24 Şubat 2013 Pazar

Enver Abi'yi dualarla uğurladık


Sevgi, iyilik, cömertlik ve insanlık abidesi Enver Ören Ağabeyimiz, Eyüp Sultan Camii'nden dualarla son yolculuğuna uğurlandı. Ören'in cenazesi, aile kabristanında, çok sevdiği hocası ve kayınpederi, büyük İslam alimi Hüseyin Hilmi Işık'ın yanına defnedildi.

Tedavi gördüğü hastanede vefat eden İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören için Eyüp Sultan Camii'nde ikindi namazına müteakip cenaze töreni düzenleniyor. Törende Enver Ören'in oğlu İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mücahid Ören, katılımcıların taziyelerini kabul ediyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören'in cenaze namazını kılmak üzere Eyüp Sultan Camii'ne geldi.

CENAZE'DE İNSAN SELİ FOTO GALERİ

Önceki gece saat 21.30'da Hakk'a yürüyen değerli büyüğümüz, ağabeyimiz Enver Ören, ikindi namazını müteakiben Eyüp Sultan Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından, ebedi istiratgahı olan Eyüp Sultan'daki aile kabristanında toprağa verildi. Eyüp Sultan Camii avlusunda sabah saatlerinden itibaren birikmeye başlayan kalabalık, cenaze merasiminden saatler öncesinde mahşeri bir kalabalığa dönüştü. Enver Ağabey'in bu son yolculuğunda, onu uğurlamak için başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bakanlar, oğlu İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Ahmet Mücahid Ören, Ferruh Işık Beyefendi işadamları, çok sayıda dostunun ve seveni bir araya geldi.

Gazetemizin Kurucusu ve İhlas camiasının Ağabeyi Enver Ören'i cenazesi Memorial Hastanesi'nden alınarak Peygamber Efendimizin sahabesinin kabrinin bulunduğu kutsal mekâna saat 14;00 sularında getirildi. Burada protokol ve kalabalık kitlenin de rahatlıkla cenaze namazı kılabileceği hazırlanan yere tekbir ve dualar eşliğinde konuldu. Ardından saatler öncesinde avluda biriken insanlar güvenlik şeridinin dışına çıkartılarak üstleri aranarak tekrar Eyüp Sultan Camisi'nin önündeki alana ve avluya alındı.

BAŞBAKAN OMUZLADI
İkindi namazının ardından kılınan cenaze namazı sonrası, Ören'in tabutuna ilk önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Ahmet Mücahid Ören omuz verdiler. Protokoldeki diğer katılımcıların da bir süre eller üstünde taşındığı Ağabeyimizin naaşını daha sonra sevenleri aldı. Eller üstünde dakikalarda taşındı. Sevenleri Enver Ağaybeyi'nin naaşını önce Peygamberin sahabesi Eyüp El Ensari Hazretlerinin kabrine götürün son ziyaretini gerçekleştirip dua okudular. Ören'in cenaze namazını çok sevdiği seyitlerden Mehmet Said Arvas kıldırdı. Ardından, omuzlara alınan Enver Ağabey'in tabutu, Eyüp Sultan'daki aile kabristanında, hocası ve kayınpederi Hüseyin Hilmi Işık Hazretleri'nin yanındaki kabre, salavatlarla, tekbirlerle ve gözyaşlarıyla indirildi. Oğlu Mücahit Ören'in ilk toprağı attığı kabristanda biriken kalabalık da, kabre toprak atmak için sıraya girdi. Fatihalar ve Yasinler eşliğinde Enver Ağabey'lerine son görevini yerine getiren sevenleri ve dostları, gözyaşları içinde kabrinden ayrıldılar.


YALNIZ BIRAKMADILAR
İhlas Holding bünyesindeki onlarca kuruluşu Türkiye'ye kazandıran Enver Ören Ağabeyimizin cenazesinde pek çok isim hazır bulundu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın yanı sıra kabinedeki birçok bakan da törene katıldı. Enver Ağabeyimiz uğurlayanlar arasında şu isimler yer aldı: Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Gıda ve Tarım Bakanı Mehdi Eker, Gümrük Bakanı Hayati Yazıcı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Avrupa Birliği'nden sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış, Eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Anayasa Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu, AK Parti İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, MHP Milletvekili Celal Adan, AK Parti İstanbul Milletvekili Necati Çetinkaya, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, CHP eski Milletvekili Mehmet Sevigen, CHP İstanbul Milletvekili Aydın Ayaydın, Eski Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, ANAP Eski Genel Başkanı Ali Talip Özdemir, Bağımsız Milletvekili İhsan Barutçu, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, Küçükçekmece Kaymakamı Orhan Öztürk, Milli Eğitim Bakanlığı üst düzey görevlisi Ömer Balıbey, Eski Milletvekili İsmail Amasyalı.

Siyasileri yanı sıra Türkiye'de medya sanat dünyasının önemli isimleri de cenaze töreninde hazır bulundular. Osmanlı Hanedanı'ndan Harun Osmanoğlu ve ailesi ön saflarda yer aldı. Pek çok ismin medyada yetişmesine ön ayak olan Ören'i aynı kulvarda faaliyet gösteren diğer grupların sahip ve yöneticileri de son yolculuğunda yalnız bırakmadılar. Basın İlan Kurumu Başkanı Mehmet Atalay, Doğan Holding patronu Aydın Doğan, Turkuaz Medya'nın patronu Ahmet Çalık, Demirören Holdingi ile Milliyet ve Vatan gazetelerinin sahibi Erdoğan Demirören, Milliyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Derya Sazak, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, Türkiye Gazetesi'nin eski genel yayın yönetmenleri Kenan Akın ve Fuat Bol ile yine geçişte İhlas Holding bünyesinde yöneticilik yapan Ali Baransel cenaze merasimine katılan arasında yer aldılar. Ayrıca iş dünyasının tanınmış simalarından Yılmaz Ulusoy, Hüseyin Bayraktar, Alaattin Kaya ile sanat camiasından Orhan Gencebay, Sümer Ezgü, Salih Kırmızı, Serdar Gökhan, Ozan Arif, Şahin Özer, Sezen Cumhur Önal, Bulut Aras gibi birçok kişi cenazede hazır bulundu.

İHLAS AİLESİ TAM KADRO ORADAYDI
İhlas Camiası da tam kadro olarak cenazede hazır bulundu. Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Nuh Albayak, Yazarlarımızdan Necati Özfatura, Mehmet Sıddık Arvas, Agit Geylani, Prof. Dr. Ramazan Ayvalı, Gazi Geylani, Bülent Gencer, Sami Geylani, Fevzi Kahraman, Yazarlarımızdan Yavuz Bülent Bakiler……

GÖRÜŞLER
Çalık Holding Patronu Ahmet Çalık: "Türk iş dünyasında büyük bir şahsiyetti. Türkiye'miz için önemli işler yaptı. Ülkemiz için büyük bir kayıp. Yeri zor doldurulacak bir insan. Kendilerini rahmetle anıyorum. Mekanı cennet olsun."

Yılmaz Ulusoy (İşadamı): 40 yıllık dostumdu
40 yıla yakın bir dostluğumuz var. Çok yakın arkadaşımdı. Dostluğumuz eskimeden hep devam etti. Her geçen ilerleyen bir dostluğumuz vardı. Seven ve gülen bir adamdı. İnsanlıkla bütünleşen bir adamdı. İş vermeyi, aş vermeyi kendine bir yaşam tarzı olarak belirlemiş, çok iyi bir insandı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Mehmet Atalay (Basın İlan Kurumu Genel Müdür): Hasta haliyle toplantılarımıza katıldı
Enver Bey, herkes tarafından bilinen bir şahsiyetti. Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü'ne atandıktan sonra, Enver Bey'i de tirajı 100 binin üzerindeki gazetelerin temsilcisi olarak Genel Kurul üyemizdi. Çok yakın çalıştık. Sevgi ve hoşgörülü bir insandı. Rahatsızlık dönemi başlamıştı. Bir gün istifa mektubunu aldık. Kendisini aradım, 'Sizi asla bırakmayız. Genel Kurul üyemiz olarak devam etmenizi arzu ediyoruz' dedik. Tabii hasta olduğunu bilmiyorduk. Meğer bir yıl hasta hasta çalıştırmışız! Öğrendiğimde de 'Siz gelmeseniz bile, adınız yeter. Gelmeseniz de istifa etmeyin' demiştim. Kendileri de 'Genel Kurul üyesi olduktan sonra gelmek zorundayım' demişlerdi. O halde geldiler, sonra da rahatsızlıkları nedeniyle gelemeyeceklerini söylediler. Mekânı cennet olsun. Bu kadar güzel ve nazik bir adam çok nadir görülür. Bu kadar insana hizmet vermiş, bu kadar insanı istihdam etmiş. Çok büyük bir kayıp. İhlas Ailesi'ne ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Serdar Gökhan (Sanatçı): Ağabeyimi ve babamı kaybettim!
Enver ağabeyi kelimelerle tarif etmek mümkün değil. Ağabeyimiz, babamız, her şeyimizdi. Nur içinde yatsın. İyilik timsaliydi. 1988'de tanımıştım kendisini. İki tane de TV dizisi yapmıştım. Oruçoğlu ve Bulgaristan'dan bir göç hikayesi dizisi çekmiştik. Onun haricinde iyi dosttuk. Kapısı herkese açıktı.

Salih Kırmızı (Sanatçı): Ona borcumu ödemeye geldim
Çok muhterem bir ağabeyimizi kaybettik. Çok güzel zamanlar yaşadık, İhlas Holding bünyesinde. Uzun zaman güzel projeler yaptık. Nasip buraya kadarmış. Ona bir borcumuz var. Onu ödemeye geldik. Allah gani gani rahmet eylesin.

Harun Osmanoğlu (Osmanlı Hanedanı torunu): Kalbi çok büyüktü
Enver Bey'in vefatını dün gece öğrendim. Duyduğumda çok üzüldüm. Onun gibi insanlar, çok nadir gelirler. Mükemmel bir insandı. Ne kadar iyi şey söylesem azdır. Kalbi çok büyük bir insandı. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Şahin Özer (Müzik yapımcısı): Hepimizin üzerinde emeği var
Enver Ağabeyimizi son yolculuğuna uğurladık. Milyonlarca insanın gönlüne taht kurmuş. Ne güzel ki böyle bir kalabalıkta şahadet alınarak son yolculuğuna uğurlandı. Hepimizin üzerinde emeği var. Biz hakkımızı helal ettik. Umut ediyorum ki o da cennette bize haklarını helal edecektir.

Sezen Cumhur Önal (Söz yazarı, besteci): Muhafazakarlığının bir güzelliği vardı
Çok üzgünüm. Çok önemli bir insanı kaybettik. Muhafazakarlığının bir güzelliği vardı. Müziğe çok önemli katkıları oldu. Enver Bey gibi insanlar, bu ülkenin temel taşlarıdır. Hepimizin gideceği yer orası; ama acımız büyük.

CENAZE MERASIMİNDEN NOTLAR:

Enver Ören'i uğurlamaya gelenler öğlen namazından önce Eyüp Sultan Camisi'nin önündeki avlu ve alanı doldurmaya başladılar.

İnsanlar sevdikleri insanın naaşını taşımak için birbirleriyle adeta yarıştılar.

Kimi zaman izdiham oldu ve insanlar bazen ezilme tehlikesi geçirdiler.

Ahmet Mücahit Ören, taziyeleri tek tek kabul etti.

Ören ile ilk başta yol arkadaşlığına başlayan ve yaşları epeyce ilermiş dostları saatlerce sabırla ve metanetle beklediler.

Güvenlik önlemleri en üst seviyede oldu.

İnsanlar ciddi aramalardan geçirildi.

Saat 12:00 sıralarında Cami'ye gelenler, Enver ağabeylerinden güç ayrıldılar.

Günün sonunda hiçbir olumsuz hadise yaşanmadı.

Eyüp Belediyesi de bir vefa örneği gösterdi. Belediye dijital panoya yansıttığı yazıda, "Değerli büyüğümüz Enver Ören, Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Kederli ailesinin ve tüm sevenlerinin başı sağ olsun" ifadelerine yer verdi.
Cenaze merasimine katılanlar hayırla anarak ayırıldılar.

