29 Ekim 2013 Salı

Müminlerin anneleri

Sual: Âlim bir babanın, (Oğlum mürted oldu) dediği bir Ondokuzcu, Resulullah efendimize saygısızca ismiyle hitap ettiği gibi, Hazret-i Âişe validemize de ismiyle hitap ediyor. Bu Ondokuzcular Kur’ana inanmıyorlar mı?
CEVAP
Evet, (Yalnız Kur’an) diyenler gibi, onlar da Kur’an-ı kerime inanmazlar. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde her peygambere ismiyle hitap ettiği hâlde, Peygamber efendimize ismiyle değil, (Habibim), (Resulüm) gibi güzel ifadelerle hitap etmiştir. Buna rağmen, özellikle Amerika’daki Ondokuzcular, (O da beşerdir, o da insandır) diyerek Resulullah'a ismiyle hitap etme saygısızlığında bulunuyorlar. Elbette beşerdir, insandır, ama (Seyyid-ül beşer) yani, bütün insanların efendisidir. Bütün peygamberlerin en üstünüdür. Bir hadis-i şerif:

(Kıyamette ben, bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim.) [Buhârî, Müslim, Tirmizî]

Kur’an-ı kerimde, (Resulullah'ın zevceleri müminlerin anneleridir) buyuruluyor. (Ahzab 6)

Eğer Ondokuzcular, Kur’ana gerçekten inansalardı, annelerine ismiyle hitap etmez, (annemiz) veya (validemiz) derlerdi. Anneyle evlenilmez, anneye ismiyle hitap edilmez. Hele o anne, âlemlere rahmet olarak gönderilen kâinatın efendisinin hanımı ise, ona nasıl ismiyle hitap edilir? Neden radıyallahü anha denmez? Bu, Allah'a ve Onun bildirdiği Kur’an-ı kerime meydan okumaktan başka nedir?

Kur'an-ı kerime inansalardı, (Kur’anı biz indirdik, onun koruyucusu da biziz) âyetine inanırlardı. İnanmadıkları için, peygamber dedikleri Rashat Khalife gibi, (Tevbe sûresine iki âyet ilave edilmiştir) diyorlar. Kur’an-ı kerime inansalardı, bunu asla söyleyemezlerdi.

Birçok âyette, (Resulüme uyun!) buyurulduğu hâlde, hiçbir hadis-i şerifi de kabul etmezler. Kur’an-ı kerime inanmaları görünüştedir, aldatmacadır. Bunlar, âyetleri tevil edip, Kur’an-ı kerimi kendi bozuk zihniyetlerine uydurmaya çalışarak, (Bakın biz Kur’andan söylüyoruz) derler. Dinimizdeki dört delili kabul etmeyenlerden uzak durmak gerekir.

İslam’a uy
Bildiğin bilmediğin, her günaha tevbe et!
İslam’ın hükmüne uy, emri yasağı gözet!

Çobanın oyu ile profesörün oyu aynı mıdır?

Sual: Demokrasi havarisi kesilen bir ateist, (Çobanın oyu ile profesörün oyu aynı olmaz. Onun için çobanların oylarıyla iktidara gelmek legal olmadığı gibi, sandık da her şey demek değildir. Cahil halkın oylarıyla gelenlerin, darbelerle düşürülmeleri legal olur) diyerek çelişkiye düşüyor. Dinimizde bu oy işi nasıldır?
CEVAP
Önce şunu söyleyelim: Ateist sözünde samimi değildir. Çünkü onlara göre, ateist bir çoban, imanlı bir profesörden üstündür. Yine onlara göre, ateist olmayan, profesör de olsa aptaldır. Onlarda tahsil, bilgi değil, dinsizlik ölçüdür. Demokrasiye, millî iradeye inanmalarında da samimiyet yoktur. (Demokrasiyi savunuyoruz) dedikleri hâlde, sandıktan kendilerine muhalif olanlar çıkınca, (Sandıktan çıkmak her şey değildir) diyecek kadar, demokrasiye, millî iradeye, meydan okurcasına ters düşerler. Bunların demokratik özgürlük dedikleri şey, kendileri içindir. Kendileri yakıp yıkma özgürlüğü isterler. Başkalarının normal yürüyüşlerine, düşündüklerini söylemelerine bile tahammülleri olmaz. Karşıdaki bir şey söylese, ona sözle cevap vermek yerine kavgaya girip, çene kırıp, göz patlatırlar. Yani bütün özgürlükler kendilerinindir, başkalarının faydalanmasını istemezler.

Özgürlük ve demokrasi havarileri, hürriyet düşmanıdır. Açılma özgürlüğünü savundukları hâlde, kapanma hürriyetine düşman kesilirler. Mertçe konuşmazlar. (Biz de Müslümanız, dedemiz de hacca gitti, ninemiz de örtülü) derler, fakat Müslümanlığın birer emri olan kapanmaya, içki içmemeye, namaz kılmaya irtica; Müslümanlığın emirlerini uygulayanlara yobaz derler. Zinadan kaçan Müslümanlara, (Namus iki bacak arasında değil, kalbde olmalı) diyerek zinayı meşrulaştırmaya çalışırlar.

Demokrasi düşmanlarının egemen olduğu dönemlerde bunlar, adına (Müslümanlığı yıkma faaliyetleri) demeyip, (İrticayı önleme çalışmaları) diye örgütler kurmaya çalışmışlardı. Tek hedefleri İslamiyet’i yıkmaktır. Bunun için de, her zaman provokatörlük yapmaya çalışırlar, tahriklere başvururlar, ortalığı karıştırırlar. Müslümanlar, onların bu oyunlarına gelmemelidir.

Şimdi dinimizde, oy vermenin durumunu bildirelim: İslamiyet’te oy durumu ile bugünkü oy durumu kıyaslanamaz. Dinimizde istişare, herkesle değil, o işin ehli ile yapılır. Takva ve ilim sahibinin oyu hepsinden üstündür. Takva sahibi bile olsa, günümüzdeki binlerce insanın oyu, ilim sahibi bir İmam-ı Gazalî hazretlerinin oyuyla ölçülemez.

Hesap var
Çıkmayı öğrenmeli, dünya denen kafesten!
Kul hesaba çekilir, aldığı her nefesten.

Kumar ve içki helâl mi oluyor?

Sual: (Kumarın haram kılınma sebebi, insanı namazdan alıkoyması ve insanları birbirine düşman etmesidir. Bunun için de, kumar sınıfına girse de, her çeşit piyango haram değil, mekruhtur) diyenler oluyor. Namaza mâni olmazsa, kimseyi düşman etmezse kumar helâl mi oluyor?
CEVAP
Piyango kumardır. Kumar ise kesin olarak haramdır. İki âyet-i kerime meali:

(Ey inananlar, hamr [alkollü içki], kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.) [Maide 90]

(Şeytan, hamr ile ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Sizi, Allah’ı zikirden ve namazdan alıkoymak ister. Siz [zararları bilinirken] bunlardan hâlâ sakınmaz mısınız?) [Maide 91]

İkinci âyet-i kerimede, içki ve kumarın zararlarından sadece ikisi bildiriliyor. (Şeytan, bunlarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, Allah’ı zikirden ve namazdan alıkoymak ister) deniyor. Öyle diyenlerin fasit kıyaslarına göre, namazdan alıkoymazsa, kimseyi birbirine düşman etmezse, içki de helâl olur. Hâlbuki bir kimse evinde bir yudum şarap içse, yani içtiği içki namaza mâni olmasa ve kimseye zararı dokunmasa da, yine haramdır, büyük günahtır. İki hadis-i şerif:

(Çoğu sarhoş eden şeyin, azını da içmek haramdır.) [Nesaî, Tirmizî]
(Bir zaman gelecek, içkinin adı değiştirilecek ve helâl sayılacaktır.) [İ. Ahmed]

Günümüzde çeşitli içkilere helâl diyenler olduğu gibi, kumar olan piyangoya da helâl diyenler çıkabiliyor. Alkollü olan her içki ve piyangonun her çeşidi haramdır.

Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem" içkiyi, kumarı ve çalgıyı yasakladı. (Ebu Davud)

Peki, kumar nedir, ne yapılırsa kumar olur?
İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Kumar sözü, kamr kelimesinden gelmektedir. Kumarcılardan her birinin malının artmak ve azalmak ihtimali vardır. Birinin malının yalnız artması, ötekinin yalnız azalması ihtimali varsa, kumar olmaz. (S. Ebediyye)

Birkaç kimse, aralarında para, mal toplayarak piyango çekip, isabet etmeyenlerin, isabet edenlere mal, para vermelerini sözleşmeleri kumardır. (Mecelle 2169)

Kumarın haram olması için namaza mâni olmak, düşmanlığa sebep olmak gibi bir şart yoktur. Düşmanlığa sebep olsa da, olmasa da, piyango kumardır, her kumar haramdır.

Gülü bülbül bilirmiş
Gonca gülün kadrini, ancak bülbül bilirmiş,
Senin sevgin ehline, âb-ı hayat gelirmiş.

Allah'tan başkasından yardım istemek

Sual: Ölüden, diriden yardım istemek, Fâtiha’daki, (Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki âyete aykırı mıdır?
CEVAP
Hayır, aykırı değildir. Ölünün de, dirinin de bir şey yapmasına tesir eden kudretin, Allahü teâlâdan başka bir güç olduğunu göstermez. Mesela acıkanın, hiçbir sebebe yapışmadan, (Ya Rabbî, beni doyur) demesi, bu âyete uygun değildir, çünkü Cenab-ı Hak, doyurmak için yemek yemeyi sebep kılmıştır. Yemek yiyip doyanın da, doymayı Allah’tan bilmesi gerekir. Rabbimiz, yemek yemeden de doyurur, fakat yemeği sebep kılmıştır. (Yalnız senden yardım isteriz) diyenin fırıncıdan (Bana ekmek ver) diye yardım istemesi Allah’tan başkasından yardım istemek değil, Allah’ın emrettiği sebeplere yapışmak olur. Ölü veya diri evliyadan yardım istemek de, sebeplere yapışmaktır. Sebeplere yapışmak ise, Allahü teâlânın emridir.

