4 Eylül 2013 Çarşamba

Ruh ve sütteki yağ

Sual: Ruhu (Sütteki yağ gibidir) diye tarif etmek doğru olur mu?
CEVAP
Doğru olmaz. Çünkü ruh, madde, cisim değildir. Yağ ise maddedir.

Kur’an-ı kerimde ruhun mahiyetinin bilinemeyeceği bildiriliyor. Ruhun sadece bedeni ayakta tutan, ona canlılık veren bir kuvvet olduğu biliniyor, mahiyeti bilinmiyor. Ruhun ne olduğu değil, daha çok ne olmadığı biliniyor.

İsra sûresinin 85. âyeti, ruhun ne olduğunu anlatmayı men etmektedir. (İslam Ahlakı)

Bedende ruhun bulunması, sütte yağın bulunması gibi değildir. Sütün bir kısmı alınınca yağın da bir kısmı alınmış olur. Ama bir uzvu mesela kolu kesilen kimsenin, ruhunda eksilme olmaz.

Ruh, radyo dalgalarına benzetilebilir. Bu dalgalar madde değildir, yer kaplamazlar, ama (Her yerde vardır) denir. Çünkü her yerde bulunan radyoda ses hâsıl ediyorlar.

Ruh, elektriğe de benzetilebilir. Yanmakta olan bir ampul sökülünce, yani cereyanla olan irtibatı kesilince, cereyanın kuvveti kesilmiş olmaz. Başka bir ampul takılırsa onun da rezistans telini ısıtıp ışık saçmasına sebep olur. Ampul patlayınca cereyan yok olmadığı gibi, insan ölünce ruhu da ölmüş olmaz.

Salih bir kimsenin yüreği, fâsık kimseye veya kâfire takılınca, o kimsenin kalbi yine hep günah işlemek ister, kötü düşünür. Tersine, fâsık insanın yüreği, salih bir kimseye takılırsa, o kimsenin kalbi yine günah işlemek istemez, hep iyi düşünür. Kalb ayrı, yürek ayrıdır. Kalb de ruh gibi madde değildir. Madde ve cisim olan yüreğin manevi bir fonksiyonu yoktur. Öldükten sonra çürüyüp gidecektir. Yahut hayvan yese veya yansa fark etmez. Çünkü insan ruh demektir. Beden değişse de ruh değişmez, azalma çoğalma olmaz. Bunun için, (Ruh sütteki yağ gibidir) demek yanlıştır.

Yarın oruç tutuyoruz
Sual: Mirac kandili için oruç tutmak isteyen, hangi gün tutmalı?
CEVAP
Receb ayının 27. günü tutulur. Bu sene perşembe günü, yani yarın oruç tutmalıdır. Bir hadis-i şerifte, (Recebin 27. günü oruç tutana, 60 yıllık oruç sevabı verilir) buyuruldu. Hattâ cuma günü de tutulsa daha iyi olur. Bugün de oruçlu olmanın mahzuru olmaz.

Yalancı
Yalancının evi yanmış, hiç kimse inanmamış,
Çünkü herkes bunu da, yine bir yalan sanmış.

İmam-ı a'zam ve kadılık

Sual: (İmam-ı a’zam, Emevî zulmüne ortak olmamak için kadılık yapmayacağını söyleyince, Emevî halifesi tarafından dövülerek öldürüldü) deniyor. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Elbette yanlıştır. Ya cahillikten böyle söyleniyor veya kasten, Emevî düşmanlığından dolayı böyle söyleniyor. İmam-ı a’zam hazretleri hicri 150, miladi 767 tarihinde, zâlim olan ikinci Abbasî halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından Bağdat’ta dövülerek şehit edilmiştir. Emevîlerle bir ilgisi yoktur. Kadılığın, zâlim Abbasî halifesine isyanla da ilgisi yoktur. İmam-ı a’zam hazretlerine kadılık teklif edilince, (Ben kadılık yapamam) buyurdu. (Yalan söylüyorsun) denilince de, (Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam, doğru söylediğim için kadılık yapamam diyorum) buyurdu. Kabul etmemesi, devlete kadılık yapılmayacağı için değildi. Zühdü, takvası ve veraı da, ilmi ve zekası gibi son derece çok olduğundan, kabul etmedi. İnsanlık sebebiyle, kulların hakkını gözetmede kusur etmekten korktu. (Kamus-ül-alam)

Ayakları birleştirmek
Sual: Erkeklerin rükûda ayaklarını birleştirmesinin sünnet olduğu, S. Ebediyye’den başka hangi kitapta vardır?
CEVAP
Hanefî’de sünnet olduğu, Halebî ve Redd-ül-muhtar gibi kıymetli kitaplarda bildiriliyor. Meşhur Mızraklı İlmihâl’de de yazılıdır. Yine, öğrenciler için, zamanında Osmanlıca olarak yazılmış olan “Anadolu Yavrusunun Kitabı: Malumat-ı Diniyye” kitabında da, (Rükûda ayaklar birleştirilir) deniyor. Zamanla bunlar unutulmuş ve bunun için de, bugün Türkçe denilen Latin harfleriyle yazılan kitaplarda yoktur. Yoksa daha önce, bu tür bilgiler, kitaplara yazılırdı.

Hutbeyi kılıçla okumak
Sual: Bazı imamlar hutbeyi kılıçla okuyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Evet, Mekke ve Bursa gibi, savaşla alınan şehirlerde, imam, minbere çıkarken sol eline kılıç alır. Kılıca dayanarak okur. (S. Ebediyye)

Namazda sübhanallah demek
Sual: (İki secde arasında, Sübhanallah diyecek kadar durmak gerekir) ifadesini yanlış anlayıp, burada Sübhanallah denecek zannettim. Hep (Sübhanallah) dedim. Namazlarım bozuldu mu?
CEVAP
Hayır, bozulmadı.

Allah'ın adaleti ne demektir?

Sual: Bir ateist, (Tanrı’nın, beni dünyaya getirirken bana sormadığı, benim görüşümü almadığı hâlde, yaptıklarımdan beni sorguya çekmesi adalete aykırı değil midir?) diyor.
CEVAP
Adaletin ne olduğunu bilmediği için ateist böyle konuşuyor. Allahü teâlânın adaletiyle kulların arasındaki adalet çok farklıdır. Bu yanlışlıktan dolayı, ateist işin içinden çıkamıyor ve kendisinin sorguya çekilmesini adaletsizlik sanıyor.

İnsanlar arasındaki adalet, bir âmirin, ülkesini idare için koyduğu kanunlar içinde hareket etmesidir. Zulüm ise, bu kanunun dışına çıkmaktır. Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, hâkimler hâkimi, her şeyin asıl sahibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, sahibi yoktur ki, Onu bir kanun altında bulundursun. Bundan dolayı, (Allah’ın yaptığı şu iş, adalete uymuyor) denmez.

Adaletin bir başka tarifi ise kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Zulüm ise, başkasının mülküne tecavüzdür. Allahü teâlâ, kâinat ve içinde bulunan her şeyin yaratıcısı olup, Ondan başka yaratıcı bulunmadığına, hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip olmadığına göre, Rabbimizin yaptığı işler, hiç kimsenin malına, mülküne tecavüz değildir. Ne yaparsa yapsın, Onun yaptığı işler için, (Adalete uymuyor) denmez. Yasak ettiği bir şeyi, daha sonra serbest bırakabildiği gibi, önceden serbest ettiği bir şeyi de daha sonra yasaklayabilir.

Mülk Onundur, dilediği gibi kullanır. Kimsenin bir şey sormaya hakkı yoktur. Canlı, cansız, insan ve hayvan hepsi Onun mülküdür. Dilediği gibi tasarruf eder. Bize konuşma özelliğini ve ateiste, bu iş adalete uygun değil diye düşünme yeteneğini veren de Odur. Mülk Onundur. Her şeyi ve herkesi yoktan var eden Odur. (Şöyle yapanı Cehenneme, şöyle yapanı Cennete koyarım) diyerek imtihana soktu. Kazananı Cennete, kaybedeni Cehenneme atar. Aslında imtihan yapmadan da, istediğini Cennete, istediğini de Cehenneme koyabilirdi.

Mülk Onundur, başkasının malına mülküne tecavüz yok ki, adalete aykırı densin! Allahü teâlâ, yarattıklarının hepsini Cehenneme atsa, yine adaletsizlik olmaz. Başka birinin malını atmıyor ki, adalete uymasın. Ama O merhamet etmiş, (Şunları yapanı Cennete koyarım) demiş, bu da Onun bir ihsanıdır. Cehenneme atsaydı, bir şey diyebilir miydik, itiraz edebilir miydik? Ateist gibi itiraz edilse de ele ne geçerdi?
 

Allah dostunu üzmek

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allah dostları, Allah rızası için yaşarlar. Allahü teâlânın bazı sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Allahü teâlâya çok yaklaştıkları, Onda fâni oldukları, Onun sevgisini ve rızasını kazandıkları için, Onun yüce kudretiyle beraber olurlar.

Bu büyüklerin kalbi kırılırsa felaket olur. Onlar, Allah’ın kılıcıdır. Onlar kılıcı sallamazlar, ama haddini bilmeyerek başını dokunduranın, yani onlara dil uzatanın, edepsizlik edenin kellesi kesilir. Yani dünyada ve âhirette felakete düşer. Hele bir de kılıç sallarsa, hayvanları bile zarar görür. Nitekim Şeyh Salih hazretlerinin hayvanlarına dokunan diğer hayvanlar ölüyormuş. (Efendim, böyle giderse, mahlûkat kırılacak) diye arz eder. Mübarek zat tebessüm edip, tamam der ve iş hâllolur.

Bu büyük zatların kızmaları da, Allah rızası içindir, bizim iyiliğimizedir. Onların kızıp ikaz etmeleri tehlikeli değil, bir nimettir, ama kalbleri kırılırsa, yedi kat gökten düşmekten beter olur. Onun için büyüklerin üzüleceği iş ve sözden uzak durmalı.

Seyyid Atâ, Zengi Atâ hazretlerinin dört büyük halifesinden biridir. Onun zamanında, Silsile-i aliyye büyüklerinden, Ali Ramitenî hazretleri hayattaydı. Seyyid Atâ, kendi şeyhine muhabbetinden, Ali Ramitenî hazretleri hakkında yakışıksız bir söz söyler. O gün eşkıyalar oğlunu kaçırır. Yetkililer seferber olurlarsa da bulamazlar. Sonunda Seyyid Atâ, hatasını anlar. Hemen bir yemek hazırlayıp ileri gelenleri çağırır. Ali Ramitenî hazretlerine çok ısrar eder, o da gelir. O gelmeden önce oradakilere, (Bu yemeğin esas sebebi Ali Ramitenî’dir. O elini sürmedikçe hiç kimse yemeğe başlamasın) der. Sofra kurulur, (Buyurun) denildiği hâlde, hiç kimse elini sürmez. Ali Ramitenî hazretleri de şaşırır. Seyyid Atâ, ona hitaben, (Hocam, lütfen başlayın!) der. (Estağfirullah, burada büyüklerimiz var) der. Seyyid Atâ, (Hocam, buranın büyüğü sizsiniz) der. Ali Ramitenî hazretleri anlar ki, Seyyid Atâ hatasını itiraf ediyor. (Peki) der, (Kaybolan oğlunuz kapıdan girmeden ağzıma lokma koymam) der. O anda kapı açılır, çocuk içeri girer. Tabiî, içeride feryat figan kopar, herkes her şeyi unutur. Çocuğa, (Neredeydin, nasıl geldin?) derler. Çocuk, (Bilmiyorum, çok uzak yerdeydim, beni zincirlere vurup zindana atmışlardı. Bir anda kendimi burada buldum) der. Şu hâlde, büyüklere dokunan yanar, onlara sığınan kurtulur.