İHLAS HOLDİNG'TEN AÇIKLAMA
Enver Ören'in vefatı nedeniyle İhlas Holding de yazılı bir açıklama yaptı. Söz konusu açıklama cenaze töreninin yapıldığı alana gelen insanlara ve basın mensuplarına dağıtıldı. Açıklamada İhlas Holdingin kurucu ve ideallerinin öncüsü kişinin kaybına ilişkin duyulan üzüntü dile getirilerek, "Şirketimiz dün olduğu gibi bu gün de aynı inanç ve kararlılıkla ve inanmış insan gücüyle tüm faaliyetlerine devam edecektir. Çalışanlarımız ve inanmış insanlarımızın tamamı, şirketimizin kurucusu olan Sayın Enver Ören'in biricik mahdumu olan Sayın Ahmet Mücahid Ören'in etrafında kenetlenmiş, yek vücut ve yek cihet olarak birlik ve beraberlik içinde hizmetlerine devam edecektir. Şirketimiz, isminin gereği olarak İHLAS'la, insanlığa hizmet aşkından asla taviz vermeyecektir."

1990 yılında ABD'deki Houston Methodist Hastanesi'nde yapılan operasyonla kız kardeşinden alınan böbrek nakledilen Enver Ören'e, 2006'da Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde ikinci böbrek nakli gerçekleştirilmişti. Ancak ağır tedavi süreci ve üst üste geçirdiği cerrahi operasyonlar sonucu bünyesi zayıf düşen Enver Ören, nükseden sağlık problemleri yüzünden geçtiğimiz ay tekrar hastaneye kaldırılmıştı. Tüm çabalara rağmen sağlık durumu düzelmeyen, Türkiye'nin ve İhlas Holding ailesinin "Ağabey"i Enver Ören, dün akşam hayata gözlerini yummuştu.

'ENVER ABİ'MİZİ KAYBETTİK


Geçirdiği beyin kanaması sebebiyle bir süredir yoğun bakımda tedavi altında bulunan gazetemizin sahibi, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören (74) vefat etti.

1990 yılında ABD'deki Houston Methodist Hastanesi'nde yapılan operasyonla kız kardeşinden alınan böbrek nakledilen Enver Ören'e, 2006'da Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde ikinci böbrek nakli gerçekleştirilmişti.

Ancak ağır tedavi süreci ve üst üste geçirdiği cerrahi operasyonlar sonucu bünyesi zayıf düşen Enver Ören, nükseden sağlık problemleri yüzünden geçtiğimiz ay tekrar hastaneye kaldırılmıştı. Tüm çabalara rağmen sağlık durumu düzelmeyen, Türkiye'nin ve İhlas Holding ailesinin "Enver Ağabey"i Sayın Enver Ören, dün saat 21:30'da hayata gözlerini yumdu. Yüksek ilmi, güler yüzü, cömertliği, alçak gönüllüğü, affediciliği, şefkati, güçlü hitabeti, hoş sohbeti ve samimiyeti ile hem Türkiye'nin, hem de çalışanlarının gönlünde taht kuran Sayın Enver Ören, hep neşeli bilinen bir insandı. Sevenlerine ilk defa üzüntü yaşatan Enver Ağabey, geride hiç silinmeyecek izler bırakarak ahirete intikal etti. Enver Ören'in cenazesi, bugün ikindi namazını müteakip Eyüp Sultan Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından Eyüp Sultan'daki aile kabristanında, çok sevdiği hocası ve kayınpederi, büyük İslam alimi Sayın Hüseyin Hilmi Işık'ın (Kuddisessirruh) yanına defnedilecektir.

"'Enver'imli Çağ"ın kahramanıydı

BİR YILDIZ KAYDI DÜNYADAN

- " Hep vermeyi düşündüm… Almak aklıma bile gelmedi. Menfaatimi hiç düşünmedim.
- Bana en büyük hakaretlerde bulunanları affettim. Elimden gelen iyiliği yine de yaptım.
- Ömrümde hiç kimseyi incitmemeyi, herkese karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmayı elimden geldiği kadar yapmaya çalıştım.
- Hayatın hayal olduğunu, asıl gâyenin insanların duasını almaya ve Allah-ü Tealâ'nın rızasını kazanmaya bağlı olduğunu anlattım.
- Çok zarar ve sıkıntı çektim, ama hiç kimsenin yüzüne vurmadım, sabrettim.
- Herkesin fikrine hak verdim. Sabırla dinledim. Sonunda doğru olanı söyledim."

İşte "Enver Abi"yi özetleyen, kendi kaleminden birkaç cümleydi bu…
Yakından tanıyanlar bilirdi ki sadece sözlerinde değil, gerçek hayatında da bunlardan milim sapma yoktu.
O yüzden sözleri tesir ediyor, bir defa tanıyıp da kısacık sohbetinde bulunan, "Enver Abi"yi bir daha hayatından koparamıyordu.
Gönlünde hiçbir zaman "dünya" yoktu zirâ…
İyi bir Müslüman nasıl olmalı, nasıl yaşamalı, sadece onu anlatıyordu.. "Siz yüzünüzü ahirete dönün. Mü'minin kalbinde dünya değil, sadece Allah-ü Tealâ'nın sevgisi bulunur. İki zıt aynı yerde olmaz… Aman abiler !" diyordu.
***
Çocukla çocuk, gençle genç, yaşlılarla yaşlı…
Miniklerin Enver Amca'sı, büyüklerin Enver Abisi…
"Patron sevilmez" yargısını yıkan insan…
Merhamet timsâli, büyük dâvâ adamı, ehl-i sünnet vel cemaat yolunun mihenk taşı.
***
Ömrünü Ehl-i Sünneti dünyaya yaymak için harcayan Enver Ören, 10 Şubat 1939'da Denizli'nin Honaz ilçesinde dünyaya geldi.
Babası Nazif efendi, annesi ise tam bir Anadolu hanımefendisi olan Melike hanımdı.
İlk ve orta tahsilini Denizli'de tamamlayan Enver Ören'in hayatını değiştiren dönüm noktası, Kuleli Askeri Lisesi'ne gelmesiyle başladı. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin (Kuddisessirruh) talebesi ve vekili Hüseyin Hilmi Işık efendi Kuddisessirruh) ile burada tanıştı. Lise eğitimi tamamladıktan sonra, ileride kayınpederi olacak Hüseyin Hilmi Işık'ın onayı ile İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne giren Enver Ören, 1961 yılında lisans öğrenimini başarıyla tamamladıktan sonra, bir buçuk yıllığına mesleki çalışmalar yapmak üzere İtalya'ya gitti. Dönüşünde bir müddet İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Anarşi ve terör olaylarının üniversitelere sıçraması ve bilim yapmanın adeta imkansız hale gelmesi üzerine, 1970 yılında üniversiteden ve akademik hayattan ayrılmak zorunda kaldı. Birkaç idealist arkadaşı ile birlikte, ülke şartlarının kendilerine yüklediği misyonun gereği olarak, gazeteciliğe başladı. 22 Nisan 1970 tarihinde "Hakikat" gazetesi ile başlayıp, Türkiye Gazetesi ile devam eden bu süreci "ikinci doğumum" diye niteleyen Enver Ören, Japonya'da katıldığı bir kongrede edindiği fikirle, 1978 yılında Türkiye'de ilk defa kapıya gazete dağıtım sistemini başlattı.
Enver Ören, hayatının bundan sonraki bölümünü, bütün yorgunluklara ve meşakkatli yıllara rağmen dinine, devletine, milletine ve bütün insanlığa hizmet etmeye harcadı.
İnternet ve özel televizyonların olmadığı yıllarda, "orta sayfa"daki bilgilerle Türk milletinin dinini doğru öğrenmesine vesile olan Türkiye Gazetesi, 1990'da, bir daha kimsenin ulaşamadığı tiraj rekorunu kırarak, günlük 1 milyon 424 bin satış sayısına çıktı.
Bu bilgilerin kaynağını oluşturan ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları, aynı zamanda, neredeyse bütün dillere çevrilerek, dünyaya yayılmaya başladı.
Birkaç kişi ile başlayıp, halka halka milyonlara ulaşan hizmet yarışı, 1993 yılına gelindiğinde, bünyesinde onlarca şirketi barındıran "İhlas Holding" adı ile taçlandı.

TABLO
22 Nisan 1970 Hakikat Gazetesi yayın hayatına başladı
1972 Hakikat Gazetesi'nin ismi Türkiye olarak değiştirildi
1978 Japonya'da katıldığı FIEJ Kongresinde Asahi Shimbun le tanışmasının ardından Türkiye Gazetesi kapıya dağıtım sitemine başladı
1980 Gazete Dağıtım teşkilatı kullanılarak Pazarlama Faaliyetleri başladı
1981 Hakikat Ofset Baskı tesisleri faaliyete geçti
1981 Türkiye Çocuk Dergisi yayın hayatına başladı
1983 Türkiye Gazetesi ofset tekniği ile basılmaya başladı
1985 Türkiye Gazetesi 8 sayfadan 12 sayfaya, tirajı 119,000 ulaştı
1986 Türkiye Gazetesinin tirajı 220,000 oldu
1989 Türkiye gazetenin sayfa sayısı 12'den 16'ya çıkarken tiraj 300,000 oldu
1989 TGRT'ye temel teşkil edecek Kaset Fabrikasının faaliyete geçti
10 Aralık 1989 Türkiye Gazetesi tirajı basın tarihinin rekorunu kırarak 1,424,350 oldu
1989 İhlas İnşaat Grubu kuruldu ve İhlas Yuva Evlerinin inşaatı başladı
1990 Ev Aletleri üretimi başladı
1990 Ankara Baskı tesisleri yenilendi, İngiltere ve Amerika'da günlük olarak dağıtılmaya başlandı
1991 Türkiye Gazetesi Bilgisayar ortamında hazırlanmaya başlandı
22 Nisan 1991 Türkiye Hastanesi hizmete açıldı
24 Ağustos 1991 Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal tarafından Holding Merkez binasının temeli atıldı
1992 İhlas Yuva Konutları açıldı
1992 Güney Kore'den KIA'nın distribütorü olundu
1993 Fransa'dan Citroen ve Japonya'dan Subaru'nun Türkiye distribütörü olundu
1993 İhlas Haber Ajansı ( İHA) Kuruldu
22 Nisan 1993 TGRT yayın hayatına başladı
4 Ekim 1993 TGRT FM yayına başladı
1994 Kuzuluk Kaplıca Evleri'nin temeli atıldı
17 Mart 1994 İhlas Holding Borsada işlem görmeye başladı
17 Şubat 1995 İhlas Finans Kurumu kuruldu
1995 Kristal Su satın alındı
1995 İhlas Kargo kuruldu
1995 İhlas Sigorta Kuruldu
1995 Balıkesir Meşrubat Sanayii Anonim Şirketi satın alınarak Kristal Markası ile Türkiye'nin ilk yerli kafeinsiz kolası üretilmeye başlandı
1995 Ülkenin ilk ISP'lerinden biri olan İhlas Net kuruldu
1995 İhlas Bilişim Acer ile İhlas-Acer adı altında bir ortaklık kurdu
1995 İhlas Marmara Evlerinin temeli atıldı
1996 Kuzuluk Tatil köyü hizmete açıldı
1996 İhlas Kolejleri Eğitim-Öğretime açıldı
07 Ekim 1996 İhlas Ev Aletleri Borsada işlem görmeye başladı
1996 İhlas Hayat Sigorta Kuruldu
19 Ağustos 1997 Kristal Kola A.Ş. borsada işlem görmeye başladı
Aralık 1997 İhlas GYO kuruldu
1997 İhlas Marmara Evleri I. Kısım sahiplerine teslim edildi
1998 İhlas Marmara Evleri II. Kısımının temeli atıldı
1997-1998 Enerji Grubu kuruldu ve Bursa-Yalova Bölgesi Elektrik dağıtım ihalesi kazanıldı
15 Ekim 1998 İhlas Holding Yenibosna'daki merkezine taşındı
Ekim 1998 Armutlu Tatil Köyünün temeli atıldı
14 Aralık 1999 İhlas GYO Borsada işlem görmeye başladı
21 Aralık 2000 KIA'nın distribütörlüğü Anadolu Grubuna bağlı Çelik Motor A.Ş.'ye devredildi
10 Şubat 2001 İhlas Finans Kurumunun faaliyet izni iptal edildi
2001 İhlas Marmara Evleri II. Kısımının sahiplerine teslim edildi
10 Temmuz 2003 İhlas Yayın Holding A.Ş. kuruldu
14 Ağustos 2003 İnfronic Bilgisayar Sistemleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. ( İhlas Acer Bilgisayar Sistemleri Ticaret A.Ş Meteksan Sistem ve Bilgisayar Teknolojileri A.Ş.'ne satıldı
27 Temmuz 2004 İhlas Hayat Sigorta A.Ş.'nin hayat sigorta portföyünü, Ankara Emeklilik A.Ş.'ne devretti
28 Ağustos 2004 Armutlu Tatil Köyü Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından hizmete açıldı
29 Ekim 2004 TGRT Haber TV yayın hayatına başladı
8 Haziran 2006 İhlas Sigorta A.Ş., Almanya'da sigorta sektöründe faaliyet gösteren HDI International Holding (HINT) firmasına satıldı
24 Ağustos 2006 İHGYO A.Ş'nin Yeşil İnşaat ve Rudolph Younes satışı için anlaşıldı
29 Eylül 2006 TGRT (Huzur Radyo TV) Hisseleri News Netherlands B.V. ve Ahmet Ertegün'e devredildi.
30 Mayıs 2008 İhlas Armutlu Tatil Köyü mavi bayrak ödülü aldı
19 Ocak 2010 Kristal Kola tekrar İhlas Grubuna katıldı
22 Ocak 2010 İhlas İnşaat Holding Kuruldu
22 Şubat 2010 İhlas Pazarlama Yatırım Holding kuruldu
14 Haziran 2010 İhlas Gazetecilik (Türkiye Gazetesi) Borsada işlem görmeye başladı

