28 Kasım 2013 Perşembe

Hak ile bâtıl nasıl ayrılır?

Sual: Hakkı bâtıldan nasıl ayırırız?
CEVAP
Hakkı bâtıldan ayırmak en zor iştir, çünkü bugün hak gizlenmiş, bâtıl ise hak şekline bürünmüş, hak gibi görünüyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Peri yanaklarını saklamış, şeytan naz ediyor. Şaşırdım kaldım, hayretten aklım gidiyor) buyuruyor. Melek yani hak, gizlenmiş, görünmüyor. Şeytan [ve sapıklar] ise peri ve melek şekline girmiş, herkese nurlu, güzel görünüyor, her tarafta cilve yapıyor, süslü püslü dolaşıyor, kendini gösteriyor. İnsan nasıl şaşırmasın ki? Onun için Peygamber efendimiz, hakkı bâtıldan ayırmak için nasıl dua edileceğini, ümmetine öğretmek için, şu duayı okurdu: (Allahümme erinel hakka hakkan ve erinel bâtıla bâtılan = Allah’ım, bana hakkı hak olarak, bâtılı da, bâtıl olarak tanıt! İkisini birbirine karıştırmayayım.)

O hâlde yapılacak iş, binlerce sapık kitaplar arasından, İmam-ı Rabbanî gibi Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup hakkı bulmaktır. Resulullah'ın "sallallahü aleyhi ve sellem" bildirdiği şu duayı da okumalıyız: (Allahümme, yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî, alâ dînik = Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak Sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, beni Müslümanlıktan ayırma!)

Ayakları leğene sokmak
Sual: Abdest için eğilip ayaklarını yıkayamayan, ayaklarını lavaboya da kaldıramayan hasta, içi su dolu leğene sokup çıkarsa, ayaklarını yıkamış olur mu?
CEVAP
Ayağını leğendeki suya sokunca, bütün su müstamel olmuş olur. Başka bir kavle göre, caiz olur. Zaruret veya ihtiyaç olunca, bu kaville amel etmek caiz olur.
***
Sual: Cünüplükten guslederken veya gusletmeden önce, etek tıraşı olmak uygun mu? Yoksa gusülden sonraya mı bırakmak gerekir?
CEVAP
Gusletmeden veya gusül bitmeden önce etek tıraşı olmak cünüp için mekruhtur. Hayızlı için mekruh değildir.
***
Sual: (Yemeğe, tuzla başlamak ve tuzla bitirmek sünnettir) deniyor. Yemeğe başlarken ve son lokmayı alırken, ekmekteki tuza niyet edilerek yenilse, tuzla başlama ve bitirme sünneti yerine getirilmiş olur mu?
CEVAP
Evet, getirilmiş olur.

Kalbden kalbe akım başlıyor

Sual: Saliha bir hanımla kızı, bir bayan doktora gidiyorlar. Az bekleyince doktor hanım, (Sizde ne var? Siz gelince çok rahatladım) diyor. Doktor hanım neden rahatlamış olabilir?
CEVAP
Bileşik kaplardan birine su döküldüğü zaman, su diğer tüpe geçer, ondan sonra tekrar bu tüpe gelir. Sonra tekrar diğer tüpe geçer, hep böyle hareket edip nihayet tüplerdeki su aynı seviyeye gelir. İşte bunun gibi, kim olursa olsun, iki kişi bir araya geldiği zaman, mutlaka birinin kalbinden ötekinin kalbine, ötekinin kalbinden bunun kalbine akım başlar. Onun için, İslamiyet’in başlangıcında, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” kabir ziyaretini yasak etmişti. Çünkü ölenler kâfirdi, ana babaları müşrikti. Müslümanlar ziyarete gidiyorlardı, o kabirdekinin ruhundan, Müslümanın kalbine zulmet akıyordu. Müslümanlar da vefat etmeye başladıktan sonra, kabir ziyaretine izin verdi.

Demek ki karşılıklı olarak kalbden kalbe bir akım başlıyor. Allah sevgisi yüksek olanın kalbinden alçak olanın kalbine feyz akar. Aynı seviyeye gelinceye kadar devam eder. Çok günahkâr olandan da zulmet akar. Saliha hanımlardan, doktor hanıma akım giderek rahatladığı anlaşılıyor. Onun için mecbur kalmadıkça, kötü insanlardan uzak durmaya çalışmalı. Onlarla zaruret miktarı görüşmeli.

Herkes ektiğini biçer
Anneden geçilir de, sevilenden geçilmez,
Kötülük ekilirse, elbet hayır biçilmez.

Tesbih çekerken
Sual: Namaz sonunda, tesbihleri parmaklarla veya normal tesbihle yahut elektronik tesbihlerle çekerken eli aşağıya koymak edebe aykırı olur mu?
CEVAP
Evet, göbekten aşağı koyarak saymak edebe aykırı olur. Parmakla sayarken de, elimizi göbekten yukarı tutmalıyız.