Zayıf kaville amel

Sual: Din kitaplarında geçen (Denildi) ifadesi hep zayıf kavil midir? (Denildi) denilen kaville amel etmek caiz olur mu?
CEVAP
Evet, ihtiyaç olunca caiz olur. Denildi ifadesi, her zaman zayıf kavil için kullanılmaz. Başka yerlerde de kullanılır. Birkaç örnek verelim:

1- Miraç olayı sorulunca, Hazret-i Ebu Bekir, hiç tereddütsüz tasdik ettiği için, kendisine Sıddık denildi. Hazret-i Ali, (Sıddık adı ona gökten inmiştir) diye yemin etmiştir.
2- Hazret-i Ömer, bir münafığın kellesini uçurduğu için kendisine Ömer Faruk denildi.
3- Hazret-i Osman, Resulullah'ın iki kızıyla evlendiği için kendisine Zinnureyn [iki nur sahibi] denildi.
4- Hazret-i Fâtıma’nın yüzü pek beyaz ve parlak olduğundan Zehra denildi.
5- Resulullah'tan başlayarak, Eshab-ı kirama ve Tabiîne ve kalbden kalbe akarak tâ zamanımıza kadar gelen feyzlere ihsan denirdi. Sonradan Tasavvuf denildi.

Şimdi zayıf kavil mânasında kullanılan denildi ifadesine örnekler verelim:
1- Yalnız cuma günü oruç tutmak müstehab olduğu gibi mekruh da denildi. Zayıf da olsa mekruh denildiği için yalnız cuma günü bir ihtiyaçsız tutmamalı. Cuma ve cumartesi günü oruç tutmaya karar verir, cuma günü tutar, fakat cumartesi günü bir mazeret sebebiyle tutmazsa yalnız cuma günü tuttuğu oruç mekruh olmaz, müstehab olur.

2- Ödünç vermekte iki şahit vacibdir denildi. İki şahit yanında ödünç vermelidir. Bu, güvensizlik değildir. Dinin emrine uymaktır. İkisinden biri ölebilir. Alacaklı ölmüşse, borçlu parasını mirasçılarına getirip verse de, belki daha fazlaydı diyebilirler. Ama iki şahit varsa veya senet yazılmışsa böyle bir suizanna sebep olmazlar. Borçlu ölürse, mirasçılarına bunun şu kadar borcu var dense inandırmak zor olur. İkisi de ölmese, biri borcunu verse, öteki unutsa, yine bir huzursuzluk meydana çıkar. Tanıdığımız samimi ve salih iki arkadaştan biri, (Vallahi ben borcumu ödedim) diye yemin ediyor. Öteki de (Vallahi vermedi) diye yemin ediyor. Borcu ödeyince bir kâğıt alsaydı böyle anlaşmazlık meydana çıkmazdı. Dinin emrine uyulursa huzursuzluklar ve yanlışlıklar önlenir.

3- Vekil, elindeki zekâtı, zenginin emretmediği fakirlere verse, sonra zengin kabul ederse, caiz olur denildi. Demek ki bir zengin, (Zekâtımı şu fakirlere ver!) dese, vekil de başka fakirlere verse, zekât fakirlere verildiği ve zengin de buna razı olduğu, fakirlere verilen zekâtın geri istenmesi uygun olmadığı için zekât sahih oluyor. Demek ki, zayıf kavle uymak gerektiği yerler de oluyor.

4- Yolcu, her suyu ayakta içebilir denildi. Yolcu, genelde seferde rahat yer bulamadığı için, ayakta içmesinin mahzuru olmaz.

5- Bir kimsenin haram malları da kalsa, bunlar vârislere helâl olur denildi. Vârislerin bunda suçu olmadığı ve günahı kazanana ait olduğu için vârislere helâl oluyor.

6- Ücretle, Kur’an öğretmek caiz olur denildi. Eğer ücretsiz öğreten olmazsa, Kur’an öğreten kimseler azalacağı ve Kur’anı çok kimsenin öğrenmesi için, öğretenin mesaisinin karşılığını alması caiz görülmüştür.

7- At eti ve sütü temizdir. Neslinin azalmaması için mekruh denildi. Demek ki, asıl sebep neslinin kesilmesidir. Neslinin kesilme durumu yoksa, at eti mekruh olmaz. Bazı Müslüman ülkelerde, domuz etinin değil de, haram olmayan at etinin yasak edilmesi çok mânidardır.

8- Müslüman olmayan kadınların yalnız saçlarına şehvetsiz bakmak caiz olur denildi. Bugün bütün dünyada bu durumdan sakınmak çok zordur. İhtiyaç olunca, bu kavle uymak caiz oluyor.

9- Yaradan, çıbandan çıkan renksiz su abdesti bozmaz denildi. Mesela çiçek ve egzamalı olanların bu kavle uymaları caiz olur.

10- İbadetlerde kalble birlikte, dille de niyet etmek caiz olur denildi. Vesveseli kimseler için bu kavil çok uygundur. Kalble ettiği niyetten tatmin olmayanların, dil ile de söylemeleri caiz oluyor.

Allah dostunu seven
Kişi sevdikleriyle beraber olacaktır,
Allah dostunu seven, elbet kurtulacaktır.

Zındığın yalanı ve Hadis düşmanları

Sual: Dinimizi yıkıcı görüşleri olan bir ilahiyat profesörünün namaz kılıp kılmadığını öğrenmek için iki arkadaşla bir toplantısında onu takip ettik. Biz nöbetleşe öğleyi kılıp geldik. Öğle vakti çıkmak üzere, o hâlâ namaza gitmiyor. Öğle vakti çıktıktan sonra, yanına yaklaştım. (Öğle namazını kaçırdınız) dedim. (Ben ikindiyle cem edeceğim) dedi. Biz yine nöbetleşe ikindiyi kıldık. Nihayet akşam ezanı da okundu. Biz akşamı da kılıp geldik. O hâlâ onunla bununla konuşuyor. Arkadaşa, (Bu beni tanır. Sen git! Akşam vaktinin çıkmak üzere olduğunu söyle!) dedim. O da gidip söyledi. (Gece eve gidince yatsıyla beraber cem edeceğim) dedi. Bizi kandırmaktaki maksadı ne olabilir?
CEVAP
Müslüman görünüp İslamiyet’i yıkmaya çalışan böylelerine zındık denir. Zındıkların tek maksadı müminlerin imanlarını çalmaktır.

Resulullah'ın miracı
Işık hızı yetişmez, benzeri yok cihanda,
Bilinmeyen yerlere gidip geldi bir anda.

Hadis düşmanları
Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis var diyenler kimlerdir?
CEVAP
Uydurma bir söze hadis demek, ne kadar yanlış ve tehlikeliyse, hadis kitaplarındaki veya İslam âlimlerinin kitaplarındaki hadisleri inkâr etmek de, o kadar yanlış ve tehlikelidir. Hadislere uydurma diyenler şunlardır:

1- Hadisleri kaynak kabul etmeyen ve İslamiyet’i içeriden yıkmaya çalışan, yalnız Kur’an diyen zındıklar, hadislere uydurma derler. İki hadis-i şerif:

(Kur’andan başka delil kabul etmem, diyenler çıkacaktır.) [Ebu Davud]
(“Hadisi bırak, Kur’ana bak” diyerek beni yalanlayanlar çıkacaktır.) [Ebu Ya’la]

2- Ecdadı kötüleyenler, “Atalarının izinden gidenler” diye Müslümanları kötüleyen ve eski âlimleri bilgisizlikle suçlayan mezhepsizler, İslâm âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olduğunu söylerler. Bir hadis-i şerif:
(Sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaklardır.) [İbni Asakir]

3- Usûl-i hadis ilminde müctehid olan bir âlim, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için, mevdu yani (Benim ictihadıma göre hadis değildir) diyebilir. Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri buyuruyor ki: (Usûl-i hadis ilminde müctehid olan bir âlim, bir hadisin mevdu olduğunu ispat edince, bu ilmin bütün âlimlerinin de, mevdu demesi gerekmez, çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için, “Benim mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur” der. Yoksa “Resulullah'ın sözü değildir” demek istemez. Yani, “Hadis denilen bu sözün hadis olması, bence anlaşılmadı” demektir. Bu âlime göre, hadis olmaması, hakikatte hadis olmadığını göstermez. Hadis usulü ilminin başka bir müctehidi de, hadisin doğru olması için aradığı şartları bu sözde bulunca, “Hadistir, mevdu değildir” diyebilir. Dört mezhep arasında ayrılık bulunması, sözlerinin yanlış olacağını göstermediği gibi, hadisler için de, böyledir. Böyle şeyler, ictihad işi olduğundan, bir müctehidin mevdu demesiyle, gerçekte mevdu olması gerekmez.)

İctihad ictihadla nakzedilemediği gibi, hadis de başka hadisle nakzedilemez. Bir müctehid, (İmam-ı a’zamın ictihadı yanlıştır, zayıftır) gibi bir şey söylemez. Söylese de, Hanefi mezhebindekiler için geçerli olmaz. Hadisler için de, durum aynıdır. Mesela Nesaî, Taberanî’deki bir hadise uydurma diyemediği gibi, Taberanî de, Nesaî’deki bir hadise mevdu demez. Dese de, sadece ona göre mevdu olur.

Başarılı ve başarısız insan ne demek

Sual: Başarılı ve başarısız insanla ilgili internette bir yazı dağıtılıyor. Burada, (Başarılı insan söz verir, başarısız insan vaat eder) deniyor. (Başarısız insan, geçmiş odaklı düşünür, her zaman meşguldür) gibi ifadelere yer veriliyor. Bunlar uygun mudur?
CEVAP
Vaat etmek, söz vermek demektir. Söz vermenin başarıyla bir ilgisi yoktur. Söz verir de sözünde durmazsa, bunun neresi başarılı olur?

Geçmiş odaklı düşünmek yanlış değildir. Yaptığı işlerin muhasebesini yapmak, yapacağı işlerin başarılı olması için faydalıdır. Gelecek odaklı düşünse de, yanlış düşünüyorsa gelecek odaklı diye makbul sayılır mı?
Yazıda, (Başarılı insan çok çalışır, başarısız insan her zaman meşgul olur) deniyor. Sanki kelime oyunu yapar gibi, çok çalışmakla meşgul olmak farklı bir şey gibi gösterilmiş. Çok çalışır, ama lüzumsuz işlerde çalışıyorsa yine kötüdür. Faydalı iş ise, her zaman meşgul olmak kötü değildir. Her zaman boş durmak kötüdür. Boş duran insana şeytan musallat olur. Elbette iyi işlerle meşgul olmalıdır.

Başarının sırrı böyle birkaç kelimeyle, cümleyle ifade edilemez.

Enver abi, başarıyı, (Âhirette işe yarayan şeydir) diye özetlemişti. Başarıyla ilgili kendi görüşümüz değil, büyüklerimizin sözleri önemlidir. Şimdi onlardan birkaçını bildirelim:

Başarılı insanın vasıflarından bazıları şöyledir:
Güler yüzlü, tatlı dilli ve siyaseti güzeldir. Güzel siyaset, herkesin memnun olmasıdır. Güler yüz ve tatlı dil, hem bizi koruyan, hem de düşmanımıza bile zarar vermeyen, aksine onu ferahlandıran çok güzel bir huydur.
Günümüzün insanına verilecek en güzel hediyenin, güler yüz ve tatlı dil olduğunu bilir. Öfkelenmez, hiç sertlik göstermez. Güleryüz ve tatlı dil, zamanın cihadı ve başarının sırrıdır. Çok kimse öfke küpüdür. Geçimsizlikler, cinayetler, ailedeki bütün sıkıntılar hep bundandır.

İmanlıdır, adaletlidir, doğru ve fedakârdır. Birlik ve beraberliğe önem verir, hedefini iyi seçer.
Nefsini terbiye edip, çürütür. Tohumu toprağa atınca çürümeden ağaç meyve vermez. Nefis tohuma benzer. Nefsimiz çürüyünce meyve verir. Öyle insanı da herkes sever.
Günahlardan sakınarak sabreder, herkese iyilik eder.

Mütevazıdır. Tevazu göstereni Hak teâlâ yükseltir. O tevazu ettikçe daha yükselir. Kibredeni alçaltır. O kibirlendikçe halk onu aşağı görür. Hele mahşer günü gururlu ve kibirliler, ayaklar altında kalıp, hakaret görür.
Din büyüklerimizin yoluna sarılır. (Sonra yaparım diyenler, işini sonraya bırakanlar helâk oldu) hadis-i şerifini bilir, işini geciktirmez, yarına bırakmaz. Araya sonra girince, o iş kaldı demektir, çünkü unuturuz, bir mani çıkar, hastalık olur, ölüm olur, bir daha o işi yapamayız.