5 Kasım 2010 İhlas Yayın Holding A.Ş. borsada işlem görmeye başladı


"TÜRKİYE GAZETESİ HAYATIMIN ANLAMIDIR"
Enver Ören'in gönlünde, necip Türk milletine miras ve emanet olarak bıraktığı kitap hizmetleri ile Türkiye Gazetesi'nin yeri bambaşkaydı. Enver Abi, bütün ticari faaliyetlerini, bunların kusursuz devamı için inşâ etmişti. Hiçbir zaman ticari araç olarak kullanılmayan Türkiye Gazetesi, belki de bunun için Türk basınında sahibi değişmeyen tek gazete oldu. Enver Abi, gazetemizin 40. yıl mutluluğunu yaşarken şu duygularını paylaşıyordu; "Bu gazeteyi milletimize ve devletimize hizmet niyetiyle çıkardık. Onu her zaman milletimizin bir emaneti olarak gördük. Bu emaneti göz bebeğimiz gibi koruduk. Gazeteyi hiçbir zaman kendi menfaatlerimiz için kullanmadık. En sıkıntılı günlerimizde dahi bu hizmetin kesintiye uğramadan devam etmesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadık.

***

Ticari faaliyetlerin yanında hayır işlerinde de büyük hizmetlere imza atan Enver Ören, kurduğu İhlas Vakfı ve Enver Ören Vakfı ile binlerce öğrenciye, ihtiyaç sahibine kucak açtı. Peygamber Efendimizin "Veren el, alan elden üstündür" hadis-i şerifini düstùr edinen Enver Abi, Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilen okullar ve İhlas Kolejleri ile eğitime büyük hizmetlerde bulundu. Bilim ve teknolojinin gelişmesine katkıları sebebiyle Konya Selçuk Üniversitesi'nin "fahri bilim doktoru" unvanı ile ödüllendirdiği Enver Ören,
yeni ve başarılı uygulamaları sebebiyle Ankara Gazeteciler Cemiyeti tarafından 1980-1990 yılları arasında "10 yılın en başarılı gazete yöneticisi" seçildi, ayrıca merkezi Dakar'da bulunan Milletlerarası İslam Bilimler Akademisi'nin tevcih ettiği ilk "Şeref Üyesi" unvanına sahip oldu. Gazete Sahipleri Derneği 2. Başkanlığı ve Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği yapan Enver Ören'i, ABD'de yayınlanan Global Finans dergisi "dünyaya yön veren 600 kişi" arasında göstermişti. Uluslararası birçok seminer ve sempozyuma konuşmacı olarak davet edilen Enver Ören, İngilizce ve Fransızca biliyordu.
Enver Ören'in üzerinde titrediği ve çok mukaddes saydığı müesseselerin başında aile geliyordu. Doğru eş ve iş tercihinin hayatına yön veren en müessir faktörler olduğunu her zaman dile getiren Enver Ören, Dilvin Hanımefendi ile evliliğinin, hayatının en önemli hadisesi olduğunu sıkça dostlarına anlattı. Enver Abinin bu evlilikten dünyaya gelen tek evladı Ahmet Mücahid Ören ise genç yaştan itibaren başarılı bir işadamı olarak, İhlas Holding'in Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği'ni yürütmektedir.
Enver Ören'in 43 yıldır başarıdan başarıya koşturduğu İhlas bayrağını, vefatının ardından oğlu Ahmet Mücahid Ören devraldı.
Babasının sağlığında Türkiye'nin en etkili medya organlarından Türkiye Gazetesi, İhlas Haber Ajansı, TGRT Haber, TGRT Belgesel, TGRT FM bünyesinde bulunduran İhlas Yayın Holding'in Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı başarıyla yürüten Ahmet Mücahid Ören, bundan sonra, bünyesinde 50'ye yakın şirketi barındıran İhlas Holding'in Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı da üstlenecek.
İhlas Holding; eğitim, sağlık, inşaat, elektronik, otomotiv, endüstri, dış ticaret, enerji, turizm, pazarlama, mağazacılık gibi sektörlerde büyük atılımlarla yoluna devam edecek.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Can yakıcı güzellik

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, (Peygamberi zikretmek ibadettir. Salihleri zikretmek günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır. Kabri düşünmek, Cennete yaklaştırır) buyuruyor. Büyük zatların isimleri anıldığı yerde ruhları hazır olur ve oraya rahmet yağar. (Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu gösteriyor. Bu ümmetin evliya zatlarının ruhu hazır olunca, Resulullah efendimizin ismi geçince, ruhu elbette hazır olur.

Namazda, (Esselamü aleyke yâ eyyühennebiyyü) diyerek Resulullah'a selam veriyoruz. O anda Resulullah gelir, (Bana selam veren kim?) diye bakar, o kişiyi görür ve artık unutmaz. Ölürken onun karşısına gelir, (Üzülme, korkma, sana şefaat ederim) buyurur. Vefat eden mümin, o güzellik ve bu müjde karşısında öldüğünü bile anlamaz.

Peygamber efendimiz, (Mümin vefat ederken, ruhu, tereyağından kıl çeker gibi acı duymadan kolayca çıkar. Hiç anlamaz) buyurunca, bir sahabî, (Ya Resulallah, sizin her sözünüz Kur’an-ı kerimle ilgilidir, onun açıklamasıdır. Bu sözünüz hangi âyetle ilgilidir?) diye sorar.

Yusuf sûresinin 31. âyetini okuyarak şöyle cevap verir: (Yusuf aleyhisselamı gören kadınlar, bıçakla meyve soyarken, onun güzelliği karşısında ellerini doğradılar, ama acısını duymadılar. Onda sabahat, bende melahat güzelliği vardır. Beni görüp iman edenin, benim muhabbetle baktığım kimsenin ciğeri yanar, aşka tutulur. Ama sabahat güzelliğimi Allahü teâlâ gizlemiştir. Ümmetimden biri vefat ederken ona görünürüm, o bana bakarken ruhu çıkar, haberi bile olmaz.)

Melahat sevimlilik, tatlılık, can yakıcı güzellik demektir. Sabahat ise dış görünüş, yüz güzelliği demektir. Yusuf aleyhisselamda sabahat vardı, melahat yoktu. Peygamber efendimizde hem melahat, hem sabahat vardı. Fakat Allahü teâlâ onun sabahatını dünyada gizledi. Eğer açığa çıkarsaydı, hiç kimse onun güzelliği karşısında duramaz, düşer bayılırdı. Peygamber efendimiz âlemlere rahmettir, herkese iyilik için, merhamet edici olarak gelmişti. İnsanları zarara sokmak için gelmemişti. Onun için dünyada melahat güzelliği görülürken, sabahat güzelliği görülemedi, o Cennette görülecektir.

(Ali, Veliyi öldürdü) demek

Sual: Selefîlerin, (Ali, Veli’yi öldürdü demek veya Ali olmasaydı Veli beni öldürecekti demek şirktir, çünkü öldüren yalnız Allah’tır) demeleri yanlış değil mi?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde mecaz vardır. Mesela, (Köye sor!) demek (Köylüye sor, köy halkına sor) demektir. (Ali, Veli’yi öldürdü) demek şirk olmaz. Bir âyette mealen, (Davud, Calut’u öldürdü) buyuruluyor. (Bekara 251)
Öldüren, canı alan, elbette Allahü teâlâdır, ama bunun ölümüne Davud aleyhisselam sebep olmuştur. (Davud, Calut’u öldürdü), (Ali, Veli’yi öldürdü) demeye şirk demek, cahilliğin daniskası olur. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamın oğlunun [Kabil’in], kardeşini [Habil’i] öldürdüğünü de bildiriyor. (Maide 30)

Bunların, insanların bir iş yapmadıklarını söylemeleri yanlıştır. Eğer öyle olsaydı, (Ağaç meyve verdi, yemek beni doyurdu, ilaç ağrıyı durdurdu, taş camı kırdı) gibi sözler, yanlış ve şirk olurdu. Bu sözler, (Bu şey, bu işin yapılmasına sebep oldu, vasıta oldu) demektir. Mesela, (Taş, camı kırmaya sebep oldu) demektir. (Ali, Veli’yi öldürdü) demek, (Ali, Veli’nin ölmesine sebep oldu) demektir. Allahü teâlâ, çok şeyleri yaratmasına, insanları ve mahlûkları sebep kılmıştır. Onun âdeti böyledir. (Ali olmasaydı, Veli beni öldürecekti) demek şirk değildir. (Veli’nin öldürememesine Ali sebep oldu) demektir. (Şemsiye olmasaydı ıslanacaktık) demek, (Şemsiye ıslanmamamıza sebep oldu) demektir. Bu inceliği bilmeyen Selefîler, Müslümanların böyle sözlerine şirk damgası basıyorlar.

Bizi öldüren, konuşturan, her işimizi yaratan elbette Allahü teâlâdır, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah’tır) buyuruluyor. (Saffat 96)

Her işimizi yaratan Allahü teâlâ olduğuna göre, konuşmalarımızı yaratan da odur. Selefîlerin şirk dedikleri sözleri de bize Allahü teâlâ söyletiyor. Hâşâ onların mantığına göre, şirkleri de Allahü teâlâ yaptırmış oluyor. O zaman Allahü teâlânın yaptığı işlerden dolayı Müslümanları şirk işledi diye niye suçluyorlar ki? Yoksa hâşâ ikinci bir yaratıcı mı var? Yani hayrı Allahü teâlâ işletiyor da, şerri şeytan mı işletiyor? Hâşâ şeytan böyle bir şey mi yaratıyor? Bunu da savunan sapıklar vardır.

