28 Ekim 2012 Pazar

Bir şey öğretti, o da bana yetti

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlâsımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Her şeyin hakkı ödenebilirse de, böyle hocanın hakkı ödenmez. Çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) buyuruyor. Bu büyük zatlara teşekkür etmek, onların söylediklerine kıymet verip onları severek yollarında gitmekle olur.

Merhum hocamız, herkese mübarek hocası Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden bahsederdi. Bir gün ihtiyar bir akrabası, (Sen hep hocam hocam dersin. Nasıl bir zattır? Ne öğretti sana?) diye sorar. Buna verilecek cevap kaç seneye sığar? Merhum hocamız, (Efendim, benim hocam, bana bir şey öğretti, o da bana yetti) buyurur. (O bir şey nedir acaba?) diye sorunca, (Bu sevilir, bu sevilmez. Bu iyi, bu kötü, bunu öğretti) buyurur. Çünkü en önemli ve en zor iş budur. Allah korusun, bir kötüye iyi diye sarılan, Cehenneme gider.

Dünyada en zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Bu, ilimle ve akılla olmaz. Mutlaka bilen birinin bildirmesi lazımdır. Silsile-i aliyye büyükleri, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bilirler. Çünkü her birine, kendi hocası, işin doğrusunu bildirmiştir. İşte her büyüğün hususiyeti, hep hocasından nakletmesidir. Hocası da, kendi hocasından nakletmiştir. Silsile bu şekilde hazret-i Ebu Bekir’e ve oradan da, Resulullah efendimize kadar gider. O da dinin sahibidir.

Kıymetli insanın değerini kıymetli olan anlar. Büyükler ne kazanmışsa, hocalarına olan edeb ve saygıdan kazanmıştır. Mesela hocaları dua ederken, ayrıca dua etmezler, sadece onların ettiği duaya, (Âmin) derlerdi. Hocalarının yanında kendilerini hep çocuk olarak görürlerdi.

Bir gün bir talebe hocasıyla birlikte giderken, birden önlerine bir köpek çıkar. Talebe, hemen hocasının arkasına saklanır. Hocası da, bastonuyla köpeği kovar. Talebe, kendi kendine, (Gayri ihtiyarî de olsa, niye böyle yaptım? Benim öne geçip hocamı korumam lazımken, niye yapamadım) diye çok üzülürken, hocası, (İyi ki öyle yaptın, çünkü evlat babasına, talebe hocasına sığınır, onun arkasına saklanır, hiç evlat babanın önüne geçer mi?) der. Talebe çok sevinip rahat eder.

Yalan söylemek

Sual: Patron, sekreterine, (Kim ararsa arasın, patron burada yok dersin, yoksa işine son veririm) diye talimat verse, sekreterin yalan söylemesinin günahı patrona mı ait olur? Değilse ne yapmak gerekir?
CEVAP
Yalan söylemek zorunda olan kimse, tariz ve kinaye yollu ifade kullanmalıdır. Tariz, iki manaya gelen söz demektir. Böyle zor durumlarda, telefonda patronu soranlara, masanın üstüne elini koyup, (Patron burada yok) demeli, patron masanın üstünde olmadığı için yalan söylememiş olur. Patronun da emrini yerine getirmiş olur. Mecbur kalmadıkça böyle işlerde çalışmamalıdır.

At sütü
Sual: At sütü helâl midir?
CEVAP
At sütü temizdir, helâldir. Eti de helâldir, ancak neslinin azalmaması için, etini yemek mekruh denilmiştir. (S. Ebediyye)

Çok önemli bir kitap
Sual: Dinimiz hakkında alt yapı kazanmak için hangi konularda, hangi kitapları okumak gerekir?
CEVAP
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabında, kelam, fıkıh, tasavvuf, tefsir, hadis, siyer-i nebi, İslam medeniyeti gibi her konuda Ehl-i sünnete uygun yeterli bilgi vardır. İman, ibadet, ahlak gibi konular herkesin anlayacağı şekilde işlenmiştir. Çok kitap okuyan çok hata eder. Bu kitabı okuyan sadece alt yapı değil, üst yapı da kazanır. Çünkü merhum hocamız, (Bu kitabı okuyup anlayan âlim, tatbik eden evliya olur) buyurmuştur.

Hâmile ve kurban kesmek
Sual: Babaannem, (Hanımı hâmile olan erkek, kurban kesemez. Keserse doğacak bebeğin sesi hırıltılı çıkar) dedi. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Hurafedir, aslı yoktur.

Kâfir hakları
Sual: (Bir kâfirin, bir Müslümana hakkı geçince, dünyadayken helâlleşmezse, âhirette o Müslüman, kâfirin küfrünü yükleneceği için doğru Cehenneme gider) deniyor. Cehennem kâfirlerin yeri değil mi?
CEVAP
Cenab-ı Hak, kâfirin hakkını herhangi bir şekilde vermekten âciz değildir. Kâfirin hakkı için Müslümanı Cehenneme atmaz, kâfiri de Cennete sokmaz. Kâfirin azabını hakkı kadar hafifletebilir veya başka şekilde hakkını verir. Hiç kimse mağdur olmaz.

Ahlakta bid’at
Sual: Kitaplarda ahlakta bid’at diye bir şey geçiyor. Ahlakta bid’at nasıl olur, bir örnek verilebilir mi?
CEVAP
Bid’at, dinde olmayan bir şeyi ibadet olarak yapmak demektir. Mesela selam verirken, Selamün aleyküm demeyip elini başına vurmak, selamı alanın da aynı şekilde veya başka şekilde işaret yapması; yahut fakire kibirlenmek, sünnet diye ona eteğini öptürmek gibi şeyler, ibadet maksadıyla yapılınca bid’at olur.

Her an Allah'a muhtacız

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Vefatından sonra Ebu Bekr-i Şiblî hazretlerini rüyada Cennet nimetleri içinde görüp, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz?) diye sorduklarında buyurur ki: Dört yüz hocadan ders okudum. Dört bin hadis-i şerif ezberledim. Bunlardan birini kendime rehber edindim, onunla hakkıyla amel ettim. Böylece hem dünya, hem âhiret saadetini ele geçirdim. O hadis-i şerif şudur:

(Dünyada kalacağın kadar dünya için, âhirette kalacağın kadar da âhiret için çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Ateşe dayanacağın kadar günah işle!)

Âhiretle aramızdaki mesafe 3-5 saniye kadar kısadır. Her an ölümle karşı karşıyayız. Biz dünyalık peşinde koşarken, ölüm de bizim peşimizde koşuyor. Nerede, ne zaman, nasıl yakalayacağını bilemeyiz. Dünya için elbette çalışmalı, ama sonsuz kalınmayacağını, bir gün bunların hepsinin bırakılacağını, her şeyin sıfır olacağını düşünmeli. Bu yüzden, dünya varlığı için sevinmeye de, üzülmeye de değmez.

Âhiret için de, orada sonsuz kalınacağına göre çalışmalı. İnsan sonsuz Cehennemin ne demek olduğunu bir anlasa aklını kaçırır, yataklara düşer. Bir kibrit alevine dayanamayan Cehenneme nasıl dayanır? İmam-ı Rabbani hazretleri, (Âhiret azaplarından bir kıvılcım dünyaya gelse, dünya yanar ve yok olur) buyuruyor. Yani milyonlarca derecelik o enerjiden dolayı, madde yok olur, hepsi enerjiye dönüşür. Ama Cehennemde yok olmak yok. İşte bu sonsuz azap, insanları bekliyor. Bir insan, gideceği yer belli olmadan nasıl ağzının tadıyla yaşar, nasıl hayattan zevk alır? Dolayısıyla herkes, ümitsiz olmamakla beraber, korku içinde yaşamak ve daima hazırlıklı olmak zorundadır.

Cennet nimetleri de sonsuzdur. Böyle sonsuz bir nimete kavuşmak için insan canını yüz bin kere feda eder. Bugün daha rahat olmak, daha çok para kazanmak, daha çok mevki edinmek gibi geçici dünya nimetleri için türlü sıkıntılara katlanılarak üniversite bitiriliyor, sonra ihtisas, sonra doktora derken, sürekli çalışmaya devam ediliyor. Cennet nimetleri ise, dünya nimetleriyle asla kıyaslanamaz. Kitaplarda, (Cennetteki incilerden bir tanesi dünyaya gelse, onun ışığından güneş kararır, yani gözükmez olur) deniyor. Sonsuz olan böyle güzel bir yer, bu kadar yüksek bir mevki için, insan nasıl çalışmaz?

Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et: Hangi an muhtaç değiliz ki? Organlarımızın, hücrelerimizin çalışmasında muhtacız. Havaya, gıdaya, güce, kuvvete muhtacız. Gerek iç dünya yani vücut bakımından, gerekse dış dünya bakımından muhtacız. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları biraz değişse, dünyadaki herkes ölür. Kalbimizin atışı değiştiği zaman şuurumuz yerinden gider, söylediklerimizi bile unuturuz. Her an, her nefeste, her bakışta, Cenab-ı Hakk’ın kudretine muhtacız.

Teknik ilerlemesine rağmen, henüz bir hücre bile tamamen anlaşılmış değildir. Kâinatın her tarafı ilâhi bir hârikadır. Vücudumuz bir hârika! İçeride neler neler oluyor! Elin bir hareketi, milyonlarca işten meydana geliyor. İnsanın beyninde, şuurlu bir işi yapmak bir şeye karar vermek için milyonlarca sinir hücresi, o anda o işe konsantre olur. Sübhanallah! Nasıl bir işlem yapıyorlarsa, beyindeki o bilgisayar her an, her söylediğine uygun kararlar alıyor.

İnsan beyninin fonksiyonlarını yerine getirecek bir bilgisayar yapılamaz. İnsanda ruh vardır. En mükemmel bir bilgisayarda ruh olmaz. Diyelim ki böyle bir bilgisayar yapılsa, dağlar kadar büyük olması gerekir, ama yine de ruhu olmadığı için işe yaramaz. Çünkü birinin, düğmelerine basıp onu idare etmesi lazım. Zira komut verilmeden kendi kendine bir şey yapamaz. (Filan şey filan işi kendi kendine yapıyor) demek kadar yanlış bir şey yoktur. O hâlde beynin bilgisayarı, bu kadar hesabı kendi kendine mi yapıyor? Yaptıran kim?