Kalbini Cenab-ı Hakk’a döndürür ve güler yüzlü olur. Bu ikisi, başarının sırrıdır.
Mutlu, huzurlu ve sıhhatli olmaya çalışır.
İstişarenin önemini bilir ve sormadan bir şey yapmaz. Kendi başına hareket etmez, işin ehli olanlarla istişare eder.

Başarının sırrı, yapmak değil, sormaktır.
Hiç kimsenin kalbini incitmez. Bir hizmet, bir iş yaparken, gıybetle, dedikoduyla, iftirayla, münakaşayla, sertlikle kimsenin kalbini incitmez. İnsanların kalbini kırıp, kul hakkına girdikten sonra, yaptığımız iyiliklerin hiç faydası olmaz. Sevaplarımız hak sahiplerine verilir, bu da az gelirse, onların günahlarını yükleniriz. İşte buna iflas denir.

Her zaman (Kolaylaştırın, zorlaştırmayın) hadis-i şerifine uygun hareket eder.
İş yaparken, teklif getirirken yeni alternatifler üretir. Daima yeni durumlara uyum sağlar.
Kanunsuz iş yapmaz.
Herkese iyi davranır, saygılı, edeplidir.
Kimseyle tartışmaz. Münakaşaya girişmez, bilir ki, tartışma dostun dostluğunu giderir, düşmanın düşmanlığını artırır.

Kısa ve net konuşur, işi sürüncemeye bırakmaz.
Başarılarını Allahü teâlâdan, başarısızlıklarını günahlarından bilir.
Hakkı, doğruyu kim söylerse söylesin kabul eder. Söyleyene değil, sözüne bakar.
Söz dinler. İşi bilen değil, peki diyen kıymetlidir. Söz dinlemeyen, kabiliyetli olsa da başarılı olamaz.
Acele etmez. Acele eden, hata yapar. Ağır ve temkinli hareket eden, ya isabet kaydeder veya isabete yaklaşır. Acele şeytandandır. Temkinli hareket Rahman’dandır.

Başarılı kimse, eğer idareci ise:
Her işi kendisi yapmaya çalışmaz, bunun yanlış olduğunu bilir. Çalışanlara tam yetki verir. Böyle tam yetkiyle çalışanlar başarılı olur.
Herkesin fikrine saygı duyar, sabırla dinler. Sonunda da doğru olanı söyler.
Elemanların getirdikleri teklifleri, uygunsuz olsa bile, takdirle karşılamaya çalışır.
İşi ehline verir.

Elemanlardan önce kendine çeki düzen verir. Başkasını düzeltmek isteyenin, önce kendini düzeltmesi gerektiğini bilir. Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasınınkini hiç terbiye edemez.
Her iki taraf dinlenilmeden, karar vermez.
Maiyetiyle yani emri altındakilerle laubali olmaz, ciddi ve mert olur.
Özür dileyenin özrünü kabul eder.

Hedefi vermektir. Liderlik vermek sanatıdır. Başarının sırrı vermektir. Almayı düşünen kaybeder.
Yerinde ve ihtiyaç kadar müdahale eder. Çok fazla müdahale başarıyı önler.
Kabiliyetli, iyi yönetici, şahsa göre uygun iş verir. Onun kendiliğinden iş yapmasını beklemez.
Kibirlenmez. Maiyetine karşı kibirlenen, zayıftır, boştur. Âcizler kibirli olur.
Maiyetine kendini sevdirir. Maiyeti kendisini sevmiyorsa, ondan çekiniyorsa, uygun tekliflerde bulunamıyorsa, o yöneticiye iyi denmez.
Hevesleri hep canlı tutar. İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır.
Yukarıda sayılanları yapmayan veya yapamayan insan da başarılı olamaz.

Herkes kınıyor
Can evinden vuruldu, gözyaşı pınar oldu,
Rezaletler bitmiyor, dost düşman kınar oldu.

İnsan gibi robot

Sual: Türk mühendislerinin yaptıkları, insan gibi hareket edebilen, denileni yapabilen robot, gazetelerde, internet sitelerinde harika diye övüldü. Peki, insana benzeyen cansız bir robotun yapılması harika ise, o robotu yapan canlı insanı yaratmak harikalar harikası olmaz mı?
CEVAP
Evet, esas harika odur. Başka biri çıkıyor, suya taş atıyor, taş batıyor. Tahta parçası atıyor, onun yüzdüğünü görünce, (Demek ki yer çekimi var) diyor. Yer çekimi kanununu buldu diye, bu kimsenin adı kitaplara geçiyor. Basit bir buluş değil, ama o kanunu yoktan yaratan kim? Hem bunları bulanlar da, Allah'ın yarattığı insanlardır. Harikalar bulan insanın, kendi yaratılışındaki harikaları görmemesi büyük gaflettir.
Robot, mevcut olan aletlerle yapılıyor. Yoktan yeni bir şey yapılmıyor. Allahü teâlânın yarattığı maddeleri kullanarak, yine Onun koyduğu fizik, kimya kanunlarına uyularak yapılıyor. Ağaçtan tahta, tahtadan da sandalye yapılması gibidir.

Robot, ne kadar marifetli olsa da ruhsuzdur. İnsan, ne kadar uğraşsa da, yoktan bir şey yapamaz, mevcut maddelerle bile ruhu olan bir şey yapamaz. Bir hücreyi veya bir buğday tanesini bile yaratamaz. Her şeyi yaratan Allah’tır. Bir hadis-i şerif:

(Allahü teâlâ, herkesin, her sanatkârın yaratıcısı olduğu gibi, onların sanatlarının da yaratıcısıdır.) [Buharî]

Aynı anlamda bir âyet-i kerime meali:
(Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]
Demek ki, o robotları da, onları yapanları da, kullandıkları bütün malzemeleri ve kanunları da yaratan Allahü teâlâdır. Bunu göremeyip, hâşâ sanki Allahü teâlâya meydan okur gibi, (Biz de insan yaptık) demek ne kadar çirkindir.

Rahat ve servet
Rahat getirmez sıhhat, servet ettirmez rahat,
Rahatla artar illet, servetle artar gaflet.

Nutuk ve hutbe
Sual: (Cuma hutbeleri, çok heyecansız oluyor. Heyecanlı olmalı, cemaati coşturmalı, Allah korkusundan ağlatmalı, bayılanlar, nâra atanlar olmalı) deniyor. Hutbelerin maksadı bu mudur?
CEVAP
Hutbe, nutuk çekme veya konferans verme yeri değildir, ibadettir. Nur-ül-izah kitabında, (Hutbeyi kısa okumak sünnet, uzun okumak mekruhtur) buyuruluyor.

Hutbeye dünya sözü karıştırmak haramdır. Nutuk, konferans şekline sokmak caiz olmaz. Hutbede, kısaca vaaz edilir. Hikâye, siyaset, ticaret ve başka dünya işleri anlatılmaz. (S. Ebediyye)

Hutbede konuşmak ve hutbeden başka şeyler söylemek haram olduğu gibi, hutbe de fasit olur. Hutbe bozulduğu için cuma namazı da kabul olmaz. (Ey Oğul İlm.)

Hutbelerin bir kısmını bile Arapçadan başka dille okumak bid'attir. (El-edille)

Demek ki, hutbe okumaktan maksat, cemaati coşturmak, ağlatmak, bayıltmak veya nâra attırmak değildir. Fıkıh kitaplarına uymayanların böyle söylemelerine itibar etmemelidir. Hutbede cemaate âmin dedirtmek bile caiz değildir. Namaz gibidir. Salevat-ı şerife söylenmez.

Bin dost az
Şerrin azı da çoktur, hayra bir sınır yoktur,
Bin dostun olsa azdır, bir düşmanınsa çoktur.

Yatsının ilk sünneti

Sual: Peygamber efendimiz, ömrünün sonuna kadar namaz kılmadı mı? Namaz vakitleri, farz ve sünnet namazlar belli değil mi? Mezhepsiz biri, nasıl oluyor da, (Yatsının ilk sünnetine ait bir delil yok, bunu mezhep imamları uydurmuştur) diyebiliyor? Mezhep imamları din düşmanı mı da namaz uyduruyorlar?
CEVAP
Bu, mezhep imamlarımıza yapılan çok çirkin bir iftiradır. Bu ifadesiyle, kendisinin mezhep imamlarına uymadığını, mezhepsiz olduğunu açıkça beyan ediyor. Mezhebimiz, (Yatsının ilk sünneti var) diyorsa vardır. Elbette Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", ömrünün sonuna kadar kılmış ve tatbiki olarak bütün Eshab-ı kiram görüp bildirmiş, mezhep imamları da bu hükmü esas almışlardır. Önce fıkıh kitaplarındaki, mezhebimizin hükmüne bakalım:

Yatsı namazının farzından önce dört, farzdan sonra iki veya dört rekât sünnet kılınır. Dârimî’de bildirilen hadis-i şerifte, Hazret-i Âişe validemiz buyurdu ki: Resulullah efendimiz, yatsının farzından önce ve sonra dört rekât namaz kılıp yatardı. (El-fıkh-ü alel-mezahib-il-erbea)

Yatsıdan önce ve sonra kılınan dört rekât namaz, gayr-ı müekked sünnettir. Bunun delili, Hazret-i Âişe validemizden rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: Resulullah efendimiz, yatsının farzından önce ve sonra dört rekât namaz kılıp yatardı. (Merakı’l-Felah)

Yatsının farzından önce dört rekât namaz kılmak müstehabdır. (Dürr-ül muhtar)
İmdad kitabında, İhtiyar'dan naklen şöyle denilmiştir: Yatsıdan önce dört rekât namaz kılmak müstehabdır. (İbni Âbidin)

Yatsının farzından önce dört rekât sünnet kılınır. (Kudurî)
Yatsının farzından önceki dört rekât sünnet, gayr-ı müekkededir. (Mecmua-i Zühdiyye)
Yatsıdan önce kılınan dört rekât namaz, gayr-ı müekked sünnettir. (El-Mevsılî, El-İhtiyâr)
Yatsıdan önceki sünnet ise, dört rekâttır. Bunu iki rekât kılmak da caizdir. Bu dört rekât sünnet müstehabdır. (Halebî)

Yatsının farzından önce ve sonra dört rekât sünnet kılmak mendubdur. Kenz'de de böyledir. (Hindiyye)
İkindinin ilk sünneti, yatsının ilk sünnetinden daha faziletlidir. [Darimî’nin bildirdiği hadis-i şerifte] Hazret-i Âişe validemiz, (Resulullah, yatsının farzından önce dört, farzından sonra da dört rekât kılıp yatardı) buyurdu. (Nimet-i İslam)

Başka bir hadis-i şerif de şöyledir:
(Her ezanla kâmet arasında bir nâfile namaz vardır.) [Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî]
Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Her iki ezan arasında namaz vardır, her iki ezan arasında namaz vardır. Dileyen kimse kılsın!) buyurmuştur. Şerh-i Mesâbîh'te bu hadis-i şerifin ezanla ikâmet arasında nâfile namaz kılmaya teşvik için olduğu bildirilmektedir. Ezanla ikâmet arasında yapılan dua bu vaktin şerefi sebebiyle red olmaz. İmam-ı a'zam hazretleri, akşam namazından önce nafile namaz kılınmasına mekruh demiştir. Çünkü Büreydetü'l-Eslemînin bildirdiği hadis-i şerifte, (Her ezandan sonra iki rekât nâfile namaz vardır. Yalnız akşam namazında yoktur) buyuruldu. (Şir’a şerhi)

Fıkıh ilminde farzdan başka namazlara nâfile denir. Sünnetler de nâfile namazdır. Bu hadis-i şerifin de, yatsının farzından önce kılınan sünnete delil olduğunu Hanefî âlimleri bildirmiştir.

Eken biçer
Bugün ektiklerini, yarın elbet biçersin,
Yaşayışın nasılsa, aynen öyle göçersin.