Vücut emaneti

Sual: (Vücudumuz ve organlarımız bize Allah’ın emaneti değildir) diyen Selefî’nin, bu sözü yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette yanlıştır, çünkü Selefîler nakle itibar etmiyorlar, dini akılla ölçüyorlar. Hâlbuki bir hadis-i şerifte, (Dini akılla ölçmek kadar zararlı bir şey yoktur) buyuruluyor. (Taberanî)

Âyet ve hadisleri de yersiz tevil ediyorlar. Bir hadis-i şerif de, (Ümmetime en çok tehlikeli olanı, Kur’anı yersiz tevil edendir) buyuruluyor. (Taberanî)

Selefîlerin (Vücudumuz Allah’ın emaneti değil) demeleri yanlıştır. Peygamber efendimiz, (Elin, sana bir emanettir, onunla haram olan şeyi tutma! Ayağın sana bir emanettir. Onunla haram yere gitme! Tenasül aleti sana bir emanettir, onunla zina etme!) buyuruyor. Bunun gibi bedendeki bütün organlar birer emanettir. Bu nimetleri meşru şekilde ve meşru yerlerde kullanan, emin kimselerden olur, Cenab-ı Hakk’a karşı tam şükür yapmış olur. Bu emanetleri gayri meşru yerlerde kullanan insan, Allahü teâlâya isyan etmiş ve hıyanet etmiş olur. (Ey Oğul İlmihali)

Bize emanet olarak verilen organlarımız:
El: Haram olan şeyleri tutmamalı. Dil: Yalan söylememeli ve kötü şeyler konuşmamalı. Göz: Haram olan şeylere bakmamalı. Mide: Haram olan şeyleri mideye sokmamalı. Kalb: Kibir, ucub, suizan gibi şeylerden kaçmalı. Kulak: Haram olan şeyleri dinlememeli. Ayak: Kötü yerlere gitmemeli. Ferc: Zina ve livatadan uzak durmalı. Burun: Haram şeyler koklamamalı. Setr-i avret: Erkekler ve kadınlar dinimizin emrine uygun kapanmalıdır.

Emanet, sadece bize verilen organlarımız değildir. Çoluk çocuk, mallar ve sahip olduğumuz her şey bize emanettir. Aile efradımız da bize emanettir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kadınlarınız, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!) [Müslim]
(Kızını fâsıka [kötü kimseye] veren, Allahü teâlânın emanetine hıyanet etmiş olur. Emanete hıyanet edenin gideceği yer, Cehennemdir.) [S. Ebediyye]

Ahzab sûresinin, (Emaneti göklere, yere ve dağlara bildirdik, yüklenmek istemediler. Ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. İnsan zalim ve cahil oldu) mealindeki 72. âyetinde bildirilen emanet, akıl ve İslamiyet’tir. Yani 5 vakit namaz başta olmak üzere bütün ibadetlerdir. (Beydavî)

Günah kesindir
Sual: Yapılan sevabların günahları sileceğini öğrenince, günah işleme cesaretim arttı. (Sevablarım, günahlarımı siler, günahsız ölürüm) diye düşünüyorum. Yaptığım yanlış mı? Sevablar günahları silmez mi?
CEVAP
Evet, çok yanlıştır. Sevabların günahları sildiği doğrudur, ama bunu düşünerek günah işlenmez. Hangi günah olursa olsun, işlenince günah olarak kayda geçiyor. Sevaba gelince, kıldığımız namazların, tuttuğumuz oruçların ve diğer ibadetlerimizin kabul olduğu kesin değildir, ama günahlar kesindir.

Önemli bir husus da şudur:
Günah işleyenin ibadetleri sahih olursa da, kabul olmaz. Yani namaz kılıyorsak, namaz borcundan, oruç tutuyorsak, oruç borcundan kurtulmuş oluruz, ama ibadetlerimize sevab verilmediği için günahlarımızı silemez. (Ben namazımı da kılarım, gıybetimi de yaparım, içkimi de içerim, ikisi ayrı şeydir) demek yanlıştır. Namazın sevabı belki yazılmaz, ama gıybetin, içkinin günahı yazılır. Demek ki, günah kesin olarak yazılıyor, ibadetin sevabıysa, kesin değildir. Her günahtan kaçmalıyız ki, ibadetlerimizin sevablarına kavuşabilelim.

Güç iş
Kıyamet yaklaştıkça, güçleşir uymak dine,
Ateş almaya benzer, elimizin içine.

Kitap yazmanın önemi

Sual: Sitedeki yazılar, on ciltten fazla kitap olur. Hac, namaz, zekât, oruç, iman ve küfür bahsi gibi, her biri kitap olacak çok bölüm var. S. Ebediyye gibi muteber kitaplardan alınan bu yazılar kitap hâline getirilse, internet imkânı olmayanlar da, bunlardan istifade etseler uygun olmaz mı?
CEVAP
Sitedeki yazıların hemen hepsi Hakikat Kitabevi’nin kitaplarından alınmıştır. Buradaki kitapları merhum hocamız hazırlamıştır. Bu kitaplarda, eksik bir şey yoktur. Tam İlmihâl, ismi gibi tamdır. Başka bir kitaba ihtiyaç bırakmaz. Yeni hazırlanacak herhangi bir dinî kitap, kıymetli hocamızın kitaplarının okunmasına mani olacağı için, vebali büyük olur. Bunun başka mahzurları da vardır.

Bir de şu soruluyor: Diğer yazarlar da, Hakikat Kitabevi’nin kitaplarından alarak yazıyorlar. Aynı bilgiler, aynı dualar, o kitaplardan okunsa ne mahzuru olur?

Evet, mahzuru olur. İsa aleyhisselama, (Senin okuduğun duaları biz de okuyoruz, fakat ölüler dirilmiyor, körlerin gözü açılmıyor. Sebebi nedir?) demişler. O da, (Dua aynı, ama ağız aynı değil) buyurmuş. Temiz su, kirli borudan gelirse su da kirlenir. (Ben aynen kitaptan alıp yazıyorum) dense de, bu geçerli bir mazeret olmaz, çünkü neticede, okuyucuya başka bir borudan ulaşmış oluyor.

Kitabevinin veya yazarın zerre kadar da olsa, para veya şöhret gibi bir menfaat beklentisi olsa o kitabı okuyan feyz alamaz, aksine zarar görür. Aynı fırından bir cömertle bir cimri ekmek alsa, cimrinin aynı yerden aldığı ekmeği yiyen hastalanır, aynı fırından aldığı halde, cömerdin ekmeğini yiyen şifaya kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Cömerdin yemeği şifa, cimrinin yemeği hastalıktır) buyuruluyor. (Deylemî, Hâkim, İbni Lâl, Dâre Kutnî, Hatib)

Aynı ekmek, birinin elinde şifaya, ötekinin elinde hastalığa sebep olduğu gibi, kitaplardaki yazılar ve dualar da böyledir. Aynı yazılar, bir kitapta feyz saçarken ötekinde zulmet saçar. Onun için dinî yazıları ve duaları yalnız Allah rızası için yayımlanan eserlerden okumalı. Feyz, bu kitaplarda vardır. Diğer kitaplarda, menfaat nispetinde zulmet bulunur. Basan veya bastıranların bir menfaati olur. Hiç menfaatleri olmasa bile, faydalı kitapların okunmasına mani olması, zarar olarak yeter. Bu inceliği iyi anlamalıdır.

Televizyondaki görüntü

Sual: Yabancı kadınların resimlerine veya TV’deki görüntülerine bakmak caiz midir?
CEVAP
Kadınların, saç, kol gibi bakılması haram olan yerlerinin, aynadaki veya sudaki görüntülerine şehvetsiz bakmak caizdir. Bunları görmek, kendilerini görmek gibi olmaz. Resimlerine, TV’deki ve bilgisayardaki görüntülerine bakmak, aynadaki hayallerine bakmak gibidir. Hepsine şehvetsiz bakmak caiz olup, şehvetle bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak haramdır. Yani şehvete sebep olacak görüntüyse, şehvetsiz de olsa, buna bakmak haramdır.

Hayzlıyken Kur’an okumak
Sual: (Hayzlı kadın Kur’an-ı kerimi, korunmak niyetiyle okuyabilir) demek yanlış değil mi?
CEVAP
Evet, yanlıştır. Hiçbir muteber kitapta böyle bir şey yazılı değildir. Kur’an-ı kerimin her âyeti, her harfi şifa kaynağıdır. Şifa niyetiyle ve korunmak için, her âyet-i kerime, her sûre okunabilir, fakat hayzlıyken, sadece dua âyetleri, dua niyetiyle okunabilir.

Cünüp ve hayzlıyken, Fatiha’yı ve dua âyetlerini, dua niyetiyle okumak ve her duayı okumak haram değilse de, duayı abdestli okumak müstehabdır. (S. Ebediyye)

Kur’an niyetiyle bir âyetten az bile okumak, hayzlı kadına yasaktır. Tek tek, kelime hâlinde okumaksa caizdir, çünkü Kur’an-ı kerim öğreten bir kadının Kur’an-ı kerimi kelime kelime öğretmesi caizdir. Dua niyetiyle Fatiha’yı yahut Rabbena âtina gibi dua âyetlerini okuyabilir. Dua âyeti olmayanları, dua niyetiyle veya başka niyetle de olsa okuyamaz. (Redd-ül-muhtar)

Harama sebep olmak
Sual: Televizyon ve gazetedeki şehvete sebep olmayan görüntülere, şehvetsiz bakmak caiz olduğuna göre, bunları yayımlamak da caiz midir?
CEVAP
Bunlara şehvetle bakanlar da çıkacağı için, şehvete, harama sebep olan fotoğraf ve görüntüleri yayımlamak caiz olmaz.

İstihareye yatarken
Sual: İstihare için yatarken, kadınların kocalarından ayrı yatmaları gerekir mi?
CEVAP
Hayır, gerekmez.

Din ve laiklik

Sual: (Başörtüsü laikliğe aykırıdır, şu aykırı, bu aykırı) deniyor. Laikliğin açık tarifi nedir, neler laikliğe aykırıdır?
CEVAP
Hukukçunun tıp sahasında, doktorun hukuk sahasında konuşması yanlış olur. Herkes kendi alanında, kendi dalında konuşmalıdır. Her işi ehline havale etmelidir. Laikliği en iyi bilen ve hukuk alanında yetkili anayasa ordinaryüs profesörü Ali Fuat Başgil, (Laiklik, dinin devlete, devletin dine karışmaması, müdahale etmemesi demektir) diyor. Kitabında bu konuda yeterli bilgi vardır.

Türkiye’de din, devlete kesinlikle karışmıyor. Devlet genelev kursa, meyhaneler açsa, karışmıyor. Devletin de, dinin emrine uyanlara karışmaması lazımdır. Vatandaş, dinin emrine uygun giyinebilmeli. Giyinemezse devlet dine karışıyor, yani devlet laikliği çiğniyor, laikliğe aykırı iş yapıyor demektir.

Dindarlar devlete karışınca, yani laikliğe aykırı iş yapınca suç oluyor da, devlet, dine müdahale edince, bunu yanlış uygulayan suçlu niye cezalandırılmıyor? Bu, çok yanlış bir uygulamadır. Herkes, istediği gibi giyinebilme özgürlüğüne sahiptir dendikten sonra, açılma özgürlüğünü alkışlayıp, kapanma hürriyetine engel olmaya çalışmak, hürriyeti katletmenin değişik bir şeklidir. Hürriyet bir zümre için değil, herkes için aynı olmalıdır.

Devlet laikse, niye din adamlarının maaşlarını veriyor? (Ben laik devletim, maaşınıza karışmam) desin. Dinin ve din adamlarının dizginlerini elinde tutabilmek için, maaşlarını veriyor, tayinlerini yapıyor. Maaşlarını veriyorum diye din görevlilerinin istedikleri gibi konuşmalarına fırsat tanımıyor. Dinin, devamlı devletin denetimi altında bulundurulması, laikliğe aykırı değil mi? Din, devlete karışmadığı gibi, devlet de, laikliğini bilmeli, din işlerine karışarak laikliği çiğnememelidir.

Eğer, (Devlet din işlerine karışmalı, ama din devlete karışmamalı) deniyorsa, o zaman laikliğin tarifi, uygulanan ne ise, ona uydurulmalı. Laikliğin tarifinin Avrupa’ya uygun olup da, uygulamanın aykırı olması normal olmaz. Yani yapılan işin bir kılıfı olmalı, bu nasıl laiklik dedirtmemeli. Laik Avrupa’ya karşı gülünç duruma düşülmemelidir.