Demek ki, Allahü teâlâya muhtaç olmadığımız an yoktur, o hâlde Cenab-ı Hakk’a her an şükretmeli. Onun verdiği, emanet ettiği göz, ayak, kulak gibi organlar ve para pul, mal mülk gibi nimetler, Onun razı olduğu yerde, razı olduğu şekilde kullanılırsa, ancak o zaman şükredilmiş olur. Şükür, İslâmiyet'e uymak demektir.

Ateşe dayanacağın kadar günah işle: Elimizi kibrit alevine tutsak acısına dayanamayız, Allah korusun öbür tarafta nasıl dayanacağız? Ateşe, sıcak suya bir parça elini sokmayan, günde bir iki defa böyle ciğerini, canını yakmayan insan, ateşte yanmanın ne demek olduğunu anlayamaz. O hâlde, Cehennemin dehşetini düşünüp şimdiden âhiret için hazırlık yapmalıyız.

Eshab, evliyadan üstündür

Sual: Eshab-ı kiram, sonra gelen bütün evliya zatlardan üstün müdür?
CEVAP
Evet, hiçbir Müslüman, hiçbir evliya zat, Eshab-ı kiramın derecesine ulaşamaz. Eshab-ı kiramın hepsi âlim ve âdildi. İnsanların efendisinin sohbetinde, hizmetinde bulunmuşlar ve ona yardımcı olmuşlardır. En az sohbette bulunanı bile, en yüksek evliya zattan daha yüksektir. Allahü teâlânın Habibi’nin bir sohbetinde, bir teveccühünde hâsıl olan hâller, o mübarek nefesleri ve nazarları tesiriyle zuhur eden kemaller, o huzura, o yakınlık saadetine kavuşamayanlara nasip olmamıştır. Eshab-ı kiramın hepsi, daha ilk sohbette, nefise uymaktan kurtulmuştur. (İslam Ahlakı)

Takke ve sarık
Sual: (Başı açık namaz kılmak, takkeyle kılmaktan daha iyidir, çünkü takke Yahudi âdeti) deniyor. Takkeyle namaz kılmak sünnet değil midir?
CEVAP
Takke, Yahudi âdeti değildir. Namazda başı örtmek sünnettir. Takkeyle, bu sünnet yerine gelir. Sarık sarılırsa, ayrıca müstehab sevabı da kazanılmış olur. Takkeyle namaz kılmak, sarıkla kılınan kadar sevab olmaz. Bunun için evde, takkeye bir tülbent sararak, yani sarık haline getirerek namaz kılmak daha çok sevab olur.

Eshab-ı kiram, (Resulullah sarıksız takke de giyerdi) buyuruyor. (İbni Asakir)

Resulullah ekseriya beyaz, bazen siyah tülbendi başına sarık olarak sarıp, ucunu bir karış kadar iki omuzu arasına sarkıtırdı. Sarığını takkesiz sarar, bazen sarıksız fitilli takke giyerdi. (H.L.O. İman)

Resim ve fotoğraf
Sual: Bir zaruret olmadıkça, insan ve hayvan resmi yapılmıyor. Fakat fotoğraf çekmek caiz olduğuna göre, açıkta fotoğraf bulundurmak, yükseğe fotoğraf asmak caiz olmaz mı?
CEVAP
Resim yapmakla fotoğraf çekmenin hükmü farklıysa da, resim gibi, fotoğrafı da yükseğe asmak caiz değildir. Açıkta fotoğraf bulunan odaya da, rahmet melekleri girmez.

Sünnetin günü
Sual: Çocuk sünneti için belli bir gün var mıdır?
CEVAP
Belli bir gün yoktur. Haftanın herhangi bir gününde sünnet edilebilir.

Cennetlik olmak

Sual: Gazetelerin haberine göre, Fransız Dr. Emanuelle Cartier bağışladığı organlarıyla üç kişinin hayatını kurtardığı için, ona cennetlik deniliyor. Organ bağışlayan veya insanlara büyük hizmetler yapan herkes Cennete mi gider?
CEVAP
Cennete girmek için, iman sahibi olmak yani Müslüman olmak şarttır. Bu şartı, Cenneti, Cehennemi ve her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ koydu. İnsanların böyle bir yetkisi yoktur. İnsanlar kendi düzenleri için kanunlar, kurallar koyarlar. Mesela, Türkistanlı, Azerbaycanlı veya başka ülkedeki bir Türk, Türkiye’ye gelse, Türk vatandaşlığına kabul edilmediği sürece, profesör olsun, Nobel ödülü alsın veya Edison gibi bilim adamı olsun, Türk vatandaşına tanınan haklardan faydalanamaz. Mesela, oy kullanamaz, milletvekili olamaz. Çünkü T.C. vatandaşı değildir, vatandaş olmayan, bu haklara sahip olamaz. Cennete girmek için de, cennetlik kimliğine sahip olmak gerekir. Bunun için de, Müslüman olmak, Amentü’de bildirilen altı şarta inanmak ve beğenmek, yalnız Müslümanlığın hak, diğer bütün dinlerin bâtıl, geçersiz olduğuna inanmak şarttır. Allahü teâlâ, eski hak dinleri nesh ettiğini yani yürürlükten kaldırdığını, şimdi hak din olarak sadece İslam’dan razı olduğunu Kur’an-ı kerimde açıkça bildirmektedir.

Gezmek için bile gelen turistleri hâlâ pasaportsuz kabul etmeyen ülkeler vardır. Cennete de, iman pasaportu olmadan alınmaz. Gayrimüslimler, Müslüman olmadıkça, insanlığa ne kadar çok iyilik etseler de, nice faydalı buluşları olsa da, iman pasaportları olmadığı için onlara Cennete girme izni verilmiyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kâfirlerin faydalı işleri fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küller gibidir. Âhirette o işlerin hiç faydası olmaz.) [İbrahim 18]

Favori uzatmak
Sual: Favorilerimizi kulak yumuşağına kadar uzatmak uygun mu?
CEVAP
Hayır, hiç uzatmamak daha uygundur. Kulağın üstüne kadar keselidir.

Meal abdestsiz tutulmaz
Sual: Latin harfleriyle yazılmış Kur'an-ı kerim meallerini veya tefsirlerini abdestsiz tutmak caiz midir?
CEVAP
Hayır, abdestsiz tutmak caiz değildir.

Bir gusül yeter
Sual: Cünüpken hayız gören kadının, hayızdan temizleninceye kadar guslü geciktirmesi caiz midir? Veya hayızlı iken, ihtilâm olsa veya herhangi bir şekilde cünüp olsa, her ikisi için bir gusül kâfi midir?
CEVAP
Hayızlı kadın ihtilam olsa veya herhangi bir şekilde cünüp olsa, ikisi için bir gusül kâfidir. Bunun gibi, bayramın ilk günü cumaya rastlasa, bir gusül, hem bayram, hem cuma için yeterli olur. (Halebi-yi sagir)

Altın hesabı açtırmak
Sual: Bankada altın hesabı açtırınca, gerçek altın alınmıyor, altına endeksli olarak paramız değer kazandığı gibi kaybettiği de oluyor. Bu şartlarla, altın hesabı açtırmak caiz midir?
CEVAP
Evet, caizdir.

Karabasan nedir?

Sual: Karabasan nedir?
CEVAP
Karabasana, tıpta uyku felci deniyor. Doktorlar, kan dolaşımındaki düzensizliklerden ve psikolojik gerginliklerden kaynaklandığını bildirip şöyle diyorlar: Uyku sırasında, fizyolojik bir felç durumu olur, kaslar çalışmaz. İnsan, uykudan uyanınca hareket edemez, ses çıkaramaz. Sanki üstümüzde bir ağırlık varmış gibi, üstümüze biri çullanmış gibi olur. Az sonra kendiliğinden geçer.

Karabasandan kurtulmak için yatarken yatağa abdestli girmeli, Euzü Besmele okuyarak sağ yanı üzerine kıbleye karşı yatıp, sağ avucu sağ yanağın altına koymalı. Âyet-el kürsi, üç İhlas, sonra Fâtiha ve birer defa iki Kul euzü’yü okumalı. Sonra üç defa (Estağfirullahel azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) okuyup, üçüncüsüne (el-hayyel kayyume ve etûbü ileyh) ilave etmelidir. Daha sonra da on kere (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah) okuyup, onuncusuna (hil aliyyil azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) ilave etmelidir.

Li ilafi’yi [Kureyş sûresini] gece yatarken 11 defa okumalı.

Aşağıdaki hadis-i şeriflerde bildirilen duaları okumalıdır:

(“Bismillâhillezi lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semi’ul alîm” duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar; akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace]

(“Euzü bikelimâtillahittâmmâti min şerri mâ haleka” duasını okuyana, o yerden kalkıncaya kadar, hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]

Âyât-ı hırzı da kırk günden fazla okumalı ve hep yanında taşımalı.

Bir doktora giderek, anksiyete [korku] hapları almak da faydalıdır.

Başka mezhebi taklit
Sual: Bir kimse, oruç tutarken, bir şey kendi mezhebinde orucunu bozsa, fakat Şâfiî'de bozmasa, Şâfiî'yi taklit ederek orucunu kurtarabiliyor. Şâfiî'yi taklit ederken, Şâfiî'de de orucunu bozan başka şey yapsa ve bu da Hanbelî veya Mâlikî'de orucu bozmasa, üçüncü mezhebi taklit ederek orucunu kurtarabilir mi?
CEVAP
Elbette kurtarabilir. Hattâ üçüncü mezhepte de bozan bir şey yapsa, dördüncü mezhepte bozmuyorsa onu taklit ederek yine kurtarma imkânı vardır. Dört mezhebin dördü de haktır. Farklı olmaları rahmettir. İhtiyaç olursa taklit edilir, ihtiyaç yokken taklit edilmez.

Mezhebin hükmüne uyulur

Sual: İbni Âbidin, Hindiyye, Dürer gibi muteber eserlerdeki bazı hadis-i şerifler, bazı hadis kitaplarındaki hadislere ve bazı âyetlere zıt gibi görünüyor. Mezhebimizin bazı hükümleri de, hadislere ve âyetlere zıt görünüyor. Bu durumda Allah'ın kitabına mı, Resulullah'ın sünnetine mi, yoksa mezhebimizin hükümlerine mi uymak gerekir?
CEVAP
Böyle sual sorulması uygun değildir. Hiç (Allah'ın kitabına ve Resulün sünnetine uymalı mı?) diye sorulur mu? Resulullah'ın sünneti, Allah'ın kitabından farklı olur mu? Mezhebimizin hükümleri de, Kitaba ve Sünnete aykırı olmaz. Önce kısaca ölçüyü verelim:

1- Hadis, âyete zıt olmaz. Zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. Çünkü âyeti en iyi Resulullah anlar. Resulullah'ın açıklaması âyetin açıklaması olur.

