

Tevbe sûresinin 16. âyet-i kerimesinde, savaşa katılıp Allah için cihat edenlerle etmeyenlerin bizzat kendilerince ve diğer insanlarca da bilinmesi için savaşı emrediyor. Sonunda da, (Allah yaptıklarınızdan haberdardır) buyuruyor. Yani Allah sizin hâlinizi biliyor. Bu hâlinizi kendinizin ve diğer insanların da bilmesi için savaşa gitmenizi emrediyor. Mezhepsizlerin, hâşâ Allah bu durumları bilmediği için, bu durumları öğrenmek maksadıyla savaşı emrettiğini söylemeleri ne kadar çirkindir.
Gaybı, Allahü teâlâ peygamberlerden istediklerine bildirdiği gibi, evliya zatlardan da istediklerine bildirmiştir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı gaybları haber veren keramet ehli zatlar var idi. Ümmetimden de Ömer onlardandır.) [Buharî, Müslim]
Hazret-i Ömer’inki gibi başka evliya zatlardan da birçok keramet görülmüştür. Kur’an-ı kerim bunu bildirmektedir. (Neml 38-40, Meryem 24, Âl-i İmran 37, Kehf 17,18)

Resulullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” gaybdan haber verdiği birçok mucizeyi inkâr küfür olduğu gibi, âyet-i kerimelerle sabit olan evliya zatların kerametlerini de inkâr küfür olur. Hâşâ Allah için gaybı bilmez demek ise katmerli küfür olur.

Gaflet
Cehennem azabına, hangi yiğit dayanır?
Gaflet içinde yatan, nasıl kolay uyanır?

Sevabını hediye etmek

Sual: Okuduğumuz dua ve tesbihlerden hâsıl olan sevab, bir kimseye hediye edildikten sonra, başkasına da hediye edilebilir mi?
CEVAP
Başkasına da hediye edilir, ölü diri, dünyadaki bütün Müslümanlara hediye edilebilir. Tek tek hediye edilebildiği gibi toptan da hediye edilebilir. Hediye ettiklerine, aynı şeyi tekrar hediye edemez. Mesela, 70 bin kelime-i tevhid okudu. Bu hatm-i tehlili, ölen birine hediye etse, daha sonra başkası ölse, ona da hediye edebilir, daha sonra başkaları ölse hepsine teker teker hediye edebilir. Aynı hatm-i tehlili aynı kişilere ikinci defa hediye edemez, çünkü daha önce hediye etmişti.

Abdestsiz namaz kılmak
Sual: Abdesti yokken, abdestim var diye abdestsiz namaz kılsa, gusülde veya abdestte bilmeden kuru yer kalsa, cünüpken unutup yıkanmasa, elbisem temiz diye, necasetli elbiseyle namaz kılsa, fakat bunların hiçbirini öğrenmeden ölse, bu namazları sahih olur mu?
CEVAP
Elbette, sahih olur. Allahü teâlâ kimseye yapamayacağı şeyi yüklemez. (Niye unuttun, niye bilemedin?) demez.

Seferiliğin başlaması
Sual: Vatan-ı asliden çıkıp sefer mesafesindeki bir yere giderken, fabrika, kışla, mezarlık gibi bir yeri geçince seferilik başlar, fakat vatan-ı ikametten ise, evden çıkar çıkmaz seferilik başlar deniyor. Doğru mudur?
CEVAP
Doğru değildir. İkisinde de, fabrika, kışla, mezarlık gibi bir yeri geçince, seferilik başlar.
***
Sual: Kötülük eden, zulmeden kimseleri Allah'a havale etmek, (Allah bunun cezasını versin demek) caiz midir?
CEVAP
Evet, caizdir. (İslam Ahlakı)
***
Sual: Kirasını aylarca ödemeyen kiracıyı mahkemeye verip, haciz yoluyla hakkımızı almak caiz midir?
CEVAP
Evet, caizdir.
***
Sual: Babanın hala ve teyzesi, kardeş çocuklarının torunları mahrem midir?
CEVAP
Evet, mahremdir. Babanın hala ve teyzesi, bizim hala ve teyzemiz demektir. Kardeşimizin torunları da, bizim yeğenimizdir.

Evliya zatlar niye seviliyor?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Evliya bir zata, bir gün biri ziyarete gelir, (Uzun zamandır merak ediyorum. Bu talebeleriniz sizi niye bu kadar çok seviyorlar?) diye sorar. O zat şöyle cevap verir: (Bunun birkaç sebebi vardır: Birincisi, ben bunları çok seviyorum. Bunlar temiz, salih, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda dinimize hizmet ediyorlar. Hepsi Allahü teâlânın sevdiği insanlar; ben böyle kıymetli insanları nasıl sevmem ki? (Minel kalbi ilel kalbi sebila) buyuruluyor. Yani kalbden kalbe yol vardır, o yoldan sevgi akar. Esas sebep budur.

İkincisi, bizim yolumuzda almak yok, vermek vardır. Para sevgisi kesinlikle kalbime girmemiştir. Çünkü paranın yeri ceptir. Kalbe girerse tehlikeli olur. Üçüncüsü, Allahü teâlâ tevazu ehlini sever. Kibirliyi sevmez. Çünkü gül yerde, toprakta biter, dağ başındaki kayada bitmez. Kendimi hiçbir din kardeşimden üstün görmedim.)

Sonra o kimseye, (Merak ettiğiniz durum şimdi anlaşıldı mı?) diye sorar. O da, (Evet şimdi işin püf noktasını anladım) der. Sonra, o zat sözüne devam eder: (Biz insanlardan bir şey beklemeyiz, onların rızalarını almak için yön değiştirmeyiz, biz Allah için yaşar, Allah için ölürüz. Sırf Onun rızasını almak için çalışırız. Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerine, (Siz Allahü teâlânın sevgili, makbul bir kulusunuz) derler. (Nereden bildiniz?) buyurur. (Efendim, herkes sizi seviyor) derler. (Biz insanlar sevsin diye ibadet etmiyoruz. Biz, Allah bizi sevsin diye Ona kulluk ediyoruz) buyurur.

İnsanlar birini çok sevebilir, fakat o kimse Allah indinde sevgili olmayabilir. Aksine, insanlar bir kimseyi sevmeyebilirler, onu hor görürler, ona kötü muamele ederler, fakat Allah onu sever. Bu yüzden, biz bütün varlığımızla Allah’a dönmek için uğraşmalıyız. Yoksa, insanlar bizi sevsin diye, zoraki onların seveceği işleri yapmak yanlış olur. Öyle yapanların hepsi mahvolmuştur. Yönünü insanlara dönen, onlardan sevgi bekleyen, gösteriş yapan, perişan olur. Çünkü itibar sonadır, insan nasıl ölmüşse, öyle haşrolur. Dolayısıyla insanın Allahü teâlâ indindeki durumu muteberdir. Yoksa insanların nazarındaki itibarının önemi yoktur. O hâlde insanların sevgisini değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için çalışmalıdır.)