Kâinatın efendisi

Sual: (Kur’anda âlemlere rahmet olduğu bildirilen, Peygamberin kendisi değil, Kur’andır. Kur'anı getirmiş ve işi bitmiştir. Bunun için Peygambere “Kâinatın efendisi” veya “Âlemlerin efendisi” demek küfür olur) diyen oluyor. Aslında, böyle söyleyerek Resulullah'ı küçümsemek küfür olmuyor mu?
CEVAP
Resulullah'ı küçümsemek elbette küfür olur. O, bütün insanların en iyisidir. Bir hadis-i şerifte de, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfirdir) buyuruluyor. (Hatîb)

Kur'an-ı kerim Peygamber efendimizin övgüsüyle doludur. Fetih sûresinin, (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur) mealindeki 28. âyeti de Resulünün en üstün olduğunu göstermektedir.

Peygamber efendimiz, “sallallahü aleyhi ve sellem” bir millete, bir bölgeye değil bütün dünyaya, bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Sebe sûresinin (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik) mealindeki 28. âyeti bütün insanlara peygamber olarak geldiğini bildirmektedir.

Enbiya sûresinin, (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) mealindeki 107. âyeti de, bütün insanlar için rahmet olduğunu bildirmektedir. Bunun aksini savunmak din düşmanlığıdır. Peygamber efendimiz, bütün insanların, bütün peygamberlerin yani âlemlerin efendisidir, kâinatın efendisidir. Bu konuda birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ben âlemlerin efendisiyim.) [Beyhekî]

(Ben bütün insanların efendisiyim.) [Buharî, Tirmizî, İbni Mace, İ. Ahmed, Darimî]

(Ben bütün peygamberlerin seyyidiyim, efendisiyim.) [Darimî İ. Neccar]

(Kıyamette insanların seyyidiyim, efendisiyim.) [Buharî, Müslim, Tirmizî]

Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bunları bildirirken, (Bunları övünmek için söylemiyorum, hakikati bildiriyorum. Hakikati bildirmek ise vazifemdir. Bunları söylemezsem vazifemi yapmamış olurum) buyuruyor.

Gururlanma
Mal mülkle gururlanma, deme var mı ben gibi?
Tersten bir rüzgâr çıkar, savurur harman gibi.

Kusur araştırmak

Sual: Bir hadiste, (Başkalarının kusurlarıyla meşgul olanın ibadetleri kabul olmaz) buyuruluyor. İbadetle kusur araştırmanın ilgisini anlayamadım. Ben bazı kimselerin mailine girip kimlerle mailleşiyor, yanlış işler yapıyorsa, ikaz etmek için araştırıyorum. Emr-i maruf niyetiyle yapılan bu araştırmanın ibadetlere ne etkisi olur?
CEVAP
İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Tecessüs haramdır) buyuruyor. Tecessüs, birinin işlerini araştırmak demektir. Bu durum âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle yasaklanmıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin!) [Müslim]

O kişinin kusuru olsa da, bakmamak ve görmemek lazımdır. Kur'an-ı kerimde de, (Birbirinizin kusurunu araştırmayın!) buyuruluyor. (Hucurat 12)

Tecessüs eden, yani başkalarının yaptığı işleri öğrenmeye kalkan, onların kusurlarını araştıran, kendi kusurlarını göremez. Kendini onlardan üstün görür. Ucba ve kibre düşer. Hangi haram olursa olsun, haram işleyenlerin ibadetleri sahih olursa da, kabul olmaz, yani o ibadetlerine sevab verilmez. Onun için emr-i maruf niyetiyle de olsa, hiç kimsenin ne yaptığıyla uğraşmamalıdır.

Herkes ektiğini biçer
Bugün ne ekmişsen, yarın onu biçersin,
Bugün nasıl yaşarsan, yarın öyle göçersin.

Vücudun zekâtı
Sual: Bütün uzuvlarım yerli yerinde. Bir hastalığım yok. Aklım ve imanım da var. Bunların şükrünü nasıl yaparım? Uygun bir de evimiz var. Evin şükrü nasıl olur?
CEVAP
İslam’ın beş şartına uyan, her türlü şükrü yapmış olur. Beden için ayrı bir şükür de vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Her şeyin zekâtı vardır, vücudun zekâtı da oruçtur.) [İbni Mace]

Demek ki oruç tutarsak, vücudumuzun zekâtını ödemiş, şükrünü yapmış oluruz. Başka bir hadis-i şerifte, (Oruç tutan sağlıklı olur) buyuruluyor. (İbni Mace)

Ev için ayrı bir şükür de vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Her şeyin bir zekâtı vardır. Evin zekâtı ise, misafir odasıdır.) [A. Rifaî]

Misafir kabul eden kişi, evinin şükrünü de yerine getirmiş olur. Bir hadis-i şerifte, (Misafir girmeyen eve, melekler de girmez) buyuruluyor. Melek girmeyen eve şeytan girer. O hâlde misafiri nimet bilmeli. Misafirin gelmesi maddî ve manevî yönden çok faydalıdır. Misafir gelen evde hayır ve bereket olur. Misafir rızkıyla gelir. Üstelik ev halkının mağfiretine sebep olur.

Öleceksin
Nasıl yaşarsan yaşa, mezara gideceksin,
İstediğini topla, bir gün terk edeceksin.

Şefaat inkâr edilemez

Sual: Asr-ı saadetten bu yana binlerce Ehl-i sünnet âlimi geldi. Dört hak mezhepten birine mensup hiçbir İslam âlimi şefaati inkâr etmemiştir. Hattâ Vehhabiler bile, önceleri inkâr ederken, bugün onlar da şefaatin hak olduğunu tasdik ediyorlar. Fakat yeni türeyen bazı mezhepsizler, şefaati inkâr ediyorlar. Bunlar âyetlere, hadislere ve bütün İslam âlimlerine nasıl karşı geliyorlar? İmam-ı a’zam hazretleri, dört hak mezhebin imamları ve Ehl-i sünnet âlimlerden şefaati inkâr eden tek bir kişi var mıdır?
CEVAP
Hayır, Ehl-i sünnet olup da şefaati inkâr eden tek bir âlim yoktur. Olması da mümkün değildir. Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

Günümüzün mezhepsizleri, Vehhabiliği de, Mutezile’yi de sapıklıkta geride bıraktılar. Bütün fıkıh kitaplarında şefaati inkâr eden imamın arkasında namaz kılınmasının caiz olmadığı bildirilmiştir.
Şefaati inkâr eden imamın arkasında namaz kılmak caiz değildir. (Halebî)

Şefaati, kiramen kâtibin meleklerini veya rü’yetullahı, inkâr edenin arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Çünkü o küfür üzeredir. (Nimet-i İslam)

Milel-Nihal kitabında, (Resulullah’ın şefaat edeceğine, kiramen kâtibin meleklerine ve Cennetteki rü’yete inanmayan imamın arkasında namaz kılınmayacağı Hülasa’da yazılıdır) diyor. (S. Ebediyye)

Şefaat, günahkârların affı için aracılık edip onları kurtarmak için Allah'a yalvarmaktır.

Din kitaplarında bildirildiğine göre, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” şefaati şöyle olacak:
1- Mahşerde bekleme azabından kurtaracaktır. (Makam-ı Mahmud şefaati)
2- Çok kimseyi hesapsız Cennete sokacaktır.
3- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.
4- Sevabı ve günahı eşit olup, A’raf’ta bekleyenleri Cennete koyacaktır.
5- Cennettekilerin derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir. (İtikadname, Berika, Şir’a şerhi)
Cehennemde kâfirlerin azabı hiç hafiflemeyecektir. Ancak bazı istisnalar vardır. Mesela şefaatle Cehennemdeki bazı kâfirlerin azabı hafifleyecektir. (Berika)

Resulullah, şefaat etmeden hiçbir peygamber şefaat etmeyecektir. Onun şefaatinden sonra Allahü teâlâ, diğer enbiyaya, evliyaya, sülehaya, şühedaya ve sıddıklara şefaat etmeleri için izin verecektir. Ravdatü'l-ulemâ'da böyle bildiriliyor. (Şir’a şerhi)

Şefaatle ilgili hadis-i şerif şeriflerden birkaçı şöyledir:

(Yüz Müslüman, bir ölüye şefaat edip cenaze namazını kılarsa, şefaatleri kabul edilir ve ölü mağfiret olur.) [Müslim, Tirmizî, Nesaî, İ. Ahmed, Beyhekî] (Bu hadis-i şerif, dünyada bile ölüye şefaatin olduğunu bildirmektedir.)

(Şirkten uzak kırk mümin, bir Müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin şefaatlerini kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud] (Bu hadis-i şerif de, ölülere şefaat ederek dua etmenin önemini bildirmektedir.)

(Gariplere ikram edin! Zira kıyamette onların şefaat hakkı vardır. Belki onların şefaatiyle kurtulursunuz.) [Ebu Nuaym] (Gariplerin de şefaat edeceği bildiriliyor.)

(Yemin ederim ki, Osman, cehennemlik olan 70 bin kişiye şefaat edip, onları kurtarır.) [İ. Asakir] (Bu şefaat de, Allah indindeki yüksek derecesini göstermektedir.)

(Rabbim ümmetimin yarısının Cennete konulmasıyla şefaat arasında beni muhayyer kıldı. Ben şefaati seçtim. Allah’a ortak koşmadan ölen her mümine şefaat edeceğim.) [Tirmizî, İbni Mace, Taberanî] (Şefaatle daha çok kimse Cehennemden ve sıkıntılardan kurtarılacağı için şefaati tercih etmiştir.)

(Cehenneme girenlerin affı için Allah’a secde ederim. O zaman “Başını kaldır, şefaatin kabul olundu” denilir.) [Taberanî] (Resulullah'ın şefaatinin yani duasının kabul olması kadar normal ne olabilir? Bunu inkâr etmekle Resulullah'ın kadrini kim düşürebilir?)

(Kıyamette Allahü teâlâ, “Melekler, peygamberler ve salihler şefaatlerini yaptılar. Bundan sonra benim büyük rahmetim kaldı” buyurur.) [Buharî]

Allahü teâlâ, yapılan bütün şefaatlerden sonra, daha çok kimseyi affedecektir. Başka bir hadis-i şerifte, (Kıyamette Allahü teâlâ, hiç kimsenin hatırına hayaline gelmeyecek şekilde müminleri affedecek, öyle çok mağfiret edecek ki, İblis bile acaba ben de affolacak mıyım diye başını kaldıracaktır) buyuruluyor. (Beyhekî)
Şefaat hakkında birkaç âyet-i kerime de bildirelim:

(Onların Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86] (Putların şefaat edemeyeceği bildiriliyor. Buradan peygamberlerin, âlimlerin, şehitlerin şefaat edemeyeceği manâsı çıkarılamaz. Üstelik hak dine inananların şefaat edeceği bildirilmektedir.)
(Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23] (Bu âyet-i kerime de şefaatin hak olduğunu bildiriyor.)

(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]

Demek ki, melekler de şefaat edecektir. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselamın şefaatiyle ümmetimden imanlı bir kişi kalmayıncaya kadar hepsini Cehennemden çıkaracaktır) buyuruldu. Ravda'da böyle diyor. (Şir’a şerhi)

Eken biçer
Dünya tarladır eken biçecek âhirette,
Ekmeden mahsul ummak ahmaklıktır elbette.

11 Şubat 2013 Pazartesi

Yükseğe secde

Sual: Sağlam kimsenin yüksek yere secde etmesi caiz midir?
CEVAP
Caiz değildir. Sağlam kimsenin 25 cm kadar yükseğe secde etmesi mekruhtur. Bundan daha yükseğe secde edilirse, namaz fâsid olur, yani bozulur. (İslam Ahlakı)
Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” az yüksek şey üzerine de, secde etmemiştir. Az yükseğe de secdenin caiz olmadığı [mekruh olduğu] Cami-ur-rumuz ve Tebyin haşiyesinde yazılıdır. (S. Ebediyye)
Secde için eğilemeyen hasta, yerden 25 cm’den daha az yüksek bir şey üzerine secde edebilir, daha yükseğe secde edemez.

Sirkeye şarap dökülse
Sual: İçine şarap dökülmüş sirke yenir mi?
CEVAP
Dökülen şarap, sirkeye dönüştüğü zaman yenir. Normal şarap bile, sirke hâline gelince yenir.