2- Bir âyet veya bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur. Çünkü mezhebimizin âlimleri, âyet-i kerimeyi ve hadis-i şerifleri elbette bizden daha iyi bilir. Vâris olan âlimlerin farklı ictihadları da, yine Resulullah'ın emrine göredir. Nasıl ki Allahü teâlâ, Resulünü yetkili kıldı, Resulullah da vârislerini yetkili kıldı. Dört mezhep ve farklı hükümler olmayıp tek hüküm olsaydı, Müslümanların hâlleri çok zor olurdu. Şimdi bir insan kendi mezhebine göre yapamadığı bir şeyi, ihtiyaç olunca başka bir hak mezhebe göre yapabiliyor. Bu ne büyük bir nimettir!

Müctehid olmayanın dindeki bu hükümleri hadis-i şeriflerden çıkarması mümkün olmaz. Bunun için, müctehid olmayan, hadis kitabı okursa, ya hadislerin uydurma olduğunu zanneder veya kendi aklına göre, yanlış bir hüküm çıkarır. Her ikisi de, felaketine sebep olur. O hâlde bir Müslümana yapılacak en büyük kötülük, (Kütüb-i sitteyi al, hadisleri oku ve buradan dinini öğren!) veya (Kur’an meali oku, dinini asıl kaynaktan öğren!) demektir. Bu, bir hastaya, (Medikal cihaz satan bir yere git, her türlü tıbbî alet vardır, kendi kendini ameliyat et!) veya (Falan ilaç fabrikasına veya şu ecza deposuna git, orada her türlü ilaç var, bulduğunu, beğendiğini iç, tedavi ol!) demekten daha beterdir. Çünkü yanlış ilaç kullanan, hastalanır veya sakat kalır yahut ölebilir. Ama dini yanlış anlayan, küfre düşüp ebedî Cehennemde kalabilir. Âlim oldukları hâlde 72 sapık fırkanın liderleri ve onlara tâbi olanlar Cehenneme gidecektir. Âyet-i kerimelere kendi kafalarına göre mâna verdikleri için sapıtmışlardır.

Mezhep imamlarını kabul etmeyip, Kitap ve Sünnet diyen mezhepsizlere soruyoruz: Mezhep imamları âyet ve hadise uymamışlar mı? Onlar âyet ve hadisi bizim kadar anlayamamışlar mı? Ne diye o yetkili âlimlere değil de, kendi anlayışımıza uyuyoruz? Günlük işlerde bile, işin ehline gidiliyor. Ameliyat için doktora değil de avukata gidilir mi? Bunun için işin ehli olan mezhep imamımıza değil, kendi anlayışımıza itibar etmek ne kadar tehlikelidir.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Özgürlük nedir?

Sual: (Özgürlük, hiçbir şarta bağlı olmadan istediğini yapabilmek) diye tarif ediliyor. Sonradan buna (başkalarına zarar vermemek şartıyla) ifadesi eklenmiştir. Dinimizdeki özgürlük, bu tarife uygun mudur?
CEVAP
Dinimizde başıboş bir serbestlik yoktur. İslamiyet’te özgürlük [hürriyet], sadece başkalarına değil, kendine ve kendi malına da zarar vermeden, dinimize aykırı olmadan dilediğini yapabilme serbestliğidir. Özgürlükte, kendi malına, hattâ kendi canına kıyma serbestliği varsa da, Müslüman, malını kırıp yakamaz, israf da edemez. Yani dinimizin emrine aykırı olarak malını harcama yetkisi yoktur. İslamiyet, insanın dünya ve âhirette mutlu yaşaması için gerekli kuralların bulunduğu hak dindir.

Her şeyi yaratan Allah’tır
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, 289. mektubunda, (Cebriye’nin, “İşi insanın yapması mecazdır, görünüştür, insanda kudret yoktur. Kullar, rüzgârla sallanan yaprak gibidir. İnsanların her hareketi, ağacın hareketi gibi mecburidir” sözü küfür olduğu gibi, “Kulların iyi kötü, bütün işleri, hakikatte onların değildir. İhtiyarî [isteğe bağlı] hareketleri de yapan, yalnız Allah’tır” sözleri de küfürdür) buyuruyor. Aynı mektupta ve başka mektuplarda da, her şeyi yaratanın Allah olduğu bildiriliyor. İkisi farklı gibi görünüyor. Biz nasıl inanırsak Ehl-i sünnete uygun yani doğru inanmış oluruz?
CEVAP
Her şeyin yaratıcısı elbette Allahü teâlâdır. Aksini söylemek küfür olur. Ancak bize irade-i cüziyye vermiştir. (Şunu yaparsan günah olur, şunu yaparsan sevab olur) diyor. İrade-i cüziyyemiz olmasa, yani her şeyi bize zorla işletse, günahımıza ceza, ibadetimize sevab vermez. Bize irade-i cüziyye kuvvetini veren de Allahü teâlâdır. Her şeyin yaratıcısı Odur. Böyle inanırsak doğru inanmış oluruz.

Nübüvvet mührü
Sual: Herkese Lazım Olan İman kitabında, (Her peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselamın ise, sol kürekteki deri üzerinde, kalbi hizasında idi) diye yazıyor. Bir radyoda okunan ilahide, (Nübüvvet mührü kuluncundaydı) deniyor. Kulunç hastalık değil mi, omuz ve sırt ağrısına denmiyor mu?
CEVAP
İlahiyi yazan kişi, yöre lisanını kullanmış olabilir. Bazı yörelerde, omuz denmiyor da, kulunç deniyor. Bu sözü, (Omzunda nübüvvet mührü vardı) diye anlamak gerekir.

Kaderin ağ örmesi
Sual: (Kader, ağlarını ördü) demek küfür müdür?
CEVAP
Küfür değildir. (Kader ağlarını ördü) demekle ne kast ediliyor? (Kaderin çok zararını gördüm) mü denmek isteniyor? Bu maksatla da dense yine küfür olmaz. Çünkü kaderimiz kötü ise, (Kaderde yazılanı gördük) demektir. Burada kaderi yaratan kötülenmiyor. Kaderimizin kötü olduğu açıklanıyor. Kaderimizin de, kötü olması yine bizim işlediğimiz ameller sebebiyledir. Biz kötü işler işleyecektik ki, Allahü teâlâ, bunları bildiği için, (Şu kötü şeyleri işleyecektir) diye kaderimize yazdı.

Cünübün tırnak kesmesi
Sual: Cünüpken, gusletmeden önce, elini yüzünü yıkayıp tırnaklarını kesen veya sakal tıraşı olan yine mekruh işlemiş olur mu?
CEVAP
Evet, elini yüzünü yıkasa da, yine tenzihen mekruh olur.

Zekatın önemi

Sual: Zekâtın önemi nedir?
CEVAP
Kur'an-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:


(Allah'a ve Resulüne inanan, zekât versin!) [Taberani]


(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.) [Taberani]


(Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!) [Deylemi]


(Zekât vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani] (Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.)


(Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri] (Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği halde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz. Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.)


Resulullah efendimiz, (Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:


(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]


Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur'an-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35)


Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir Müslümanın da zekât vermesi gerekir.


Zekât vermemek ve borcunu ödememek haramdır. Din kitaplarında, (Haram işleyenin, haram yiyenin duası kabul olmaz) ve (Farz borcu olanın nafileleri kabul olmaz) buyuruluyor. Zekât vermeyen zengin, binlerce fakirin hakkını gasbetmiş olduğu için ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun hiçbir hayratı, hasenatı kabul olmuyor. İmkânı varken borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Sözünde durmamak

Sual: Abdullah-i Dehlevi hazretleri, (Tarikata giren kimse, vazifelerine devam etmezse tarikattan çıkmış olur) buyuruyor. Niye tarikattan çıkmış oluyor?
CEVAP
O büyük zatın zamanında hak tarikatlar vardı. Tarikata girmek müstehabdı. İnsan, tarikat vasıtasıyla dinini öğrenmeye çalışırdı. Mürşid-i kâmil olan şeyhler, belli bir zikir ve vazife verirdi. (Şunları ye, şunları yeme, şu kadar zikir çek!) denirdi. Mürit de, bunu kabul ederdi. Sonra bunu yapmazsa verdiği sözde durmamış sayılırdı. Büyüklerin sözünü tutmayan da, onların yolundan çıkmış olurdu.

Müslüman bir kimse de, Müslüman gibi inanmazsa ve imanının gereğini yapmazsa, o da Müslümanlıktan çıkar. Hak bir mezhebe mensup olan kimse de, mezhebinin bildirdiği hükümlere uymazsa, mezhebinden çıkmış, mezhepsiz olmuş olur.

Haramı istemek
Sual: Haram olan şeyi istemek küfür olur mu? Mesela (Şarap içmek istiyorum) dense küfür olur mu?
CEVAP
Küfür olmaz. Hattâ (Şarap içmek haram, ama şarap içmekten hoşlanıyorum) demek haramsa da, küfür olmaz.

Haram ve küfür
Sual: Sevablarımız günahları siliyor. Üstelik büyük günahlar için şefaatler de olduğuna göre, haram işlemekten o kadar korkmuyorum. Bu düşüncemde bir yanlışlık var mı?
CEVAP
Çok yanlışlık var.

Birincisi, ibadetlerimizin kabul olup olmadığı yani sevabımızın olup olmadığı kesin değildir. Ama günahlarımız kesindir. O hâlde, kesin sevabları olmayan insan nasıl korkmadan günah işleyebilir?

İkincisi, haramları affettirebilecek büyük sevablarımızın olması lazımdır. Her sevab, her haramı yok edemez.

Üçüncüsü, ibadetlerimiz bizi haram işlemekten korumuyorsa, bir eksiğimiz, bir yanlışımız veya ihlâssızlık var demektir. Bu da ibadetlerin kabul olmamasının alametidir. Kabul olmayan ibadetler, günahları yok edemez.