Evliya, enbiya yaratıcı değildir. Allahü teâlâ istenilen şeyi onların hürmetine yaratır. Yani onlar vesiledir, sebeptir. Cenab-ı Hak, her şeyi yoktan yarattığı hâlde, yaratmasına bazı şeyleri sebep kılmıştır. Mesela Hazret-i Âdem’i ana babasız yaratmış, fakat çamuru vesile kılmıştır. Bütün çocukları yaratan da Allahü teâlâdır, fakat çocukların yaratılması için, ana babayı vesile, vasıta kılmıştır. Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi, bütün insanları da ana babasız yaratabilirdi, fakat ana babayı sebep vasıta kılmıştır. Onun âdeti böyledir. Onun için (Allah’a yaklaşmak için vesile arayın!) buyuruyor. (Maide 35)

Enbiya ve evliyadan yardım istemek, Allahü teâlâyı bırakmak, Onun yaratıcı olduğunu unutmak değildir. Her Peygamber sebeplere yapıştı. Rabbimizin yarattığı suyu içmek için çeşmeye, Onun yarattığı ekmeği yemek için fırıncıya gidildiği ve Onun zafer vermesi için, savaş araçları yapıldığı gibi, onun duayı kabul etmesi için de, büyük zatların ruhlarına gönül bağlanır. Allahü teâlânın elektromanyetik dalgalarla yarattığı sesi almak için radyo kullanmak, Allah’ı bırakıp bir kutuya başvurmak değildir, çünkü radyo kutusundaki aletlere o özellikleri, o kuvvetleri veren, her şeyde, kendi kudretini gizleyen Allahü teâlâdır.

Cennette monoton hayat yoktur

Sual: Bal yiyen baldan bıkacağı gibi, Cennetteki monoton hayat da insanı sıkmaz mı?
CEVAP
Cennette monoton hayat olacağını sanmak, Allahü teâlânın sonsuz kudretinden şüphe etmek, hâşâ Onu âciz sanmak olur. Dinimiz, iki günü aynı olanın ziyanda olduğunu bildiriyor. Âhirette de her gün nimetler artacak, iki gün eşit olmayacaktır. Her gün aynı şeylerden farklı ve daha fazla zevkler alınacaktır. Yine her gün, farklı şeylerle, farklı nimetlerle karşılaşılacaktır.

Allahü teâlânın kudretinden şüphe edilmez. İnsan, bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle mukayese eder. Hâlbuki bilinmeyen şey, bilinen şeye kıyas edilmez. Hadis-i şerifte, (Dünya, ana rahmine göre Cennet, Cennete göre ise çöplük gibidir) buyuruldu. Çöplükle Cennet mukayese edilir mi? Ana rahmindeki bir çocuğun, nasıl ki, dünyaya gelip, çeşitli olaylarla karşılaşacağını bilmesi mümkün değilse, Cennete gidecek müminin de, orada kavuşacağı nimetleri bilmesi mümkün değildir.

Cennet nimetleri yanında, dünya nimetleri, onların gölgesi, resmi gibi bile değildir. Ağacın resmiyle kendisi nasıl aynı şey değilse, Cennet nimetleri yanında dünyadakiler de öyledir. Hadis-i şeriflerde, (Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayâl edemediği nimetler vardır. Cennete giren ölmez, ebedî yaşar. Hep mutlu olur, üzülmez, ümitsizliğe düşmez, elbisesi eskimez, hastalanmaz ve gençliği gitmez) buyuruldu.

Rüya ile dünya hayatı bile mukayese edilmez. Rüyada gözlerimiz kapalı iken çok yerleri görürüz. Dilimiz oynamadığı hâlde konuşuruz. Yani görmemiz gözle, konuşmamız dille değildir. İşitmemiz kulakla, yürümemiz ayakla değildir. Rüyada hükümdar olsak ne çıkar. Az sonra uyanınca, hayâl olduğu görülür. İşte dünya hayatı da, rüya gibidir. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. Nasıl ki, rüyadaki şeyleri bile dünyadaki nimetlerle mukayese etmek uygun değilse, dünyadaki şeyler de, Cennetteki nimetlerle mukayese edilmez. Bir hadis-i şerifte, (Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır) buyuruldu. (Beyhekî)

Ağızdan çıkmayan kan abdesti bozar mı?

Sual: Diş kanasa, ama kan ağızdan dışarı çıkmasa abdest bozulur mu?
CEVAP
Bozulmaz. Ağzın içi, abdestin bozulmasında, iç organ sayılır. Orucun bozulmasında, bedenin dışı sayılır. Bunun için, diş etindeki veya ağızdaki kan, dışarı çıkmadıkça abdesti bozmaz. Ağızdan dışarı çıkınca, tükürükten çoksa bozar. Baştan gelen katı kan, çok olsa da bozmaz. Mideden, ciğerden gelen kan sıvı ise, az olsa da, abdesti bozar.

Bir şeyi ısırınca, o şey üzerinde kan görürse, bozulmaz. Misvak, kürdan üzerinde kan görünce, ağzına bulaşmadıysa, bozulmaz. Fakat oraya parmağını koyunca, parmağında kan görürse bozulur. Ağızda hâsıl olan kan, ağız dolusu değilse, bunun hâsıl olması ve bunu yutmak, abdesti de, namazı da bozmaz. Ağız bazen bedenin içi sayılır. Bunun için, oruçlu kimse, tükürüğünü yutarsa, orucu bozulmaz. İnsanın içindeki necasetin mideden bağırsağa geçmesi gibi olur. Ağızdaki yaradan veya diş çektirmeden, iğne yapılan yerden yahut mideden ağza kan çıkması, abdesti ve orucu bozmaz. Bu kanı tükürünce veya yutunca, tükürük kandan çoksa, yani sarı ise, yine bozulmazlar. Mideden gelen başka şeyler ağza geldiği zaman da böyle olup, abdest ve oruç bozulmaz. Ağız dolusu olup, ağızdan dışarı çıkarsa, ikisi de bozulur. Ağzın içi, bazen de, bedenin dışı gibi olur. Ağzına su alınca oruç bozulmaz. (S. Ebediyye)

Kan ve irin tükürükten fazla olursa veya tükürüğe eşit olursa abdesti bozar. Eğer tükürük fazla olursa abdesti bozmaz. (Dürer ve Gurer)

Ağızdaki kanı yutmak abdesti bozmadığı gibi namazı da bozmaz. Namaz kılan, dişlerinin arasındaki kanı yutsa, bu kan tükürüğünden çok olsa da, namazı bozulmaz. Namaz kılan biri, ister kasten olsun, ister unutarak olsun, bir şey yiyip içerse namazı bozulur. Ama namaz kılan, dişlerinin arasından çıkan kanı yutsa, bu kan, ağız dolusu değilse, namazı bozulmaz. (Hindiyye)

Ağızdan tükürüğe eşit veya fazla miktarda kan çıkarsa abdest bozulur. (Nimet-i İslam)

Kan, baştan kulağa veya burna aksa, eğer o kan gusülde yıkanması gereken burun deliklerinin ve kulağın deliğine aksa, ama dışarı çıkmasa abdesti bozmaz. (Halebî)
 
 

22 Ekim 2013 Salı

Taşla taharetlenmek

Sual: İslam Ahlakı kitabının bir yerinde, (Necaset olsa, su ile gidermek farzdır) denirken, istinca bahsinde, (Taş veya toprakla temizlenmek ve bundan sonra su ile yıkamak sünnettir) deniyor. Buradaki incelik nedir? Su bulunmayan yerlerde mesela, dağda, ovada abdest bozduktan sonra taşla veya toprakla temizlenince, o şekilde namaz kılabilir miyiz? Su ile temizlemek farz mıdır?
CEVAP
Necaset temizlemekle, taharetlenmek ayrı şeylerdir. Namaz kılınacak elbisedeki necaseti su ile temizlemek farzdır. Taharette ise taşla, toprakla temizlendikten sonra, su varsa, su ile de yıkamak sünnettir. S. Ebediyye kitabında da, (Abdest bozan kimsenin, taş veya su ile, önünü ve arkasını temizleyerek, idrar ve pislik bırakmaması sünnettir. Taşla temizlendikten sonra, varsa ayrıca su ile yıkamak sünnettir) deniyor.

Şâfiî mezhebinde, necasetin azını da temizlemek farz iken, taşla taharetlendikten sonra kalan necasetin affolduğu, namaza mâni olmadığı, (Mafüvat) kitabında bildirilmektedir.

Demek ki, Şâfiî mezhebinde de, eşyalardaki necaseti temizlemekle, taharetteki necasetin temizlenmesi farklıdır.

Hak yol
Hiç yok iken, var olduk, akıl fikirle dolduk,
Sayısız yol içinde, şükür Hak yolu bulduk.

Peygamber ve melek ismi
Sual: Çocuklara, Peygamber efendimizin Muhammed ismini, Cebrail, Mikail, Rıdvan gibi melek isimlerini koymak mekruh mudur?
CEVAP
Hayır, mekruh değildir. Bir hadis-i şerife dayanarak bazı âlimlerin mekruh demesi, bu isim söylenerek hakaret edilmemesi içindir. Çünkü din kitaplarında deniyor ki:

Çocuğa peygamber ve melek ismi konunca, o çocuğa ismini söyleyerek hakaret etmek, sövmek caiz değildir. Çünkü bundan, o ismi aşağılama mânâsı çıkabilir. Ancak ismini söylemeden, (Sen şöylesin, sen böylesin) denebilir. (Şir’a şerhi)

İmam-ı Mâlik hazretleri, bu yüzden Yâsin, Cebrail, Azrail gibi isimlerin çocuklara konmasının mekruh olduğunu bildirmiştir. Osmanlılar, Muhammed ismini de Mehmed olarak koymuşlardır. Hakaret edilmeyecek olsa, bu isimleri koymanın mahzuru olmaz. Nitekim asırlardır ecdadımız, Mehmed, Mikail, İsrafil isimlerini çocuklarına koymuşlardır.

Hürmet edilmeyebilir diye, bu isimleri koymamak iyi olur. Mesela çocuğa Azrail ismi konsa, (Çekilin Azrail geliyor) veya Cebrail konsa, (Bana Cebrail geldi, vahiy getirdi) diye alay edilebilir. Böyle mübarek isim konmuş çocuklara, üzücü bir şey söylerken, hakaret olmasın diye, ismiyle söylemeyip, (Sen tembelsin, o yaramazdır, şu hırsızdır) gibi işaret zamirleriyle söylemelidir.

Dine uymak
Önce, imanı düzelt, emri, yasağı gözet!
İslam’a uymayanın, sonu olur felaket.

Mekruh kıyafet
Sual: Namazda giyilmesi mekruh olan bir kıyafeti, mesela kısa kollu gömleği veya yazılı yahut resimli elbiseyi namaz dışında sokakta giymek de mekruh olur mu?
CEVAP
Böyle elbiseleri namazda giymek tahrimen, namaz dışında ise tenzihen mekruh olur. Tenzihen mekruh günah değilse de, yine de ihtiyaçsız giymemelidir.

Son pişmanlık faydasız
Bâtıldan uzak durup, gerçeğe dayanmalı,
Son pişmanlık faydasız, ölmeden uyanmalı.
 

Allah hayâ eder mi?