Kadınlara benzemek
Sual: Erkeklerin, konuşmalarıyla, hâl ve hareketleriyle kadınlara benzemesi günah olur mu?
CEVAP
Evet, günah olur. Şarkı türkü söyleyen ve kadın gibi davranan erkekler, tevbe edinceye kadar tazir edilir. (Hindiyye)

Uyku abdesti bozar
Sual: Vehhabiler, Mekke’de yatıp uyuduktan sonra, kalkıp namaz kılıyorlar. Bunların mezhebinde uyumak abdesti bozmuyor mu? 
CEVAP
Dört hak mezhepte de yatıp uyumak abdesti bozar. Vehhabiler, dört hak mezhebin dışında oldukları için öyle yapıyorlar. Uykunun abdesti bozmasında dört mezhebe göre bazı farklılıklar vardır:

Hanefî mezhebinde: Makatın gevşek olacağı bir hâlde, mesela yan veya sırt üstü yatarak veya dirseğine yahut bir şeye dayanıp uyumak abdesti bozar. Dayandığı şey çekilince düşmezse, bozulmaz. Namazda düşmeden uyumak abdesti bozmadığı gibi, namaz dışında dizleri dikip, başını dizlerine koyarak, diz çökerek, bağdaş kurarak, teverrük ederek uyumak da bozmaz.

Hanbelî mezhebinde: Her ne hâl ve şekilde olursa olsun, uyku abdesti bozar. Ancak az sayılan oturma ve ayakta durma hâlindeki hafif uyku abdesti bozmaz.

Mâlikî mezhebinde: Ağır uyku, kısa sürse de abdesti bozar. Yatsa da, otursa da, secde hâlinde olsa da, hattâ ayakta olsa da abdesti bozar. Kısa bir an olursa bozmaz.

Şâfiî mezhebinde: Eğer makatı yere yerleşmişse, uyumak abdesti bozmaz. Bunun haricindeki uyku şekilleri bozar.

Şu hâlde yatarak uyumak dört mezhepte de abdesti bozuyor. (Mezahib-i Erbaa, Mizan-ül Kübra, Hindiyye)
Demek ki, dayanmadan uyumak, sadece Hanefî’de bozmuyor. Onların yatıp uyuduktan sonra, kalkıp abdest almadan namaz kılmaları, dört mezhepte de caiz değildir.

En efdal amel
Namazı doğru kılmak, çok büyük sevap olur,
Münker ve Nekir için gerekli cevap olur.

Namaz ve Cemaat
Namaz kılan gösterir, Mevlâ’ya itaati!
Faziletini bilen, kaçırmaz cemaati!

Yardım eden yardım görür

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, dinimize uyanlara yardım eder. Bunu Kur’an-ı kerimde yeminle bildiriyor. (Eğer siz Allah’ın dinine uyup, yardım ederseniz, O da size yardım eder) buyuruyor. Ehl-i sünnet âlimleri, medrese, cami, dinî neşriyat ve fakir fukaraya, hayır hasenat yaparlardı. O büyüklerin yolunda dine hizmet edenlere de, Allah muhakkak yardım eder.

Demek ki, Allahü teâlânın yardım etmesinin birinci sebebi, dinimize uymak, haramlardan sakınıp farzları yapmak; ikincisi de Onun kullarına iyilik etmektir. Abdülvehhâb-ı Şa’râni hazretleri anlatır:

(Bir gün evde otururken, bizim hanımın birden her yeri felç oldu. Hiçbir yeri kıpırdamıyordu. Ağrısı, sızısı öyle çoktu ki, ölecek duruma gelmişti. Ne yapacağımı bilemedim, şaşırıp kaldım. Kayınvalidem, çocuklar, üzüntüden kendilerini yerden yere atıyorlardı. Tabiî çok üzüldüm, çok korktum. O anda, (İçerideki odada bir duvar yarığı var, orada bir böcek, bir sineği rahatsız ediyor, öldürecek, yiyecek. Git o sineği kurtar! Biz de seni kurtaralım) diye bir ses duydum. Koşa koşa o odaya gittim. Hakikaten duvarın yarığında bir böcek, bir sineği yakalamış, öldürecekti. İkisini bir çubukla ayırdım, sinek uçarak kaçtı. İçeri geldim, hanım ayağa kalkıyordu. Bir anda iyileşmişti. Bunun üzerine, (Kim benim bir mahlûkumu sıkıntıdan kurtarırsa, biz de onu sıkıntıdan kurtarırız) diye bir ses daha duydum.

Dolayısıyla, sineğe bile yapılsa, zerre kadar iyilik kaybolmaz. Ya bu yardım edilen, gariban bir insansa, daha kıymetli olur. (En hayırlı kimse, insanlara faydalı olandır) hadis-i şerifi bunu bildiriyor. Tabiî faydalı olmanın da, azı var, çoğu var. Merhum hocamız, (En faydalı iyilik, birini Cehennemden kurtarmaktır) buyururdu. Biri ateşte yanacaksa, ona apartman, elbise verilse ne faydası olur? Zaten hepimiz bir rüyada yaşıyoruz. Ölünce bu rüya bitecektir. (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) hadis-i şerifi bunu bildiriyor. Ölünce geriye hiçbir şey kalmaz. İnsan doğarken neyse, ölürken de öyledir. Sadece sarılan bezin adı değişiyor. Birine kundak bezi, diğerine kefen bezi deniyor.

Ezmek mi, ezilmek mi?

Sual: (İnsanlardan ve komşulardan gelen sıkıntılara katlanmalı) deniyor. O zaman da ezilmiş olmaz mıyız? Müslümanın kimseyi ezmemesi gerektiği gibi, kendisini de ezdirmemesi gerekmez mi?
CEVAP
İyi geçinmeye ezilmek dememeli. Kesinlikle ezen olmamalıyız. Âhirette hesabı zordur. Zalim olmaktansa, mazlum olmayı tercih etmek zorundayız. Bir başka husus da, âhirete alacaklıyım diye gidip de, borçlu çıkılabilir. Mesela gıybet ettiğimiz veya hakaret ettiğimiz için borçlu duruma düşebiliriz. Bunun için, (Hakkımı onda bırakmam, söke söke alırım) demek yanlıştır, çünkü zorla sökerken ona zulmetmiş oluruz. Haklı da olsak, karşımızdakine (Sen haklısın) dersek, iyi insan olduğumuz anlaşılır. Öyle demeyen veya diyemeyen, iyi geçinemeyen kimse, Allahü teâlânın sevgisine ve rızasına nasıl kavuşur ki?

Evliya zatlar, insanlardan gelen sıkıntılara hep sabretmişler, onların yaptıklarına kötülükle değil, aksine iyilikle karşılık vermişlerdir. Haklarını almaya çalışmamışlar. (Ezen olmaktansa, ezilen biz olalım) demişler. Bu güzel ahlâkları, birçok gayrimüslimin Müslüman olmasına, günahkârların da tevbe etmelerine vesile olmuştur.

İyi komşu tarif edilirken de, sadece komşusuna zarar vermeyen denmiyor, komşusundan gelen sıkıntılara katlanan diye tarif ediliyor. Komşu rahatsız edecek, biz de sabredeceğiz. Mesela, onun çocukları yukarıda hoplayıp zıplayıp bizi rahatsız ederse, biz de karşılık vermeyeceğiz, aşağıda davul çalmayacağız. O bize bir şey vermese de, biz pişirdiğimiz en nefis yemeği, balı baklavayı ona vereceğiz. O bağıra bağıra konuşacak, biz, komşu rahatsız olur diye sesimizi kısacağız. Ancak o zaman iyi komşu olabiliriz. Biz de aynısını yaparsak, o zaman nasıl iyi komşu oluruz ki?

Sargılı yara
Sual: Yaradan çıkan kan ve irin, sargıdan dışarı çıkarsa abdest bozulur mu?
CEVAP
Evet, abdest bozulur, sargının dışına çıkmazsa bozulmaz. Eğer sargı iki üç kat olur da ıslaklık bir kısmına geçerse, yine abdest bozulur. (Hindiyye)

Böyle yaralı durumlarda, Mâlikî mezhebi taklit edilirse akıntılar abdesti bozmaz.

Allah olmayanlara da versin

Sual: (“Allah, olmayanlara da versin” diye dua etmek caiz olmaz, çünkü bu, Allah’ın işine karışmak olur) diyorlar. Böyle dua etmek caiz değil mi?
CEVAP:
Çok güzel bir duadır. O zaman her dua Allah’ın işine karışmak olur. Mesela, (Ya Rabbî, beni zengin eyle!) veya (Komşuma bir ev nasip et! Bana hayırlı uzun ömür ver, falanca zalimi kahreyle! Bana dünya ve âhiret saadeti nasip eyle!) diye dua etmek ibadettir, Allah'ın işine karışmak olmaz. Resulullah da böyle dualar etmiştir.

Her gün okunacak dualar
Sual: Sabah akşam, gece gündüz veya mübarek gün ve gecelerde okunması gereken dualara ne zaman başlanır, ne zamana kadar okunabilir? Mübarek gün ve geceler, ne zaman başlar ne zaman biter?
CEVAP
Gündüz, imsak vaktinde başlar, akşam olunca biter. Gece de akşam başlar, imsak vaktinde biter. Mübarek geceler, mesela cuma gecesi, perşembe öğleden itibaren başlar imsak vaktine kadar devam eder. Arefe ve Kurban Bayramı günleri hariç, mübarek günlerin hepsi, bir gün önceki öğle vaktinden başlar, ertesi günkü akşama kadar devam eder. Sabah duası, gece yarısında okunmaya başlanır. Akşam duası ise zevalde yani öğle vaktinde başlar. Akşam veya gece okunamayan tesbih ve dualar, ertesi gün okunabilir. Bir hadis-i şerifte, (Her zaman okuduğu dua veya tesbihi ihmal edip, okumadan yatan, sabah namazından öğleye kadar olan vakit içinde okursa, gece okumuş gibi sevaba kavuşur) buyuruluyor. (Müslim)

Köpek bulunan eve
Sual: (Köpek, eve meleklerin girmesine mani olsaydı, herkes evinde köpek besler, böylece günahlarımızı yazan melekler köpek bulunan evdeki insanların günahlarını yazamazdı) demek çok yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette çok yanlıştır. Dinle alay etmek için söylenirse küfür de olur. Rahmet melekleriyle, kirâmen kâtibîn ve ölüm meleği ayrı olduğu gibi, bunların vazifeleri de ayrıdır.

Köpek bulunan eve sadece rahmet melekleri girmez. İnsanların günah ve sevabını yazan kirâmen kâtibin melekleriyse girer. Bu melekler, insandan helâda ayrılır. Helâda işlenen günah veya sevabları, Allahü teâlâ meleklere bildirir. (Redd-ül-muhtar)

Melek görmese bile, hâşâ Allah da mı görmüyor?

Nefsle cihadın önemi

Sual: Resulullah'ın ve Eshab-ı kiramın nefisleri itminana kavuştuğuna göre, (Küçük cihattan döndük, nefsle olan büyük cihada başladık) hadisindeki nefsle olan cihad nedir?
CEVAP
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Nefs, mutmainne olunca, kıl kadar azgınlık, taşkınlık yapmaz. İslamiyet’e tam teslim olmuş, her kötülüğü yok olmuştur. Sahibi için kendini yok etmiştir. Böyle olan nefsin İslamiyet’e uymaması imkânsızdır. Nefs Allahü teâlâdan, Allahü teâlâ da ondan razı olunca artık taşkınlık, azgınlık yapamaz. Azgın olandan razı olunmaz. Allahü teâlânın razı olduğu nefs, razı olunmayacak bir şey yapabilir mi? Hadis-i şerifte bildirilen büyük cihad bedene, cesede karşı yapılan cihaddır, çünkü insanın bedeni su, ateş, toprak ve hava gibi birbirine zıt olan dört türlü maddeden yapılmıştır.