Her yemine bir kefaret
Sual: (Oruç kefaretinde olduğu gibi, yemin kefaretinde de, ne kadar çok yemin edilip bozulursa bozulsun, bir kefaret kâfi gelir) deniyor. Her yemin için ayrı bir kefaret gerekmiyor mu? Bir de fakire yemek yedirebilecek durumda olanın, yemin kefareti için oruç tutması sahih olur mu?
CEVAP
Her yemin için ayrı bir kefaret gerekir. Yemin kefareti için, bir köle azat eder. Yahut zekât alması caiz olan, erkek veya kadın on fakire, bütün bedeni örtecek kadar, bir kat çamaşır verir veya aç olan on fakiri bir günde iki defa doyurur. Bu üçünden birini yapamayan fakir, üç gün peş peşe oruç tutar. Bu oruçlara, gece niyet edilir. Kadın, üç günü tamamlamadan hayz başlarsa, oruca devam etmez. Hayz bittikten sonra, yeniden üç gün tutar. Damad kitabında diyor ki: Çeşitli yeminlerin kefaretleri ayrı yapılır. (Vallahi ver-Rahmani ver-Rahimi şu işi yapmam) dese, üç yemin olur. O işi yaparsa, üç kefaret gerekir. Bir yemin kefareti için, ya bir fakire on gün veya on fakire bir günde bir fıtra miktarı mal vermek gerekir. Birkaç yemin kefareti bir günde on fakire verilemez. Yemin kefaretini geciktirmek günah olur. (S. Ebediyye)

Demek ki, yemin kefaretini veremeyecek kadar fakir olan, peş peşe üç gün oruç tutar. Yemin kefareti olarak en kolayı ve en uygunu, on fakire, nakli esas alan, İslam Ahlakı kitabı gibi doğru yazılmış birer din kitabı vermektir. Kitap işi, 15-20 liraya hâlledilebilir. Yemin kefaretini verebilecek kadar parası olanın oruç tutması sahih olmaz.

Ölü kalbe ilaç
Karanlığa ışık saç, hakka uy, bâtıldan kaç!
Ehl-i sünnetin yolu, bid’ate olur ilâç.

Emr-i maruf nedir? Nasıl yapılmalıdır?

Sual: (Emr-i maruf farzı kifâyedir, ama farz-ı ayn olduğu durumlar da vardır) deniyor. Emr-i maruf hangi durumlarda yapılır? Emr-i maruf tam olarak nedir?
CEVAP
Kur'an-ı kerime, hadis-i şeriflere ve akla uygun gelen, yani iyi şeylere Maruf, bunlara uymayan kötü şeylere de Münker denir. Müctehidlerin sözbirliğiyle yasak edilen şeylere de Münker denir. Emr-i maruf; iyiliği emretmek, nehy-i münker de kötülükten sakındırmak demektir.

İslamiyet’in temeli; imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Bütün peygamberler bunun için gönderilmiştir. Gençlere bunlar öğretilmezse, İslamiyet yıkılır, yok olur. (S. Ebediyye)

Birkaç hadis-i şerif:
(Birbirinize Müslümanlığı öğretin! Emr-i marufu bırakırsanız, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez.) [Bezzar]
(Bütün ibadetlere verilen sevab, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, Emr-i maruf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize göre bir damla su gibidir.) [Deylemî]

(Günahkâr bir toplumdaki iyi kimseler, kötülükleri düzeltmeye güçleri yettiği hâlde, düzeltmezlerse, Allahü teâlâ, ölümlerinden önce onların hepsine şiddetli azap eder.) [Ebu Davud]
(Allahü teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi yıkmasını emreder. O melek, bu beldede hiç günah işlemeyen bir zatın da olduğunu bildirince, Cenab-ı Hak, "Belde halkıyla onu da alt üst et! Çünkü o zat, günah işleyenlere yüzünü ekşitmedi" buyurdu.) [Beyhekî]

(Eski milletlerden bir kısmına depremle azap yapıldı. İyiler de helak oldu. Çünkü işlenen günahlar karşısında susup, imkânları varken önlememişlerdi.) [Taberanî]
(Yâ Resulallah, içinde iyilerin de bulunduğu bir ülke helak olur mu?) diye soranlara, (Evet günah işlenirken, iyiler sükût ederse, hepsi helak olur) buyurdu. (Bezzar)

Emr-i maruf farzdır. Ancak, münkere, fitneye yol açan emr-i marufu yapmamak lazım olur (Hadika)
Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri buyuruyor ki: Bir kimse, bir günah işleyeni görüp de men edince, kendine zarar gelme ihtimali olsa da, [Fitneye sebep olmayacaksa yani İslamiyet’e ve Müslümanlara zarar gelmeyecekse] men etmesi bize göre çok kıymetli olur. Allahü teâlâ için kâfirlerle cihad etmek gibi sevab verilir. (Gunyet-üt-talibin)

Peygambere tâbi olan, emr-i maruf, nehy-i münker etmekte de tâbi olur. Bunları yapmayan, Ona tâbi olmuş olmaz. (S. Ebediyye)

Emr-i maruf iki suretle yapılır:
1- Söz, yazı ve medya ile: Bunu yaparken, bilgi azsa ve şahsa, âdetlere, kanunlara dikkat ve riayet edilmezse, fitneye sebep olabilir.
2- Hâl ile: İslam’ın güzel ahlakına uyarak, örnek olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanunlara uymak, vergilerini, borçlarını ödemek, en tesirli, en faydalı nasihat olur. Bunun içindir ki, (Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entaktır) demişlerdir. Yani, insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. Görülüyor ki, İslam'ın güzel ahlakına uygun yaşamak, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmanın en güzel yoludur. Mühim bir farzı yapmak, ibadet etmektir. (S. Ebediyye)

(Günah işleyeni, elinizle men edin, buna kuvvetiniz yetmezse, sözle mâni olun! Bunu da yapamazsanız, kalbinizle beğenmeyin! Bu ise, imanın en aşağısıdır) hadis-i şerifinin açıklaması şöyledir: Kadı zade Ahmed efendi buyuruyor ki:

El ile, güç kullanarak nehy-i münker yapmak, yani günah işleyene mâni olmak hükümetin vazifesidir. Sözle, yazıyla cihad etmek, âlimlerin vazifesidir. Kalble dua etmek ise, her müminin vazifesidir. Etkili olacaksa, bu vazifeleri yapmak vacib olur. Fitneye sebep olacağı umulursa, terk etmek vacib olur. Fitne bulunan yere zaruretsiz gitmek caiz değildir. Eğer dinini korumak için hicret ederse, güzel olur, Cennete girmeye lâyık olur.

Abdülgani Nablusî hazretleri de buyuruyor ki:
Emr-i maruf ve nehy-i münkeri el ile yapmak, hükümete, dille yapmak, din adamlarına, kalble yapmak da her Müslümana farzdır. Kendinin ve Müslümanların dinine veya dünyasına zarar gelecek işleri bırakmak vacib olur. Öldürüleceğini bilenin cihad yapması caiz olmaz. Sultanın, kendi aklıyla, arzusuyla verdiği emirlerine itaat etmek gerekmez. Fakat sultan zalimse, eziyet ve işkence ediyorsa, onun emirlerine uymak gerekir. Hele, itaat etmeyenleri öldürüyorsa, kendini tehlikeye atmak, kimseye caiz olmaz. Emr-i maruf, fitneye yol açarsa yapılmaz. (Hadika)

Emr-i marufu ve Nehy-i münkeri elle yapmak [güç kullanarak polisle, askerle mâni olmak] devlet adamlarına, dille yapmak [vaaz etmek ve kitap yazmak] din adamlarına, kalble yapmak [beğenmemek ve dua ederek mâni olmak] da her Müslümana farzdır. El ile müdahale etmek, din adamlarına farz değilse de, günah işlenirken mâni olmaları caizdir, fakat fitneye sebep olmamalı. Yani, kendinin ve Müslümanların dinine veya dünyasına zarar gelecek olursa, terk etmesi vacib olur. Kendinde kibir, riya, suizan, meşhur olmak düşüncelerinin hâsıl olması ve Müslümana hakaret etmesi fitne olur. Caiz olan bir şeyi yapmak haram işlemeye sebep olursa, bunu yapmak da haram olur. (S. Ebediyye)

İslamiyet’in başlangıcında, insanların çoğu, Müslümanlığı yadırgadıkları gibi, âhir zamanda da, dini bilmeyenler, dinin emirlerini yadırgar. Dini bilenler bozulmuş olan dinin hükümlerini düzeltmeye çalışırlar, emr-i maruf yaparlar. Dinin emrine uymakta başkalarına örnek olurlar. İslam bilgilerini doğru olarak yazıp, kitaplarını yaymaya çalışırlar. Bunları dinleyenler az, karşı gelenler çok olur. Her Müslümanın birbirine, mümkün olduğu kadar, emr-i maruf yapması yani nasihat etmesi farzdır. (F. Bilgiler)

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan din bilgilerini öğretmeye ve fıkıh ahkâmını yaymaya elden geldiği kadar çalışmalı. Bu ikisi bütün saadetlerin başı, yükselmenin vasıtası ve kurtuluşun sebebidir. Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmalıdır.
Kul haklarından en önemlisi ve azabı en çok olanı, akrabasına ve emri altındakilere emr-i maruf yapmamak, İslam bilgilerini öğretmemektir. (H. L. Olan İman)

Emr-i maruf yapmanın üç şartı vardır:
1- Allahü teâlânın emrini ve yasağını bildirmeye niyet etmek.
2- Söylediğinin vesikasını, kaynağını bilmek.
3- Hâsıl olacak sıkıntılara sabretmek. Yumuşak söylemek, sertlik yapmamak lazımdır. Sert söyleyen ve münakaşa eden fitne çıkmasına sebep olur.

Allahü teâlâ, Yuşa aleyhisselama, (Kavminden kırk bin salih kimseye ve altmış bin fâsık kimseye azap yapacağım!) diye vahyetti. (Ya Rabbi! Salihlere azap yapmanın sebebi nedir?) diye sual ettiğinde, (Benim gazap ettiklerime, onlar gazap etmedi. Birlikte yiyip içtiler) buyurdu. Malına, canına, evladına ve Müslümanlara zarar geleceği, yani fitneye sebep olacağı zaman, bid’at sahiplerine ve zalimlere emr-i maruf yapmak gerekmez. Açıkça günah işleyen fâsıkları, yalnız kalble sevmemek kâfidir. Tatlı ve yumuşak sözlerle nasihat vermek lazım olur. (İslam Ahlakı)

Emr-i maruf yaparken kendini tehlikeye sokmak emrolunmadı. Dine ve başkalarına zarar vererek dünya fitnesine de sebep olmamalı. Kendine dünyevî zararı olsa da emr-i marufu yapmak caiz olur, cihad olur. Sabredemeyecekse, bunu da yapmamalı. (Allahü teâlâ Kıyamette bir kuluna, “Günah işleyeni gördüğün zaman, niçin mâni olmadın?” diyecek. O kul, “O kimsenin zararından, düşmanlığından korktum ve senin affına, mağfiretine güvendim” diyecek) hadis-i şerifi, düşmanın kuvvetli olduğu zamanlarda, emr-i marufu ve nehy-i münkeri terk etmenin caiz olacağını göstermektedir. (İslam Ahlakı)

Bu zamanda en büyük hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır. Yani, mümkün olduğu kadar, tepki vereceklere karışmamalı, onlarla tartışmamalı. Zamanın ve ülkenin şartlarına, kanunlara uygun hareket etmeli. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, fitneye sebep olmanın kötülüğü açıkça bildirilmiş ve fitneden uzak durmak emredilmiştir. Bunun için en iyi emr-i maruf, uygun bir din kitabını bir din kardeşine vermektir.
Emr-i maruf özürsüz terk edilirse, dualar kabul olmaz. Hayr ve bereket kalmaz. Günah işleyeni görüp de, gücü, kudreti olduğu hâlde nehyetmemek, (Müdahene) olur. Müdahene edenlerin, kabirden maymun ve hınzır şeklinde kalkacakları, hadis-i şerifte bildirilmiştir. Emr-i maruf yapanı, arkadaşları sevmez, müdahene yapanı severler. Emr-i marufu Allah rızası için yapmak ve söylediğinin kitaptan vesikasını bilmek ve fitneye sebep olmamak lazımdır. Sözünün faydası olmayacağını ve fitneye sebep olacağını bilen kimsenin emr-i maruf yapması vacib olmaz. Hattâ bazen haram olur. (Şir’a)

Kul haklarından en önemlisi ve azabı en çok olanı, akrabasına ve emri altında olanlara emr-i maruf yapmamaktır. Bunlara din bilgisi öğretmeyi terk etmektir. (İslam Ahlakı)

Her salih Müslümanın ve devletin; kötü, fena kimselerin kötülüklerine mâni olmaları lazımdır. Mani olmazlar ise, o kötülerle beraber, iyiler de helak olurlar. Bunun için, emr-i maruf ve nehy-i münker, ehil olan bütün Müslümanların vazifesidir. (Cevap Veremedi)

Emr-i maruf ve nehy-i münker bütün Müslümanlara vacib ve kâfirlerle cihad gibidir. (4/29)

Emr-i maruf yaparken
Emr-i maruf yapacağım diye tartışmaya girmek caiz olmaz. Münakaşayla, tartışmayla hiç kimseye hak yolu kabul ettiremeyiz. Hidayete kavuşturan Allahü teâlâdır. Bizim yapacağımız şey, doğru yazılmış bir din kitabını vermektir. O büyük âlimlerin mübarek sözleriyle hakkı kabul etmezse, bizim sözümüzü nasıl kabul eder? Biz, yol gösteren trafik levhası gibi olmalıyız, büyüklerin sözlerini yani kitaplarını, kendi sözümüze tercih etmeliyiz. Sadece doğru kitapları göstermeli, gerisine karışmamalıyız.