Haram işleyene, zamanla haramlar mubah gibi gelir, hiç önem vermez ve sonunda haramlar onu küfre düşürür. Çünkü bir hadis-i şerifte, (Haramlara devam etmek, küfre sebep olur) buyuruluyor. (Mektubat-ı Masumiyye m. 110)

Onun için devamlı günah işleyenin küfre düşmekten kurtulması çok zor olur.

Birkaç ayakkabısı olmak
Sual: Bir erkeğin yazlık kışlık gibi birkaç ayakkabısı olması israfa girer mi?
CEVAP
Ayakkabının birkaç tane olması erkek için israf olmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ayakkabılarınızı çoğaltın! Erkek, ayakkabı giydiği sürece binekli sayılır.) [Müslim]

İki yolun farkı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir din büyüğüne kavuşan, her şeye kavuşmuş olur. Böyle bir büyüğe kavuşmayanın işi çok zordur.

Cennetin anahtarı besmeledir, ama kapısı, büyüklerin gönlüdür. Böyle bir gönle giremeyen, o gönle kavuşamayan, kapıyı zor bulur. Bunun kestirme yolu, bir büyük zatı tanımak ve onun kalbine girmektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi, onu sevdiği kullarıyla tanıştırır. İkincisi de, ona hayırlı iş nasip eder) buyuruyor. Dünyada en hayırlı iş, Allahü teâlânın dinini yaymak ve öğretmektir. Merhum hocamız buyuruyor ki:

Silsile-i aliyye büyüklerinin çok üstün bir âdetleri vardır. Bu, başka hiçbir yolda yoktur. Sadece bu yola mahsustur. Zaten diğer yollardan ayıran fark da budur. Diğer yollarda olanlar, kendilerini sevenleri alırlar, yetiştirirler ve ana caddeye çıkartırlar, (Bu yolun sonu Cennettir, Allah yardımcın olsun, şimdi çalışmana devam et, yolun açık olsun) derler. O talebeler de çalışırlar, uğraşırlar ve kavuşan kavuşur, kavuşamayan yolda kalır. Çünkü o yolun düşmanları çoktur, bunlar kendi başlarına kaldığı için yan yollara sapabilir, bid’atlere bulaşabilirler. Fakat Silsile-i aliyye yolunun büyükleri ise, kendilerini sevenleri tutup, Cennete sokuncaya kadar bırakmazlar. Hattâ köşklerine kadar götürürler. Bu ne saadettir! Onlar tuttuklarını artık bırakmazlar. Yeter ki biz bırakmayalım.

Büyükler, (Biz verdiğimizi geri almayız) buyuruyorlar. Büyüklüğün şanı da budur. O büyükler, inkâr veya imtihan edilmedikçe, verdiklerini asla geri almazlar. Zira onların affı, mağfireti, sevgisi, bizimkine benzemez. Çünkü ehlullah, yani Allah adamları, Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmaya çalışmışlardır.

Büyükler, (Bizi arayanlar, kitaplarımızın satırları arasında bulur) buyurmuşlar. Bu büyüklerin kitaplarından başka dinî kitap okumak, akıl kârı değildir. İnsan bulduğu her şeyi yemediği gibi, her bulduğunu da okumamalıdır. İnsan, kendi vücudunu düşündüğü kadar dinini de düşünmeli. Nasıl ki, sağlığını korumak için yediği gıdalara çok dikkat ediyorsa, dinimizi korumak için de, okuduğu kitaplara çok dikkat etmelidir. Bazı gıdalar, bedeni zehirlediği gibi, bazı kitaplar da imanı zehirler.

İlaç kullanmayıp ölmek

Sual: Bir sohbette, (İlaç almayıp ölenin cenaze namazı kılınmadığı gibi, 90 kilometre hızla gidilmesi gereken bir yolda 100 kilometre hızla gidip kaza yapanın da, cenaze namazı kılınmaz. Çünkü ikisi de intihar etmiş olur) dendi. İntihar etse bile, cenaze namazı kılınmaz mı?
CEVAP
Sohbetteki söz yanlıştır. Her doktor ve herkes bilir ki, her ilacın tesiri kesin değildir. İlaç kullanmamak günah değildir. Bu konuda kitaplarda deniyor ki:

İlaç kullanmayıp ölen, günaha girmez. Çünkü ilacın faydası kesin değildir. (Redd-ül-muhtar)

İlaçların tesiri kesin olanlar da vardır. Bunun için tesiri kesin olan ilaçları kullanmak farzdır.

Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen, günaha girer. Hâlbuki ilaç almayıp ölen, günaha girmez, fakat faydası kesin olan ilaçları kullanmak farzdır. (S. Ebediyye)

Etkisi kesin olan sebeplere yapışmayıp zarar görmek günah olur. (Hadika)

Etkisi kesin olan ilaçları almayıp günahkâr olarak ölenin, hattâ intihar edenin cenaze namazı kılınır.

İntihar edenin, yani kendini öldürenin cenaze namazı dört mezhepte de kılınır. (Mizan-ı kübra)

Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Müslüman her ölünün cenaze namazını, intihar etmiş olsa da kılınız!) [Deylemi]

Yüz kilometre hızla giderken, kaza yapıp da ölürse şehit olur.

Dine aykırı konuşmalar yapılan böyle sohbetlerden uzak durmalıdır.

Kurbanın eti hakkında

Sual: Kurban eti hakkında yapılacak işler nelerdir?
CEVAP
Maddeler hâlinde bildirelim:

1- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır. Tartmadan bölüşüp helâlleşmek caiz olmaz, faiz olur. 7 kişiden dördüne etle birlikte birer bacak, beşinciye etle birlikte derisi, altıncıya etle birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yahut 7 kişi, kurbanlık ineği birine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi sarf etmeye, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil, bölüştürmeden etin tamamını herhangi birine verebilir veya tartmadan ortaklar arasında göz kararıyla paylaştırabilir.

2- Hayvan kesildikten sonra eti telef olsa [mesela yansa, köpekler yese], tekrar kesmek gerekmez. Kan akıtmakla vacib yerine gelmiştir.

3- Kurbanın hiçbir yeri satılmaz. Bir kısmı satılırsa, satılan kadarının bedelini sadaka olarak vermek gerekir, ama kurbanın etiyle yenecek bir şey alınsa, o miktarı sadaka vermek gerekmez.

Seferilik ve kurban
Sual: Kurban bayramında sefere çıkacak olan nasıl hareket eder?
CEVAP
Maddeler hâlinde bildirelim:

1- Bir zengin, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü günü kurban kesip, sefere çıksa vacibi yerine getirmiş olur. Üçüncü günü seferden dönse de, artık tekrar kurban kesmesi gerekmez.

2- Zengin, bayramın üçüncü günü, kurban kesmeden sefere çıkarsa, üzerine vacib olduktan sonra çıktığı için günaha girer. Birinci veya ikinci günü çıksaydı kendisine vacib olmadan çıktığı için günah olmazdı. Kurban, bayramın üçüncü günü imsak vaktinden sonra vacib olur.

3- Kurban kesmeden sefere çıkan zengin, seferdeyken kurban kesmiş olsa bile, bu kestiği nafile olduğundan bayramın üçüncü günü memleketine gelip mukim olursa, tekrar ona kurban kesmek vacib olur.

4- Bir zengin, kurban kesmek niyetiyle bir koyun satın aldıktan sonra, sefere çıksa ve bayramın üçüncü günü de seferde olsa, vekâlet verip o koyunu kestirmesi gerekmez, yani seferi olduğu için kurban kesmesi vacib olmaz. Seferi iken de kurban kesmek çok sevabdır, Sırat’tan geçirir. Bu bakımdan zengin olanın, sevabdan mahrum kalmaması için seferde de kurban kesmesi iyi olur.

Yaratmak ve diriltmek

Sual: Bir ateist, (Kemikleri bile çürümüş olan ölülerin dirilmesi olanaksızdır [imkânsızdır]) dedi. (Peki, hiç yokken insanların, hayvanların, bitkilerin, suyun, toprağın yaratılmasına ne diyorsun?) dedim. (Hepsi tesadüfen olmuştur) dedi. (Peki, böyle muazzam şeyler tesadüfen olabiliyorsa, madem tesadüf her şeyi yapıyorsa, niye tesadüfen ölüler dirilemez?) dedim. Yine inat etti, (Tesadüfen ölü dirilmez) dedi. (Evet, tesadüfen dirilmek elbette olmaz, yoktan yaratılan bir şey yok olursa, onu eskiden yoktan kim yaratmışsa, yine yaratılmasını akıl nasıl inkâr eder? Bazı ateist arkadaşlarınız da, “Bunları doğa yaratıyor” diyor. Peki, doğa hâşâ öncekini yaratıyor da, sonrakini niye yaratamasın? Öncekini kabul edip, sonrakini kabul etmemek normal akla uygun mudur? Hiç yokken denizler meydana geliyor. Denizler kuruyunca, tekrar denizlerin yaratılması niye imkânsız olacak ki? Bu durum bitkiler, hayvanlar ve insanlar için niye mümkün olmaz?) dedim. Sorumu cevapsız bırakmamak için, (Olanağı olmadığı için olanaksızdır) dedi. Mantıklı bir cevap veremedi. Aklı olan insan, bu kadar kör ve inat nasıl olur? Eğer (Bu evreni doğa meydana getirdi) sözünde samimiyseler, yok olanlar, çürüyenler, niye tekrar eski hâline gelemesin ki? Birini yapan güç, ötekini niye yapamasın? Bu kadar mantıksızlık, bu kadar körlük nasıl olur?
CEVAP
Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, ateistlerin düşünemediğini, göremediğini bildiriyor. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kalbleri var, ama anlamazlar, gözleri var, ama görmezler, kulakları var, ama işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidir, hattâ daha da aşağıdır.) [Araf 179]

(Onlar sağır, dilsiz ve kördür, bu hâllerinden dönüp iman etmezler.) [Bekara 18]

(Kalbleri var, ama anlamazlar) buyuruluyor. Neyi anlamazlar? İyiyi kötüyü, imanı küfrü, hayrı şerri, kârı zararı, faydalıyı zararlıyı, Cenneti Cehennemi, dostu düşmanı anlamazlar. Canlıları ayakta tutan ruhu anlamazlar. Canlılara ruh veren gücü anlayamazlar. Kendileri bir sineği bile yaratamazlar. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:

(Allah’ı bırakıp da, yalvardığınız [putlarınız] bir araya gelse, bir sineği bile yaratamazlar. Sinek konup bir şey alsa, onu sinekten geri alamazlar. İsteyen de, kendinden istenen de [putlar] âcizdir.) [Hac 73]

Bir sineği bile yaratmaktan âciz insan, kâinattaki her canlıya can veren muazzam kudret sahibini elbette anlayamaz. Basireti kapalıdır.