Aklın ermediği şeyler

Sual: (Allah, canlı, cansız hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamıştır. Ağaç, meyve, sebze, ot gibi her bitkinin, denizdeki, karadaki ve havadaki her hayvanın, taş, toprak, maden, soğuk sıcak su, petrol, gaz gibi cansız şeylerin hiçbiri faydasız veya lüzumsuz değildir) deniyor. Ama birçok galaksiler, gezegenler var. Bunların lüzumlu olduğuna bir delil bulamadım. (Eğer evren tesadüfen yaratılmamışsa, böyle lüzumsuz şeylerin olması evrenin tesadüfen meydana geldiğini gösteriyor) diyenler haklı değil mi?
CEVAP
(Tesadüfen olmuştur) diyen beyinsizler nasıl haklı olur? Tesadüfen ne olur ki? Sitemizde kâinatın yaratılışında tesadüflere yer olmadığı aklî ve nakli ilimlerle ispat edilmiştir. Akl-ı selim sahibi olan, kâinatta yaratılmış lüzumsuz bir şey olmadığını anlar. İki âyet-i kerime meali şöyledir:

(Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Onlara Cehennemde şiddetli azap vardır.) [Sad 27]

(Sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?) [Müminun 115]

Göklerdeki gezegenlerin ve diğer varlıkların hikmeti bugün için anlaşılmayabilir. Çünkü akıl bunu anlamaya müsait değildir. Bunun için Ziya Paşa şöyle demiştir:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

Bir karıncayı veya bir buğday tanesini yaratmaktan âciz olan bir ateist, (Benim aklım, Ziya Paşa’nın dediği gibi küçük değil, aklımla her şeyi ölçer, tartarım) diyor. Güneş’in ısı ve ışınlarının asırlardır eksilip çoğalmadan muntazam nasıl devam ettiğini, olmayan beyni ile ispat etsin bakalım. Güneş ve Dünya boşlukta nasıl durabiliyor? Belli bir hızla bunları asırlardır kim döndürüyor? Yokken nasıl var olmuş? Havadaki oksijen, karbondioksit gibi gazları belli oranda kim tutuyor? Oranları değişse hayat olmaz. İnsan, bir canlıyı yaratmak şöyle dursun, ondaki ruhun mahiyetini bile bilmekten âcizdir. Ruhun mahiyetini anlatsın bakalım. Haddini bilmemek kadar küstahlık olmaz.

Başka bir ateist de, (İnsan maymundan geldi) diyor. (Maymun nereden geldi?) diye sorsanız, (Hücreden geldi) der. (Hücre nereden geldi?) denince, (Sudan geldi) der. (Su nereden geldi?) denince büyük (!) aklıyla cevap vermekten âciz kalır. Her ateist bilsin ki, (Bu terazi bu sıkleti [ağırlığı] çekemez.)

Ruh
İnsan denilen varlık, el, kol, ayak, baş değil,
İnsan ruha denilir, burun, kulak, kaş değil.

Duada bencillik

Sual: Bir ateist, (En faziletli dua, kişinin kendisi için yaptığı duadır) hadis-i şerifi için, (Kendine dua etmek bencillik olur) dedi. Kendimize dua etmek uygun değil mi?
CEVAP
Elbette, kendimize de dua edeceğiz. Çünkü dua etmek, namaz, oruç gibi ibadettir. Namazı kendimiz için kılıyor, orucu kendimiz için tutuyor, her ibadeti kendimiz için yapıyoruz. Allahü teâlâ, kendimize de, dua etmemizi emrediyor. Peygamber efendimiz ve diğer peygamberler de kendileri için dua etmiştir. Hazret-i Musa, (Ya Rabbî, ben kendime zulmettim, beni affet!) diyor. (Kasas 16)

Bir hadis-i şerifte, (Âdem aleyhisselam Cennetten çıkınca, “Ya Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet!” diye dua etti) buyuruldu. (Taberanî)

Peygamber efendimizin ümmetine örnek olmak için ettiği dualardan bazıları şöyledir:

(Allah’ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]
(Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]
(Allah’ım, beni çok zikreden ve emrine uyanlardan eyle!) [Tirmizî]
(Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizî]
(Ya Rabbî, ölümü bana kolaylaştır!) [İbni Ebi-d-dünya]

İnsanın kendisi için dua etmesinin bencillikle ilgisi yoktur. Önce kendimizi, ondan sonra başkalarını kurtaracağız. Kendimiz bataklıkta iken, başkalarını nasıl kurtarabiliriz? Abdullah bin Vehb hazretleri, (Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz) buyuruyor. Atalarımız da, (Önce can, sonra canan, gemisini kurtaran kaptan) demişlerdir.

Ölen eşine bakmak
Sual: Karı kocadan biri ölünce, yaşayan, ölenin cenazesine bakabilir mi?
CEVAP
Kadın, ölen kocasına bakabilir, çünkü koca öldükten sonra nikâh, iddet bitinceye kadar [dört ay on gün] devam eder. Hanefî’de kadın ölünce, kocası buna bakamaz, çünkü kadın ölünce nikâh bozulur. Ama diğer üç mezhepte bakmak caizdir. (Redd-ül-muhtar)

Erkek, ölen hanımının ellerine ve yüzüne, Hanefî’de bakabilir. Diğer yerlerine bakmak için bir ihtiyaç olursa, mesela teşhis için bakmak gerekirse, diğer üç mezhepten biri taklit edilip bakılabilir.

16 Mart 2013 Cumartesi

Zaman Gazetesi Erotik Fotoğraflar Yayınlıyor




Bismillâh, elhamdulillâh, ve's-Salâtu ve's-Selâmu 'alâ Rasûlillâh
 "İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz."
 (Nur Suresi - 19)
 "Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır."  
(Nur Suresi - 30)

"... İyilik ve takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah'ın cezası çok şiddetlidir.  "
(Maide Suresi - 2. Ayetten) 


Değerli Müslüman kardeşlerimiz! 

Allâh hepimize merhamet etsin ve yukarıdaki ayet meallerinden razı olduğu bir şekilde faydalananlardan etsin. Türkiye' nin en çok satan gazetelerinden birisi olan "ZAMAN" gazetesinin yayılmasına katkıda bulunmamaları için kardeşlerimize nasihat ediyoruz. 

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin! Eğer ona gücü yetmezse diliyle onu değiştirsin! Eğer ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin! Bu ise imanın en zayıfıdır!” (Müslim 49/78)
Bu gazetenin hem kendisinde hem de verdiği eklerde bolca, bazen tam sayfa Erotik Kadın fotoğrafları bulunmakta ve uzun bir süredir bu rezilliği devam ettirmekteler.
 Acaba yukarıdaki hadîs-i şerifi de kullandığı yazısında aşağıdaki ifadeleri kullanan şahsın, bu rezil durumdan haberi yok mu ? Şöyle diyor ;

"...Meselâ birisi gözlerini haramdan sakınmaz, Allah’ın yasak ettiği manzaralara çok rahat bakabilir. O, Cenâb-ı Hakk’ın:  

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ 

Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle. (Nûr sûresi, 24/30) beyan-ı şerifini hiç kâle almaz.  ... "
 (http://tr.fgulen.com/content/view/19086/9/)


Yoksa bu şahsın,  "ZAMAN" gazetesine hiçbir müdahale yetkisi yok mu? Yukarıdaki yazıda da münkerden alıkoyma konusundan dem vuruluyor. Milyonlarca Müslüman'ın evlerine, gözlerine bu rezilliklerin sokulmasına mani olmak da sanıyoruz münkere müdahil olma kapsamındadır. 

Ya da bu insanlar, en üstte yer verdiğimiz Nur Suresi  19 . ayetin kapsamında olan "İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler" zümresine mi dahilller ?

 Peki ya bu gazeteyi seve seve evlerine götüren Müslümanlara ne demeli ? Verdikleri paralar ile bu rezaletin yayılmasına katkıda bulunmuyorlar mı ? Kaldı ki, ehline malumdur; bu gazetenin Müslümanların itikadına verdiği zarar,  bahsettiğimiz konudaki zarardan çok daha mühimdir... 