Bid’at ehli kimselerin kitaplarını okuyanlara, senin yolun yanlış demek, kırgınlığa, düşmanlığa sebep olabilir. Kendisine uygun bir kitap, mesela Faideli Bilgiler kitabı verilebilir. Günümüzde emr-i maruf yapmanın en iyi ve en kolay yolu, doğru bir kitap vermektir. Nasibi var ise, okur öğrenir. Nasibi yoksa, biz yine kitap verdiğimiz için sevab kazanırız.

Emr-i maruf yapmak için günah işlemek, mesela karşı cinsle chat yapmak veya görüşmek de caiz olmaz. Yasak edilenden sakınmak, emri yapmaktan önce gelir. Mesela, üstünde, namaza mâni olacak kadar çok necaset bulunan kimse, avret yerini açmadan veya başka bir sebeple temizlemesi mümkün değilse, başka elbisesi de yoksa, o hâliyle kılar, çıplak kılmaz. Hattâ temizleme imkânı olsa, ama yanında yabancılar varsa, temizlemeden namazını kılar. Çünkü başkalarının yanında avret yerini açmak yasak, necaseti temizlemek ise emirdir. Emir ile yasak bir araya gelince, önce yasaktan sakınılır. Yani avret yeri açılmaz. Bir emri yapmak, bir haramı işlemeye sebep olursa, haram işlememek için, o emir terk edilir. Bunun gibi, gayrimüslim bir kadın, (Benimle günah işlersen Müslüman olacağım) dese, onun Müslüman olmasını sağlamak için bu günahları işlemek de, kesinlikle caiz olmaz. Hacca gitmesi farz olan bir kadın, yanında mahremi yoksa, farzı yapmak için hacca gitmesi haram olur. Karşı cinse, günah işleyerek emr-i maruf yapılmaz. Niyetinin iyi olması onu kurtarmaz. Uygun bir yol ile, dînî bir kitap hediye etmek yeter.

Forumlarda ve mail gruplarında her türlü insan, mesela bid’at ehli veya başka fanatik kimseler bulunabilir. Tartışmaya sebep olabilecek işlerden uzak durmalı, bunun yerine tanıdığımız kimselere, uygun dînî site ve mail gruplarını tavsiye etmelidir. Sitemiz www.dinimizislam.com adresinde, her türlü dînî bilgi mevcuttur. Sorulara verilen cevaplar, mail grubunun üyelerine de gönderilmektedir.

Emr-i maruf, farz-ı ayn değil, farz-ı kifâyedir. Kendimiz, dinimizin bildirdiği şekilde emr-i maruf yapamıyorsak, emr-i maruf yapanlara herhangi bir şekilde yardım etmelidir. Mesela, uygun bir din kitabını alıp başkasına vermek, emr-i maruf olur. Hiçbir yardım yapamayan, dua ile yardım etmeye çalışmalıdır.
Bir başka husus, ona buna nasihat vermeye çalışmaktan çok, kendimize emr-i maruf yapmalıyız. Kendi hatamızı görüp, düzeltmeye çalışmalıyız. Dinimizin bildirdiği güzel ahlak ile süslenmeli, hâl ve hareketlerimizle örnek olmaya çalışmalıyız. (Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entaktır) sözü meşhurdur. Yani, insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. Müslümanların güzel hâllerine bakıp, doğru yolu bulanlar çoktur.

Ben 70 yaşını geçtim, bu kadar zaman içinde bir kişiyi delille ikna edemedim. Hidayete kavuşturan Allahü teâlâdır. Yani bu bir nasip meselesidir. Tartışma, dostların dostluğunu azaltır, düşmanın ise düşmanlığını artırır. Haklı yere de olsa, tartışmak günahtır. Günah işleyerek emr-i maruf yapılmaz. Bir hadis-i şerif:
(Mücadele ve münakaşayı terk edin, çünkü iki taraftan birinin söylediği yanlıştır. Neticede iki taraf da günaha girer.) [Ramuz]

Tartışmaya sebep olmayacak olsa bile, hatırımızda yanlış kalmış olabilir veya yanlış nakledebiliriz. Doğru bile nakletsek, bizim söylediğimizi kabul etmek, karşıdakinin nefsine ağır gelebilir, ama kitaptan kendisi okursa, nasibi de varsa, kabul etmesi daha kolay olur, çünkü evliya zatların sözlerinde rabbânî tesir olur.
Facebook, Twitter gibi sitelerde, dine ve kanuna aykırı olan birçok sayfalar, yazı ve videolar olabiliyor. Yani oralara girmek, birçok bakımdan uygun değildir. Dine hizmet etmek isteyenlerin, doğru yazılmış kitapları ve siteleri uygun gördüğü arkadaşlarına tavsiye etmeleri, böyle kitap ve sitelerden yazı alıp, ilave yapmadan kendi grubundaki uygun arkadaşlara göndermeleri yeterlidir. Söylediğimiz mutlaka doğru olmalı, ama herkese her doğru söylenmez. Uygunsuz kimselere gönderilirse, fitneye sebep olunabilir. Din büyükleri, (Bu zamanda en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmamaktır) buyuruyor. Hizmet ediyorum sanarak, bilmeden fitneye sebep olmamalıdır.

Akıbet
Nasiptir gezdiren yer yer bizi,
Gün gelir, akıbet yer, yer bizi.

Asıl cömertlik nasıl olmalıdır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanların gönlüne hoş gelsin diye elindekileri dağıtmak cömertlik sayılsa da, asıl cömertlik, başkalarının da imana kavuşmasına çalışmaktır. Ebu Bekr-i Sıddîk, Müslüman olur olmaz, (Yâ Resulallah, beni seven, beni dinleyecek altı arkadaşım daha var. Hemen getireyim, onlar da bu imana kavuşsunlar) dedi. İşte asıl cömertlik budur. Yani kendisi için sevdiği şeyin, kavuştuğu nimetin, bir başkası tarafından da elde edilmesini istemek, asıl cömertliktir.

(Farzlardan sonra en çok sevab, din kardeşine iyilik edene verilir) hadis-i şerifi, iyiliğin önemini bildirmektedir, fakat iyiliğin en üstünü, insanları ateşte yanmaktan kurtarmaktır. Mal mülk, ev, araba, yemek vermek de iyiliktir, ama bir kimseye yapılacak en büyük iyilik, ona doğru imanı, farzı, vacibi öğretmek veya öğretilmesine sebep olmaktır, mesela Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap vermektir. Bu iyilik, farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği bir ibadettir.

Din büyüklerimiz, (Sana biri dinini öğrenmek için gelirse, ona hizmetçi ol) buyuruyorlar. Asıl iş, bir kişinin daha dinimizi öğrenmesine sebep olmaktır. Merhum hocamız buyurdu ki:

(Bir kişi o kadar zengin olsa ki, dünyanın her şeyi, yerin altı ve üstü onun olsa ve hepsini Allah yolunda sadaka olarak fakirlere dağıtsa, alacağı sevab, unutulmuş bir sünneti meydana çıkarmak sevabı yanında hiç kalır. Hakikat Kitabevi’nin kitaplarıyla iman ve farzlar da yayılıyor. Emr-i maruf sevabı, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.)

Dünya hayatı hayaldir. Esas hayat, öldükten sonra başlar. Elde fırsat varsa, birine iyilik yapmalıdır. (İnsanların iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruluyor. Mümin herkesten dua alan, elinden ve dilinden emin olunan insandır. Asla ondan zarar gelmez. Hep etrafına faydalı olur.

Allahü teâlânın mahlûklarına karşı merhametli ve şefkatli olan, daima merhamet ve şefkatle karşılanır. Eden kendine eder. İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder.

Peygamber efendimiz, (Sadaka belayı önler, ömrü uzatır) buyuruyor. Verilen şeyin ne olduğuna ve miktarına bakmayalım. Yeter ki bizden az da olsa bir şeyler çıksın!

Cömert olan kimse, kâfir bile olsa, son nefeste iman etme ihtimali vardır. Kâfir olarak ölse bile, Cehennemde azabı daha az olan yere konur.

Uydurma hadis iftirası

Sual: (Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, kaynağı yazılmamış olan hadisler, keşifle söylenmiş yani uydurmadır) diyenler var. Bu mümkün mü?
CEVAP
Ehl-i sünnet âliminin sözü dinde senet olduğu için, genelde hadis-i şeriflere kaynak vermezler. İcazetli âlim demek, kendisi kaynak, delil olan âlim demektir. Kitaplarına bir tek uydurma hadis yazmazlar. Keşifle söylenmiş hiçbir hadis yoktur. (Evliya hadisleri keşifle söyler) demek iftiradır. Kaynak verilmemesi, keşifle söylendiğini göstermez. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis var diyenin ya aklı veya dini bozuktur. O büyük zatların kitaplarında şu sebeplerden dolayı uydurma hadis olmaz:

1- Uydurma bir hadisi kitabına almak, ihmal, gaflet, cehalet, dalalet veya ihanetten ileri geldiğine göre, hangi İslam âlimi, ihmalkâr, gâfil, cahil, sapık ve hain olabilir? Biz dini bunlardan öğrendik. Bu âlimleri böyle suçlamak, hangi Müslümana yakışır?

2- Ehl-i sünnet âlimlerinin böyle kötü vasıfları olsa, Allahü teâlâ onları över mi? (Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) der mi? (Verdiğimiz örnekleri ancak âlimler anlar) ve (Allah’tan ancak âlimler korkar) buyurur mu? Allah’tan korkan insan nasıl kitabına uydurma hadis alır?

3- Resulullah efendimiz, (Ehl-i sünnet âlimleri benim vârislerimdir) ve (Ümmetimin âlimleri, benî İsrail peygamberleri gibidir) der mi hiç? Böyle övülen âlimler kitaplarına nasıl uydurma hadis alabilir? Zerre kadar aklı ve ilmi olan, bu iftirayı nasıl yapabilir?

4- Resulullah efendimizin, (Hadis uyduran, Cehennemdeki yerine hazırlansın) hadis-i şerifini kitaplarına alan âlimler, uydurma hadis naklederek, hiç mi Cehennemden korkmuyorlar ve bu cinayeti nasıl işleyebiliyorlar? Böyle bir iftira nasıl yapılabiliyor?

5- Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi icazetlidir. İcazetli bir âlimin kitabında, uydurma hadis var denirse, icazeti veren âlime suizan olur. Bu âlimler, uydurma hadisle sahih hadisi bilmeyecek kadar cahil değillerdi. Kısacası Ehl-i sünnet âlimlerine (Uydurma hadis yazıyor) diyenlerin kendilerinin uydurma olduğu anlaşılır.