Her çeşit madde, başka şeyler istemekte ve başka şeylerden kaçmaktadır. İnsanın şehvanî istekleri, bedenden doğmaktadır. Gazap etmesi, istememesi de, bedenden ileri gelmektedir. Bu cihadın sonu olmaz. Nefsin itminana ermesiyle, kalbin vilayet makamına kavuşmasıyla, bu cihad yok olmaz. İnsanda bu cihadın bulunması, çeşitli faydalar sağlamaktadır. Böylece beden temizlenir. Âhirette yüksek derecelere kavuşulur. (2/50)

Buradaki büyük cihad, insanın huyunu, İslam ahlâkına uygun şekilde düzeltmeye çalışmasıdır. (Can çıkar huy çıkmaz) sözü doğrudur, huy tamamen yok olmaz, ama terbiye edilebilir. Yani insan İslam ahlâkıyla ahlâklanırsa, huyunu iyi yerde kullanır. Mesela sert mizaçlıysa, bunu olumlu yönde kullanır. Kötülere karşı mücadele eder.

Huysuzsa, mutlaka o huysuzluk bir gün çarpar, ya bir kalb kırar veya birine bir hakaret eder, o zaman da kazandıklarının hepsi gider. Kötü huy felakettir. Mesela inat ve kibir kimde varsa çok fenadır. (Ben haklıyım, benim görüşüm doğru) demek ve kendini başkasından üstün görmek kibirdendir. Bunlar kâfirde varsa, Müslüman olmasına engeldir. Müslümanda varsa, son nefeste imansız gitmesine sebep olur.
En güzel ahlâk, aşırı uçlardan uzaklaşarak hep orta yolda olmaktır. Her şeyin ortasını bulan, yalnız Resulullah’tır “sallallahü aleyhi ve selem.” Biz ortayı bulamayız, ama ortalamasını bulmaya çalışmalıyız.

Hutbede dört halife
Sual: Birkaç camide, hutbelerde dört halifenin ismi okunurken, çok camide okunmuyor. Okunmaması Ehl-i sünnete aykırı değil midir?
CEVAP
Elbette aykırıdır. Hattâ bid’attir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Samane şehrinin hatibinin, Kurban bayramı hutbesinde, Hulefa-i Raşidin’in, yani Resulullah'ın dört halifesinin isimlerini söylemediğini ve namazdan sonra bir kısım cemaatin kendisine bunu söyledikleri zaman, (Unuttum veya şaşırdım) gibi bir özürde bulunmayarak, (İsimleri söylenmezse ne olurmuş?) diye inat da etmiş. Halktan ileri gelenler, bu hâle seyirci kalıp o insafsız hatibe haddini bildirmemişler. Hulefa-i Raşidin’in isimlerini okumak, hutbenin şartı değilse de, Ehl-i sünnet vel-cemaatin şiarıdır, nişanıdır. Onu, bile bile, inat ederek ancak kalbi bozuk olan okumaz. Ehl-i sünnet olan bir Sultan zamanında, böyle bid’at çıkarmak, ne büyük cesarettir. Belki de, devlete, ülül-emre karşı gelmek demektir. Bununla beraber, asıl şaşılacak şey, o şehrin muhterem eşrafının, ileri gelen Müslümanlarının, bu vaka karşısında kımıldamamaları, gevşek davranmalarıdır. Kur'an-ı kerimde mealen, (Gücü yeterken, günah işleyenlere mâni olmayıp susmak, ne kadar çok kötüdür) buyuruldu. Bu tüyler ürpertici haberi duyar duymaz aklım başımdan gitti. Farukî damarım harekete gelip bu yazılar kalemimden çıktı. (2/15)

Hutbede dört halifenin isimlerini yüksek sesle okumak, Ehl-i sünnet olmanın alametidir, okumak istemeyenden kaçmalıdır. (İ. Ahlakı)

Kılavuzu karga ise
Sapık şeyh çoğaldıkça, zil takıp oynar şeytan,
Kurtulamaz çöplükten, rehberi karga olan.

Zaruretsiz boşanmak

Sual: Erkek, hanımını boşayabildiğine göre, boşamanın günah olmadığı anlaşılıyor. Kadının da boşanmayı istemesi günah olmaz mı?
CEVAP
Erkeğin de sebepsiz yere hanımını boşaması uygun değildir. Çünkü Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allah'ın en çok buğzettiği helâl şey talaktır) buyuruyor. Allahü teâlânın böyle buğzettiği şeyi zaruretsiz yapmamalıdır. Allahü teâlâ, boşayan erkeğe buğzettiği gibi, zaruretsiz kocasından boşanmak isteyen kadına da buğzeder. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Zaruretsiz boşanmak isteyen kadına, Cennetin kokusu haramdır.) [İbni Mace, Ebu Davud]
Zaruri bir sebep olmadan, basit geçimsizlikler yüzünden kadın, kocasından ayrılmayı isterse büyük günaha girmiş olur.

Resulullah'ın mucizelerinden
Sual: Resulullah'ın hacamat kanını içen olduğu söyleniyor. Kan içmek caiz mi?
CEVAP
Resulullah efendimizin mübarek kanı, diğer insanların kanı gibi değildir. Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Zübeyr, Resulullah’ın hacamat edilirken çıkan kanını içti. Resulullah “sallallahü aleyhi ve selem,” darılmadı, hattâ gülümseyerek, (Artık Cehennem ateşi seni yakmaz) buyurdu. Başına bazı işler geleceğini de bildirdi. (Beyhekî)

Eshab-ı kiramdan Malik bin Sinan, Resulullah’ın mübarek kanını içince ona da, (Cehennem ateşi seni yakmaz) buyurdu. (İbni Hibban)

Mübarek artığını içen Bereke isimli kadına da, (Artık hiç karın ağrısı çekmezsin) buyurdu. (Mevahib-i ledünniyye)

Halid bin Velid “radıyallahü anh,” sarığında taşıdığı bir sakal-ı şerif sebebiyle her savaşta zafer kazandı. (Şifa-i şerif)

Bunların hepsi, Resulullah'ın mucizelerindendir, ama Selef-i salihine düşman Selefîler, Resulullah’ın eşyalarıyla, mübarek saçı ve sakalıyla bereketlenmeyi şirk kabul ediyorlar.

Secdenin önemi
Sual: Bir gayrimüslim, secde âyetini dinledikten sonra tilavet secdesi yapsa, buna (Müslüman oldu) denebilir mi?
CEVAP
Evet, Müslüman olduğu anlaşılır. (Bezzaziyye, İbni Abidin)

Yine bunun gibi, namazlarını cemaatle kılan bir kimsenin Müslüman olduğu anlaşılır, çünkü İslamiyet’ten önceki hak dinlerde namaz yalnız kılınır, cemaatle kılınmazdı. (İ. Ahlâkı)

Dinimizde zahire, görünüşe göre hüküm verildiği için, bir gayrimüslim bunları yapınca Müslüman olduğuna hükmedilir. Yoksa bâtıl inancından vazgeçmedikçe, dinimizin bildirdiği hususlara iman etmedikçe, sadece bunları yapmakla Müslüman olmuş olmaz. Müslüman görünmek için münafıklık da yapmış olabilir, ama küfrünü belli eden bir sözü, hareketi görülmedikçe, dünyada ona Müslüman muamelesi yapılır.

Soran bulur
Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp olur,
Ehline soran kişi, hakiki yolu bulur.

Tecrübenin önemi

Sual: (Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesidir) demek doğru mudur?
CEVAP
Hoş bir ifade değildir. (Tecrübe, yapılan hatalardan çıkarılan ders, kulağa küpe edilen öğüttür) gibi bir şey demek daha uygundur. Tecrübe önce zarara sokar, sonra dersini verir. Tecrübe faydalıdır, ama masrafı çoktur. Tecrübeyle bir zarara uğranır, ama tecrübesi yanına kâr kalır.

Akıllı, kendi sıkıntıya girmeden, zarara uğramadan başkalarının ve yaşlıların tecrübelerinden faydalanır. Kendi başına da gelmesini beklemeden onların tecrübelerini uygular. Bu konuda ibretli bir masal şöyledir:
Tilki, kurt ve aslan, birlikte ava çıkarlar. Bir tavuk, bir kuzu, bir de dana yakalayıp getirirler. Ormanların kralı aslan, kurda emreder:

- Haydi, avları âdilane taksim et!

Kurt peki der:

- Dana kralımızın, kuzu kurdun, tavuk da tilki kardeşin…

Aslan, kurda bir pençe vurur, kurt, ağzı kanlar içinde yere yatar. Sonra tilkiye döner:

- Haydi, sen âdilane bölüştür!

Tilki baş üstüne kralım der:

- Tavuk, kralımızın sabah kahvaltısıdır, kuzu öğle, dana da akşam yemeğidir.

Aslan memnuniyetle gülümser, tilkiye sorar:

- Bu kadar âdilane taksimi kimden öğrendin?

Kurnaz tilki, yerde al kanlar içinde yatan kurdu gösterip der ki:

- Efendim, işte şu yerde yatan kırmızı kurdeleli kurt kardeşten öğrendim.

Demek ki başkalarının başına gelen acı olaylardan gerekli dersleri alıp, biz de aynı hataya düşmemeliyiz.

Bilene danış
Bir çıkmaza girmişsen, sendeki bu çile ne?
Bin bilsen bile yine, gel danış bir bilene.

8 Şubat 2013 Cuma

Dünya mayın tarlasıdır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, Cenneti, isteyene verir, istemeyene zorla vermez.

Dünya hiçtir, ona kıymet verip peşinden koşan da hiçtir. Dünyanın, Allah indinde hiç kıymeti yoktur. Hadis-i şerifte, (Bu dünyanın, Allah indinde sivrisineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi) buyuruluyor.

Bir kalb, dünyayı yani nefsin arzularını severse hasta olur. Kalbin hastalığı dünyayı sevmektir, bu da, günahların başıdır. Yoksa sevgisi kalbe girmedikçe, çok kazanmak kötü değildir.

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bir yere gider. Bakar, tarifi mümkün olmayan muazzam bir saray var, sarayın penceresinden de biri, yanık yanık şiir okuyor. Şiirin bir yerinde, (Bu saraya gam girmez, kasvet girmez, üzüntü girmez) diyor. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Allah Allah, bu ne biçim saray) der. Derken, seneler sonra, yine bu sarayın yanından geçer. Bir de ne görsün, saray gitmiş, pencereler yıkılmış, harabeye dönmüş. Kapıyı çalar, bir deri bir kemik, cılız bir ihtiyar kapıyı açar. İçeriye girince, duvarların karardığını, kapıların çürümüş olduğunu görür. İhtiyara der ki:

- Ben buradan seneler önce geçmiştim. Burası şahane bir saraydı, ama şimdi viraneye dönmüş. Biri de pencereden yanık yanık, (Bu saraya gam girmez) diye şiir okuyordu. Bu saraya ne oldu, o şiir okuyan nerede?

İhtiyar şu cevabı verir:

- O şiiri okuyan bendim. Bu sarayın sahipleri öldü. Sahipleri ölünce, kimse ilgilenmedi, bakımsızlıktan harap oldu. Şunu anladım ki, bu dünyaya iyilik etmeye kalkan, ondan kötülük görür. Bu da, benden sana bir nasihat olsun!

Çünkü bir şeyin hamuru ve yaratılışı neyse, ne kadar zaman geçse, o yine aynıdır. Hiçbir zaman, yılan kedi olmaz, kedi de insan olmaz. Dünya da böyledir, âhiretin zıttıdır. Daima insanın nefsini azdıran, şeytanın dostu olan nesneleri barındırır. Bu mayın tarlasından ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere sevgisi olan kurtulur. Yalnız ibadetle kimse kurtulamaz. İbadeti şeytan da, nefis de yaptırır, ama büyüklerin sevgisi, dünya sevgisinin panzehridir. İbadet zaten vazifemizdir, ama insan ancak, sevgiyle kurtulabilir. Allah’ın ve Resulünün sevgisi, büyüklerin sevgisi, dünya sevgisini yok eder. Dünya sevgisi gidince de, insan kurtuluşa erer.