Sual: Hayâ etmek, utanmak demektir. Utanmak, gülünç olacak bir duruma düşmekten korkmak, sıkılmak, mahcup olmak, çekinmek gibi mânâlara geldiğine göre, (Allah utanır demek) caiz midir? Allah, kimden çekinecek, kimden korkup sıkılacak?
CEVAP
Allah'ın hayâ etmesiyle insanların hayâ etmesi farklıdır. İnsanın hayâ etmesi, sıkılmak, çekinmektir. Fakat Allah'ın hayâ etmesi, o işi, keremine, ihsanına yakıştırmamaktır. Mesela insanların görmesiyle, işitmesiyle ve bilmesiyle; Allah’ın görmesi, işitmesi ve bilmesi çok farklıdır. Allahü teâlânın görmesi, ezelî ve ebedîdir. Her zaman, her şeyi görür. Vasıtasız, aletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir, çok sınırlıdır. Allah'ın görmesi gözle, işitmesi de kulakla değildir. Geçmişi, geleceği, olmuşu ve olacağı, gizli açık her şeyi bilir ve görür. Görmesine hiçbir şey engel olamaz. Bunun için Allah'ın hayâ etmesiyle insanların hayâ etmesi çok farklıdır, sadece isim benzerliği vardır. Hayâ etmekle ilgili bir âyet-i kerime meali:

(Allah gerçeği söylemekten hayâ etmez.) [Ahzab 53]

Birkaç hadis-i kudsî:
(Habibimin isminde olan Müslümana azap etmekten hayâ ederim.) [Taberanî]

(Bir kulumun bedenine, çocuklarına veya malına bir musibet verdiğimde, bunu güzel bir sabırla karşılarsa, Kıyamet günü onun için bir mizan kurmaktan veya bir hesap defteri açmaktan hayâ ederim.) [Hakîm-i Tirmizî]

(Müslüman olarak ihtiyarlayana azap etmekten hayâ ederim.) [Beyhekî]

(İhtiyarlık benim nurumdan bir nurdur. Nuruma narımla [ateşle] azap etmekten hayâ ederim.) [Ebu-ş-Şeyh]

Birkaç hadis-i şerif:
(Allahü teâlâ, çok hayâ ve kerem sahibidir. Kendisine açılan elleri boş çevirmekten hayâ eder.) [Tirmizî, Hâkim]

(Cennete gidecek bir mümin ölünce, Allahü teâlâ onun cenazesini taşıyana, arkasından gidene ve onun namazını kılana azap etmekten hayâ eder.) [Deylemî]

(Allahü teâlâ, bir kavmi, bir topluluğu mağfiret ettiği hâlde, onların içinden birini mağfiret etmemekten hayâ eder.) [Ebu-ş-Şeyh]

(Dostunuz çok olsun, çünkü Rabbiniz kerimdir. Kıyamette dostları arasında bulunan kuluna azap etmekten hayâ eder.) [Şir’a şerhi]

Arapçada ü ve e sesi

Sual: Türk dünyasından gelen bir hafız, (Arapçada e sesi yoktur) diyor. Elif harfini a sesi ile e sesi arasında okuyor. Melek demiyor da, malak kelimesine yakın, ikisi arası bir şey söylüyor.
Mısır’dan gelen biri de, (Elif harfini a ve ü ile okumak yanlıştır) diyor. Mesela âmin yerine eeemin diyor. Amenerresulü demiyor, eeemenerrasulü diyor. Allahü ekber yerine Ellahu ekber diyor. Biz Türklerin okudukları yanlış mı?
CEVAP
Türk dünyasından gelen hoca gibi okuyanı yeni duyduk. Öyle bir okuma şekli duymadık. Sadece Allahü ekber derken elif harfi e harfi ile a harfi arasında okunur, başka yerlerde okunmaz. Melek kelimesi, melek olarak okunur.

En güzel okuma şekli Osmanlıların okuduğu kıraattir. Şimdiki Araplarınki, Doğu Anadolu’daki insanların konuştukları Türkçeye benziyor. Mânâ değişmese de Osmanlıdaki kadar düzgün olmuyor.

Ha harfiyle he harfinin karışmaması için hu değil, hü diye okumalı. Sad harfini ötre olarak okuyunca su diye okunur, sin harfini ötre olarak okuyunca sü diye okunur. Ü sesi yok diye onu da su diye okumak uygun olmaz. Osmanlının okuduğu gibi okunursa hiç yanlışlık olmaz. Sin ve Sad harfleri rahatça çıkmış olur. Mânâ da değişmez.

Allah ve Amenerresulü derken ayın harfiyle söylemiyoruz, elifle söylüyoruz. Elifle söyleyince mahzuru olmaz.

Malın kıymetini gizlemek
Sual: S. Ebediyye'de, (Satılan şeyin ayıbını ve satın alınan şeyin kıymetini gizlemek fâiz olur) deniyor. Bir kimse sattığı malı kaça aldığını söylemek mecburiyetinde midir?
CEVAP
Sorana, malın alış fiyatını değil, piyasa değerini söylemelidir. Piyasa değeri demek, bu maldan anlayan bilirkişilerin, eksperlerin verdikleri fiyat demektir, alış fiyatı değil. Bir kimse bir malı çok ucuza alsa da, rayiç fiyattan satabilir. Mesela 50 liraya alınan bir mal, piyasada 100 lira ise, (Bu malın değeri 100 liradır) diyerek satmak caiz olur. (Bu malın değeri 200 lira, ama sana 100 liraya satıyorum) demek, müşteriyi kandırmak caiz değildir.

Dini yıkanlar
Sual: http://www.youtube.com/watch?v=mjmEOuwbLHc
Yukarıdaki linkte bir hoca, (İlahiyatçılar, din adı altında dini yıkmaya çalışıyorlar) diyor. İlahiyatçıların genelde profesör olanları, her nedense daha bozuk oluyorlar, mezhepleri, hadis-i şerifleri kabul etmiyorlar. Sanki akademik kariyerleri yükseldikçe bozulmaları da artıyor. Ama bütün ilahiyatçılar için böyle söylemek doğru olur mu?
CEVAP
Söyleyiş tarzından bütün ilahiyatçılar anlaşılıyorsa da, hepsini kastetmiyordur. Her toplumda, her meslek grubunda, iyiler de, kötüler de çıkabilir. Bu hoca da, kötüleri kastediyordur. Evet, ilahiyatçılarda mezhepleri kabul etmeyenler çoktur, ihtiyatlı olmak gerekir, ama hepsi bozuk diye genelleme yapmak yanlış olur. Ehl-i sünnet itikadında olan, kafadan yorum yapmayıp nakli esas alan ilahiyatçıların varlığını inkâr etmek yanlış olur.

Eken biçer
Gün gelir herkes göçer, ecel şerbeti içer,
Kim neyi ekmiş ise, mahşerde onu biçer.

Bayramda sefere çıkacak olan zengin

Sual: Kurban Bayramında sefere çıkacak olan nasıl hareket eder?
CEVAP
Maddeler hâlinde bildirelim:

1- Bir zengin, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü günü kurban kesip sefere çıksa vacibi yerine getirmiş olur. Üçüncü günü seferden dönse de, artık tekrar kurban kesmesi gerekmez.

2- Zengin, bayramın üçüncü günü kurban kesmeden sefere çıkarsa, üzerine vacib olduktan sonra çıktığı için günaha girer. Birinci veya ikinci günü çıksaydı kendisine vacib olmadan çıktığı için günah olmazdı. Kurban, bayramın üçüncü günü imsak vaktinden sonra vacib olur.

3- Kurban kesmeden sefere çıkan zengin, seferdeyken kurban kesmiş olsa bile, bu kestiği nâfile olduğundan bayramın üçüncü günü memleketine gelip mukim olursa, tekrar ona kurban kesmek vacib olur.

4- Bir zengin, kurban kesmek niyetiyle bir koyun satın aldıktan sonra, sefere çıksa ve bayramın üçüncü günü de seferde olsa, vekâlet verip o koyunu kestirmesi gerekmez, yani seferi olduğu için kurban kesmesi vacib olmaz. Seferi iken de kurban kesmek çok sevabdır, Sırat’tan geçirir. Bu bakımdan zengin olanın, sevabdan mahrum kalmaması için seferde de kurban kesmesi iyi olur.

Kurbanda vekil
Sual: İbni Abidin’de, (Kurban satın almaya vekil olan, başkasını, bu da başkasını vekil edip, sonuncu vekil satın alsa, sahibi izin verirse caiz olur) deniyor. Buna göre, bir vatandaşın bir vakıf yetkilisine veya yetkililerine verdiği vekâletle, vekil edilen kişi başkasını vekil edip o alsa, sahibinden izin alınmadığı için o iş caiz olmuyor. Vakıflar, dernekler niye yanlış iş yapıyorlar?
CEVAP
Yanlış yapılmıyor. Vakfın yetkilisine vekâlet veren, sadece satın almaya vekil etmiyor. Kurbanı almaya, aldırmaya, kesmeye, kestirmeye, etini ve derisini dilediği gibi tasarruf etmeye umumi vekil ediyor. Vekil eden zaten sonuncu vekile de izin vermiş oluyor. Ayrıca izin almak gerekmiyor. İhlâs Vakfı yıllardır bu işi dine uygun olarak yapıyor.

Bütün mesele imanı korumaktır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Her ülfetin, bir külfeti vardır. Çok kıymetli bir pırlanta sahibinin, çalınacak korkusuyla gözüne uyku girmez. Sonunda yok olacak bir dünya malını korumak böyle olursa, her hazineden daha kıymetli olan iman cevherini korumak nasıl olur?

Bu zamanda, bir kimseye doğru imanın nasip olması çok zordur. Böyle bir imanla şereflenmek büyük nimettir, ama bundan sonrası çok tehlikelidir. Çünkü Allahü teâlâ rızka kefil, ama imana kefil değildir. Allah korusun imanını kaybeden mürted olur, sonsuz kalmak üzere, Cehennemin dibine gider. Ehl-i sünnet kitaplarında, (Şunu yapan, şunu söyleyen imanını kaybeder) diye maddeler hâlinde bildiriliyor. Onları iyi öğrenmeli.
Diyelim ki dışarıda büyük bir kasırga var, ağaçları kökünden söküyor, damları uçuruyor. Orada elinde yanan bir mum bulunan kimsenin derdi, bu mumu söndürmemektir. İşte bu zamanda imanını korumak, mumu söndürmemek gibi çok zordur. İmansızlık fırtınası, ufak bir delikten iman mumunu söndürebilir. Çok kimsenin bundan haberi yok ki çaresine baksın!