Biz de bu rezaletlerin yayılmasına katkıda bulunmuş olmamak için hiçbir resim örneğini buraya koymadık. Edepsiz, hayasız, örtüsüz, rezil kıyafetli kadın fotoğraflarının bu gazetede yayınlandığına Allâh-u teâlâ şahittir. Şahit ve hesap görücü olarak Allâh yeter.

Bazı Örnekler:

19 Mart 2013 tarihli gazetenin 15. sayfasında "Casper Nirvana - Daha Estetik Daha Özgür" sloganlı reklamındaki mini etekli erotik kadın...
 
20 eylül 2008 tarihli "CumaErtesi" isimli ekin 9. sayfasındaki "collezion" reklamındaki yaklaşık tam sayfa büyüklüğünde, göğüsleri neredeyse açık olan seksi kız ...

26 ağustos 2008 tarihli gazetenin 7. sayfasındaki "rabina" reklamındaki göğüslerinin çatalı görünecek kadar çıplak olan seksi rezil kadın ...

24 ağustos 2008 pazar isimli ekin en arka sayfasında "perlina" reklamındaki sayfanın yarısını aşan büyüklükte kısa etekli kız ...

8 mart 2013 cuma isimli ekin 7. sayfasındaki omo kadınlar kulübü reklamındaki göğüslerinin görünmesine az kalan kadınlar ...

Yüzlerce örnek saymak mümkündür. Eski tarihlerden günümüze kadar bu rezilliği sürdürdüklerini görmekteyiz. 

  
Allâh-u te'âlâ bu konuda ve her konuda bizlere razı olduğu ameli ve sözü nasibetsin. Her şeyin en doğrusunu Allâh-u 'azze ve celle bilir. Hamd, O' na mahsustur.
 

(Allah şaşırtmasın) demek

Sual: (Allah şaşırtmasın) diye dua etmek yanlış değil mi? Allah bizim kötülüğümüzü isteyip de niye şaşırtsın ki? Böyle söylemek Allah’a suizan olmaz mı?
CEVAP
(Allah şaşırtmasın!) duasının benzerleri Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde vardır. Güzel bir duadır. Cehenneme atan da Odur. Günahsız, suçsuz insanı Cehenneme atmaz ki! Cehenneme müstahak olanı atar. Bunun manası, (Ya Rabbî, beni Cehenneme müstahak olanlardan eyleme!) demektir. Hayrın da şerrin de yaratıcısı Allahü teâlâ olduğu için, (Bizi kâfir etme, bizi Cehenneme atma!) diye dua ediyoruz. Bir âyet-i kerimede (Allah, dilediğini saptırır) buyuruluyor. (Rad 27)

Kur’an-ı kerimdeki bazı duaların mealleri: Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma! [Bizi sapıtma!] (Âl-i İmran 8) Kıyamette bizi rezil rüsva etme! (Âl-i İmran 194) Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma! (Kehf 73) Kabirden kalkıldığı gün beni mahcup etme! (Şuara 87)

Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali de şöyle: (Ey Allah’ım, kabir ehlinin ecrinden bizi mahrum etme ve onlardan sonra bizi fitneye uğratma!) [İbni Mace] (Ya Rabbî, bana azap etme!) [Deylemî]

Her şeyi yapan Allahü teâlâ için, Peygamber efendimiz, (Ya Rabbî, kabrimi ibadet edilen put hâline getirme!) diye dua etmiştir. (Abdürrezzak)

Allahü teâlâ herkese, layık olduğunu verir, kimseye zerre kadar zulmetmez. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir: (Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onları azaba sürükleyen, çirkin işleridir. Böylece kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]

Demek ki, şaşıran kimse, çirkin ameli sayesinde şaşırıyor.

Küfür alametleri
Sual: Bazı kimseler, (Boyna haç, bele zünnar takıp bir kere secdeye gidilirse veya namaz kılınırsa, artık haç Müslüman olmuş olur. Bir daha bunlarla namaz kılmakta sakınca olmaz. Diğer küfür alametlerinin hepsi böyledir) diyorlar. Acaba bu düşünce, Hristiyanlığa olan aşırı muhabbetten, kör taassuptan mı kaynaklanıyor? Haç ve zünnar Müslüman olur mu?
CEVAP
Haç ve zünnar, küfür alametidir. Bunlar secdeye gitmekle, zemzemle yıkanmakla küfür alameti olmaktan çıkmaz. Haç denilen putu, papazların zünnar denilen kuşaklarını ve diğer küfür alametlerini, namaz kılarken kullanmak da küfür olur.

Fâsid ve bâtıl satışlar

Sual: Fâsid ve bâtıl satışlar arasındaki fark nedir?
CEVAP
Fâsid, aslı dine uygun, fakat sıfatı dine uygun olmayan alışveriştir. Fâsid satışlar, caiz değildir ve haramdır. Büyük günahtır. Bâtıl, aslı da sıfatı da dine uygun olmayan, yani geçersiz olan alışveriştir.

Fâsid alışverişe birkaç örnek:

1- Alacaklısına evini verip, (Ücretsiz otur!) demek fâsiddir.
2- Sütü için hayvanı, meyvesi için ağacı, üzümü için asmayı, koyun otlatmak için tarlayı, yünü için hayvanı kiraya vermek caiz değildir, fâsiddir.
3- İpliğin bir kısmını, dokumacıya kira olarak bırakmak üzere dokutmak, eşyadan bir kısmını, kira olarak vermek üzere taşıtmak için hayvan kiralamak, unun bir kısmını, kira vermek üzere, buğday öğütmek fâsiddir.
4- Bir kimsenin, birinden bir miktar alacağı varken, bu kimsenin, alacağıyla takas edilmemek şartıyla ondan o kadar liralık mal satın alması fâsiddir. Yani kömürcüden 100 lira alacağı olan kimse, 100 liralık kömür alıp, (Alacağıma say!) diyebilir, fakat (Alacağıma sayma, ben sana 100 lira borçlanayım) diyemez.
5- Evini, ölünceye kadar içinde oturmak veya ölünceye kadar müşterinin kendisine bakması şartıyla satmak fâsid olur. Bu şartla evini hediye etmek caizdir ve evi teslim ettikten ve alan, ona bakmaya razı olduktan sonra, geri alamaz.
6- Satıştaki taksit müddetini, satıcının ve müşterinin bilmesi şarttır. Ödeme müddeti, mal teslim tarihinden başlar. (Hacılar geldiği zaman, yağmur yağdığı vakit öderim) demek caiz değildir, fâsiddir. Hangi ayın hangi günü olduğu bilinmelidir.
7- (Şu sürüden bir koyunu sana sattım) demek fâsiddir, çünkü hangi koyun olduğu belli değildir.
8- Veresiye vermek için, fiyatı arttırmak şart edilirse, alışveriş fâsid olur. Mesela, 100 lira olan bir malı, taksitle alırsan veya üç ay vade ile alırsan 110 lira demek gibi. Fakat 100 liralık bir malı, veresiye isteyen kimseye 110 lira veya 200 lira dense fâsid olmaz. Herkes malını dilediği fiyata satabilir. Öncekinde, (Malım 100 lira, ama veresiye alırsan daha fazlaya satarım) demesi zamanı parayla satmak oluyor.
9- Bir kimseye verdiği ödüncü yalnız ona ve peşin satmak caiz olup, başkasına satmak fâsiddir. Mesela komşuya on tane yumurta ödünç verdik. Bunu başkasına satamayız. Komşu parasını vereyim derse ona peşin satmak caizdir.
10- Fakirin, zekâtı teslim almadan satması fâsiddir. Mesela, (Ali Bey, bana zekât olarak bir ayakkabıyla bir palto verecek. Onu sana sattım) demek caiz olmaz. Zekât mallarını almış olması lazımdır.
11- Alışverişin gereği olmadan, satıcıya veya müşteriye faydası olan bir şartla yapılan satış fâsid olur. Birkaç örnek verelim:
Satıcının buğdayı un yaptıktan veya meyveyi topladıktan sonra teslim etmesini şart etmek fâsiddir.
Peşin olarak pazarlık edince, parasını vermeden önce, malı teslim etmesini istemek fâsiddir. Parasını sonra vermek üzere veresiye satmanın mahzuru olmaz.
Parasını başka şehirde vermeyi şart koşmak fâsiddir. Mesela peşin pazarlık yapıp malı İstanbul’da teslim alıp, (Gel parasını sana Ankara’da vereyim) demek fâsiddir.