4 Şubat 2013 Pazartesi

En güzel surette yarattık

Sual: Tin sûresinde, insanın ahsen-i takvîm üzere yani en güzel şekilde yaratıldığı bildiriliyor. Kâfir olan insanlar da olduğuna göre, kâfire niye güzel deniyor?
CEVAP
Kâfire güzel denmiyor. İnsan, diğer mahlûklara, hayvanlara göre daha mükemmel yaratılmıştır. Hayvanlara verilmeyen akıl ve konuşma kabiliyeti, insanlara verilmiştir. Organlar birbirine uygun şekilde yaratılmıştır. Vücutta ne fazla, ne de eksik bir organ var. Mesela üç kol olsa fazla olur, üç bacak olsa fazla olur, tek kol ve tek bacak olsa eksik olurdu.

Buradaki uygunluk ve güzellik, şeklî güzelliktir, imanlı veya imansız olmakla ilgisi yoktur. Her çocuk günahsız doğar, sonra ya mümin veya kâfir olur. Günahsız doğan bir Hristiyan’ın kızı, büyüyüp dünya güzeli olsa, ona çirkin denmez. Kâfir, inanç yönünden çirkindir.

Çok güzel bir bıçak yapılsa, o bıçakla insan öldürülse, bıçak yine aynı bıçaktır, zararlı işte kullanılmıştır. Günahsız doğup dünya güzeli olan kız da, kâfirliği seçmişse, yanlış iş yapmış olur. Sonsuz azaba maruz kalır.
O âyet-i kerimedeki ahsen-i takvîm ifadesi şöyle açıklanmıştır:

(Biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık) demek, en güzel surette, boylu boslu, sureti güzel, organların yeri, sayısı en iyi kullanmaya müsait tarzda, kâinatın bütün özelliklerini içine alacak şekilde yarattık demektir. (Beydavî)

Ebu Bekir bin Tahir, (İnsan, akılla süslü, ilâhi emri yerine getirebilen, ayırt etme gücü olan bir varlık olarak yaratılmıştır) demiştir. İbni Arabî de, (İnsandan daha güzel bir mahlûk yoktur. Allah, onu canlı; bilgi, kudret, irade sahibi; konuşan; işiten; gören; işini çekip çeviren ve hikmetli bir şekilde davranan bir varlık olarak yaratmıştır. Bütün bunlarsa yüce Rabbin sıfatlarıdır) demiştir. Kimi âlimler de, (İnsan küçük evrendir. Zira yaratılmışlarda bulunan her ne varsa, onda toplanıp bir araya getirilmiştir) demişlerdir. (Kurtubî)

İşte bu kadar güzel yaratılıp akılla da süslenen insan, Rabbini inkâr eder, yaratılış gayesini unutursa, o zaman çok aşağı dereceye düşmüş, hatta hayvanlardan bile aşağı olmuş olur.

Dua almaya çalışmalı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ubeydullah-i Ahrar hazretlerine, bu makama nasıl kavuştuğu sorulunca buyurur ki:

(Yalnız, Allahü teâlânın kullarına iyilik etmekle kavuştum. Benim bir huyum var. Herkese yardım ederim. Her zaman birini ziyaret edip duasını almaya çalışırım. Aksini yapmak elimde değil. Bir zaman, medresede dört arkadaş kalıyorduk. Benden başka hepsi bulaşıcı ve çok kötü bir hastalığa yakalandı. Herkes hattâ doktor bana, “O odada kalma, hastalık sana da bulaşır!” dedi. Onlara, “Ölürüm de yine çıkmam, onlar benim arkadaşım, bulaşırsa bulaşsın” dedim. Onların yemeğini, suyunu veriyor, her türlü hizmetlerini görüyordum.

Nihayet bir gece hastalığın bana da bulaştığını anladım. Sabah kalkınca da kendimi iyileşmiş ve nura gark olmuş buldum, çok şükrettim. Allahü teâlâ her şeye kâdir, hepimiz sapasağlam ayağa kalktık, iyileştik.)
Her şey tıpla hâllolmaz. Bazen de böyle, Allahü teâlâ bir (Kün = Ol) der, o şey hemen oluverir. Sadece Cenab-ı Hakk’a güvenene Allahü teâlâ yardım eder. Başkasına güvenenin işini ise onlara bırakır.

Bir fakir, zengin birinin kapısına gelir. (Efendim, kaç gündür açım, bir lokma ekmek!) der. Zengin kızar, hakaret eder, kapıyı yüzüne çarpar. Fakir neye uğradığını şaşırır. (Vermeyebilir, ama bu hakaret, bu azarlama niye?) der. Çok ağırına gider. Karşıya geçip bir yere oturur, hüngür hüngür ağlar. O sırada oradan geçen bir âmâ, bunun sesini duyar. Sebebini sorunca fakir, olanları anlatır. Âmâ ona, (Gir koluma, bizim burada bir gecekondumuz var. Orada ne varsa beraber yeriz) der.

Eve gelirler, karınlarını doyururlar. Âmâ, (Burada yatacak yer de var. Ye, iç, yat! Sen benim misafirimsin) der. Fakir çok duygulanır, kalbinin tam inceldiği bir anda ellerini açar, (Ya Rabbî, bir âmâ kulun, fakir olduğu hâlde bana bu iyilikleri yapıyor, bu kulun bana kapısını açtığı gibi, sen de bunun gözlerini aç!) diye dua eder. O anda âmânın gözleri açılır.

Olay duyulunca, o zengin âmâya gelip, (Nasıl oldu bu iş?) der. Âmâ da, (Devlet kuşu ayağına kadar gelmişti, ama sen bu fırsatı kaçırdın. Belki o sana dua etseydi, senin de kalb gözün açılırdı, ama bu nimet bana nasip oldu) der. Kimin duasıyla ne olacağı bilinmez. O hâlde dua almak için fırsatları kaçırmamalıdır.

Dinî nikâhta şahit

Sual: (Kadının şahitliğiyle ilgili âyet, tarihseldir. Dinî nikâhta da, erkek şart değildir, iki kadının şahitliği de geçerlidir. Eskiden, kadınlar cahil olduğu için böyle denmiş. Şimdi bu kural geçerli olamaz) deniyor. Âyetin tarihsel olması ne demektir? Cahillik ölçüyse, erkek de cahil olmaz mı?
CEVAP
Tarihsel, (O devir için geçerliydi, şimdi geçerli değil) demektir. Birçok mezhepsiz, birçok âyet-i kerimeye tarihsel diyerek, dinde reform yaptıkları gibi, aynı bozuk mantıkla, Hristiyanların Cehenneme gideceğini bildiren âyet-i kerimeler için tarihsel diyerek, gayrimüslimleri de Cennete sokmaya çalışıyorlar.

Her devirde âlim ve cahil bulunur. Şahitliğin cahillikle alakası yoktur. Erkek cahil, kadın âlim olabilir. Diyanet İşleri Başkanlığı, kadın erkek eşitliği konusunda diyor ki:

Kadının şahitliğiyle ilgili olarak Bekara suresinde yer alan, (İki erkek şahit bulunmadığında, razı olduğunuz şahitlerden bir erkek ve -biri yanıldığında diğeri ona hatırlatsın diye- iki de kadın şahit bulunsun) mealindeki 282. âyetinden, kadının değer ve insanlık yönünden erkekten aşağı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Gerekçe unutma, şaşırma ve yanılmayla ilgili olup, getirilen hüküm, hakkın ve adaletin yerini bulması amacına yöneliktir.

Bütün muteber din kitaplarında da şöyle deniyor: Nikâhın sahih olabilmesi için, iki Müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak bulunmaları şarttır. (El-İhtiyar, Dürr-ül-muhtar, Hidaye, Hindiyye, Dürer, Mecmua-i Zühdiyye, Menahic-ül-ibad, Nimet-i İslam)

Yâ ile başlayan ifadeler
Sual: Resulullah kelimesi, bazen Resulallah şeklinde yazılıyor. Niçin böyle yazılıp okunuyor?
CEVAP
Arapçada yâ ile başlayan kelimeler öyle yazılıp okunur. Birkaç örnek verelim:
Resulullah, yâ ile başlayınca, yâ Resulallah olur.
Rabb-ül âlemin, yâ ile başlayınca, yâ Rabb-el âlemin olur.
Ebu Bekir, yâ ile başlayınca, yâ Ebâ Bekir olur.
Ebu Ubeyde, yâ ile başlayınca, yâ Ebâ Ubeyde olur.
Emir-ül müminin, yâ ile başlayınca, yâ emir-el müminin olur.
Melek-ül mevt, yâ ile başlayınca, yâ melek-el mevt olur.
Hüccet-ül islam, yâ ile başlayınca, yâ hüccet-el islam olur.

Kocaya zekât
Sual: Şâfiî'de kadın, fakir olan kocasına zekât verebilir mi?
CEVAP
Evet, verebilir. (Mizan-ül-kübra)
Hanefî'de ise ihtilaflıdır, esah olan kavle göre, kadın kocasına zekât veremez.

Seferde namazı kısaltmak

Sual: Mezhepleri ve hadis-i şerifleri kabul etmeyip (Yalnız Kur’an) diyen biri, (Seferde namazı kısaltmak diye bir şey Kur’anda yok) diyor. Her şeyi Kur’anda aramak yanlış değil mi? Mesela Kur’ana göre namaz nasıl kılınır? Resulullah, nasıl kılınacağını tatbiki olarak göstermemiş mi? (Allah, “Niye namazı az kıldın?” demesin de, “Niye çok kıldın?” derse desin, seferde namazı tam kılmanın mahzuru olmaz) diyor. Bu konuda dinimizin hükmü nedir?
CEVAP
(Yalnız Kur’an) diyenler, dinimizi içten yıkmaya çalışan mezhepsizlerdir. Peygamber efendimiz, “sallallahü aleyhi ve sellem” seferilik konusundaki hükümleri de bildirmiş, mezhebimiz de açıklamıştır. Hadis-i şerifleri yok saymak çok tehlikelidir. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekât olduğu, nasıl kılınacağı, rükû ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur'an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıklamasaydı, sünnet kapalı kalırdı. Sünneti, müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır.

Peygamber efendimiz, Nisa sûresinin, (Yeryüzünde sefere çıkınca, namazı kısaltabilirsiniz!) mealindeki yüz birinci âyetini açıklamış, seferde namazlarını kısaltmış ve kısaltılmasını emretmiştir. Bu konudaki birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Seferde namazı tamam kılan, mukimken eksik kılan gibidir.) [Dâre Kutnî, İbni Neccar]

(Allahü teâlâ seferde, dört rekâtlı namazları iki rekât kılmayı emretmiştir.) [Tirmizî, Nesaî, Ebu Davud]
İbni Abbas hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, Resulullah'ın diliyle, dört rekâtlı farzları, seferde iki rekât olarak kılmayı emretmiştir. (Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

İbni Mesud hazretleri de, Resulullah'ın seferde yatsının dört rekât farzını iki rekât kıldığını bildirmiştir. (Buharî)
Oruç tutup bayılan birini gören Resulullah, “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Seferde oruç tutmak, taat ve ibadet değildir) buyurdu. (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

Eshab-ı kiramın büyüklerinden Abdullah İbni Ömer hazretlerine, (Nisa sûresinde, sadece korku hâlinde ve seferde namazı kısaltmaya izin verildiği hâlde, niye namazları kısaltıyoruz?) diye sorulunca, (Resulullah, bize dinimizi anlatırken, seferde namazı iki rekât kılmayı öğretti) buyurdu. (Nesaî)

Hanefî uleması, bu hadis-i şerifleri ve benzerlerini delil alarak, seferde dört rekâtlı farzları iki rekât kılmanın vacib, dört rekât kılmanın ise günah olduğunu bildirmiştir. (Tahtavî)

(Allah, “Niye namazı az kıldın?” demesin de, “Niye çok kıldın?” derse desin, seferde namazı tam kılmanın mahzuru olmaz) ifadesi de çok yanlıştır, ilmî değildir, bir mugalatadır, yanıltıcı bir sözdür. Dinde esas olan emre uymaktır, emre uymamak suçtur. Mesela, sabah namazını iki yerine üç, akşam namazını üç yerine dört rekât kılsak bu namazlar hiç sahih olmaz. Üstelik emre uymamanın ötesinde, Allahü teâlânın emrini değiştirmiş oluruz.

Danışmak
İstişare sünnettir, danışan dağı aşar,
Danışmadan iş yapan, düz yolda bile şaşar.