İmanını kaybedenin, 99 kere hacca, umreye gitmesinin, yüzlerce rekât namaz kılmasının hiç faydası olmaz. Öldükten sonra da, (Eyvah, bu fırsat elden kaçmış) der, fakat iş işten geçmiş olur. Yoksa çok ibadet etmek meziyet değildir. Bütün mesele, imanı muhafaza edip küfre düşmemektir. İşte bu da, ancak farzları eksiksiz yapmak, haramlardan sakınmak, dine hizmet etmek ve Ehl-i sünnet âlimlerini sevip kitaplarını okumak ve yaymak gibi işlerle olur.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Otuz yıl hep imanı anlattım. Anlayan üçü beşi geçmedi) buyurmuş. Demek ki, bu basit bir iş değildir. İman etmek zor, ama onu muhafaza etmek daha zordur. İnsan kızar, bir laf eder, her şey biter. Dili, gözü, eli, kalbi korumalıdır. (İçimizde bir yılan var, soktu, sokacak!) diye nefsimizden korkmalıyız. Pırlantamız çalınacak diye iman hırsızlarından korkacağız.

Bu zamanın iman hırsızları, kötü yayınlar ve kötü arkadaşlardır. Hepsi bir mayın tarlası gibidir. Bu zor zamanda mayınlara çarpmadan imanımızı korumaya çalışmalıyız.

7 Ekim 2013 Pazartesi

Dua kabul olur

Sual: Her dua kabul olur mu?
CEVAP
Günah olmayan ve şartlarına uygun yapılan her dua kabul olur. Allahü teâlâ kendisine açılan eli boş çevirmekten hayâ eder. Allahü teâlâ, (Bana dua edin, kabul edeyim) buyuruyor. (Mümin 60)

(Ben dua ediyorum, ama kabul olmuyor) demek yanlıştır. Onunki de kabul olmuştur. Mesela o kimse bir araba ister de, Allahü teâlâ ona bir ev ihsan edebilir. O, arabayı alamadığı için duası kabul olmadı zanneder. Duası sayesinde başına gelecek büyük bir bela önlenmiş olabilir. Yahut dua sayesinde günahları affedilmiş olur veya âhirette çok büyük ihsanlara kavuşur. Bu kabul edilme hususu, bir hadis-i şerifte şöyle açıklanıyor:

(Meşru olarak dua eden mümin, şunlardan birine muhakkak kavuşur: Kabul olur veya kabul edilmiş bir ibadet sevabı alır ve âhirette büyük nimetlere kavuşur. Günahları affedilir veya iyilikleri artar yahut önlenmesini istediği o kötülüğün bir benzerinden, Allahü teâlâ onu kurtarır. O hâlde dua etmeye devam edin! Allah’ın ihsanı boldur. Dünyada duası kabul olanlar, duası dünyada kabul olmayanlara, âhirette verilen nimetleri görünce, “Keşke, bizim de dünyada dualarımız hiç kabul olmasaydı” diyeceklerdir.) [Deylemî, Hâkim]

Peygamber efendimiz anlatır: Allahü teâlâ bir kulunu severse veya onun sevgili bir kul olmasını isterse, üstüne bardaktan boşanırcasına musibet yağdırır, onun üzerine ardı ardına belalar gönderir. Bu kimse dua ederse, Cebrail aleyhisselam, (Yâ Rabbi, bu sevgili kulun istediğinin verilmemesinin hikmeti nedir?) diye sorunca, Allahü teâlâ, (Ben onun sesini dinlemeyi seviyorum, bırakın, dua etsin!) buyurur. Kul, (Yâ Rabbi) dediği zaman, Allahü teâlâ, (İzzetime yemin ederim, ne dua edersen kabul edeceğim, ne istersen vereceğim, seni memnun edeceğim, ancak bu isteklerini ya dünyada veya âhirette veririm, âhirette verirsem daha üstününü verir, daha büyük belaları üzerinden def ederim) buyurur. Kıyamette, terazi kurulur, namaz, oruç, zekât ve hac ehli getirilir, hepsi de karşılıklarını tam alır. Belaya, musibete uğrayanlar için terazi kurulmaz, mükâfatları hesapsız bol bol verilir. Bunlara verilen sevabları görenler, (Keşke bizim de dünyada vücutlarımız makaslarla doğransaydı da, biz de böyle büyük nimetlere kavuşsaydık) derler.

Özür dilemek üç türlü olur

Sual: Samimi olmadığını sandığım kimsenin özrünü kabul etmek zorunda mıyım?
CEVAP
Samimiyse, samimi değil demek suizan olur. Suizan da haramdır. Yaptığı bir iş için özür dileyip, bir daha yapmayacağını söyleyen kimsenin, samimi olmasa da özrünü kabul etmek gerekir.

Özür dilemek üç türlü olur:

1-Yaptığı şeye mazeret göstermek, mesela (Unuttuğum için gelemedim) veya (Hastaydım, gelemedim) demek gibi. Böyle bir özrü, doğru olup olmadığını araştırmadan kabul etmelidir. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Din kardeşinin özrünü kabul etmeyen, Kevser havuzundan içemez.) [Hâkim]

(Müslüman kardeşinin özrünü kabul etmemek günahtır.) [Ebu Davud]

(Özrü kabul etmeyen, özür dileyenin günahını yüklenmiş olur.) [İbni Mace]

Bu hadis-i şerifler, din kardeşinin kötülük yaptığını ve özrünün yalan olduğunu bilmeyen kimse içindir. Böyle kimsenin özrünü reddetmek, suizan etmek olur.

2- (Yaptım; ama bir daha yapmam, keşke yapmasaydım) demek. Bu, suçunu kabul edip özür dilemektir. Müslümanın özrünü kabul etmemek mekruhtur. Özrü kabul etmek ve kusurları affetmek, Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Bir hadis-i şerif meali:

(Allahü teâlâ, özür dileyenin özrünü kabul eder.) [Ebu Ya’la]

Böyle özrü kabul etmeyene, Allahü teâlâ azap ve gazap eder. Mümin, affetmek için özür dilenmesini bekler; münafık, ayıpların ortaya çıkmasını ister.

 3- Yapmadım diyerek inkâr etmek. Bu da pişmanlık alâmetidir. Yalan söylediğini bilerek özrünü kabul etmek, o kimseyi affetmek olur. Yalan söyleyerek özür dileyen böyle bir kimseyi affetmek, vacib değil müstehabdır. Affetmek çok faziletlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.) [Müslim]

(Affedin ki affedilesiniz!) [İ. Ahmed]

(Özür dileyen kardeşiniz niyetinde samimi olmasa da, özrünü kabul edin.) [Hâkim]

(Kaba davranana nazik olan, zulmedeni affeden, vermeyene ihsan eden, kendinden uzaklaşana yaklaşan, yüksek derecelere kavuşur.) [Bezzar]

Allahü teâlâ, acımayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez. O halde, özürleri kabul edip, suçları örtmeliyiz!

Allah'ı hiç bir zaman unutmamak

Sual: İslam Ahlakı kitabında 54 farzın ilk maddesinde, (Allah'ı bir bilip, hiç unutmamak farzdır) deniyor. Biz, sabahtan akşama kadar çok unutuyoruz. Bu farzı terk ediyorsak, hep haram mı işlemiş oluyoruz?
CEVAP
Beş vakit namaz kılıp haramlardan sakınan bir Müslüman, Allah'ı unutmuş sayılmaz. Bir vakit namazı kılıp, öteki namazı beklemekle, hep ibadet etmiş, Allah'ı unutmamış oluyoruz. Sabah namazına kalkmak niyetiyle gece yatınca, sabaha kadar uykuda bile ibadet etmiş, Allah'ı unutmamış oluyoruz. Hâlbuki uyku tam bir gaflettir. Buna rağmen, sırf niyetimizden dolayı uykumuz da ibadet oluyor.

Beş vakit namazı kılıp doğru niyet ederek çalışanın her yaptığı iş ibadet olur.

Allahü teâlâ çok şefkatli, çok merhametli, çok affedici olduğu için, namazlar arasındaki hatalarımız silinsin diye beş vakit namazı emretmiştir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Günde beş kere yıkananın kirleri temizlendiği gibi, beş vakit namaz kılanın da günahları temizlenir.) [Buhari]
İslam âlimleri, (Beş vakit namazını doğru kılan, bütün nimetlerin şükrünü eda etmiş olur) buyurmuşlardır. 24 saat devamlı Allahü teâlâyı anmak, hatırlamak, Ona şükretmek gerekir. Bu ise, gafletteyken mümkün olmaz. (Kim beş vakit namazı kılarsa, bir vakitten sonra diğer vakti düşüneceği için, yatarken sabah namazını düşüneceği için, bütün gün Allah’ı hatırlamış ve Ona şükretmiş olur) buyuruluyor. Beş vakit namazı kılanlar için böyle çok müjde verilmiştir.

Allahü teâlâyı hiç unutmamak demek, her şeyi İslamiyet’e uygun yapmaya çalışmak demektir.

Her sabah, (Kendimin ve ailemin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz ibadet edebilmek, âhiret yolunda yürüyebilmek için işime gidiyorum) diye niyet eden bir kimse, hep sevab kazanır. Onun her işi, ibadet olur. (K. Saadet)

Okula giden bir öğrenci, (Okula, eğitimim bitince Müslümanlara, insanlara hizmet etmek için gidiyorum. Yâ Rabbi, bana faydalı ilim nasip eyle!) diye niyet ederse, okulda ve evde ders çalışırken her an sevab alır. Allah'ı unutmuş sayılmaz.

(Şu günahtır) diyerek sakınmaya çalışanın veya (Şu sevabdır) diyerek yapmak isteyenin Allah'ı unutmadığı anlaşılır.

Nazar haktır
Sual: Nazar yani göz değmesini inkâr eden küfre girer mi?
CEVAP
Evet. Nazarın hak olduğu âyet-i kerime ile ve hadis-i şeriflerle sabittir.

İmanın varlığına alâmetler

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Biri ölünce, (Biz Allah için yaratıldık, sonunda yine Allah’a döneceğiz) mealindeki (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn) âyet-i kerimesi okunur. Dünyaya Allah'ın rızasını kazanmak için geldik. Nefis ve şeytanı razı etmek için, keyif sürmek için, yani Allah’tan başka şeyler için gelmedik. Onun rızasını almayan mahvolur, yanar. Her şeyi yaratan, her an varlıkta tutan, yediren içiren, besleyen, her şeyi yapan Allahü teâlâdır, ama Ona bir teşekkür edilmiyor. Hâlbuki nimete şükretmek, nimetlerin Ondan geldiğini bilmek, iman alametidir.