Bâtıl olan satışlar:

Bazı fâsid satışlar, gayrimüslim ülkelerde caizdir, fakat bâtıl olan satışlar, gayrimüslim ülkelerde de caiz değildir, haramdır. Harama düşmemek için bâtıl satışları her Müslümanın bilmesi lazımdır. Bâtıl satışlardan bazıları şunlardır:

1- Mal sayılmayan şeylerin satılması bâtıldır. Mesela kan ve leş mal değildir.
2- Mülkü olmayan şeyi satmak bâtıldır. Mesela denizdeki balığı yakalamadan önce satmak bâtıldır. Satış yaptıktan sonra balıkları tutup müşteriye verse yine sahih olmaz. Balıkları tuttuktan sonra satmalıdır.
3- İneğin memesindeki sütü sağmadan önce satmak bâtıldır. Sahih olması için, ineğin sahibine, sütün değerine yakın bir para ödünç verilir. İneğin sahibi de hayvanından çıkan sütü her gün ödünç verir. Sonra takas yoluyla ödeşirler.
4- Ağaçta belirmemiş olan meyveyi satmak bâtıldır. Çünkü ortada mal yok. Meyvenin büyüyeceği kesin değildir.
5- Yedi yaşından küçük çocuğun alışverişi bâtıldır. [Ancak çocuğun eve getirdiği şeyleri ana veya babası görüp razı olursa alışverişi sahih olur. Razı olmakla ana baba alışveriş yapmış oluyor.]
6- Canlı hayvanın etini tartıyla satmak bâtıldır. [Fakat satıcı tartıp hesap eder, şu kadar lira der. Alıcı da, bu koyuna o kadar lira veriyorum derse mahzuru olmaz.]
7- Kaybolan eşyayı satmak bâtıldır. Çünkü malı hemen teslim etme imkânı yoktur.
8- Leşin derisini tabaklamadan satmak bâtıldır. Leşin kemikleri, boynuzu, tüyü, kılı satılır. Domuzdan başka eti yenmeyen hayvanları ve haşeratı ve balıktan başka deniz hayvanlarını, ancak kullanmaları faydalı olduğu zaman satmak caiz olur. Domuzdan başka eti yenmeyen hayvanlar Besmele ile kesilince veya avlayınca derisi temiz olur.
9- Bir binanın üst katı yıkıldıktan sonra, yalnız bu üst katını satmak bâtıldır. Çünkü mal kalmamıştır. Mevcut olan mal satılır. Hak, yalnız olarak satılmaz. Bunun için, alınacak maaşı almadan önce satmak, bunların çeklerini bankaya kırdırmak bâtıldır.
10- Bir kimse, cinsini söyleyerek bir şey satsa, bu şey başka cinsten çıksa, satış bâtıl olur. Mesela nohut diye alıp, pirinç çıksa, bâtıl olur.
11- (Falan şey olursa veya olmazsa, bu malı sana sattım) diye satış yapmak bâtıl olur. [Mesela Polatlı il olursa, bu malı sana bin dolara sattım veya deprem olmazsa, bu evi sana 90 bin liraya sattım demek gibi]
12- Satıcıya ve müşteriye faydası olmayan şartla alışveriş sahih olup, şart edilen şey yapılmaz. Mesela, binmemek şartıyla bir hayvanı satmak, müşterinin kendi giymemesi şartıyla elbise satmak, başkasına satmamak veya hediye etmemek şartıyla satın almak sahih olup, bu şartların hepsi boştur, yapılmaz. Mesela kesmek şartıyla koç satın almak sahihtir, fakat şart geçersizdir. Bir malı, bu şehirde satmamak şartıyla satın almak sahih olup, şart bâtıldır. Bir evi yıkmak şartıyla satın almak sahih, fakat şart bâtıldır, yani yıkmak gerekmez.
13- Bir satışta, malın ve paranın ikisi de deyn olursa, alışveriş sahih olmaz, bâtıl olur. Deyni, deyn karşılığı satmak bâtıldır. Bunun için, her çeşit alacak, teslim alınmadan önce, hiç kimseye veresiye satılamaz. [Kendinde bulunan mala (Ayn), kendinde bulunmayana (Deyn) denir.]

Haktan ayrılmamalı
İbadetleri yapmak, seni usandırmasın,
Doğrudan ayrılma ki, Mevla utandırmasın!

Namazı dosdoğru kıl

Sual: Bir arkadaş, (Dosdoğru kelimesini kullanmak yanlıştır. Sadece doğru demelidir. Çünkü Hakikat Kitabevi’nin kitaplarında dosdoğru diye bir kelime yoktur) diyor. Doğruyu daha kuvvetlendirmek için dosdoğru demenin mahzuru olur mu?
CEVAP
Kelimenin ne mahzuru olur ki? (Cevap Veremedi) kitabının bazı yerlerinde geçen, iyi kimselerin vasıflarını anlatan bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Onlar, şu kimselerdir ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler. Namazlarını dosdoğru kılarlar. Kendilerine verdiğimiz rızktan gizli ve aşikâr infak eder, verirler. Kendilerine kötülük yapanlara, iyilik ederler. O müminler için [amellerine karşılık] âhiret saadeti ve rahat vardır.) [Rad 22]
Bu kitapta da böyle bir kelime olmasa, o kelimeyi kullanmanın mahzuru olmaz. Böyle şeylerle uğraşacak zaman değildir.

Sebebe yapışmak
Sebeplere yapışan, elbette kalmaz naçar,
Güvenirse Allah’a, ona çok kapı açar.

Ölü işitmez mi?
Sual: Muteber bir kitapta, Resulullah'ın kâfir ölülerine hitap ettiği, Hazret-i Ömer'in de (Leşler işitir mi?) diye sorduğu, Resulullah'ın da, (O ölüler, sizden daha iyi işitir) buyurduğu Buharî’den naklediliyor. Sonra da, (Burada ölülerin işitmesi, Resulullah'ın bir mucizesidir) deniyor. Bu, yanlış değil mi?
CEVAP
Muteber kitaptaki bilgilere yanlış dememeli, onu farklı bir ictihad olarak kabul etmeli. Mezhepler arasında çok farklı ictihadlar oluyor, hiçbirine yanlış denmez. Mucize olarak ölüler konuşabilir. O ayrı bir husustur. Herkes kendi mezhebinin bildirdiğine uyar. İşiten beden ve kulak değil, ruhtur. Beden çürür, fakat ruh ölmez.