Hizmette lezzet olmamak olmaz

Sual: Dedem, (Hizmette lezzet olmamak olmaz) diye çok eski bir şiir okurdu. Hizmet nedir?
CEVAP
Hizmet, insanlara maddî veya manevî yönden yardımcı olmak, onlara iyilik etmektir. Hizmet edenin Allah katında değeri diğerlerinden üstündür. Bir toplumda en çok hizmet eden, en çok sevabı alır. Seferde ve savaşta hizmet, başka zamanlardakine göre daha kıymetlidir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Seferdekilerin efendisi, onlara hizmet edendir. Hizmette önde olan kişiyi, o topluluk, şehid olma durumu hariç, hiçbir amelle geçemez.) [Hâkim]

(Allah yolunda savaşanların en üstünü, savaşanlara hizmet edendir. Sonra da onlara haber getirendir.) [Taberanî]

Evlada hizmet, babaya hizmettir. Babaya hizmet, evlada hizmettir. Bir zatın sevdiklerine hizmet, o zata hizmet etmek olur. Resulullah, Eshabını [arkadaşlarını] çok severdi. Eshabından birine hizmet edeni görünce ona dua ederdi. (Ramuz)

Muhtaçlara hizmet ve iyilik etmek daha çok sevab olur. Bir hadis-i şerif şöyledir:
(Dul ve yoksullara hizmet eden, fi-sebilillah cihad eden gibidir.) [Buharî]

Hizmette, ana baba daha önemlidir. Bir hadis-i şerif şöyledir:
(Ana babasına hizmet edenin ömrü, bereketli ve uzun olur.) [İslâm Ahlâkı]

Allah için hizmet edene, muhakkak hizmet edenler bulunur. (Bir genç, bir ihtiyara yaşından dolayı hürmet ederse, o genç ihtiyarlayınca, Allahü teâlâ, ona hizmet edecek gençler yaratır) hadis-i şerifi, (Men hadime hudime=Hizmet eden hizmet görür) hadis-i şerifine bir örnektir.

Her ne şekilde olursa olsun, yardım ve hizmet çok sevabdır. İki hadis-i şerif:
(Bir mümini sevindirene, maddî veya mânevî bir hacetini görene, Allahü teâlâ, Kıyamette ona hep hizmet edecek birini yaratır.) [Taberanî]

(Allahü teâlânın farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir.) [Taberanî]
Maddî yönden iyilik etmek çok sevabsa da, manevî yönden iyilik etmek daha büyük sevabdır. Birinin hidayetine sebep olmak, ona Ehl-i sünneti öğretmek, doğru bir kitap vermek çok büyük sevabdır. Bir hadis-i şerif şöyledir:

(Kim, hidayete [Ehl-i sünnete] davet ederse, o yola girenlerin bütün sevabları ona da yazılır.) [Tirmizî]

Sırat köprüsü vardır

Sual: Dinde, kendi aklını esas alan biri, (Kur’anda ve hadiste Sırat köprüsü diye bir şey yoktur. Eğer öyle bir köprü varsa, Allah beni oradan geçirmesin) diyor. Sırat köprüsü yok mu?
CEVAP
Aklını dinden üstün gören Mutezile denilen sapıklar Sırat köprüsünü inkâr ediyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri, Sırat köprüsünün hak olduğunu naslarla ispat etmişlerdir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Onları Cehennem Sıratına [Sırat köprüsüne] götürüp hapsedin! Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir) buyuruluyor. (Saffat 23, 24)

Nuhbet-ül-Leali kitabında diyor ki: Sırat, Cehennem üzerinde bir köprüdür. Bir âyette mealen, (İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere mutlaka Cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Ancak cennetlikler yanmadan geçecekler, cehennemlikler ise ateşe düşeceklerdir) buyuruluyor. (Meryem 71)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Sırat köprüsünden ümmetiyle ilk geçecek peygamber benim.) [Buharî]
(Kıyamet gününde Cehennemin üzerine Sırat köprüsü kurulur.) [Buharî, Müslim]
(Kıyamette Sırat köprüsünün başında dururum. Allahü teâlâ, “Dilediğini iste, istediklerine şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyurur.) [İ. Ahmed]

(Ehl-i beytimi ve Eshabımı çok seven Sırat köprüsünden kolay geçer.) [Deylemî]
(Cehennem ateşi, Sırattan geçen müminlere, “Ey mümin, tez geç, senin nurun nârımı söndürüyor” der.) [Taberanî]

(Sırat köprüsünü ilk geçenler, beş vakit namazı cemaatle kılanlardır.) [Taberanî]
(Bana getirilen salevat, Sırat köprüsü üzerinde size nur olur.) [Dâre Kutnî]
(Namaz, Sırat köprüsü üzerinde nurdur.) [Dâre Kutnî]

(Sırat köprüsü, Cehennemin üzerinde, Cennete giden yoldadır.) [Hatîb]
(Kurbanlarınız Sırat köprüsünde bineklerinizdir.) [Deylemî]
(Bid’at ehli Sırattan geçemeyip, Cehenneme düşer.) [İbni Asakir]

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Cehennem üzerindeki Sırat köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek, cehennemlikler, Cehenneme düşecektir. (3/17)

Köprü denilince, bilinen köprüler gibi zannedilmemeli! (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Hâlbuki imtihanın, köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. (S. Ebediyye)

Cehennem mümin kişiyi yakmaz mı?

Sual: (İtikadı düzgün mümin, Cehenneme girse de azap görmez) deniyor. Bu doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. İmam-ı Rabbânî hazretleri, itikadı düzgün yani Ehl-i sünnet itikadında ve küfre girmemiş olan müminlerin, günahı çok olsa da, Cehenneme hiç girmeyeceğini bildirmektedir. (1/266)

(Hiç girmeyecek) demek, (Girse de azap görmeyecek) demektir. Üç hadis-i şerif:

(İyi kötü herkes [Cehennem üzerine kurulmuş Sırat’tan] geçer. İbrahim aleyhisselama ateşin serin olduğu gibi, yalnız mümine, serin ve selamet olur. Cehennem, “Müminin nuru nârımı söndürüyor” diye bağırır. Bundan sonra Allahü teâlâ, takva ehlini kurtarır; zâlimleri ise, orada yüzüstü bırakır.) [İbni Mace]

(Kıyamette Cehennem mümine, “Çabuk geç ey mümin! Nurun nârımı [ateşimi] söndürecek” diye bağırır.) [Taberanî]

(Müminlere, Cehennemin sıcaklığı, hamam sıcağı gibi olacaktır.) [Ebu Nuaym]

Bir düşman
Şerrin azı da çoktur, hayrın sınırı yoktur,
Bin dostun olsa da az, bir düşman ise çoktur.

Mezhepsiz ne demektir?
Sual: Bir haberde, siyâsî mezhepsiz diye bir ifade kullanıldı. Bunun dînî yönü var mıdır?
CEVAP
Mezhep, gidilen, tutulan yol demektir. Gittiği belli bir yolu yani belli bir hak mezhebi olmayana mezhepsiz denir. Hattâ dört hak mezhebin dışında, bâtıl bir mezhebe uyana da mezhepsiz denir. Halk arasında böyle kimselere beşinci mezhepten de deniyor. Mezhepsiz kelimesini bazı yerlerde, dinsiz anlamında da kullanıyorlar.
Siyâsî yönden, belli bir yol izlemeyen, dün başka, bugün başka konuşan, menfaatine göre çark eden, siyâsî rüzgâra göre yön değiştiren, belli ve meşru bir yolu bulunmayan siyasetçiye de, siyâsî mezhepsiz denir.

Devasız dert olmaz
Kalleş olan mert olmaz, devası yok dert olmaz,
Kim derdini söylemez, elbet derman bulamaz.

İngilizlerin adamı
Sual: (İngiliz Casusunun İtirafları) isimli kitabı eleştiren bir Vehhabi, (Vehhabiliği İngilizler kurmadı) diyor. Vehhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab için, (İngilizlerin adamı değildir) derken, İbni Suud için, (Modern Suudî Arabistan’ın kurucusu olan ve Muhammed bin Abdülvehhab’ın yolunu sahiplenen İbni Suud'un, İngilizlerin adamı olduğu bir gerçektir) ifadesini kullanıyor. Bu açık bir çelişki değil mi? Vehhabiliği İngilizler kurmamışsa, İngilizlerin adamı olduğunu Vehhabilerin bile kabul ettiği İbni Suud, nasıl olur da, Vehhabiliği sahiplenip onu devam ettiriyor?
CEVAP
Minareyi çalan kılıfını hazırlamaya çalışsa da, mızrağı çuvala sığdıramamışlar. Vehhabiliğin bid’at bir fırka olduğunu Ehl-i sünnet âlimleri çeşitli kitaplarında bildirmiştir. Bu kitapların isimleri sitemizde vardır.

Kitap
Kitap, altın kafesse, ilim içinde kuştur,
Kafesi alan kimse, kuşa sahip olmuştur.

İbadeti mutlaka gizlemeli mi?

Sual: Nâfile ibadetleri teşvik için, farzlar gibi açıktan yapmak uygun olur mu?
CEVAP
Riya yani gösteriş korkusu yoksa, teşvik maksadıyla nâfile ibadetleri açıktan yapmak caiz olur. Riya tehlikesi varsa yahut riyaya yol açabilecekse, nâfile ibadetleri gizli yapmalıdır.

İslam âlimleri, (Bir hayrın yapılmasına yol gösteren, onu yapan gibidir) hadis-i şerifine göre, sadakayı açıktan vermenin, iyiliği açıkça yapmanın iki kat sevab olduğunu bildirmiştir. Biri, sadaka sevabı, ikincisi ise, başkalarını teşvik etmek sevabıdır. Bir hadis-i şerif:

(Sadakayı gizli vermek, açıktan vermekten efdaldir, ancak örnek olmak, teşvik etmek için açıktan verilen sadaka, gizli sadakadan efdaldir.) [Deylemî]

Riya endişesi olursa sadakayı gizli vermek daha sevabdır. (Yâ Resulallah, hangi sadaka daha faziletlidir?) diye sorulunca, (Az maldan gizli verilen sadaka) buyurup, (Eğer sadakayı açık verirseniz güzel olur, gizli verirseniz sizin için daha hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Taberanî)

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Farzlar yapılırken araya riya karışmaz. Nâfile ibadetlerde ise, gösteriş çok olur. Bunun için, zekâtı açıktan vermek gerekir. Nâfile olan sadakayı gizli vermeli ki, böylece kabul olma ihtimali fazla olur. (2/82)

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Gizli sadaka daha iyidir.) [Bekara 271]
(Rabbinize yalvararak, gizli, sessiz dua edin!) [Araf 55]
(Rabbini içinden zikret!) [Araf 205]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Allah’ı gizlice zikredin!) [İbni Mübarek]
(Hafaza meleklerinin işitmediği zikir, işittikleri zikirden 70 kat daha kıymetlidir.) [Beyhekî]
(Kıyamette, Allahü teâlânın himaye ettiği yedi kişiden biri, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar sadakayı gizli verendir.) [Buhârî]

(Gizli verilen sadaka, Allah’ın gazabını söndürür.) [Beyhekî]
(Sadakayı gizli vermek, iyilik hazinesidir.) [Taberanî]
(En üstün sadaka, gizli verilendir.) [Taberanî]

(Gece kılınan namazın, gündüz kılınan namaza göre üstünlüğü, gizli verilen sadakanın, açıktan verilen sadakaya olan üstünlüğü gibidir.) [Taberanî]

(Farzlar hariç, evde kılınan namaz, mescidimde kılınandan üstündür.) [İ. Âbidin]
(Farzlar hariç, evde kılınan namaz daha hayırlıdır.) [Buhârî]
(Tenhada kılınan nâfile namazın sevabı, açıkta kılınandan 25 kat daha fazladır.) [İ. Ahmed]

Farz, nâfile ve sünnet

Sual: Buharî’deki bir hadise göre, sünnet ve nâfile namaz kılmak zorunda değilmişiz. (İsteyen kılabilir) deniyor. O zaman farz borcu olanın, sünnet ve nâfile kılamayacağı anlaşılıyor. Acaba ben mi yanlış anladım?
CEVAP
Hadis-i şerife bakarak dînî hüküm çıkaramayız. Mezhebimizin hükmüne uyarız. Dediğiniz mânâda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

(Kılmayı arzu eden kişi için, her ezanla kâmet arasında bir nâfile namaz vardır.) [Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî]
Bu konudaki hadis-i şeriflerden biri de şöyledir:

Biri gelip Resulullah efendimize sual etti:
- Yâ Resulallah Cennete götürecek amel nedir?
- Allah’a ortak koşmazsın, farzları yaparsın, farz olan namazı kılarsın, farz olan zekâtı verirsin, Ramazanda orucu tutarsın.
- Yâ Resulallah bu söylediklerinizden başka yapılması gereken şey var mı?
- Farz olarak bu kadardır, ama nâfile olarak yapmak istersen başka.
- Allah’a yemin ederim ki farzları yaparım daha fazlasını yapmam.