(Efendim, dinle imanla alakası olmayan insanlar da, arada bir dua ediyorlar, şükrediyorlar. Bunların imanı var mıdır?) diye soran talebeye, hocası buyurur ki:

(Evladım, imanın varlığı ve yokluğu icraatla belli olur. Bu icraat da, haramlardan sakınmak, örtünmek, beş vakit namaz kılmak, Allahü teâlânın diğer emir ve yasaklarına uymaktır. Böyle olana, imanı var denir. Yoksa hiç bunlardan haberi olmadan, sadece kendi kafasındaki bir ilaha ibadet etmek, şükretmek, iman değildir.)
Avrupalılar ve Amerikalılar da, (Allah’a inanıyoruz) diyorlar. İlim adamları, (Her şeyi yaratan bir yaratıcı vardır) diyorlar. Ama böyle demek iman olmaz. İman, Allahü teâlâya mahsus sıfatları bilip Âmentü’deki altı esasa inanmakla olur. Aksi takdirde iman edilmiş olmaz. Çünkü imanın esasları bir bütündür.

İnsan kendi aklıyla, Allahü teâlâyı tanıyamaz, bilemez. Bunun için, inanmaktan başka çaresi yoktur. İnsanlar, (Bu kâinatı bir yaratan vardır) der, ama hiç kimse, aklıyla Allah'ı bulamaz. Kâfirler, kendi tasavvur ettikleri şekle Allah diyorlar. Hâlbuki Allahü teâlânın zatı bilinemez, sıfatları da ancak bir peygamber vasıtasıyla bilinir. Çünkü Cebrail aleyhisselam, peygamberlere Allah'ın sıfatlarını, emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Allah’ın rızasına kavuşturduğu, Cennete götürdüğü söylenen sayısız yol vardır. Peygamberlerin bildirdikleri hariç, hiçbiri kavuşturucu, kurtarıcı değildir. Kurtulmak da ancak, gerçek ve tek olan ilaha inanıp, gönderdiği dine, yani İslâmiyet'e tâbi olmakla mümkündür.

Ezanı duyan birisi neler yapmalıdır?

Sual: Ezanın, sünnete uygun okunduğu duyulunca, ne yapmak gerekir?
CEVAP
Günümüzde, sünnete uygun ezan hemen hemen hiçbir yerde okunmuyor. Sünnete uygun okunan yerlerde şunları yapmak gerekir:

1- Yavaşça tekrar etmek sünnettir. Üç hadis-i şerif:
(Müezzinin söylediğini tekrar edene, onun sevabı kadar sevab verilir.) [Nesaî]
(Ezanı tekrar edene, Kıyamette şefaatim vacib olur.) [Nesaî]
(Ezanı siz de tekrar edip salevat getirin! Bir salevat getirene on sevab verilir.) [Müslim]

2- Müezzinin dediklerini aynen söyleyerek ezana icabet edilir. Yalnız müezzin (Hayye alessalah) ve (Hayyealel felah) derken, (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah) demeli, ezanda ve ikamette müezzine icabet etmeli. (Şir’a)

3- Ezanda (Muhammedün Resulullah) denirken, (Seninle, gözüm nurlanır, kalbim sevinir yâ Resulallah) demeli. Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık, ezan okunurken Resulullah'ın ismini işitince, iki baş parmağının tırnağını öpüp gözlerine sürdü. Peygamber efendimiz, "sallallahü aleyhi ve sellem" bunun sebebini sorunca, (Yâ Resulallah, senin mübarek isminle bereketlenmek için yaptım) dedi. Resulullah efendimiz de, (Güzel yaptın. Böyle yapan göz ağrısı çekmez) buyurdu. Tırnakları göze koyunca, (Allahümmahfaz ayneyye ve nevvirhümâ) demelidir. (Allah'ım, iki gözümü [gözlerimi] hastalıklardan koru ve nurlandır!) demektir. (Şeyhzade)

4- Yemekte, din dersi okumakta iken ve cami içinde Kur'an-ı kerim okurken ezan tekrar edilmez.

5- Ezanı işitenin, oturuyorsa kalkması, yürüyorsa durması müstehabdır. (İslam Ahlakı)

6- Sabah ezanında, (Essalâtü hayrün minen-nevm = Namaz uykudan hayırlıdır) denince, (Doğruyu ve hakkı söyledin) demeli. (Kad kâmetissalâtü) denince de, (Allahü teâlâ namazı muhafaza etsin ve devam ettirsin) demeli. Ezan veya ikamete icabet eden kimse, o hâlde iken konuşmamalı, kimseye selâm vermemeli, verilen selamı da almamalı, Kur'an-ı kerim okuyorsa kesmeli, yürüyorsa durmalı, fıkıh dersinde ise, dersi bırakmalı, yani başka bir işle meşgul olmamalıdır. Hazret-i Âişe validemiz, (Ezan okunurken, bir iş yapmak caiz değildir) buyurdu. Ezanı duyunca, yün eğirmesini bırakırdı. Çekicini yukarı kaldırmışken, ezanı duyup indirmeyen demirci ve kuyumcular çoktu. (Şir’a)

Demircilik yapan Ebu Hafs Haddad hazretleri, her ne zaman ezanı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı. Konuşuyorsa, susup ezanı dinlerdi. Vefat edip cenazesi götürülürken ezan okunmaya başladı. Cenazeyi götürenler, ne kadar gayret ettilerse de, tabutu bir adım yerinden oynatamadılar. Ezan bittikten sonra, ancak cenazeyi götürmek mümkün oldu. (İslam Ahlakı)
Demek ki, sünnete uygun olan ezana, gerekli saygıyı göstermeli. Sünnete uygun okunmuyorsa, söylenen ezan kelimelerine saygıdan dolayı konuşmamalıdır.

Feyiz akar
Evliyanın kalbinden, alana feyiz akar,
Dünya sevgisini kökünden söküp atar.

Kitap hediye etmek mi, satmak mı?

Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını satmak, hediye etmekten daha mı iyi olur?
CEVAP
Hayır, (Satmak daha iyidir) denmez. Din kitaplarını, üstüne kâr koyarak satmak zaten caiz olmaz, ancak maliyetini ve satarken yapacağı masrafları karşılayacak kadar cüz’i bir kâr koyabilir.

Maliyetinden daha düşük fiyata, zararına yani çok ucuza bile satılsa, satın alan kimse, hiç olmazsa para verdim diyerek kitabı okuyabilir. Bedava alınca kıymeti pek bilinmeyebilir. Bu bakımlardan, hediye etmek yerine ucuza satmak daha iyi olabilir, fakat hediye etme imkânı olunca da, satmak daha iyi diye düşünmeden hediye etmeli, bu sevabdan mahrum kalmamalı.

Hediye edilse de, kârsız veya çok düşük kârla satılsa da, bu kitapların dağıtılmasına sebep olmak çok sevabdır. Hangisinin daha uygun olacağı, o anki duruma göre değişebilir.

Nişan yüzüğü
Sual: (Nişan yüzüğü, ziynet yani süs olarak değil, nişanlı veya evli olmanın alameti olarak takıldığı için, erkeklerin altın nişan yüzüğü takmalarında ve kadınların da nişan yüzüğü takılı olarak dışarı çıkmalarında bir sakınca yoktur) demek yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette, çok yanlıştır. İyi niyetle günah mubah hâle gelmez. Kâfir kız, (Benimle dans edersen Müslüman olurum) dese, Müslümanın, iyi niyetle onunla dans etmesi veya başka günah işlemesi caiz olmaz. İyi niyeti geçersiz, günahı geçerlidir. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, taat ve mubahlara niyete göre sevab verileceğini bildirmektedir. Günahlar, iyi niyetle de işlense, günah olmaktan çıkmaz.

İkincisi, dinde, nişan yüzüğü diye bir şey yoktur. Âdet olduğu için takılıyor. Mubahı varken haram olan altın takılamaz. Mutlaka altın takmak gereken bir durum varsa, gümüş yüzüğü altınla kaplayıp kullanmak da caizdir. Gören altın sanabilir, bunun mahzuru olmaz. Kadınlar için altın caizse de, dışarıda ve yabancı erkeklerin göreceği yerlerde takmaları haram olur. Evli olanın, evli olduğunu belirtecek bir işarete gerek yoktur.

Cennette sakal yoktur
Sual: Cennette saç ve sakal tıraşı var mı?
CEVAP
Cennette ibadet etmek olmadığı gibi, sıkıntı verecek herhangi bir iş de yoktur. Orada herkes sakalsızdır. Sakal çıkmaz. Saçlar ise, kendi istediğimiz şekilde olur.

İman cevherini korumak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İmam-ı Rabbânî hazretlerinin zamanında da, şimdiki kadar olmasa da, helalle haram, sünnetle bi’dat birbirine karışmıştı. O büyük zat, ta o zaman, (Bid’atler dünyayı kapladığından, dünya, karanlık bir gece gibi görünüyor. Sünnetler çok azalıyor, nurları da, bir karanlık gecede, tek tük uçuşan ateş böcekleri gibi parlıyor) buyuruyor. Şimdi ise, her tarafı daha kötü olan küfür karanlığı sardı. İmam-ı Rabbânî hazretleri bugünkü durumu yani imanla küfrün birbirine karıştığını görseydi, kim bilir neler söyleyecekti? Bunun için âhir zamanda, Ehl-i sünnet itikadına sahip olanın çok şükretmesi lazımdır.

Büyük zatlardan biri talebesine, (Gökyüzüne bir bak, ne görüyorsun?) diye sorar. O da, (Yıldızlar var efendim) der. (Yıldızlar nasıl görünüyor?) buyurur. (Tek tek olanı, üç beş tane olanı var, bazısı daha fazla, grup grup olanlar da var) der. O zat buyurur ki:

(İşte müminlerin iman nuru da, gökteki yıldızlar gibidir. Biz, şu anda nasıl ki gökyüzünü siyah ve yıldızları gruplar hâlinde pırıl pırıl görüyorsak, melekler de, şimdi dünyayı zifiri karanlık içinde, imanlı olanları aynı şekilde pırıl pırıl görüyorlar. Tabiî tek olanı var, üçü beşi bir araya gelenleri var, daha çok olanları var. Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetlidir. Allahü teâlâ bu cevheri çöplüğe koymaz. Bu imana sahip olanlar, çok kıymetli ve makbul olmasaydı, Allahü teâlâ, bu kadar kıymetli bir imanı onlara nasip etmezdi.)