Şâfiî'de borçlar düşmez
Sual: Şâfiî mezhebindeyim. 50 bin lira kadar param var, ama bir o kadar da borcum var. Zekât vermem gerekir mi?
CEVAP
Evet, 50 bin liranın zekâtını vermek gerekir. Şâfiî’de borçlar düşülmez. Hanefî’de zekâtta bütün borçlar nisaptan düşülür, ama uşur verilirken Şâfiî’deki gibi borçlar düşülmez. Borçlu veya fakir olanın da, mahsulün uşrunu vermesi gerekir.

Müminin miracı
Doğru kılınan namaz, ebediyet tacıdır,
Yerin göğün nurudur, müminin miracıdır.

Paylaşım siteleri

Sual: Bazı arkadaşlar, Facebook gibi paylaşım sitelerine iyi niyetle üye olup, (Dinimize hizmet için, bu sitelere İslamiyet’i anlatan yazılar koyuyoruz) diyorlar. Bunun sakıncaları var mıdır?
CEVAP
Öyle sitelerde, dine ve kanuna aykırı olan birçok sayfalar, yazı ve videolar olabiliyor. Yani oralara üye olmak, birçok bakımdan uygun değildir.

Dine hizmet etmek isteyenlerin, doğru yazılmış kitapları ve siteleri uygun gördüğü arkadaşlarına tavsiye etmeleri, böyle kitap ve sitelerden yazı alıp, ilave yapmadan kendi grubundaki uygun arkadaşlara göndermeleri yeterlidir. Söylediğimiz mutlaka doğru olmalı, ama herkese her doğru söylenmez.

Uygunsuz kimselere gönderilirse, fitneye sebep olunabilir. Din büyükleri, (Bu zamanda en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmamaktır) buyuruyor. Hizmet ediyorum sanarak, bilmeden fitneye sebep olmamalıdır.

Namaz sûresini bilmeyen
Sual: (Yeni Müslüman olmuş, fakat Arapça olarak namaz sûrelerini bilmeyen bir Fransız, bir Alman veya bir Türk, namazı, sûrelerin ve duaların tercümelerini kendi diliyle öğrenip kılabilir) deniyor. İbadet dilini değiştirmek caiz olur mu?
CEVAP
Asla caiz olmaz. (Fetava-i fıkhiyye)

Çok kimse bilir ki, Kur’an-ı kerimi ezberlemek, kendi dilindeki bir kitabı ezberlemekten çok daha kolaydır. Sûre ve dua bilmeyen kimse, bunları bir kâğıda yazıp namaz kılarken karşısına koyar. Öğreninceye kadar böyle okuyarak namazını kılar.

İmam-ı a’zam hariç, İmameyn’e yani İmam-ı Muhammed’le İmam-ı Ebu Yusuf’a göre Mushaf’a veya kâğıda bakarak okumak, Ehl-i kitaba yani Yahudilere ve Hristiyanlara benzemek kastıyla olursa mekruh olur, fakat Ehl-i kitaba benzemek kastı olmadan okumak, mekruh da olmaz. (Dürr-ül-muhtar, Halebi, Mülteka, Hindiyye, Mecmua-i Zühdiye)

Hiç dua ve sûre bilmeyen kimse, buna göre, namazda kâğıda bakarak okuyabilir. Şâfiî mezhebinde ise, Mushaf’a veya yazılı kâğıda bakarak okumanın, zaten hiç mahzuru olmaz. Yeni Müslüman olanın veya hiç sûre ve dua bilmeyenin, hangi mezhepte olduğu da önemlidir. Kendi mezhebinde caiz olmayan şey, başka mezhepte caizse, o mezhebi taklit ederek o işi yapmakta mahzur olmaz.

Kulağa ilaç koymak

Sual: Hanefî’yim diyen biri, (Kulağa ilaç damlatmak orucu bozmaz) gibi yanlış bir hükmü nasıl verebiliyor?
CEVAP
Belki, mezhepsiz demesinler diye Hanefî’yim demiş olabilir. Çünkü mezhebi olan kimse, aklına göre kıyaslar yapmaz, mezhep kitaplarından nakiller yapar.

Kulağa damlatılan ilacın mideye veya boğaza gitme şartı yoktur. Kulağa damlatılan yağ veya ilaçlar orucu bozar. (Dürr-ül muhtar, Redd-ül muhtar, Mülteka, Fetâvâ-i Hindiyye, Hidaye, Nimet-i İslam, Mecmua-i Zühdiye, Dürer ve Gurer)

Şâfiî mezhebinde kulağının içine bir şey sokmak da orucu bozar. Çünkü kulağın içi mide hükmündedir, hattâ bir erkek idrar yoluna pamuk koysa bile orucu bozulur. Çünkü tabiî menfezden içeri girmiş oluyor. Şâfiî'de kulak da tabiî bir menfez yani deliktir. (El-fıkhü alel mezahibil-erbea)’da, (Şâfiî'de, bir çöpü kulağa sokmak da orucu bozar. Çünkü kulağın içi, vücudun iç kısmından sayılır) deniyor.

O kişi, (Astım spreyi ile ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz, çünkü miktarı azdır) diyor. Hâlbuki hiçbir kitapta (Çoğu bozar, azı bozmaz) diye bir kayıt yok. Gıda değil veya deva değil, küçücük bir taş veya kum tanesi de boğaza girince bozduğu, yukarıda adı geçen kitapların hepsinde bildirilmektedir.

(Dil altı hapı, az ilaç emildiği için orucu bozmaz) diyor. Dil altı hapı ise ilaçtır, mukoza denilen yumuşak dokudan emildiği için, deri altına iğne ile ilaç zerki gibidir. Orucu bozar. Mezhebimizin hükmüne uymayıp da aklını ölçü alan kim olursa olsun itibar etmemelidir.

Fırsatı kaçırma
Ehl-i sünneti öğren, boş yere inat etme!
Bid’atlere dalıp da, ömrünü berbat etme!

13 Mart 2013 Çarşamba

Mezhep taklidinde üç grup

Sual: Günümüzde mezhep taklidinde kaç grup vardır?
CEVAP
Mezhep taklidi konusunda ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç grup vardır:

1- Belli bir mezhebi yoktur. Hangi mezhebin hükmü kolay gelirse ve aklına yatarsa onunla amel eder. Falanca mezhepte caizse, bir ihtiyaç ve zaruret olmasa da, hemen onu uygular. Bu mezhepsizliktir, telfîktir, haramdır. Bunlar ifrat grubuna giriyorlar.

2- İhtiyaç, hattâ zaruret olsa bile, bir konuda, diğer üç hak mezhepten birini taklit etmeye ters bakan, mezhep taklidini öcü gibi gören, hattâ dinsizlikmiş gibi zanneden taassup ehli olanlar var. Bunlar da tefrit grubuna giriyorlar.

3- Bir de din kitaplarının bildirdiği şekilde, ihtiyaç veya zaruret olunca, dört hak mezhepten birini, ihtiyaç olduğu konuda, ihtiyaç bitene kadar taklit edenler var. Bunlar vasat, yani orta yolda oluyorlar. Zaten dinimiz, ifratla tefrit arasında vasat bir yoldur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (İşlerin en iyisi vasat olanıdır.)

[Deylemî], (İfrat ve tefritten uzak durun!) [Buharî], (İfrata kaçan helak olur.) [Müslim], (İfrat ve tefritten kaç, vasatı tercih et!) [Beyhekî], (Orta yolu tutun, doğru yoldan ayrılmayın!) [Buharî], (Her hususta orta yolu tutmak, peygamberlik işlerinden biridir.) [Tirmizî]

İslamiyet’in, aşırılıklardan uzak, vasat [orta] bir din olduğunu bildiren bir âyet-i kerime meali de şöyledir: (Sizi vasat bir ümmet kıldık.) [Bekara 143]

İfrat ve tefritten kaçmalı, ihtiyaç olunca, dört hak mezhepten birini taklit etme nimetinden istifade etmelidir.