(Gözleri var, ama kör oldukları için görmezler) buyuruluyor. Neyi görmezler? Koca Dünya’nın nasıl direksiz durduğunu göremezler. Güneş’in bitmeyen ışık ve ısısını göremezler. Kâinatta yaratılan hiçbir şeyi göremezler. Sayısız hayvan çeşitlerini, bitkileri ve göklerdeki nizamı göremedikleri gibi, kendi vücutlarındaki harikaları da göremezler. Camileri, Cennete giden yolları, Ehl-i sünnet âlimlerini ve kitaplarını görmezler, göremezler. Bunun gibi ibret alınması gereken varlıkları, olayları göremezler.

(Kulakları var ama işitmezler) buyuruluyor. Her gün beş kere okunan ezanı işitmezler. Okunan Kur'an-ı kerimi işitmezler. En önemlisi de hak sözleri işitmezler.

(Dilsizdir, söylemezler) buyuruluyor. Neyi söylemezler? Kelime-i şehadeti söylemezler. (Kâinatın bir yaratıcısı vardır) demezler. Ne kadar gerçek varsa, hepsini inkâr edip söylemezler.

Ateist, bütün kâinatın yoktan meydana geldiğini, her şeyi yaratanın doğa olduğunu söylediği hâlde, yok olanların, çürüyenlerin ve ölülerin tekrar dirilebileceğini aklı almıyor. Bu nasıl doğa ki, Dünya’yı, Ay’ı, Güneş’i, insan ve hayvanları, hiç yokken meydana getiriyor, bunlar yok olunca eski hâline getiremiyor? Doğanın eski gücü ne oldu? Doğa demeyip başka güç olsa, hiç yokken meydana getiren, yok olduktan sonra da meydana getiremez mi? (Tesadüfen meydana geldi) diyenin bile, bundan şüphe etmemesi lazım. Eskiden tesadüfen olmuşsa, yeniden de tesadüfen olamaz mı? Hâlbuki tesadüfen ne olur ki? Bu varlıkları ilk defa kim yaratmışsa, yine onun diriltmesi, niye imkânsız olsun? Bir âyet-i kerimede mealen, (Biz ilk yaratırken zorluk mu çektik, âcizlik mi gösterdik? Onları yeniden yaratırken niye âcizlik gösterelim?) buyuruluyor. (Kaf 15)

Ateist ne kadar kafasız ki, Güneş’i, Dünya’yı görüyor, insanları, hayvanları görüyor. Kendiliğinden olmayacağını da biliyor. Bunları yaratanın, tekrar yaratmasını [diriltmesini] imkânsız görüyor. Bu kadar akılsızlık olur mu?

Ateiste eskiden müşrik deniyordu. Bir müşrik, eline bir insan kemiği alır, Resulullah efendimizin yanına gelir, kemiği ufalayıp üfledikten sonra, meydan okurcasına (Ölülerin, dirilip mahşere geleceğini söylüyorsun. Bu çürümüş kemik, nasıl dirilir?) diye sorar. Resulullah efendimiz, (Elbette, kâinatı yaratan Allahü teâlâ, onu canlandırır, seni de öldürüp, diriltir ve Cehenneme sokar) buyurur. Sonra şu mealdeki âyetler nazil olur:

(İnsan bilmez mi ki, biz onu bir damla nutfeden yarattık. O, apaçık düşman kesilip kendi yaratılışını düşünmeden bize karşı örnek getirmeye kalkışıp, “Şu çürümüş kemikleri kim diriltir” der. Ey Resulüm, de ki, “O çürümüş kemikleri, hiç yokken var eden, elbette diriltir.”) [Yasin 77- 79]

Dirilişi bildiren üç âyet-i kerime meali:

(“Öldükten sonra bizi kim diriltir” derler. De ki, “Sizi ilk defa yaratan Allah, can verip, diriltir.” Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayıp “Ne zaman?” derler. De ki, “Yakındır.”) [İsra 51]

(Allah, ölüleri diriltir ve her şeye hakkıyla kâdirdir. Kıyamet vakti de gelir, bunda asla şüphe yoktur. Allah kabirdekileri diriltip kaldırır.) [Hac 6-7]

(O gün yer yarılıp, halk kabirlerinden süratle çıkar. Bunları diriltip haşretmek bizim için kolaydır.) [Kaf 44]

Yoktan var olduğuna inanıp da, yok olduktan sonra tekrar var olacağına inanmamak kadar ahmaklık olur mu? Bu ateist, ateşe, ineğe, puta tapanlardan daha ahmaktır.

Kâinattan haberimiz var mı?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsan vücuduna ait hiçbir şeyden haberimiz olmadığı gibi, kâinattan da haberimiz yoktur. Allahü teâlâ oksijenin atmosferdeki yüzde 21’lik oranını 25 yapsa, her şey yanar, kül olur. Yine bunun gibi, karbondioksitin oranı, en fazla on binde 4’tür. Bu oran, on binde 5’e veya 6’ya çıksa, herkes zehirlenir, ölür. Atmosferdeki bu hassas dengeler denizlerle sağlanır. Denizler, karbondioksiti emer, içindeki bitkiler, yeşil algler, planktonlar fotosentezle o karbondioksiti oksijene ve karbonhidratlara dönüştürür. Yani hem karbondioksit emilir, hem atmosferdeki oksijenin yüzde 70’i üretilir, hem de denizin gıda deposu teşekkül eder. Ayrıca denizlerin tabanında, denizlerdeki canlıların yaşaması için lüzumlu sıcaklığı temin eden, aralıksız 70 bin kilometre devam eden, kıvrımlı ve çok hafif derecede aktif olan yanardağlar mevcuttur. Bunlardan çoğumuzun haberi yoktur.

Güneşte her an patlayan hidrojen bombalarından çıkan, hayal edemeyeceğimiz büyüklükteki enerji, dünyayı saran ozon tabakasından veya yorgan gibi kalın olan yüzde 78’lik azot tabakasından süzülerek, tam bizim faydalanacağımız sıcaklığın oluşmasını sağlıyor. Biraz fazla gelse felakete sebep olur.

Bir başka örnek de parçalayıcı mikroplardır. Bu mikroplar olmasa, canlılar ölünce çürümeyip minare yüksekliğini geçen bir leş tabakası oluşurdu. Bu parçalayıcı mikropların bir faydası da, ölülerdeki proteinleri amonyağa çevirmeleridir. Bu amonyak, toprağa karışıp diğer bazı mikroplar tarafından bitkilerin kullanabileceği gübreye dönüştürülür. Allahü teâlâ, hiçbir şeyi lüzumsuz, maksatsız yaratmamıştır. Bitkilerin, hayvanların, mikropların hepsi, insana hizmet etmek için yaratılmıştır. Haberimiz bile olmadan, bütün bunlar olup bitiyor. Hepsinin faydası da yine insanlar içindir. Buna rağmen, kâinattaki her şeyi bir nizam içinde yaratan Allahü teâlâya meydan okuyan ahmaklar çıkabiliyor. Herkes edebini takınıp haddini bilmeli. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Edeb, haddini bilmektir. En büyük edeb ise, ilahi hududu muhafaza etmek, emir ve yasağı gözetmektir) buyuruyor. Haddini bilmek, aklın her şeyi bilemeyeceğini ve bilenlere tâbi olmak gerektiğini anlamak demektir.

13 Ekim 2012 Cumartesi

İçkicinin tavsiyesi

Sual: Gece gündüz içen, fakat kimseye zararı dokunmayan biri, (İç, ama edebinle, efendice iç! Kimseye zarar vermezsen, hele niyetin de iyi ise günah olmaz) dedi. Haram olan bir şey, başkasına zarar vermeyince günah olmaktan çıkıyor mu?
CEVAP
İçkicinin sözüne değer verilmez. İnsanları günaha sevk etmek için böyle diyorlar. (Bir kereden bir şey olmaz) diyerek her günahı işletiyorlar. Dinimiz haram kıldığına göre, içkinin damlası da, idrar içmekten de günahtır. Besmelesiz kesilen kuzu eti yenmez, haramdır, ama yenmesinin sağlığa zararı olmaz. Dinde ölçü, sadece sağlığa zararlı olması değildir. Din yasak etmişse, o haramdır.

Allah'ın yasak ettiği şeyler, efendice de işlense, günah olmaktan çıkmaz. Mesela bir hırsız, bir eve girip hiçbir yeri kırmadan, bozmadan sadece altınları alıp götürse, efendice yaptı diye hırsızlığı günah olmaz mı?

Bir ırz düşmanı, bir eve girip, kadını bayılttıktan sonra tecavüz etse, başka hiçbir şeye zarar vermeden çıkıp gitse, tecavüzü günah olmaktan çıkar mı? Hangi günah olursa olsun, efendice işlendiği söylense de, yine günah olmaktan çıkmaz.

İyi niyet de haramları helâl hâle getirmez. Mesela, zenginin malını çalıp muhtaç fakirlere yedirmek için hırsızlık yapmak da günahtır. Kuvvetlenip İslamiyet’e hizmet etmek niyetiyle efendice şarap içmek de günahtır. Gayrimüslim bir kadını Müslüman etmek gibi iyi bir niyetle, onunla gayrimeşru ilişkiye girmek de haramdır. Demek ki, niyet ne kadar iyi olursa olsun, haramlar helâl hâle gelmez.