Doğru iman Cennetin anahtarıdır. Cennete girmeye sebep olan şey, ibadetler, ameller değil, imandır. İbadetler, imanı korumak içindir. Nasıl ki, en kıymetli pırlanta, birkaç anahtarla açılan, iç içe geçmiş gizli dolapların arkasındaki gizli bir çekmecede saklanırsa, bu kıymetli iman da, ibadetlerle ve amellerle muhafaza edilir. İbadetsiz olmaz, çünkü çok kuvvetli esen bu küfür fırtınasında, bir mum yakıp ortalıkta dolaşmak ve sonra da bu mumun sönmeyeceğini sanmak akıl kârı mıdır? Nasıl ki bu mum, sönmemesi için cam bir fanusa konulursa, iman nuru da namaz kılmak, oruç tutmak, sohbet etmek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumak gibi ibadetlerle muhafaza edilir. Asıl hedef imanı korumaktır. İman korunamazsa sonu felaket olur.

İçki ve iman arasındaki ilişki

Sual: (İçki içeri, iman dışarı! İçki içenin kırk gün namazı kabul olmadığı için namaz kılmamalı) diyorlar. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Hayır, böyle bir şey yoktur. Ehl-i sünnet itikadına göre, içkiyi helâl bilmedikçe veya haramı hafife almadıkça, içki içenin imanı gitmez. (İhya)

Namazı bırakmak çok büyük günahtır. (İçki vücuttan kırk gün çıkmaz) diye bir şey yoktur. Kur'an-ı kerimde (Sarhoş iken kılmayın) buyuruluyor. Çünkü ne okuduğunu anlamaz ve sallanacak kadar sarhoş olanın abdesti de bozulur. Abdestsiz olunca namaz da kılamaz. Okuduğunu anlamayacak kadar çok içmemişse, namazını kılması lazımdır. Ne günah işlenirse işlensin, namaz terk edilmemeli. İçki içmeye devam eden kimsenin, namazı sahihtir, yani borç ödenmiş olur, ama büyük sevablara kavuşamaz. İçki içen, içki içtim diye, dua etmeyi ve zikretmeyi, tesbih çekmeyi bırakmamalıdır.

Salih bir zat, daha önce ölmüş olan o bölgede tanınmış bir kadını rüyada iyi hâlde görünce, durumunu sorar. Kadın da şöyle cevap verir: “Rabbim beni affetti. Günah olduğunu bildiğim hâlde, nefsime uyup içki içerdim. Yine bir içki meclisindeyken ezan okunmaya başladı. İçkiyi bırakıp, ben de müezzin gibi şehadet getirdim. Çok geçmeden öldüm. Allahü teâlâ, meleklere, (Kalbinde imanı olmasaydı, beni sarhoş hâlde hatırlamazdı. Ona azap etmeyin!) buyurdu. Böylece affa uğramış oldum.” (Şir’a şerhi)

Menkıbede de görüldüğü gibi, her içki içene, hattâ içki içerken ölene de, kâfir dememelidir. Zerre imanı varsa, sonunda kurtulur.

Çöplükte
Atalar der, erken kalkan yol alır,
Horoz ölür, gözü çöplükte kalır.

Nikâh ve iman bayatlar; tazelemek gerekir

Sual: (Bazı camilerde cuma geceleri yapılan nikâh tazelemeleri yanlıştır. Nikâh bayatlamaz ki, tazelensin) deniyor. İnsan küfre düşerek imanı gitse, imanını ve nikâhını tazelemesi gerekmez mi?
CEVAP
Elbette, gerekir. İman ve nikâh gitmese de, nikâh tazelemenin mahzuru olmaz, aksine iyi olur. İman giderse, zaten her ikisinin de tazelenmesi şart olur. Nikâh da, iman da bayatlar. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Elbisenin eskidiği gibi, göğsünüzdeki iman da eskir. Allah’a niyaz ederek, imanınızı tazeleyin!) [Taberanî, Hâkim]
(La ilahe illallah sözünü çok söyleyerek imanınızı tazeleyin!) [İ. Ahmed, Taberanî]

Abdülgani Nablusî hazretleri buyuruyor ki: Erkek ve kadından biri mürted olunca, nikâhları fesh olur, yani bozulur. Bu, talak değildir. Tevbe ve tecdid-i nikâh [nikâhın tazelenmesi] gerekir. Küfür olup olmadığı şüpheli olan bir şeyi yapan kimsenin de, tevbe edince, nikâhını tazelemesi ihtiyatlı, yani iyi olur. (Hadika)

Demek ki, insan küfre düşünce veya küfre düştüğünü zannedince, tevbe edip imanını tazeler. İman gidince nikâh da gideceği için, nikâhını da tazelemesi gerekir.

Dinin hükümleriyle bilerek veya bilmeyerek alay eden yahut cahilliğinden veya küfründen dolayı inkâr eden zamane hocalarına itibar etmemelidir. Asırlardan beri iman ve nikâh tazelemesi yapılagelmiştir. Her hafta bütün camilerde yapılması çok iyi olur.

Gece çöp atmak
Sual: Gece tırnak kesmek, çöp atmak, çamaşır ve bulaşık yıkamak gibi işleri yapmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Hayır, mahzuru olmaz. Uzamış tırnağı geciktirmemeli, gece olsa da kesmeli. Halife Harun Reşit, İmam-ı Ebu Yusuf'a (Gece tırnak kesmek uygun mudur?) diye sorar. İmam, (Uygundur) buyurur. Halife delilini sorunca da, (Hayırlı işleri tehir etmeyin!) hadis-i şerifini bildirir. (Hindiyye)

Çöpü evde bekletmemeli, gecikmeden gece de olsa hemen atmalı. Bir hadis-i şerifte, (Çöp bekleyen evden bereket kalkar) buyurulmuştur. (Deylemî)

Bereketsizlik olmasın diye ilk fırsatta çöpü evden atmalıdır.

Âyet-i kerimedeki (Taptığınız şeyler) ifadesi

Sual: Enbiya sûresinin 98. âyetinin mealinde, (Siz de, Allah'ı bırakıp da taptığınız şeyler de, Cehenneme girecektir) deniyor. Bir ateist, (Buna göre, Hristiyanların taptığı Hazret-i İsa da, Cehenneme girecek) dedi. Buna nasıl cevap vermek gerekir?
CEVAP
Meal okumak böyle yanlışlıklara sebep olur. Bu âyet-i kerimede (ve mâ ta'budüne) ifadesindeki mâ, cansızlar için söylenir, orada (taptığınız şeyler)den maksat putlardır. İbni Abbas hazretleri buyurdu ki: Bu âyet-i kerime nazil olunca müşrikler, (Bizim ilâhlarımıza hakaret ediliyor) dediler. Putperestler, (İsa da mı Cehenneme gidecek?) diye, ateistler gibi aynı şeyi sorunca, şu mealdeki âyet-i kerime indi: (Kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, Cehennemden uzaktır.) [Enbiya 101] (Kurtubî tefsiri)

Dini öğrenmek için
Sual: Dini öğrenmek için Arapça bilmek şart mı?
CEVAP
Arapça öğrenmek, çok iyi, çok faydalıysa da, dini öğrenmek için şart değildir. Arapça bilmek, din bilmek değildir. Mısır, Suriye, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki insanların ana dili Arapçadır. Burada çok sayıda Vehhabi veya mezhepsiz vardır. Bunlar (Arapça biliyoruz) diye, Kur’an-ı kerime kendi görüşlerine göre mânâ vermişler, sapıklığa, hattâ küfre düşenleri bile olmuştur. Arapça bilmenin faydaları yanında, dinimizi ve Ehl-i sünneti bilmeyenler için böyle zararları da oluyor.

Bu ülkelerde yaşayan Hristiyanlar da Arapça biliyor, ama onlar gayrimüslimdir. Demek ki dil bilmek, din bilmek değildir. Bununla beraber, Müslüman olanın Arapçayı bilmesi dinini daha kolay öğrenmesine sebep olur, ama şart değildir. Hele, Kur’an-ı kerimi anlayıp, bu anladığına göre amel etmek niyetiyle öğrenmek, çok zararlı olur. Osmanlılar lüzumlu bilgileri zaten bildirmişlerdir. Bu Türkçe kitapları okuyarak dinimizi öğrenmek mümkündür.

Nikâh ne zaman kıyılır?
Sual: İslam nikâhı, her gün kıyılabilir mi? Yoksa mübarek günleri mi beklemek gerekir?
CEVAP
Her gün, her gece kıyılabilir. Cuma gecesi veya cuma günü olursa, daha iyi olur.

Cinlerle görüşmek ve cinci hocalara gitmek

Sual: Cinlerle ve cincilerle görüşüp, onlardan faydalı bilgiler öğrenilebilir mi?
CEVAP
Hayır. Cinci hocalara da gitmemeli. Muhyiddin-i Arabi hazretleri buyuruyor ki: Hiçbir insan, cinden Allahü teâlâya ait bir bilgi edinemez, çünkü cinlerin din bilgileri pek azdır. Onlardan dünya bilgileri edineceğini sanan kimse de aldanır, çünkü faydasız şeyle vakit geçirmeye sebep olur. Onlarla tanışan, kibirli olur. (Fütuhat)
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de buyuruyor ki: İnsanın cinle tanışması, arkadaş olması zararlıdır. Onlarla konuşmak, fâsıkla arkadaşlık etmek gibidir. Onlarla tanışan, fayda görmez. Cinle tanışmaya özenmemeli, evliya-i kiramın ruhaniyetlerinden faydalanmaya çalışmalıdır. (Keşkül risalesi)

Evliya zatları tanımak, sevmek ve onlar tarafından sevilmek büyük nimettir.

Çocuğunu aldıran
Sual: Hâmile bir kadın, kocasından habersiz çocuğunu aldırır veya bilerek düşürürse, gurre denilen bir ceza gerekiyormuş. Bu ceza ne kadardır ve kime verilir?
CEVAP
Kocasından izinsiz çocuk aldıran veya ilaçla yahut başka sûretle çocuk düşüren kadının âkılesi, 500 dirhem gümüşü [veya 50 dinar altını], kadının kocasına verir. Buna gurre denir. Kocasının izniyle düşürürse veya bu olay dar-ül-harbde yani İslamiyet’le idare edilmeyen yerde olmuşsa bir şey vermek gerekmez. Âkıle, katilin öldürme işindeki yardımcılarıdır. Dinar, bir miskal altındır. 50 dinar, 240 gram basılı altın eder. Dirhem, 3,36 gram gümüştü.