Kadının camiye gitmesi
Sual: Hindiyye’de, (Kadınların cemaatle namaz kılmak için camiye gitmeleri mekruhtur) yazıyor. Cemaatsiz kılsalar da, yine gitmeleri doğru değil midir? Çarşıya çıkınca namaz kılacak müsait yer bulunmasa, camide cemaat dağıldıktan sonra da mı kılmaları uygun olmuyor?
CEVAP
Kadınların camiye gitmesi günah değil, erkekler varken gidip fitneye sebep olmaları günahtır. Bahsedilen durum gibi bir ihtiyaç olunca, erkekler dağıldıktan sonra, kadınlara ait bölümde namaz kılmalarında mahzur olmaz.

Namaz varsa her şey var

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ömrümüzden geçen her saniye çok kıymetlidir, bir daha asla geri gelmez. İnsanın en kıymetli varlığı vaktidir. (Vakit, nakittir) buyurulmuştur. Nakit, para demektir. Zamanı boşa harcamak, parayı boşa harcamak gibi olur. Para boşa harcanınca, sermaye gider. Zaman boşa harcanınca da ömür sermayesi gider. Vaktinde yapılacak kıymetli işlerden biri de namazdır. Namaz dinin direğidir. Namaz kılmamak çok tehlikelidir, çünkü Allahü teâlânın emridir. Biz bir kul olarak bile, birine söylediğimiz şey yapılmazsa gücümüze gider. Her gün beş defa Allahü teâlânın emrine (Hayır!) demek, devamlı Ona meydan okumak ne büyük cesarettir! Dikkat edilirse, bu tavır, imansızlığı gösterir. Onun için sorumlu olduklarımıza ve sözümüzün geçtiği herkese mutlaka namazı bildirmek lazımdır. Eğer kılınmazsa, kaza kılacak kadar zaman geçtikçe, yani her 5-6 dakikada bir, günahı, öncekilerle toplanarak bir misli artar. Ankebut sûresinde mealen, (Doğru kılınan namaz, her türlü kötülükten korur) buyuruldu. Kötülüklerden uzaklaştırmayan namaz, görünüşte namazsa da, doğru namaz değildir. Ama doğru kılıncaya kadar, görünüşü de bırakmamalı. İnsan bir şeyin hepsini yapamazsa, yapabildiği kadarını yapmalı, tamamını elden kaçırmamalı.

Bir şeyi güzel yapmak, onu çok yapmakla olur. Namazın güzelliği de, çok kılmakla olur. Yalnız beş vakit değil, her fırsatta kılmalı. Kaza borcu olmasa da kaza kılmalı. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” üzülünce, hemen namaza durur ve (Gözümün nuru namazdır) buyururdu. Miraç’ta kavuştuğu her nimete, ümmetinin de kavuşmasını istedi. Orada da, (Ümmetim) dedi. Cenab-ı Hak da namaz nimetini verdi. İşte müminin miracı namazdır.

Namaz, İslâm’ın beş şartından biriyse de, namazın içinde diğer dördü de vardır. Namazda iman vardır, imanı olan namaza durur. Kelime-i şehadet vardır. Oruç vardır, bir şey yenirse namaz bozulur. Zekât vardır, dünyayı, parayı düşünmemek gerekir. Hac da vardır, kıbleye dönmeyenin namazı sahih olmaz. Hâsılı, namaz varsa, her şey vardır. Namaz yoksa, çok tehlikelidir. (Namaz, müminle kâfiri ayıran farktır) hadis-i şerifi bu tehlikeyi bildiriyor. Mümin namaz kılar, kâfir kılmaz. Kılmayan da kâfire benzemiş olur.

Başkasına sevab bağışlamak

Sual: Bekara veya Haşr sûresinin sonunu imam okuyunca bizim de okumamız gerekir mi? Necm sûresinde, (İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur) dendiği için, bizim de bu ikisini ayrıca okumamız gerekiyormuş. Bize faydası yoksa, imam niye sesli okuyor ki?
CEVAP
Kur'an-ı kerimi okumak sünnet, dinlemek ise farzdır. Sünnet, farzın yanında denizde damla gibidir. Elbette imamın okuduğu Kur'an-ı kerimi dinlemek, böylece farz sevabına kavuşmak gerekir.

O âyet-i kerime, (İnsana, ancak dünyada çalışarak yaptığı işler fayda verir) mealindedir. Kur'an-ı kerimi dinlemek de kendi yaptığımız bir iştir. Dinleyerek sevab kazanıyoruz. Dinlemeyene sevabı olmaz. Dinleyenin sevab alması bu âyet-i kerimeye de zıt değildir. Şeyhzade tefsirinde, bu âyet-i kerimenin mânası açıklanırken, (Çalışan kimse, başkasının da sevabdan hissedar olmasına niyet ederse, bu takdirde o da onun amelinin sevabından faydalanır. Çünkü amel eden bu niyetle şer'an başkasına da vekâlet etmiş olur) buyuruluyor. Başkaları işlediği sevabları bize bağışlayabilir.

Biz kendimiz yapmasak da bu sevablara kavuşuruz. Makamat-i Mazheriyye’deki hadis-i şerifte, (Bir kimse, başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhid okursa, o kişinin günahları affolur) buyuruldu. Demek ki, başkaları da bir insanın günahlarının affolması için çalışabilir. Sevablarını ona bağışlamakla kendi sevablarından da bir eksilme olmaz.

Gel
Hasta ruha can veren, etkili bakışa gel!
Kıymetli silsileye götüren akışa gel!

Evliyaya evliya demek

Sual: Selefî biri, (Birine Evliya demek yahut ölmüşse, Merhum veya Rahmetüllahi aleyh demek, gaybdan haber vermek olacağı için şirktir. Mesela Abdülkadir-i Geylanî’ye veya başka birine evliya demek küfür olur) diyor. Bunlar yanlış değil midir?
CEVAP
Elbette yanlış. Birine merhum demekle gaybdan haber verilmiş olmaz. İmanlı ölen her günahkâr Müslüman kesin Cennete girecektir. Onun için ölen Müslümanlara “Merhum” veya “Rahmetüllahi aleyh” denir. Âlimlerin ismi geçince, “Rahmetüllahi aleyh” demekse müstehabdır. (Redd-ül-muhtar)

Müslüman olarak bilinen biri imansız ölse, ama imansız öldüğü bilinmese, ona hüsnüzan edilerek “Rahmetüllahi aleyh” demek caiz olur. Dinimiz zahire bakar. Aksine bir gayrimüslim, Müslüman olup, Müslümanlığını gizlese, kimseye bir şey söylemediği için herkes onu Hristiyan zannetse, imanla ölse, buna Müslüman denmez. Çünkü dinimiz zahire göre hükmeder. Müslüman olarak yaşayıp da imansız ölene de, imansız öldüğü bilinmediği için, “Müslüman” denir. Müslümana, “Merhum” veya “Rahmetüllahi aleyh” demek caiz olur. Bunun için Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsine hüsnüzan etmeli, isimleri geçince, “Rahmetüllahi aleyh” demeli! Müminler, kâfir olarak ölse bile, bilmediğimiz için hepsini iyilikle anmalıyız. Bir hadis-i şerifte, (Ölülerinizin iyiliklerini anın!) buyuruldu. (Tirmizî)

Günahkâr da olsa, ölen Müslümana iyi demek caizdir. Birkaç hadis-i şerif meali:

(Ölen müminin iyi olduğuna şahitlik edilirse, Allahü teâlâ onun kötü olduğunu bildiği halde, “Müslümanların bu ölü hakkındaki şahitliklerini kabul ettim. Onun kötülüklerini de affettim” buyurur.) [Bezzar]

(Siz kimin iyiliğini söylerseniz Cennet ona vacib olur, kimin de kötülüğünü söylerseniz Cehennem ona vacib olur. Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.) [Buharî]

(Hangi Müslümanın iyiliğine dört kişi şahitlik ederse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar. Üç, hattâ iki kişi şahitlik ederse yine böyledir.) [Buharî]

Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri gibi evliya zatları binlerce âlim, iyilikle anmış, Cennetlik olduğunu söylemiştir. Allahü teâlâ, iki Müslümanın şahitliğini kabul eder de, birçok âlimin, evliyanın ittifakla söylediği sözleri kabul etmez mi?