O kişi dönüp giderken, Peygamber efendimiz, (Cennetlik birini görmek isteyen bu adama baksın) buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

İslam âlimleri, bu çeşit hadis-i şerifleri de delil getirip, sünnet ve nâfile kılmayanların âhirette ceza görmeyeceğini, sadece sevabından mahrum kalacağını, ama farzları kaza etmeyip sünnet ve nâfilelerle meşgul olanların şiddetli azaba mâruz kalacağını bildirmişlerdir.

Mazeretsiz sünnetleri ihmal etmemelidir. Çünkü İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Sünnetler, farzların yardımcısı ve tamamlayıcısıdır) buyuruyor. (m. 157)

Gülü seven
Kim gülü severse, dikenine katlanır,
Yaya olsa da uçar, binek bulur atlanır.

Ameller niyete göre mi?

Sual: İslâmiyet'e hizmet niyetiyle, yani iyi niyetle bir dînî site hazırladım. Fakat içinde dine aykırı şeyler de var. Mesela her çeşit müziğin yanında, çeşitli yazarların Ehl-i sünnete aykırı yazıları var. Ama ameller niyetlere göre olduğu için (Birkaç okuyucunun duasını alsam yeter) diyorum. Yanlış mı düşünüyorum?
CEVAP
Elbette yanlıştır. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, iyi ve mubah işler içindir. Yoksa haram olan işler, iyi niyetle de yapılsa haram olmaktan çıkmaz. Yapılan bir haram işten dolayı biri Allah razı olsun dese, öteki de âmin dese, her ikisinin de kâfir olacağı din kitaplarında yazılıdır.

İyi niyetle haram işlenmez. Mesela namaz kılmak ve oruç tutmak gayesiyle, kuvvetlenmek için şarap içmek helâl olmaz. Gâvur kızını Müslüman yapmak için onunla dans edilmez. Cehennemin iyi niyetli kimselerle dolu olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Yani sevab kazanmak niyetiyle yanlış işler yüzünden Cehenneme gidileceği bildiriliyor. Bir şeyin aklımıza göre iyi olması dinen de doğru olmasını göstermez. Böyle uygunsuz sitelerin vebali büyüktür.

Yetmiş kere el yıkamak
Sual: Bulgaristan’dan gelen bir hoca, (Tuvalette, önce necaset tuvalet kâğıdıyla temizlenir, daha sonra su ile taharet alınır. Böyle yapılmazsa, necaset bulaşan el, 70 kere yıkansa yine temizlenmez) diyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Tamamen uydurmadır. Genelde gayrimüslimler böyle yapıyormuş. Kâğıtla necaseti temizleyip elini dokundurmadan su akıtıyorlarmış. Bu hoca da, onlardan görmüş veya duymuş olabilir. Necaset kâğıtla temizlenmez. Necaset parmakla alınır, sonra parmak yıkanır. Kalan necaset de temizlendikten sonra, tuvalet kâğıdıyla veya bezle kurulanmak iyi olur. Tuvaletten çıkınca, eli sabunla bile yıkamak gerekmez. Normal suyla yıkanınca el necasetten temizlenmiş olur.

Tuvalette otururken
Sual: Tuvalette sünnete uygun oturmak için, iki eli mi, yoksa tek elimi yanağa koymak gerekiyor?
CEVAP
Normal durumlarda, sağ el sağ yanağa, sol el sol yanağa konur. İhtiyaç olunca elin biri veya ikisi indirilip kullanılabilir.

'Siz nereden geldiniz'

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Merhum hocamız, sık sık buyurdu ki:

1- Hayat hayaldir.
2- Dünya fanidir.
3- İnsan demek âciz demektir.

Mümine hizmet edenlere hesap da yoktur, azap da yoktur. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(“Allah sevgisine, Allahü teâlânın rızasına nasıl kavuşulur?” sorusunun cevabını 700 âlim, 700 farklı şekilde vermişler. Ben de şöyle bir cevap verdim ve o 700 âlimin verdiği cevabı içine alan bir cevap oldu: Allah sevgisine, Allahü teâlânın rızasına kavuşmanın en kestirme yolu, Onun kullarına iyilik etmektir.)

Rahman sûresi 60. âyetinde mealen, (İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir) buyuruldu. Kim birine zerre kadar iyilik ederse, karşılığını mutlaka görecektir. Kim birine bir iyilik yaparsa, Cenâb-ı Hak yaptığı o iyilik için kabirde bir melek yaratır ve o kişi ölünceye kadar, kabrinde ona istiğfar eder, kabre gelince onu karşılar ve (Sen mümin kulu ferahlandırdığın gibi, ben de seni ferahlandırırım) der.

Dünyadaki pişmanlık bir nimettir ama öldükten sonraki pişmanlık bir felakettir. Nitekim Kur’an-ı kerimde bildiriliyor: Allah’a iman etmeyenler, Peygamber efendimizin getirdiklerine inanmayanlar, beğenmeyenler, din-i İslam’ı kabul etmeyenler, Cehennemde feryat edecektir. (Yâ Rabbi bizi tekrar dünyaya gönder, hiç günah işlemeyeceğiz, hep ibadet edeceğiz) diyeceklerdir. Onlara, (Siz zaten oradan gelmediniz mi?) denilecektir.

Peygamber efendimiz, (Eğer benden sonra peygamber gelseydi Ömer peygamber olurdu) buyuruyor. Hazret-i Ömer, imza yerine yüzüğünü kullanırdı, üzerine, (Kefâ bil-mevti vâızan yâ Ömer) cümlesini kazımıştı. (Yâ Ömer, ölüm en iyi vaaz verici olarak, nasihat verici olarak sana yetmez mi?) demektir. O yüksekliğine rağmen, ücretli birini tuttu. (Beni nerede görürsen gel, “Yâ Ömer, bir gün öleceksin!” de ve git) diye talimat verdi. Epey zaman bu vazifeye devam eden o memura bir gün, (Artık vazifen bitti) buyurdu. Memur şaşırdı, (Efendim bir kusur mu işledim?) dedi. Hazret-i Ömer, (Hayır, vazifeni çok güzel yaptın. Ama artık sana ihtiyacım kalmadı. Çünkü sakalıma ak düştü. O beyazı gördükçe artık ölümü hatırlıyorum) buyurdu.

Kullanmak tâbirinin anlamı

Sual: S. Ebediyye’de şöyle yazıyor: Dürr-ül-muhtar’daki, (Zaruret olmadıkça insanın bir parçasını kullanmak haramdır) ifadesini, İbni Âbidin, (Kullanılması haram olan şeyi kullanmak haramdır. Fakat hastalığa iyi geleceği bilinirse ve ondan başka ilaç yoksa, kullanılmasına izin verilmiştir) diye açıklıyor. Kullanmak ifadesi, yiyip içmek anlamına da gelir mi?
CEVAP
Elbette o mânâya da gelir. Mesela içki kullanmak, sigara kullanmak, uyuşturucu kullanmak denir. Hâlbuki içki içilir, sigara da içilir. Uyuşturuculardan da içilenler var.

(Zaruret olmadıkça insanın bir parçasını kullanmak haramdır) denince, kadın sütünü içmenin de haram olduğu anlaşılır. Dalında uzman bir doktor, kadın sütünün bir hastalığa iyi geleceğini söylerse ve ondan başka ilaç da yoksa, kadın sütü içmek caizdir. (İbni Âbidin)

Cümledeki kelime değil, kast edilen mânâ önemlidir. Vehhabiler kelime üzerinde dururlar, kast edilen mânâya bakmazlar. Onun için çok yanılırlar. El ile ilgili tâbirleri hakiki el olarak anlarlar. Mülk sûresindeki, (Hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir) mealindeki âyeti gösterip, (Bak Allah'ın eli vardır) derler. Oradaki el kelimesinin kuvvet, kudret mânâsında olduğunu anlayamazlar. Buharî ve Müslim’deki, (Allahü teâlâ, “Her iş benim elimdedir. Geceyi, gündüzü ben döndürürüm” buyurdu) mealindeki hadis-i şerifteki el de, yine kudret, güç anlamındadır.

(İçki kullanmıyorum) demek de, (İçki içmiyorum) demektir. Kast edilen mânâ önemlidir. (İçki kullanıyorum) diyenin de, kolonya gibi içkiyi üstüne başına döktüğü anlaşılmaz, içtiği anlaşılır.

Hâlık bilir
İyilik et göle at, toplasın onu balık!
Bunu bilmezse balık, şüphesiz bilir Hâlık.

Nikâhta vekâlet vermek ve vekilde aranan şartlar

Sual: Bir kız, nikâhını kıyacak kişiye nasıl vekâlet verir ve vekilde aranan vasıflar nelerdir?
CEVAP
(Beni falancayla evlendirmek üzere seni vekil ettim) der. Gerektiğinde, vekilin de başkasına vekâlet verebilmesi için, (Beni falancayla evlendirmek ve dilediğin şekilde hareket etmek üzere seni umumi vekil ettim) der.

Vekâlet vermekte ve vekilde aranan şartlar şunlardır:

1- Vekilin Müslüman, akıllı ve temyiz edici [iyiyi kötüden ayırabilecek özelliğe sahip] olması şarttır. Büluğa ermesi ve erkek olması şart değildir. Mesela on yaşındaki bir kız çocuğu vekil olabilir.
2- Şahitlerin ve vekillerin, evlenecek kızı veya kadını tanımaları, yani kimin hangi kızı olduğunu bilmeleri lazımdır.
3- Vekâlet telefonla veya yazılı olarak verilebilir. Vekil yaparken şahide lüzum yoktur. Şahit olursa iyi olur.
4- Bir kimse iki tarafın yani hem kızın, hem de erkeğin velisi veya vekili olabilir.
5- Bir kimse, birinin velisiyken, ötekine vekil olabilir. Mesela kızın vekili, oğlanın velisi olabildiği gibi, kızın velisi, oğlanın da vekili olabilir.
6- Bir kimse, bir taraftan asil, diğer taraftan veli olabilir. Mesela nikâhlanacak oğlan, kızın velisi olabilir. Evlenecek erkek, kızın vekâletini alarak, şahitler huzurunda nikâh kıyabilir.
7- Baliğ olmayan çocuğu, velilerinden yakın olanı nikâhlar. Veli, Hanefî hariç, üç mezhepte babadır. Baba yoksa, babanın babası ve onun babasıdır. Bunlardan sonra, erkek kardeştir. Bundan sonra, erkek kardeş oğlu, sonra onun oğludur. Sonra amca, sonra amcaoğlu ve onun oğludur. Bunlar yoksa, anne veli olur.
8- Vekil olmayan birinin [mesela baliğ erkek veya kızın velilerinden birinin veya yabancının] yaptığı nikâhı, asil olan işitince reddetmezse, sahih olur.
9- Çocuk baliğ olunca, baba ve dededen başka velilerin yaptıkları nikâhı reddedebilir.

Üveylerin evlenmesi
Sual: Üvey ablamla üvey abimin evlenmesinde bir mahzur var mıdır? Yani annemin başka erkekten olan oğlu, babamın başka kadından olan kızıyla evlenebilir mi?
CEVAP
Evet, abinizin ana babasıyla ablanızın ana babası farklı olduğu için evlenmelerinde hiç mahzur olmaz. Sadece siz, annenizin veya babanızın üvey çocuklarıyla evlenemezsiniz. Çünkü ana veya babanızdan biri aynı oluyor. Aynı olunca sizin kardeşiniz oluyor. Üvey ablanızla üvey abinizin anası da, babası da ayrı olduğu için evlenmelerinde mahzur yoktur. Yani çocuklu dul bir erkek, çocuklu dul bir kadınla evlenirken veya evlendikten sonra, kızını kadının oğluyla veya oğlunu kadının kızıyla evlendirebilir.

Hâine iyilik etmek
Hâine güvenilmez, tut, atalar sözünü!
Kim beslerse kargayı, oyar kendi gözünü.