Gusülde gargara
Sual: Gusülde, gargara şart mıdır? Buruna çok su çekip, yanma hissedilmesi gerekir mi?
CEVAP
Hayır, öyle bir şart yoktur. Gargara yapmak abdestte de, gusülde de farz değil, sünnettir. Oruçluyken gargara yapmak ise mekruhtur. (S. Ebediyye)

Kadının sütü
Sual: (Üç yaşındaki bir çocuk, bir kadının sütünü içse, o kadının süt çocuğu olmaz. Bu bakımdan, erkeğin hanımının sütünü emmesinde bir mahzur yoktur) deniyor. Doğru mudur?
CEVAP
Yanlıştır. Erkeğin, hanımının sütünü içmesiyle süt çocuğu olmadığı doğruysa da, hanımının sütünü içmesi haramdır. Ancak salih ve uzman olan doktor, (Kadın sütü, bu hastalığa iyi gelir) derse, o zaman ilaç olarak içilebilir. (İslam Ahlakı)

Midye kültürü ve hayat tarzı

Sual: (Midye ve ıstakoz yemeye günah demek, âdet ve göreneklerle ilgilidir. Deniz kıyılarında oturanlar, kültürlerinde olduğu için rahatlıkla yiyorlar, ancak denizden uzak yerlerde yaşayanlar bu kültürden yoksundur. Denizden çıkan her şeyin temiz olduğu yönünde bir de hadis olduğu için, midyenin haram olduğu söylenemez. Kur’anda da midye konusunda kesin bir hüküm olmadığı için rahatça yenebilir) deniyor. Bu görüşe ne denir?
CEVAP
Bu görüş birkaç bakımdan yanlıştır:

Birincisi, dinimizde tek delil Kur’an değildir. Hadis-i şeriflerle bildirilen hükümler de vardır. İki âyet-i kerime meali:
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
(O Peygamber, güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

İşte müctehid âlimler, Kur’an-ı kerimin emrine uyarak, Resulullah efendimizin bu konudaki hadis-i şeriflerine de bakmışlardır. Kur’an-ı kerimde, köpek, fare ve yılan etinin haram olduğu bildirilmiyor diye, bunları yemek caiz olur mu? Bunların haram oldukları hadis-i şeriflerle bildirilmiştir.

İkincisi, müctehid olmayanların hadis-i şeriflere göre de amel etmeleri caiz olmaz. Mezhebinin bildirdiği hükme uyması vacib olur. (Denizin hayvanları helâldir) mealindeki hadis-i şerifi, Hanefî âlimleri, balık ve balık şeklinde olanlar hariç, deniz haşeratlarının yenmesinin caiz olmadığı şeklinde anlamışlardır. Hanefî olup da, mezhebinin hükmüne uymayan, mezhebinin hükümlerini beğenmeyen kimse, (Benim mezhebim var) dese de, mezhepsizdir.

Netice: Midye ve ıstakoz gibi deniz haşeratının yenmemesinin gelenekle, kültürle, hayat tarzıyla hiçbir ilgisi yoktur. Hanefî mezhebinde olan Müslümanların, deniz kenarında da yaşasalar, balık şeklinde olmayan yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşeratını yemeleri caiz değildir.

Oruç adamak
Sual: (Hastam iyi olursa Allah rızası için oruç tutacağım) diyenin, hastası iyi olunca, kaç gün tutması gerekir?
CEVAP
Üç gün oruç tutması gerekir. Bir kimse, (Allah rızası için oruç tutayım) dese, kaç gün olduğunu söylemese, bu orucu adak olur ve üç gün oruç tutar. (S. Ebediyye)

Dinimizi korumak için dünya menfaatinden vazgeçmek

Sual: Müdara nedir? Fitneye sebep olmamak için müdara nasıl olur?
CEVAP
Müdara, bir kimseyi idare etmek, dini veya dünyayı zarardan kurtarmak için, dünya menfaatinden vazgeçmek, insanlarla iyi geçinmek, İslamiyet’in dışına çıkmadan, güler yüz göstermek, gönlünü almaktır.

Bazı toplumlarda, dinimize zarar gelmemesi için müdara gerekir. Bu da, inancını ve bazı konulardaki görüşünü saklamakla olur. Sırrını açıklayan kimse, çok defa söylediğine pişman olur. İnsan, söylemediği sözüne hâkimdir, söylediğinin ise mahkûmudur. Onun için, (Zehebini, zihâbını ve mezhebini gizli tut!) derlerdi. Yani paranı, dînî ve siyasî görüşünü, hizbini gizli tut, demektir.

Kâfirler arasında kalıp, malından, canından korkanın, onlara kalben değil de, dilden sevgi göstermesi caizdir. Nitekim müşrikler, Hazret-i Ammar’a, babası Hazret-i Yasir ve annesi Sümeyye hatuna işkence edip, (Lat ve Uzza putu, Muhammed’in dininden iyidir de!) diye zorlarlar, demeyince de işkenceyi artırırlardı. Nihayet, ana babası şiddetli işkence ile şehit edildiler. Hazret-i Ammar, kâfirlerin zorlamaları üzerine onların istediği küfür [imanı gideren] sözleri diliyle söyledi. (Ammar, dinini bırakıp kâfir oldu) dediler. Resulullah efendimiz onun hakkında buyurdu ki: (Ammar kâfir olmadı, o baştan ayağa imanla doludur. O, iki durumla karşılaştığında en doğru olanını tercih eder.) [İbni Mace, Ebu Nuaym]

Görüldüğü gibi fitne olmaması için Hazret-i Ammar, küfür söz söyledi. Demek ki fitnenin durumuna göre, sünnet veya farz terk edilebilir, hattâ küfür söz bile söylenir.

Hazret-i Ammar serbest bırakıldığında, Resulullah efendimiz, mübarek eliyle gözünün yaşını silip teselli buyurdu. Bu olay üzerine, Nahl sûresinin, (Allah’a küfredenlere şiddetli azap vardır. Ancak kalbine iman yerleşmiş olduğu hâlde [küfre] zorlanıp, sadece diliyle söyleyenler müstesnadır) mealindeki 106. âyeti nazil oldu. Resulullah efendimiz de Hazret-i Ammar’a, (Müşrikler eziyet ederse, yine böyle söyle!) buyurdu. (İbni Mace)

Hırsızlığı önlemek için

Sual: (Mâide sûresinin, (Erkek ve kadın hırsızın, yaptıkları işten dolayı Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, elini kesin!) mealindeki 38. âyetindeki el kesmekten maksat, o işten el kesmesi, el çekmesi, yani hırsızlığına engel olunmasıdır) diyenler var. Doğrusu nedir?
CEVAP
Peygamber efendimiz, nasıl açıklamışsa, muhaddisler ve müfessirler, nasıl bildirmişse doğrusu odur. Bizim gibilerin âyetlere mânâ vermesi kesinlikle caiz olmaz. Birkaç hadis-i şerif:

(Sizden öncekileri helâk eden günah şu idi: Onlar, mevki sahibi biri hırsızlık edince, ceza vermezler, zayıf biri hırsızlık edince, ona ceza verirlerdi. Allah’a yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da, elini keserdim.) [Müslim]

(Hırsızın eli, çeyrek altın ve daha fazla çalarsa ancak o zaman kesilir.) [Buhârî]

İbni Ömer hazretleri anlatır:
Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” üç dirhem kıymetindeki bir kalkanı çalan hırsızın elini kesti. (Buhârî, Müslim, Muvatta, Tirmizî, Ebu Davud, Nesaî)

O âyet-i kerimede, hırsızın elini kesmek gerektiği birçok hadis-i şerifle açıklanmıştır. Hırsızı cezalandırma işini ancak İslam devleti yapar.

Kötü kazanç
Kazancı pornodadır, dönüp duruyor çarkı,
Kadın ticaretinden, var mı bu işin farkı?

Adağı önceden yapmak
Sual: (Bir ay sonra bin lira sadaka vereceğim) diye adayan, bir ayı beklemeden hemen verse veya birkaç ay yahut birkaç yıl geciktirse caiz olur mu? Fakirse, bin lirası yoksa, yine yerine getirmesi lazım olur mu?
CEVAP
Şarta bağlı olmayan adağı, tayin ettiği zamandan önce yapmak caizdir. Fakat şarta bağlı, yani (Şu işim olursa…) diyerek adanan adağın ise, şart hâsıl olmadan yerine getirilmesi caiz olmaz. Yerine getirirse, şart hâsıl olunca, tekrar yapması gerekir.

Şarta bağlı olmayan adağı, yani (Falanca fakire veya filanca vakfa şunu vermeyi adadım) denirse, fakir olsa da, hemen yerine getirmesi lazım olur. Özürsüz geciktirmek caiz olursa da, sevabı azalır. Fakir kimse, gücünün yetmediği şeyi adamamalıdır.

Miraç Gecesi
Namaz Miraç Gecesi, Rabbimize arz oldu,
Beş vakit kılınması, müminlere farz oldu.

Getirilen din ne demektir?

Sual: S. Ebediyye kitabında, (Mektubat-ı Rabbânî) kitabının 259. mektubunda, (Şimdi, yeryüzünde, değiştirilmemiş bulunan hak din, yalnız Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dinidir. Bu dinin, Kıyamete kadar bozulmayacağını, doğru olarak kalacağını Allahü teâlâ söz vermiştir) deniyor. Bir ateist, (Bunlar da, dini peygamberin kendi meydana getirdiğini söylüyor) diyor. Getirmek, kendi meydana çıkarmak mı demektir?
CEVAP
Getirmek, yoktan meydana getirmek, çıkarmak demek değildir. Bir yerden alıp getirmek demektir. Nitekim din kitaplarında, din tarif edilirken, (Bir peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği inanılacak şeylere din denir) buyuruluyor. Demek ki din Allahü teâlâdan getirilmiştir. Onlar Allah'a inanmadıkları için, (Peygamberler dini kendileri ortaya koymuştur) diyorlar. Başka bir ateist de, (Semavî din) tâbirine takılmış. (Din semadan mı getirildi?) diyor. Bir Vehhabi de, (Din semadan getirildiğine göre, Allah’ın semada olduğu anlaşılır) diyor. Onlar, anlama özürlü olduğu için, böyle yanlış şeyler söylüyorlar. Allahü teâlâ, mekândan münezzehtir. Semada [gökte] değildir. Semavî tâbiri, insan eseri olmayan, vahiyle gönderilen, Allahü teâlâdan gelen demektir. İnsanın elinde olmayan hastalıklara da semavî özür denir. Bu özürler gökten gelmiyor! Vahiy getiren melek Cebrail aleyhisselam, semada olduğu için, onun Allah'tan getirdiği dinlere (Semavî din) denir. Yoksa hâşâ, Allah semada olduğu için değildir. Bunlar dînî tâbirdir. Vehhabi’nin ve ateistin anlayamaması yadırganmaz.

Yine İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Peygamberlik Nedir?) isimli kitabında buyuruyor ki:

(Peygamber, insanların ahlakını güzelleştiren, kalb, ruh hastalıklarının ilacını sunan, üstün insan demektir. İnsanların çoğu, nefislerinin esiridir. Ruhları hastadır. Bunları tedavi edecek bir ruh ve ahlak mütehassısı lazımdır. Muhammed aleyhisselamın getirdiği din, bu hastalıklara ilaç oldu. Kalblerdeki kötülükleri, bozuklukları kökünden temizledi. Bu hâl, onun Allah'ın peygamberi olduğunu ve peygamberlerin en üstünü olduğunu kesinlikle göstermektedir.)