Kur'ana mâna vermek

Sual: Doğuda medrese usulü Arapça öğrendim. Mısır’a giderek Arapçamı çok ilerlettim. Ana dilim gibi Arapça biliyorum. Okuduğum âyet ve hadislerin mânasını hemen anlıyorum, fakat daha sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyunca âyete ve hadise yanlış mâna vermiş olduğumu gördüm. Birkaç misal vereyim:
(Dilediğimizi hidayete kavuşturur, dilediğimizi de sapıklıkta bırakırız) âyetini okuyunca sanki bize ibadeti işleten de, günaha sokan da Allah olduğu anlaşılıyor. Böylece Cebriyye denilen sapık fırkanın görüşü ortaya çıkıyor. (İman edip salih amel işleyenler) âyetini okuyunca amelin imanın bir parçası olduğu, amelsiz imanın fayda vermeyeceği, günah işleyenin kâfir olacağı anlaşılıyor. Böylece sapık fırkalardan Mutezile fırkasının görüşü benimsenmiş oluyor. Bir âyetten (Ömür kısalmaz ve uzamaz) mânası çıkarken, başka bir âyette ömürlerin kısaldığı yazılıdır. Hadisleri okuyorum ömrü uzatan ve kısaltan amellerin bulunduğu bildiriliyor. Çıkmaz içindeyim. Ehl-i sünnetten ayrılıp sapıtacağım diye çok korkuyorum. (Kur’anı kendi görüşüne göre açıklayan kâfir olur) hadisini düşündükçe, korkum bir kat daha artıyor. Kur’an okumaktan vaz mı geçeyim?
CEVAP
Hayır, Kur'an-ı kerimi okuyunca yanlış anlamak günah değildir. Anlaşılan yanlış mânaya inanmak günahtır. Kelimelerin, cümlelerin Türkçesini anlamanın mahzuru olmaz. Âyetlere kendi görüşüne göre mâna vermek, hüküm çıkarmak yanlış olur. Birkaç örnek verelim:

Fâtiha sûresindeki (İyyâke neste’în) ifadesini Türkçe olarak, (Yalnız senden yardım isteriz) şeklinde anlamanın mahzuru olmaz, fakat âyet-i kerimeye kendi görüşüne göre mâna vermek mahzurlu olur. Mesela (Allah’tan başkasından bir şey istemek, bu âyete göre şirktir) diye mâna vermek, kendi görüşüne göre tefsir etmek olur. Bu yüzden Kur’ana kendi görüşüne göre mâna verip kâfir olan çok kimse olmuştur. 72 sapık fırka da, yanlış mâna verdikleri için bid’at ehli olup Cehenneme girecekleri hadis-i şerifle bildirilmiştir.
Boğulmakta olan biri, (İmdat, ben ölüyorum, bana yardım edin!) dese, bu zihniyete göre şirke düşmüş olur. (Şu yükümü sırtıma koymama yardım et!) diyen ihtiyara, (Sen Allah’tan başkasından yardım istedin, şirke girdin) demek, kendi görüşüne göre mâna vermek olur.

(Yâ Resulallah bize şefaat et!) diyen Müslümana, (Sen Allah’tan başkasından yardım istedin, şirke girdin) demek, kendi görüşüne göre mâna vermek olur.

Bir peygamberin veya evliya bir zatın türbesine giderek, (Bana imdat eyle!) diyene, (Sen şirke girdin) demek, kendi görüşüne göre mâna vermek olur.

(Ben yılandan, fareden korkarım) yahut (Ben Allah’tan korkmayandan korkarım) diyene, (Başkalarından değil yalnız benden korkun!), (Yalnız Allah’tan korkun!) mealindeki âyet-i kerimeleri okuyup, (Sen Allah’tan başkasından korktuğun için şirke girdin) demek, kendi görüşüne göre mâna vermek olur.

(Peygamberler, âlimler, şehidler şefaat eder) hadis-i şerifini bildiren kimseye, (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir) mealindeki âyet-i kerimeyi okuyup (Kimse şefaat edemez, sen şirke girdin) demek de, kendi görüşüne göre mâna vermek olur.

Âyet-i kerimeleri okuyup, anlamını bilse bile, (Bu âyete Resulullah ne mâna verdi, âlimlerimiz nasıl tefsir ettiler bilmiyorum) demek veya biliyorsa, (Bu âyette bildirilen mâna şudur) demenin mahzuru olmaz. Kendi anladığına göre söylemek mahzurludur. Kendi görüşüne göre açıklamak, Peygamber efendimizin bildirdiği gibi, küfür olur. Meal okumak da, işte bunun için uygun değildir. Meal okuyan, Allahü teâlânın o âyet-i kerimedeki muradını değil; o meali yazanın, kendi düşüncesine, sınırlı bilgisine ve anlayışına göre verdiği mânayı okumuş olur. Hele meal yazarı bid’at ehliyse, okuyup inananın küfre girmemesi imkânsızdır.
Kur’an tercümelerinden, günümüzde tefsir diye yazılan kitaplardan ve hadis kitaplarından dini öğrenmek asla mümkün olmaz, üstelik insan sapıtır, Ehl-i sünnetten ayrılır da haberi bile olmaz. Her Müslüman Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okuyarak dinini öğrenmelidir. (Kur’an yolu), (Hadislerin ışığında) gibi kitaplar, dinimizi içeriden yıkmak için hazırlanmış tuzaklardır. Binlerce Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları dururken böyle türedilerin kitaplarını okumak çok zararlıdır.

Ana dili Arapça olan Mısırlı ve Suriyeli birçok yazar da, kendi yanlış anlayışına din diyerek sapıklıktan sapıklığa yuvarlanmıştır. Dinimizi öğrenmek için yalnız dil bilmek yeterli olsaydı, Mısır’ın ve Suriye’nin tamamının Ehl-i sünnet olması gerekirdi. Bu ülkelerde birçok mezhepsizin yetiştiği malumdur. 72 sapık fırka da, Kur'an-ı kerime yanlış mâna verdikleri için Ehl-i sünnetten ayrılmışlardır. Bunların içinde küfre düşenler çoktur. Bu sapık fırkaların âlim olan liderleri, Kur'an-ı kerimi anlayamayıp, yanlış hükümler çıkarmak suretiyle sapıttığına göre, bizim gibilerin Kur'ana mâna vermesi veya Kur’an tercümesi okuması elbette çok zararlıdır.

Şükür
Vücutta her zerre, gelse de dile,
Şükrün çok azını yapamaz bile.