Peygamberlik devam etseydi

Sual: (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu) hadis-i şerifi, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ebu Bekir’den üstün olduğunu göstermez mi?
CEVAP
Hayır, göstermez. Burada, Hazret-i Ömer’in kıymeti bildirilmektedir. Yani bu hadis-i şerif, (Peygamberlik devam etseydi, başka peygamberler gelseydi, Hazret-i Ömer de bunlardan biri olurdu) demektir. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Dört halifenin üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir) buyuruyor. (2/67)

Hazret-i Ali için de, böyle övücü sözler bulunmaktadır. Bir hadis-i şerif:
(Yâ Ali, Harun nasıl Musa’ya yakınsa, sen de bana öylesin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur.) [Buharî] (Burada da, Hazret-i Ali’nin kıymetinin büyüklüğü bildirilmektedir. “Peygamberlik devam etseydi, Hazret-i Ali de peygamber olurdu” demektir.)

Eshab-ı kiramdan olmasa da, daha sonra çok büyük zatlar gelmiştir. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki:
(Mevlânâ Halid-i Bağdadî hazretleri o kadar büyüktü ki, kendisine peygamberliğin bütün üstünlükleri verilmişti. Verilmeyen yalnız peygamberlik makamı kalmıştı. Çünkü Resulullah efendimiz son peygamberdir. Eğer ondan sonra peygamberlik devam etseydi, Mevlânâ Halid-i Bağdadî hazretleri, o hâliyle, peygamber olurdu.)

Eshab-ı kiramın her biri, Kıyamete kadar gelecek bütün evliya zatlardan daha üstündür. Abdülhakîm efendi hazretlerinin bu sözü, (Diğer âlimler peygamber olamazdı) veya (Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri Eshab-ı kiramdan daha üstündür) demek değildir. Bazı âlimler de, (Peygamberlik devam etseydi, İmam-ı Rabbânî hazretleri peygamber olurdu) buyurmuştur.

Musa aleyhisselam, Mirac’da Peygamber efendimize, (“Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarına gelen peygamberler gibidir” buyuruyorsunuz. Bir âlim nasıl olur da, peygamber gibi olur?) diye sorar. Peygamber efendimiz, bir âlimi çağırır. Hazret-i Musa gelen âlime, (Senin adın ne?) der. O da, (Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Gazâlî) der. Hazret-i Musa, (Ben sana adın ne dedim, sen dedelerinin adını bile söyledin? Sadece sorulana cevap vermek gerekmez miydi?) diye sorar. İmam-ı Gazâlî hazretleri, (Efendim, Allahü teâlâ, “Yâ Musa, elindeki ne?” diye sorduğunda siz, âsâ demekle yetinmeyip, “Bu elimdekini yere vurunca su çıkar, bununla düşmanların oyunlarını bozarım. Gerektiğinde bu, ejderha olur, sihirbazların sihirlerini yok ederim. Yürürken ona dayanırım. Bu âsânın bana çok faydaları vardır” demiştiniz. Maksadınız, Allahü teâlâ ile daha fazla konuşmaktı. Ben de sizin gibi ülül’azm büyük bir peygamberi bulmuşken, konuşmayı uzatmak için dedelerimin de ismini söyledim) diye cevap verdi. Hazret-i Musa, bu cevabı çok beğenerek Peygamber efendimize, (Şimdi anlaşıldı, senin ümmetinin âlimleri, Beni İsrail’in peygamberleri gibiymiş) dedi. (Rûhulbeyan 2/568)

Dört halifenin dördü, her biri müctehid olan Eshab-ı kiramın tamamı da, bu ümmetin büyük âlimleri de peygamberlik mertebesine lâyıktır. (Peygamberlik devam etseydi filan zat peygamber olurdu) demek, o zatın kıymetini, üstünlüğünü bildirmek içindir. Yoksa diğerleri peygamber olamaz demek değildir.

Sohbet
Halk sanır ki, nimet olmaz devlet gibi,
Gerçek şu ki, devlet olmaz sohbet gibi.

Salihler Cennete gider

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dinimize hizmet edenlerin imanının kâmil ve kalıcı olması, birbirlerini sevmelerine bağlıdır. Bu sevginin azlığı, imanın zayıf olduğunu gösterir. Eğer biri din kardeşinde kusur buluyorsa, onu sevmiyorsa, bir gün imanını kaybedebilir. Zira din kardeşinde kusur bulmak, insanı hâşâ hocasında ve onun bildirdiği, dinin hükümlerinde kusur aramaya götürür. Bu da zamanla imanını kaybetmeye sebep olur.

Müslüman akıllı tüccar gibi olmalı, ne yaptığını bilerek yapmalı. Mahşerde bir cemaat Cennete giderken melekler, (Durun, sizin hesabınız görüldü mü? Mahşere uğradınız mı? Sırattan geçtiniz mi?) diye sorarlar. Onlar, (Hayır, biz öyle bir şey görmedik) derler. Melekler yine, (Peki, siz ne amel işlediniz ki, elinizi kolunuzu sallaya sallaya Cennete giriyorsunuz) diye sorarlar. Onlar, (Rabbimize sorun!) derler. Allahü teâlâ buyurur ki: (Onlar salihlerdir, benim sevgili kullarımdır. Bunlar ümmet-i Muhammed’den olup, Allah rızası için birbirini severler. Onlar hesapsız doğru Cennete giderler.)

Mahşerde Güneş bir mızrak boyu alçalacak. Herkes terlerken, yedi sınıf insan Arş’ın gölgesinde gölgelenecektir. Onlar için azap korkusu olmayacak. O yedi sınıftan biri, Allah için müminin yüzüne sevgiyle bakandır. Din kardeşliğinin sevgisi sınırsız, sonsuz olduğu için ona doyulmaz. Ama onun dışında neyi seversek sevelim, sınırı vardır. Onun için gerçek sevgi, Allah rızası için din kardeşine duyulan sevgidir.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Bu büyüklere hizmet eden, bu büyükleri tanımakla şereflenen, pervasız, patavatsız da olsa, aziz ve makbuldür) buyuruyor. Bu büyükleri tanıyan, zirvededir. Tanıdıktan sonra ıvır zıvırla uğraşan, başkasından faydalanmaya çalışan, başka kitapları okuyan, bu zirveden daha ilerisini aradığını zanneden, zirveden düşer.

Bu büyükleri seven müşrik ve kâfir olmaz. Ara sıra günah işlese de, sonra hemen tevbe eder, himmet gelir, tekrar düze çıkar. Ancak bu nimetin şuurunda olmak lâzımdır. Bu zamanda en büyük keramet, bu büyükleri sevmektir. Bu büyükleri sevenler, gökteki yıldızlar gibidir. Kim onlarla beraber olursa, imanını kurtarır. Onların kalbini kıran da helak olur. Onun için, imanı kaybetmekten çok korkmalı, kalb kırmamalı, gıybet, dedikodu, suizan etmemeli, din kardeşlerini sevmeli, onlardan ayrılmamalıdır.

Süte idrar katmak

Sual: Ehl-i sünnete aykırı görüşleriyle ün salan Reşit Rıza’ya hayran biri, (Bu ümmet,Vehhabi’siyle, Sünnî’siyle, Mutezile’siyle, Cebriye’siyle hepsi kardeştir, çünkü ilahı da, peygamberi de birdir. İslam birliğinin kurulması için mezhebi de bir olmalıdır) diyor. Tek hak fırka olan Ehl-i Sünnet vel-cemaat mezhebi ile bid’at fırkalarını karıştırmak, sütün içine idrar, kan karıştırmaya benzemez mi?
CEVAP
Evet, 72 bid’at fırkasını birleştirip tek fırka haline getirmek, süte idrar karıştırmaktan kötüdür. Süt necis olunca dökülür, ama imana necaset karıştırınca insan küfre girebilir. Bu 72 bid’at fırkasının cehennemlik olduğunu Resulullah efendimiz haber vermiştir. Bid’at fırkalarıyla Ehl-i sünneti birleştirmeye kalkmak Resulullah’ın bu konudaki hadis-i şeriflerine savaş açmak demektir. Çok çirkin ve çok yanlış bir iştir.
Müslümanlar için rahmet olan dört hak mezhebi teke indirmenin haram olduğunda icma hâsıl olmuşken, bir de bid’at fırkalarını birbirleriyle karıştırmak daha büyük cinayet olur.

Mason Abduh’un çömezi Reşit Rıza gibi dinde reformcular, (Mezhepler birleştirilerek, İslam birliği kurulmalı) diyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz, yeryüzündeki bütün Müslümanların tek bir iman yolunda, dört halifesinin doğru yolunda birleşmelerini emir buyurdu. İslam âlimleri, el ele vererek, çalışıp, dört halifenin itikat yolunu kitaplara geçirdiler. Peygamberimizin emrettiği bu tek yola, Ehl-i sünnet vel-cemaat ismini verdiler. Yeryüzündeki bütün Müslümanların bu tek Ehl-i sünnet yolunda birleşmeleri lazımdır. Bu hainler, mevcut olan bu birliğe katılmayıp, yaldızlı sözlerle Müslümanları aldatmaya ve İslam birliği maskesi altında iman birliğini parçalayarak İslamiyet’i içeriden yıkmaya çalışıyorlar. Bu oyunlara gelmemelidir.

Sure okumak
Sual: Namazda, zamm-ı sure olarak uzun birkaç âyet okumak, kısa bir sure okumaktan daha iyi midir? Mesela Âmenerresulü’yü okumak, Kevser suresi okumaktan evla mıdır?
CEVAP
Hayır, kısa veya uzun sure okumak, uzun olsa da bir veya birkaç âyet okumaktan daha sevabdır. Tek sure okumak, birkaç sure okumaktan daha sevabdır. Bir kısa sure kadar üç âyet okumak da, uzun bir âyet okumaktan daha sevabdır.

Mislî ve kıyemî mal

Sual: Kitaplarda, (Emanetçi, emanet edilen altın parayı aynen geri verir. Kaybetmiş veya telef etmişse, benzerini veremez, kıymetini öder. Bir altın lira gasbeden, bunu aynen öder. Bu yoksa benzerini veremez, kıymetini öder) deniyor. Niye benzeri verilemiyor da, kıymeti veriliyor?
CEVAP
Altın paraların biri eski veya yeni tarihli yahut antika olduğu için değeri farklı olabilir. Bunun için, emanet edilenin aynısını vermek gerekir. Benzeri de olsa, başka altın verilemez. Telef olduysa, kaybolduysa, yine benzeri verilemez, çünkü benzerinin kıymeti farklı olabilir. Emanet edilen altın paranın kıymeti, değeri ne ediyorsa onu vermek gerekir.

20 gram bilezik yerine, benzeri olan başka bilezik verilmez. Verilen bileziğin ağırlığı 20 gramdan farklı olabilir. Eğer ağırlığı 20 gramsa, belki ayarı değişiktir. Biri 22, öteki 18 ayar olabilir. Ayarı da, ağırlığı da aynı olsa, bu sefer, işleme, işçilik farkı olur. Onun için emanet edilen altının değeri ödenir.

Bir mal, ya mislî veya kıyemî olur. Mislî malı telef eden, benzerini, kıyemî malı telef eden, değerini öder.
Mislî, çarşıda aynı vasıfta benzeri bulunan mal olup, fiyatları farklı olmaz.

Ağırlıkla, hacimle ve uzunlukla ölçülenlerden fabrikada, tezgâhta yapılan şeyler ve sayıyla ölçülenlerden, aynı büyüklükte olanlar, mesela aynı büyüklükteki yumurtayla karpuz böyledir.

Kıyemî, çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan maldır. Uzunlukla ölçülenlerden tarla, elde dokunan halı, ev, dükkân, irili ufaklı olan karpuz kıyemîdir.

İkisine de bir örnek verelim:
Fabrika imalatı olup, modeli de markası da aynı olan bir halıyı telef eden, benzerini alıp verir, ama elde özel olarak dokunmuş bir halının aynısı başka yerde olmadığı için, değeri neyse onu öder.

Güzel yüzlü
Sual: Bir yol sorarken veya herhangi bir yardım isterken, yüzü güzel olanları mı tercih etmeli?
CEVAP
Evet. Üç hadis-i şerif:
(İyiliği, güzel yüzlülerden talep edin!) [Beyhekî]
(Hayrı, iyiliği güzel yüzlü olanların yanında arayın!) [Buhârî]
(Bana bir temsilci gönderirken, yüzü ve ismi güzel olanı tercih edin!) [Bezzar]