Muhammed aleyhisselam, dinimizi, Cebrail aleyhisselamdan alıp getirdi. Cebrail aleyhisselam da Allah'tan getirdi. Getirmek, kendi meydana çıkarmak demek değildir.

Hakk’a teslim ol
Şükret yalvar Allah'a, gözünü yum günaha!
Hakk’a teslim olursan, kavuşursun felaha.

Kurbanlık hayvanı kestikten sonra etini tartmak

Sual: Kurbanlık satılırken, alıcıya bir hayvan veriliyor. Alıcıya, (Bunu kestikten sonra tartarız, kaç lira gelirse parasını verirsiniz) deniyor. Yahut satıcı, alıcının istediği fiyata yakın bir hayvanı bayram günü kesiyor. Alıcıya, tartıp satıyor. Hacda ve bazı hayır kurumlarında, diyelim bin kişinin adına bin tane kurban eksiliyor. Ama hangi kurban kimin için kesildiği belli değil. Böyle kesilen kurbanlar sahih olur mu?
CEVAP
Her üç şekilde de kesilen kurbanlar sahih olmaz, et olur. Hacda kasabın, bir hayvanı kimin için kestiğini bilmesi lazım. Hayvanları kesip, (Gel hangisini istersen onu al!) denince de kurban sahih olmaz. Bir hayvanı emanet alıp, onu kestikten sonra parasını vermek de sahih olmaz. Çünkü emanet hayvan kurban edilmez. Şu şekilden biri olursa kurban sahih olur:

1- Hacda kurbanı kestireceklere vekâlet verilir. Kestirecek kimse de, her hayvanı hangi hacı için kestirdiğini bilmesi şarttır. Kurbanını bir hayır kurumuna hediye eden kimse de, bu işle görevli kişiye, (Allah rızası için, bayram kurbanımı kesmeye, dilediğine kestirmeye, etini ve derisini dilediğine vermeye seni umumi vekil ettim) demelidir. Görevli satın alacağı kurbana bir numara bağlar. Kesilirken, sahiplerinin ismini söyleyerek kasapları vekil eder. Böyle kesilirse hacdakiler ve hayır kurumundakiler sahih olur. Rastgele bir hayvanı kesip de, vekâlet verenlerden birinin olsun denirse sahih olmaz.

2- Kestikten sonra etini tartıp satacakların kurbanlarının sahih olması için, kurban kesecek kişi, hayvanları satana, yukarıda bildirildiği gibi vekâlet verir. Vekil de, o kişinin adına bir hayvan keserse sahih olur. Etini tartıp, (Kurban için şu kadar para vereceksin) diyebilir veya hiç para almasa bile kurban yine sahih olur. Önemli olan kesene vekâlet verilmesi, kesenin de bu kişi adına kesmesidir.

3- Satıcının, (Bunu götür kurban olarak kes, sonra etini tartıp parasını alırız) derse kurban sahih olmaz. Çünkü böyle verilen hayvan emanet olur. O hayvanı alıcıya belli bir fiyatla satar veya hediye ederse o zaman kurban edilir.

Sosyal medyada dînî yazı paylaşmak

Sual: Sosyal medyada, her an bir şeyler paylaşılıyor. Bunların içinde her çeşit dînî yazılar da oluyor. Bunları, paylaşmak için başkalarına göndermek uygun olur mu?
CEVAP
Özellikle dînî yazılar rastgele paylaşılmamalıdır. Başka şeye benzemez, çok veballi bir iştir. Ecza deposundan alınan her çeşit ilacı, hastanın hastalığını bilmeden, (Sizin için bu ilaçlar şifalıdır) demek bile, bundan daha az zararlıdır. Belki paylaşılan yazıdaki ifade doğru olabilir. Ama her doğru her yerde söylenmez. O ifadenin yayılmak istenmesi, maksatlı da olabilir, yanlış anlaşılabilir veya fitneye sebep olabilir.

Bir diğer husus da, yazı doğru olsa bile, söyleyen, uygun biri olmayabilir. Böylece onun diğer sözlerine de güvenilmesine, ona karşı sevgi beslenmesine sebep olabilir. Bunun için Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine, (Şu din kitabı uygun mu?) diye sorulunca, (Kitabın içindekilerin hepsi doğrudur, fakat bu kitabı okuyan kimse zehirlenir, çünkü yazarının habis [kötü] ruhu satırlara aksetmiş) buyurur. Başka bir zaman da, habis kimselerin yazdığı bilgilerin, doğru olsa da, zararlı olacağını göstermek için, (Şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez) buyurmuştur. Demek ki salih zatların kitaplarından alınmayan doğru yazılara itibar etmemeli. Bir başka husus da, doğru kitaplardan bile alınsa, her yazı böyle yerlerde paylaşılmamalı. Tepkilere, tartışmalara veya başka zararlara sebep olabilir.

Ehl-i sünnet âlimlerinin eserleri esas alınarak sadece güzel ahlak ve iman bilgileriyle ilgili, itiraz edilmeyecek, tepkiye sebep olmayacak genel hususlar paylaşılabilir. Ama en güzeli www.hakikatkitabevi.net adresindeki Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını bildirmek ve okutmak için bu linki tavsiye etmektir. Bunu bile, tepkiye sebep olacak yerlere yazmamalı.

Edepsiz âlim olmaz
Edepli dine uyar, fâsık ve zâlim olmaz,
Çok ilim öğrense de, edepsiz âlim olmaz.

Ne mutlu imanla ölene!

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir hayvanı gözümüzün önünde ateşe atsalar, vicdanı olan, buna tahammül edemez. Hâl böyleyken bazıları kendi evladını, kendi hanımını, hattâ bizzat kendini, ateşe nasıl atar? Çok yazık! Bu hayat, bir gün biter. Sonunda hepimizi kefene koyacaklar. Artık ondan sonra, kimseden fayda beklenmez. O fırsat artık geçti. Ne mutlu imanla ölene!

Tabiînin büyüklerinden Ömer bin Abdülaziz hazretleri, adalet timsaliydi. Çoban bir gün, kurdun sürüye saldırdığını görünce, (Halife Ömer bin Abdülaziz öldü) der. Nereden bildiği sorulunca, (O hayattayken onun korkusundan kurtlar sürüme saldıramazdı) cevabını verir. İşte bu zat buyuruyor ki:

(Ölüp de beni mezara koyunca, başımın üstünde bir baca yapın, başım gözüksün içinden. Beni kıbleye karşı yatırın. Bir gün sonra bacadan bakın! Eğer başım kıbleden başka yöne dönmüşse, bütün dostlara, “Ömer bin Abdülaziz imansız gitti” dersiniz. Artık onlar ağlasalar, üzülseler de faydasız. Eğer yüzüm dönmemişse, mezarı örtün, “Sevinin ey dostlar, Ömer bin Abdülaziz de imanını kurtardı” dersiniz. Çünkü, 44 kişiyi elimle gömdüm. Dördü hariç, hepsi öbür tarafa döndü.)

İman, müminle ateş arasında büyük bir duvar gibidir. Mümini ateşten korur. İmanı olmayan kurumuş demektir. Kurumuş ağaç, ancak yakılır.

Ebedî yani sonsuz ne demek iyi düşünmeli. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

(Cehennemde ebedî kalacak olanlara, faraza, “Siz dünyadaki göl ve denizlerdeki damlalar adedince, çöldeki kum taneleri sayısınca yandıktan sonra çıkacaksınız" denilseydi, sonunda kurtulacağız diye o kadar sevinirlerdi ki, sanki nasıl yandıklarını anlayamazlardı. Bütün dünya, bütün gökyüzü, buğdayla dolu olsa, bir serçeye, “Her yıl bir tane yiyeceksin” deseler, o buğdaylar biter, sonsuzun yanında hesabı bile olmaz.)
İşte bu sonsuz azabı düşünerek imanı korumaya çalışmalı.

Vefat eden evliya bir zata, rüyada (Dünyaya geri gelmek ister misin?) diye sorulunca, (Dünyanın tamamını hesap sorulmamak şartıyla verseler de istemem. Sadece, kapı kapı dolaşıp ölüm ve kabir hâllerini anlatmak için isterim) buyurur.

Kurban için vekâlet

Sual: Kurban için vekâlet nasıl verilir?
CEVAP
Maddeler hâlinde bildirelim:

1- Kurbanı başkasına kestirirken, kalben niyet edip, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demek yeterlidir. Kurbanı başkası alıp başkası kesecekse, (Bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der. Yahut kısaca, (Kurban işimi hâlletmek için seni umumi vekil ettim) demek de yetişir.

2- Adak, akika veya nâfile kurban, yanlışlıkla vacib diye kesilse mahzuru olmaz.

3- Kurban kesmeye vekil olan, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir.

4- Vekâleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Vekil, vekâlet aldığı kimseler adına kurban keser veya başkasına da kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez, kendi verebilir. İki kurbana yetecek para veren için de, iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır, çünkü umumi vekil, tam yetkilidir.

5- Birden çok kişiye vekâlet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde, biri tek başına yetkili olabilir, çünkü bu işlerde vekillerden birinin, diğerinin görüşünü sorması gerekmez. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere 4 kişiye vekâlet verse, bu vekillerden biri kesince, ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban, dinimize uygun kesilmiş olur.

Kasaba vekalet
Sual: Kurbanı kasaba götürüp, (Bunu kes!) demekle vekâlet verilmiş olur mu?
CEVAP
Evet, olur. Bunun gibi, bir kimse birine, (Kurban işimi hâllet!) dese, vekâlet vermiş olur. Vekil, bir hayvan alıp kesebilir. (Kurbanı almaya aldırmaya, kesmeye kestirmeye, etini dilediğin gibi tasarruf etmeye seni umumi vekil ettim) demek şart değildir. Denirse daha iyi olur.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Şirk Nedir ? Müşrik Kimdir ? Nasıl Müslüman Olabilirim ?



Hüseyin CİNİSLİ Hocamızın Lâ İlâhe İllallâh (Kelime-i Tevhid) ' in anlaşılmasına, Allah-u te'âlâ' nın affetmeyeceğini buyurduğu en büyük günah olan şirkin ne olduğuna dair yapmış olduğu ders serisini tüm kardeşlerimize tavsiye ediyoruz. Bu dersler "Şirk Nedir ? Müşrik Kimdir ?"  isimli risalenin şerhi (açıklaması) dır.