11 Mart 2013 Pazartesi

Emri değiştirmek

Sual: (Bir şeyi hiç yapmamaktansa, bir kısmını olsun yapmalıdır. Mesela sünnete uygun sakal bırakmayanın, kirli sakal veya top sakal bırakması daha iyidir) deniyor. Sünnete uymayan sakala iyi denir mi?
CEVAP
İyi denmez. Sünnete aykırı sakalı, sünnet niyetiyle bırakmak bid’at olur. Bid’at işlemek büyük günahtır. Günaha iyi demek çok tehlikelidir. Sünnette değişiklik yapmak, hiç yapmamaktan daha kötüdür. Çünkü sünneti değiştirmek, sünneti beğenmemek olur. Sünneti beğenmeyerek değiştirmek küfür olur. (Bu emir uygun değil, şu şekilde olsaydı daha uygun olurdu) mânasına gelir.

Kasten, sabahın farzı üç, akşamın farzı iki rekât kılınırsa namaz hiç sahih olmaz. Orucu başka ayda tutmak, haccı başka mevsimde yapmak dini değiştirmek olur ve hiç sahih olmaz. Maksat namaz kılmak diyerek, vakitleri girmeden bütün namazlar kılınsa sahih olmaz. (Maksat namazsa eğer, hepsi kılındı) demek yanlış olur. Çünkü bu kılınan, namaz olmadı. Hacca, zamanında değil de, herhangi bir mevsimde gidilse hac sahih olmaz. (Maksat Kâbe’yi ziyaretse, ziyaret gerçekleşti) demek de böyle yanlış olur. Çünkü hac olmadı. Emredilen zamanda ve emredilen şekilde yapmak gerekirdi.

Sakal da böyledir. Resulullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” emrettiği şekilde bir tutam bırakmayıp sünnet diye kirli sakal bırakmak veya top sakal gibi daha değişik bırakmak, sünneti değiştirmek olur. Eğer, sünnet diye yapılırsa bid’at ve haram olur. Sünnet beğenilmediğinden böyle yapılıyorsa küfür olur. Sünnet diye değil de, âdet diye bırakılırsa mekruh olur. Görüldüğü gibi niyete göre değişmektedir.

Çocuğu eczaneye göndersek, (İshal edici bir ilaç al gel!) desek, o da, ishal önleyici bir ilaç getirse yahut biz ishali önleyici bir ilaç istesek, o da, ishal yapıcı bir ilaç getirse, ona niçin böyle yaptığı sorulunca, (Hiç yapmamaktan daha iyidir) demesine benzer. Tuvalet kâğıdı yerine zımpara kâğıdı getiren çocuğa, (O da kâğıt, bu da kâğıt, ne fark eder, hiç getirmemekten daha iyidir) dese, mazur görülür mü?

Birine, (Benim selamımı söyle, Şifa eczanesinden bir aspirin al gel!) dense, o da, daha yakın olan Hayat eczanesine gidip, daha iyisi olan İngiliz aspirininden alıp gelse, daha iyi iş yapmış olmaz. Şifa eczanesinden alıp getirmek, emri verenin isteğidir. Başka eczaneden alıp gelmek o kişinin isteğidir. O, kendi isteğini yapmış oldu. O eczaneden almakta bilmediğimiz bir sebep, bir hikmet olabilir. Sadece (Aspirin getir!) denseydi istediği eczaneden alabilirdi. Ama isim vererek (Şifa eczanesinden al!) denince, emre itaat için o eczaneden alıp getirmek gerekirdi. (O da eczane, bu da eczane ne fark eder?) demekle verilen emir değiştirilmiş oldu. (Şifa eczanesi demesi lüzumsuzdu) diyerek emri vereni bir nevi cahillikle suçlamış da oluyor.

Emre itaat; emri, bildirilen zamanda ve istenilen miktarda yapmakla olur. Bir emrin fazlası da, noksanı da yanlış olabilir. Bazen işin bildirilen zamanda yapılması önemlidir. Daha önce veya daha sonra yapılması mahzurlu olabilir. Bize göre daha iyi sanılan şekil, emri verene göre yanlış olabilir. Bunu da ancak emri veren bilir. Bize düşen, emre aynen uymaktır. Daha iyisini yapmak için geciktirmek veya bazı ilaveler yapmak yanlış olur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, dinin bildirdiğine ilave veya çıkarma yapmak dini değiştirmek olur. Dini değiştiren de, Allahü teâlânın emrine uymamış olur.

Hakk’a teslimiyet
Kahhar'ın korkusundan, kim ağız açabilir?
Her yer Onun mülküdür, nereye kaçabilir?

Ateist ve bakteri

Sual: (Zariyat sûresinin 49. âyetinde, her şeyin çift yaratıldığı bildiriliyor. Bakterilerin ve diğer tek hücreli canlıların erkek ve dişi olmaması, buna aykırıdır) diyen ateiste nasıl cevap verilir?
CEVAP
Ateistin yanlışı, çift denilince sadece erkek ve dişiyi anlamasından kaynaklanıyor. Bu, sadece canlılarla ilgili bir şey değildir, âyet-i kerimede her şey tâbiri geçiyor, kâinattaki her şey için, çift tabiri kullanılmıştır. İmam-ı Kurtubî hazretleri buyuruyor ki: (Her şeyi çift yarattık) demek, her şeyi iki tür ve birbirinden farklı iki çeşit hâlinde yarattık demektir. Erkekle dişi, yeryüzüyle gökyüzü, Güneş’le Ay, geceyle gündüz, aydınlıkla karanlık, düzlükle dağlık, cinlerle insanlar, hayırla şer, sabahla akşam gibi farklı şeyler demektir. (Cami’ul Ahkâm)

Erkekle dişi, yerle gök, Güneş’le Ay, denizle kara, yazla kış, hayatla ölüm, tatlıyla ekşi, aydınlıkla karanlık gibi şeyler demektir. (Celâleyn, Medarik)

Görüldüğü gibi, burada bildirilen, sadece cinsiyet bakımından çift olmak değildir. Soğukla sıcak, geceyle gündüz, kötüyle iyi, doğruyla yanlış, haramla helal, çirkinle güzel, cinlerle insanlar, tek hücreliyle çok hücreli gibi, birbirinin zıttı veya farklı cinste olan her şey kastedilmiştir.

Ateistler, akıllarının almadıkları böyle şeyleri eleştiriyorlar. Doğrusu bildirildiği hâlde, yine ateistliklerine devam ediyorlar. Zaten doğruyu öğrenmek için çalışmıyorlar, Allah kelamı olduğuna inanmadıkları Kur’an-ı kerimde, hata arıyorlar. Asırlardır ısısı ve ışığı eksilmeyen ve her gün düzenli dönen Güneş’le kâinatı yoktan yaratan Allahü teâlâ, hiç yanlış bir şey bildirir mi? Biz açıklayamasak bile, o şey yanlış olur mu? Değil bir karınca, bir ot, bir arpa bile yaratmaktan âciz olan ateistin, uçsuz bucaksız gökleri, göklerdeki gezegenleri, karaları, denizleri, yer altındaki madenleri, soğuk ve sıcak suları, sayısız insanı, cin, melek, hayvan ve bitkileri yaratan Allahü teâlânın kelamında yanlışlık araması kadar bir ahmaklık olur mu?

Esnemek
Sual: Namazda esnerken okumak mümkün olmuyor. Esneme süresi bir rüknü geçebiliyor. Secde-i sehv gerekiyor mu?
CEVAP
Gerekmez.