Halebî kitabındaki hüküm
Sual: Piyasada Türkçe tercümesi de bulunan Halebî-yi sagir kitabının (Kaza namazları ile meşgul olmak) bahsinde, (Geçmiş namazların kazası ile meşgul olmak, nâfile namazlardan daha evlâdır ve mühimdir. Ancak, beş vakit namazın sünnetleri ile kuşluk namazı tesbih namazı ve hakkında rivayet bulunan namazlarla meşgul olmak, geçmiş namazların kazasından daha evlâdır. Bu durumda zikrettiğimiz bu namazlar ise, kaza niyeti ile kılınır. Fetâvâyi Hüccet’de de böyledir) deniyor. Yani kazası olan kimse, beş vaktin sünnetlerini, kuşluk ve tesbih namazı gibi nâfile namazları kılarken kazaya mı niyet etmesi gerekiyor?
CEVAP
Halebî-yi sagir kitabı muteber bir kitaptır. Elbette, sünnetleri ve nâfileleri kılarken kazaya da niyet etmelidir. Kazası olanların kıldığı sünnet ve nâfile kabul olmaz.

Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyurdu ki: Hazret-i Ali'nin rivayet ettiği, (Farz namaz borcu olanın nâfile kılması, doğurması yakın olan hamileye benzer. Doğumu yakınken çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hamile de, ana da denmez. Bu kimse de böyle olup, farz namazlarını ödemedikçe, Allah, nâfile namazlarını kabul etmez) hadis-i şerifi gösteriyor ki, farz borcu varken nâfileyle meşgul olmak ahmaklıktır. Kaza borcu olanın nâfile kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki, elbette kabul olmaz. Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar sermayesi, nâfilelerse kazancıdır. Sermaye kurtarılmadan kâr olmaz. (Fütuh-ul-gayb)

Bu hadisi açıklayan Hanefî âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki: Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, farz borcu olanın, sünnetleri de kabul olmaz. Çünkü sünnetler de nafiledir.

Yolculuğa çıkarken iki rekât namaz kılmalıdır! Kazaya kalmış namazı varsa kaza kılmalı, çünkü kaza borcu varken nâfile kılmak ahmaklıktır. (Bey ve Şir'a risalesi)

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Farz namaz borcu olanın, nâfile namazı kabul olmaz.) [Dürret-ül fahire]

Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer'e yaptığı vasiyette buyurdu ki: Gece yapılması gereken Allah'ın bir emrini gündüz yapsan ve gündüz yapılmasını emrettiğini de gece yapsan, Allah kabul etmez. Allahü teâlâ, farz olan ibadetleri ödemeden nâfile ibadetini kabul etmez. (Kitab-ül Harac)

Neyi tercih etmeli?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünyada iki gram altın için iki ton toprak elenir. Âhirette de böyledir. Niyet altın gibidir. Çok amel değil, ihlâslı amel lazımdır. O kadar amelde hep niyete bakılır, Allah için olanlar seçilir, diğerleri atılır.

Kimi tercih edersek onunla beraber olacağız. Bu yüzden Ehl-i sünnet âlimleri, (Âhirette kiminle beraber olmak istiyorsan, dünyada onunla beraber ol!) buyuruyor. Bu büyükleri seven, onların izini takip eden, onlarla beraber olmayı en büyük nimet kabul eden, hiç şüphesiz onlarla beraber olacaktır.

Çok zengin bir adam ölür. İki oğlu, babalarından kalan, ucu bucağı olmayan mirası uzun süre uğraşarak taksim ettikten sonra, güzel bir kutu çıkar, o kutunun içinde üç tane sakal-ı şerif var. Küçük kardeş, (Biri benim, biri senin. Üçüncüyü ne yapacağız?) der. Büyüğü, (Bunu ortadan keselim, yarısı senin, yarısı benim olsun) der. Küçüğü, (Vallahi olmaz. Peygamber efendimizin sakal-ı şerifi hiç kesilir mi?) der.

Küçük kardeşin neredeyse şuurunu yitirecek kadar üzülmesinden faydalanmak isteyen büyük kardeş, babasının bütün mirasını alma karşılığında küçük kardeşine üç sakal-ı şerifi vermeyi teklif eder, o da kabul eder.

İki kardeş de. sevincinden havalara uçar. Büyük kardeş, bütün malları aldığı için, küçük kardeş de üç sakal-ı şerifi aldığı için çok sevinir. Küçük kardeş, hep o kutuyu karşısına koyar, devamlı salevat-ı şerife getirir. Zamanla büyük kardeşin malı, zarar ederek gittikçe azalırken, sakal-ı şerifleri alıp sürekli salevat getirenin malı devamlı artar. Büyük kardeş en sonunda iflas eder, tükenmiş bir vaziyette ölür. Bir müddet sonra küçük kardeş de vefat eder. Bir mübarek zat Cenab-ı Peygamberi rüyada görür. Kendisine küçük kardeşin ismini söyleyip, kabrini tarif edip, (Filan yerde şöyle bir kabir var, isteği olan, dileği olan, sıkıntısı olan gitsin, o kabri ziyaret etsin ve oradan istesin! Allahü teâlâ onun muradını ihsan eder. Çünkü o beni tercih etti. Öteki ise dünyayı) buyurur.

Resulullah’ı tercih edenin hem dünyası, hem âhireti mamur oldu. Üstelik ölüsünden de Müslümanlar faydalandı. Dünyayı tercih eden ise ikisini de kaybetti.

Allah ve doğa

Sual: Bir meyve suyunun kutusunda şöyle yazıyor:
(Bu meyve suyu, cömert meyve ağaçlarının, su veren yağmurun ve onlara yaşam veren Güneş’in sayesinde üretilmiştir. Doğa, ona hak ettiği saygıyı göstermenin, emek harcamanın ve onu sabırla beklemenin karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini sunarak verdi. Bu lezzetin kaynağı olan doğaya sonsuz teşekkürlerimizle...)
Bunları yaratan Allahü teâlâdan hiç bahsetmeden böyle yazmak, Müslümanlara hakaret değil midir?
CEVAP
Bu ifade, kepçeyle yemek vereni, hattâ asıl ziyafet sahibini göremeyip, kepçeye teşekkür etmek gibi çok gariptir.

Ateistler ve gayrimüslimler, bunun gibi, tabiat ana diye bir şey uydurmuşlar, Allahü teâlânın merhametinden bahsetmeyip, (Tabiat ana, çok merhametlidir) diyerek, taştan, topraktan, ağaçtan, selden, ateşten merhamet bekliyorlar. Bir yangın olsa; çocuk, yaşlı, hasta demeden merhametli (!) ateş yakar, ormanlarımızı kül eder. Yağmurlar yağar, seller meydana gelir, önüne geleni alıp götürür. Yüzme bilmeyeni, deniz boğar, öldürür. İnsanın başına taş, kaya düşer, ölür. Deprem olur, yuvalar yıkılır. Merhametli (!) yıldırım düşer, canlıyı öldürür, cansızı parçalar. Tsunami çıkar insanları perişan eder. Tabiat vardır, ama Tabiat ana diye şuurlu bir varlık yoktur. Ateistlerin, yaratıcıyı inkâr maksadıyla uydurdukları hayâl ürünü bir şeydir.

Tabiat kuvvetleri denen olaylarda merhamet aranmaz. Kur’an-ı kerimde canlı cansız her şeyin zikrettiği bildiriliyor. O ayrı bir şeydir. Onların zikretmesi canlı, şuurlu, merhametli veya merhametsiz olmalarını gerektirmez.

Toprağı, suyu, Güneş’i yaratana değil de, bizzat bunlara teşekkür etmek çok tuhaftır. Birkaç kelime değiştirilerek şöyle yazılabilirdi:

(Bu meyve suyu, Allahü teâlânın yoktan yarattığı su ve yine yoktan meydana getirdiği Güneş sayesinde olgunlaşan meyvelerden üretilmiştir. Cenab-ı Hak, insanlara bir lütuf olarak, emek harcamanın ve onu sabırla beklemenin karşılığında bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini ihsan etmiştir. Bu lezzeti bize tattıran ve bize daha sayısız nimetler veren Allahü teâlâya sonsuz hamdolsun!)

Eshab, evliyadan üstündür
Sual: Eshab-ı kiram, sonra gelen bütün evliya zatlardan üstün müdür?
CEVAP
Evet, hiçbir Müslüman, hiçbir evliya zat, Eshab-ı kiramın derecesine ulaşamaz. Eshab-ı kiramın hepsi âlim ve âdildi. İnsanların efendisinin sohbetinde, hizmetinde bulunmuşlar ve ona yardımcı olmuşlardır. En az sohbette bulunanı bile, en yüksek evliya zattan daha yüksektir. Allahü teâlânın Habibi’nin bir sohbetinde, bir teveccühünde hâsıl olan hâller, o mübarek nefesleri ve nazarları tesiriyle zuhur eden kemaller, o huzura, o yakınlık saadetine kavuşamayanlara nasip olmamıştır. Eshab-ı kiramın hepsi, daha ilk sohbette, nefise uymaktan kurtulmuştur. (İslam Ahlakı)

Takke ve sarık
Sual: (Başı açık namaz kılmak, takkeyle kılmaktan daha iyidir, çünkü takke Yahudi âdeti) deniyor. Takkeyle namaz kılmak sünnet değil midir?
CEVAP
Takke, Yahudi âdeti değildir. Namazda başı örtmek sünnettir. Takkeyle, bu sünnet yerine gelir. Sarık sarılırsa, ayrıca müstehab sevabı da kazanılmış olur. Takkeyle namaz kılmak, sarıkla kılınan kadar sevab olmaz. Bunun için evde, takkeye bir tülbent sararak, yani sarık haline getirerek namaz kılmak daha çok sevab olur.

Eshab-ı kiram, (Resulullah sarıksız takke de giyerdi) buyuruyor. (İbni Asakir)

Resulullah ekseriya beyaz, bazen siyah tülbendi başına sarık olarak sarıp, ucunu bir karış kadar iki omuzu arasına sarkıtırdı. Sarığını takkesiz sarar, bazen sarıksız fitilli takke giyerdi. (H.L.O. İman)

Resim ve fotoğraf
Sual: Bir zaruret olmadıkça, insan ve hayvan resmi yapılmıyor. Fakat fotoğraf çekmek caiz olduğuna göre, açıkta fotoğraf bulundurmak, yükseğe fotoğraf asmak caiz olmaz mı?
CEVAP
Resim yapmakla fotoğraf çekmenin hükmü farklıysa da, resim gibi, fotoğrafı da yükseğe asmak caiz değildir. Açıkta fotoğraf bulunan odaya da, rahmet melekleri girmez.

Sünnetin günü
Sual: Çocuk sünneti için belli bir gün var mıdır?
CEVAP
Belli bir gün yoktur. Haftanın herhangi bir gününde sünnet edilebilir.

Kendini tanıyan Rabbini tanır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, (Men arefe nefseh, fekad arefe rabbeh) buyuruyor. Yani insan kendini tanır, kim olduğunu anlarsa, ancak o zaman Allah’ı tanıyabilir. Kendi âcizliğini, her an her şeyiyle Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmeyen, Allahü teâlânın büyüklüğünü nasıl tanır? Her an, her zerre, kâinatta ne varsa, her şey Allah’a muhtaçtır. Yüce Allah’a kul olmak, Onun emir ve yasaklarına uymak, Onun büyüklüğü karşısında kendisinin çok âciz bir mahlûk olduğunu bilmek gerekir. Kendini bilmekten maksat budur. Kendini bilmeyen, ne Allah’ı bilir, ne de başkasını.

Aslında her şey aşikârdır, fakat gören gözle bakılırsa görülür. Köre, gülün, zambağın rengi anlatılsa ne anlar? Dünya’yı aydınlatan Güneş’i de göremez. Çünkü ona göre her şey simsiyahtır. Nitekim müşrikler Peygamber efendimize, (Allah’ı gösterirsen inanırız) dediler. Resulullah efendimiz çok sıkıldı, hattâ (Ya Rabbi, ben nasıl anlatayım? Senin varlığını nasıl göstereyim?) diye çok üzülmüştü. Cebrail aleyhisselam geldi. (Onlar için üzülüp kendini helâk etme! Ben onların içindeyim?) mealindeki âyet-i kerimeyi getirdi. Mânâsı, (Benim kudretim onların içindedir. Vücutlarının nasıl çalıştığına baksınlar) demektir.

Organların çalışmasından insan vücudundaki trilyonlarca hücreye varana kadar, her şey nasıl çalışıyor, içeride neler oluyor? Bilim adamları, (Bir hücrenin yanında, ağır sanayi fabrikası hiç kalır. Biz henüz hücrenin üç beş atölyesini ancak keşfedebildik) diyorlar. Trilyonlarca hücrenin her birinde henüz keşfedilmemiş birçok şey vardır. İnsan vücudunda her gün, bin tane kanser hücresi teşekkül ediyor. Bir tanesi bir yere tutunsa, kansere sebep olur. Ama Cenab-ı Hak vücutta öyle bir savunma sistemi kurmuş ki, o kanser hücreleri imha ediliyor. Hâlbuki bizim bundan haberimiz bile olmuyor. O hâlde, vücudumuzu kanserden koruyan biz miyiz?

Bir başka misal olarak, kalbi düşünelim. Genç veya yaşlı biri, aniden kalb krizi geçirip ölüyor, kalbinin durmasına mani olamıyor. Diğer organlar da böyledir. Yani çalışmasına müdahale edemediğimiz gibi, durmasına da mani olamıyoruz. Velhasıl, insan ne kadar âciz bir mahlûktur. Bu âcizliğini anlar da, âciz olmayanı tanırsa, kurtuluşa erer.

Kurbanlık hayvanın vasıfları

Sual: Hangi hayvanlardan kurban olur, vasıfları nelerdir?
CEVAP
1- Sadece davar, sığır ve deveden kurban olur. Davar denince koyun, keçi; sığır denince de, inek, boğa, manda, dana, düve, tosun anlaşılır.

2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban olur.

3- Yünü kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur.

4- Davarın 1, sığırın 2, devenin 5 yaşını geçmesi gerekir. 6 ayı geçen kuzu, iriyse kurban olur.

5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesik veya ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz.

6- Eti yenen vahşi hayvandan kurban olmaz. Yabani öküz [buffalo], yabani deve [lama] ve yabani koyundan da kurban olmaz. Melezse, anneye itibar edilir. Annesi evcilse, yavrusu kurban edilebilir.

7- Husyeleri küçük, gebe, tüyü dökülmüş hayvanı kurban etmek mekruhtur.

8- Burnu veya dili kesik yahut çoğu yok olan hayvan kurban olmaz.

9- Davarda bir, sığırda iki meme kesik olsa kurban olmaz, ama yavrusunu emziriyorsa olur.

10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik, bir veya iki kulağı olmayan, kurban olmaz.

11- Diz kapakları gibi bir yeri kemik başına kadar kırılan hayvan kurban olmaz.

Kurban olmaya mani olmayan kusurlar:

1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur.

2- Kulakta çoğu kesilip ayrılmasa, asılı kalsa mekruh olmakla beraber, caizdir. Yarıdan azı kesik olsa, kurban olur. Kulağı enine veya boyuna yarık olsa, kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. Uyuz, burulmuş olanı kurban etmek caizdir.

3- Kulağı, kuyruğu küçük olarak doğan, kurban olur. Kuyruğu kesik değilse, merinos kurban olur.

4- Dişiye aşamayan, zekeri kesik olan kurban olur. Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli.

5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan, kurban olur. Sürüsünden ayrılan ve otlayamayacak kadar deli olan hayvan kurban olmaz.

6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir.

7- Kurbanlık, kesim yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır, sonra kesilirse, caiz olur.

8- Dişlerinin çoğu varsa, mekruh olmakla beraber caizdir.

Kurban ve hayır kurumları


Sual: Vacib, akika ve adak kurbanlarını hayır kurumlarına nasıl kestirebiliriz?
CEVAP
Vacib olan kurban, adak, akika veya ölüler için kesilecek kurban, işin dinî yönünü de iyi bilen ve ilim neşriyle meşgul bir vakfa, vekâlet yoluyla kestirilebilir. Böylece ilim neşrine katkımız olduğu için farz sevabı alırız. İlim tahsili yapılan yerlere, dine uygun şekilde zekât, fitre, adak, akika veya sadaka şeklinde yapılan yardımlar, insanı kazalardan, belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve âfiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Hastalarınızı sadakayla tedavi edin! Bela sadakayı geçemez.) [Taberani]

İhlas Vakfı, öğrenci yurtlarında, binlerce üniversiteli fakir öğrenciyi ve Türk dünyasından gelen muhtaç öğrencileri barındırmaktadır. Onların birçok ihtiyacı, hayırseverlerin yardımlarıyla sağlanmaktadır. Birçok önemli eseri çeşitli dillere tercüme ettirerek, yurt içinde ve yurt dışında dağıtmakta, böylece dinimizin, ülkemizin ve milletimizin tanınmasına vesile olmaktadır. Ayrıca, Türk dünyasından ve yurt içinden gelen fakir öğrencilere her türlü yardımı yapmaktadır.

Yurtlarda üç öğün yemek çıkmakta, İhlâs Vakfı öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. Bu öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı, hayırseverlerin verdikleri kurban vekâletleriyle karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekâletleriyle, hayırseverler adına kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Yıl boyu, bu etler yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır.

İhlâs Vakfı, eğitime ve devletimize verdiği destekle, en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. İhlâs Vakfı’na kurban veya zekât vekâleti veren, İhlâs Vakfı’nın hizmetlerine iştirak etmiş olur. Vekâlet vermek isteyen, herhangi bir İhlâs Vakfı öğrenci yurduna veya Türkiye Gazetesi bürosuna telefon ederek, kurban vekâleti verebilir. Kurban bedelleri, banka hesap numaraları (0212) 451 49 00 numaralı telefondan ve www.ihlasvakfi.org.tr adresinden öğrenilebilir.

Kahverengi ayakkabı giymek

Sual: (Sarı elbise giymek tenzihen mekruhtur) deniyor. Kahverengi ayakkabı giymek de mekruh mudur?
CEVAP
Hayır, mekruh değildir. Resulullah efendimiz siyah ayakkabı giyerdi. Kahverengi giymek de caizdir. Sıkıntıyı giderdiği bildirilmiştir. (Şir’a şerhi)

Tokluk hissi veren
Sual: Sahurda tokluk veren ilaçlar kullanmak orucu bozar mı?
CEVAP
Hayır, bozmaz. Hattâ oruçluyken takılan sigara bandı veya ilaç bandı gibi şeyler de orucu bozmaz.

İnsanlar helâk oldu
Sual: Bir hadis-i şerifte, (“İnsanlar helâk oldu” diyenin kendisi helâk olmuştur) buyuruluyor. Bilindiği gibi insanların çoğu kâfirdir. (Kâfirler helâk oldu) demek caiz olmaz mı?
CEVAP
Elbette caizdir. (Dünya helâk olacak kâfirlerle doludur) demenin mahzuru olmaz. Kendini onlardan üstün bilmek tehlikelidir. Kâfir, iman edebilir, Allah saklasın, biz imansız ölebiliriz. İmanlı ölmeden kendimizi kurtulmuş, onları da, helâk olmuş bilmek yanlış olur. Zaten kendini kesin kurtulmuş bilmek küfürdür.

Ayakkabı giyerken
Sual: (Ayakkabıyı ayakta giymeli) deniyor. Oturarak giymek günah mıdır?
CEVAP
Ayakkabıyı oturarak giymeli, ayakta zor giyilenler olur. Onları ayakta giymek mekruh olur. Fakat kolayca giyilebileni ayakta giymek mekruh olmaz. (Şir’a şerhi)

İftiraya ceza
Sual: Hazret-i Âişe validemize iftira yapılınca, âyet-i kerime inmişti. Bu âyet-i kerimeye göre iftira edenler cezalandırıldı mı?
CEVAP
Evet, iki erkekle bir kadına kazf haddi yapıldı. (Ebu Davud)

Kazf haddi: Kazf, fırlatmak, atmak demektir. İslamiyet’te muhsan olan [evli olan namuslu] erkek veya kadına zina lafı atmak olup, büyük günahtır. Kazf edilen kimsenin istemesiyle, kazf edene had vurulur.

İstihazalı kadın
Sual: Bir kadının hayzı bitip istihazası devam ederken, yani özürlü iken onunla vaty caiz olur mu?
CEVAP
Hanbelî'de haram, diğer üç mezhepte caizdir. (Mizan-ül-kübra)

7 Ekim 2012 Pazar

Yaldızlı necaset

Sual: Haramlar neden tatlı geliyor da, ibadetler güç geliyor?
CEVAP
Haramlar herkese tatlı gelmez. Ancak nefsinin esiri olan günahkârlara tatlı gelir. Haramlar necaset gibidir, fakat üstleri yaldızlanmış, cilalanmış, cazip ve tatlı hâle getirilmiştir. Bunların içinde, necaset ve zehir olduğunu bilen, görünüşe aldanmaz.

Bazı meyveler var, dışı, kabuğu yani görünüşü çok güzel, ama içi acıdır. Bazı meyvelerin ise, görünüşü hoş değilse de içi tatlıdır. Ekşi narın kabuğu çok güzeldir, ama içi ekşidir. Tatlı narın kabuğu çirkindir, ama içi tatlıdır. Zakkumun çiçekleri çok güzeldir. Güzel tavus kuşunun sesi çok çirkindir. Kötüler için, (Dışı seni, içi beni yakar) denmiştir. Görünüşe, kabuğuna aldanmamalıdır. Cevizin sert kabuğu kırılmadan yenmez. Dışı odun ise de, içi tatlıdır. Ağaçtayken, odun kabuğundan önce de, zehirli bir dış kabuğu vardır. Dışı zehirli ve odun diye, kırılması çetin olan cevizden vazgeçilmez.

İbadetlerin, nimetlerin dışı bize acı gelirse de, içleri tatlıdır. Dışına değil, içine bakmalı. Mesela hastalık, bela birer nimettir. Bunları nimet bilip sabreden kazanır. Onun için, (Sabır acıysa da, meyvesi tatlıdır) buyuruluyor. Belaya ve hastalıklara sabretmek nimettir. Ezelde takdir edilmiş olan şey başa gelir, eğer sabredilirse sevabına kavuşulur. Sabredilmez, bağırılırsa günaha girilir ve huzursuz olunur. Sıkıntı her ne kadar çok acı olsa da, sabredilirse nimet olur. Bir âyet-i kerime meali:

(Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize, sevdiğiniz şey de kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.) [Bekara 216]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Üç gün hasta yatan mümin, günahlarından temiz olur.) [Ebu-ş-şeyh]

(Kişi, hep sıhhat ve selamette olsa, bu ikisi onun helaki için kâfi gelir.) [İbni Asakir]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Bedenine, evladına veya malına bir musibet gelen, sabr-ı cemille karşılarsa, Kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.") [Hâkim]

(Günahları affoluncaya kadar, mümine bela ve hastalık gelir.) [Hâkim]

Biri, (Ey Allah’ın Resulü, malım gitti, param gitti, vücudum hasta oldu) dedi. Ona buyurdu ki: (Malı gitmeyende, parası bitmeyende ve hasta olmayanda hayır yoktur, çünkü Allahü teâlânın sevdiği kul, belaya maruz kalır.) [Ebu Davud]

Cenazeyi defnederken
Sual: Defnetmek için gittiğimiz cenazede, cemaatin bir kısmı, (Ana babamızın kabirlerini de ziyaret edip bir Fâtiha okuyalım) dedi. İmam, (Caiz olmaz, okuduğunuz Fâtiha da kabul olmaz. Siz bu cenaze için geldiniz, başka kabri ziyaret edemezsiniz) dedi. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yoktur. Mezarlığa gidilince, başka kabirler de ziyaret edilebilir, Fâtiha ve Kur’an okunabilir.

Kemik tozundan tabak
Sual: Hayvan kemiği tozundan yapılan tabaklar temiz midir?
CEVAP
Elbette temizdir. Domuz hariç, her hayvan ölünce kemiği pis olmaz, temizdir. (Halebi, Hidaye, Hindiyye, S. Ebediyye)

Cepte fildişi tarak varken namaz kılınır, hayvan kemiği tozundan yapılan tabaklarda da yemek yenir.

Dine hizmet ederken

Sual: Dine hizmet etmek için neler yapmak gerekir?
CEVAP
Dinimize hizmet etmek için, Müslümanların çağımızda bulunan savaş araçlarının hepsini yapmaları ve kullanmaları farz-ı kifâyedir. Asrımızda gayrimüslimler her türlü propaganda yoluyla soğuk savaş yapıyor, İslamiyet’e saldırıyor, gençleri aldatmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, her türlü teknolojiyi kullanarak gayrimüslimlerin soğuk savaşına karşı koymalı. Kitap, dergi, gazete, radyo, TV ve internetle İslamiyet’in üstünlüğünü, faydalarını hem Müslüman yavrularına öğretmeli, hem de bütün dünyaya yaymalı. Bunu yapabilmek için, İslam bilgilerinin fen kollarını da iyi öğrenmeli.

İslam’a hizmet etmek ve din düşmanlarının yalanlarını, iftiralarını yüzlerine çarpabilmek isteyenlerin, lüzumlu fen bilgileriyle Ehl-i sünnetin temel bilgilerini iyi kavramaları gerekir. Bu ikisinden birinde eksiği olanların İslamiyet’e faydaları değil, zararları dokunur, fitneye sebep olurlar. (Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder) sözü meşhurdur.

Kur’an kursları açılmalı, ilmihal bilgileri de öğretilmeli. Her Müslüman, din bilgilerini öğrettikten sonra, oğlunu liseye, üniversiteye de göndermeli. Dinini, vatanını seven Müslümanlar, çocuklarını okutmazsa, devlet işleri, propaganda vasıtaları, art niyetli, kötü kimselerin elinde kalır, dinsizlik yayılır. Dinimize, vatana ve millete hizmet etmek için, üniversiteyi bitirmek ve daha da çalışmak gerekir. Her gün çarpışan İslam ile küfürden biri, elbette ötekini yener. Bu ölüm kalım savaşına katılmayan, hattâ bundan haberi bile olmayanlar, âhirette ağır cezaya maruz kalacaklardır. Allahü teâlâ çalışana yardım eder. Boş oturanı sevmez ve yardım etmez. O hâlde, dinimizi yaymak için uygun şekilde çalışmalıdır.

Mezhepsiz
Sual: Mezhepsiz kime denir?
CEVAP
Dört mezhepten birine uymayıp, doğru yolda olmayana mezhepsiz dendiği gibi, dört mezhebi karıştırıp, kolayına gelen mezhebe göre hareket edene, yani mezhepleri telfîk edene ve dört mezhebi hak bildiği hâlde, bir inanışı, Ehl-i sünnet itikadına uymayan bid’at ehline de mezhepsiz denir.

Üç gün hayız olmak
Sual: (3 gün kan gelince hayız olur) deniyor. 3 gün nasıl hesaplanıyor? Mesela bir kadından ayın birinde saat dokuzda kan geldi, ayın ikisinde de devam etti. Üçüncü gün saat dokuza kadar devam etti. Bu kadının hayzı 3 gün mü oluyor?
CEVAP
Hayır, 2 gün kan gelmiş oluyor, hayız olmaz. Hattâ bu kan, dördüncü gün saat sekize kadar sürse, sonra kesilse yine hayız olmaz. Hayız olması için tam 3 gün, yani 72 saat sürmesi lazımdır. Bu 3 günü doğru tesbit etmek için, gün olarak değil, saat olarak hesaplamalı. Mesela birinci gün saat dokuzda başlasa, dördüncü gün saat sekizde bitse, toplam 71 saat eder. 72 saati doldurmadığı için hayız olmaz. Bunun için, hayız cetveli tutmak lazımdır. Kanın durmadan 3 gün hep akması lazım değildir. Her gün biraz akmışsa, o gün hep aktı kabul edilir.

Kan verirken
Sual: Kan vermeye gitmiştim. Yeni bir makine çıkmış, kanı alıyor, bir kısmını geri vücuda veriyormuş. Bu durum orucu bozar mı?
CEVAP
Vücuttan çıkanlar bozmaz, vücuda girenler bozar. Kanın bir kısmı, vücuda girince, orucu bozar, kaza gerekir.

Kıymetli beş nasihat

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Merhum hocamızın, nasihat ve vasiyetlerinden bazıları şöyledir:

1- Kitaplarımızı okuyun! Çünkü onlar bizim şahsımıza ait değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarıdır. Onlarda rabbanî tesir vardır. Aynı şeyi biz söylesek, tesir etmez, ama o mübarek zatların kalblerindeki ihlâsın çokluğu sebebiyle, söyledikleri söz ve yazıları kalbe tesir eder. İşin özü kalbe tesir etmektir.

Peygamber efendimiz, (Cuma günü öyle bir zaman vardır ki, o vakit yapılan dua geri çevrilmez) buyuruyor. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de, (Eğer cuma günü duanın kabul olduğu o saati bilsem, Rabbimden sohbet-i salihîn, sevdiği kullarıyla beraber olmayı isterim) buyurmuştur. Çünkü bütün üstünlük, bütün faziletler onların sohbetindedir. Onların sohbeti ele geçti mi, her şey ele geçti demektir. Allah’ın sevgili kullarını arayıp da bulmak çok zordur. Ancak şimdi elimizde onların kitapları vardır. İşte S. Ebediyye ve diğer kitaplarımız, Allahü teâlânın sevdiği kullarının yazılarıdır. Bu yüzden de çok kıymetlidir. Eğer kitaplarımızda bize ait birkaç satır olsaydı, pırlantaların arasına cam parçalarını karıştırmış olurduk. O zaman hiç kıymeti kalmazdı. Elhamdülillah bize ait hiçbir yazı yok. Maalesef şimdi herkes aklına geleni yazıyor, bu düşüncelerine, (İslamiyet budur) diyor. Hâlbuki İslamiyet’le alakası yoktur.

2- Kitaplarımızı yayın! Allahü teâlânın dininden taviz vermeden, kendi kafamıza göre değil, âlimlerimizin bildirdiği gibi, Onun dinine hizmet etmeli. Aksi hâlde vebal altında kalırız. Cenab-ı Hak, (Benim dinime neden hizmet etmediniz?) derse, ne cevap veririz?

3- Birbirinizi sevin, iyi geçinin! Birlik ve beraberlik içinde olun! Çünkü nefsin ve şeytanın gayesi müminlerin arasını açmak, onları bölüp parçalamaktır. Allahü teâlânın rahmeti, birbirini sevenler üzerindedir.

4- Fitneye sebep olmayın! Fitne, adam öldürmekten daha büyük günahtır. Fitne yüzünden tarih boyunca oluk gibi kan aktı. Her millet, her cemiyet, her devlet, içeriden çöktü.

5- Herkese iyilik edin! Mümin kötülük edemez, hep iyilik eder, ama iyilik etmek zorunda değilse de, kötülük yapmamak zorundadır. Hiç kimseye kötülük yapmamalıdır.