Bazı taassup ehli, tesbihe ve sayı sayan sayaçlara bid’at diyor. Sayı saymak ibadet değil, âdettir. Deveye binmek zevaid sünnettir. Otomobile, uçağa binmek âdettir, sünnete aykırı değildir. Bunun gibi, mekanik veya elektronik aletlerle tesbih çekmek bid’at değildir. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:

Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbni Hibban ve Hâkim’in; Said bin Ebi Vakkas’tan [radıyallahü anh] rivayet ettikleri hadis-i şerifte, Resulullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", bir kadının tesbihleri, çekirdeklerle veya çakıl taşlarıyla saydığını görmüş, fakat yasaklamamıştır. Bu da, tesbihleri, taşla, çekirdekle ve tesbihle çekmenin caiz olduğunu göstermektedir. (Redd-ül-muhtar)

Buna rağmen, herhangi bir şeyden imal edilen tesbihe bid’at demek, taassuptan başka bir şey değildir.

Dost ve düşman
Şerrin azı da çoktur, hayra bir sınır yoktur,
Bin dost olsa da azdır, ama bir düşman çoktur.

En büyük nimet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

(Kıyamette Cehennemin en derin çukuruna, dini yanlış anlatan ve kendileri ibadet etmeyen din adamları gidecek) hadis-i şerifi, dinimizi menfaatlerine alet edenlerin akıbetinin ne olacağını bildirmektedir. Bunlara din hırsızı denir.

En büyük nimet, İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi bir Allah adamına veya böyle bir zatın kitaplarına kavuşmaktır. Çünkü onun gemisi Cennete götürür. Ancak, böyle büyük bir zattan istifade edebilmek için, ona zerre kadar imtihan, şüphe ve endişe etmeden kesin olarak inanmak ve tâbi olmak lazımdır. Aksi hâlde insan, o zatın talebesi sayılmaz. O zatı sevmiş ve yolunda gitmiş olamaz.

O büyüklere değil de, mezhepsiz, bozuk bir kimseye talebe olmak felakettir. Çünkü kişi o kimseye inanır, ne derse kabul eder, öyle itikad eder. Dinî veya dünyevî meselelerini ona sorar. O kimse, (Bu da olabilir, şu da olabilir, hiç mahzuru yok) diye çok sayıda bozuk ve uydurma hüküm verir. Bu kişi de her işinde ona uyar. Sonra da Cehenneme gider.

Büyük zatlar, Allah adamıdır; anlattıklarından ve yazdıklarından zerre kadar şüphe edilmez. Böyle inanmak çok büyük saadettir! Hocasından şüphe etmek kadar kötü bir şey yoktur. Hocası varken dinî bir meseleyi başkasına sormak, hocasına karşı güvensizlik olup ayrı bir yol tutmaktır, bölücülüktür. Bu ise, çok tehlikelidir, felakettir. Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. Ama her şeye kavuşmak isteyen, yani hocasından başka kimselerden de medet uman, hiçbir şeye kavuşamaz. İnsan hangi şadırvana giderse gitsin, ancak bir musluktan su içebilir. Aynı anda iki musluktan su içemez. Şadırvan aynıdır, dolayısıyla bir tanesinden içmek bizim için kâfidir. Yeter ki, Allahü teâlâ, sevip güvendiğimiz, inandığımız o büyük zatın nazarından bizi düşürmesin.

Silsile-i aliyye büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Bu büyük zatların gözünden düşmek, yedi kat gökten düşmekten kötüdür) buyuruyor. Yedi kat gökten düşen ölür, imanı varsa şehit olur. Ama hocasının kalbinden düşen, Cehenneme düşer. Çünkü hocasının kalbi, başka bir kalbe bağlı. O diğer kalb de, bir başka kalbe bağlıdır. Bu silsile yoluyla Resulullah'a, oradan da Allahü teâlâya gider. Bu iş, başka tehlikeye benzemez! Bunun için, din büyüklerine karşı bir edepsizlik yapmaktan çok sakınmalıdır.

26 Kasım 2013 Salı

Kuyruklu yalan uyduranlar

Sual: Yalanın caiz olduğu yerler var. Adam, bunu ruhsat bilerek, ne kuyruklu yalanlar savuruyor. Ana babasına ve diğer büyüklere karşı akıl almaz yalanlar uyduruyor. Bazen de yalanı meydana çıkınca şaka yaptım diyor. Yalan dinimizde büyük günah değil midir?
CEVAP
Yalan Kur’an-ı kerimde de, hadis-i şeriflerde de büyük günah olarak bildirilmektedir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah’ın âyetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydurur.) [Nahl 105]

Görüldüğü gibi yalan söylemek imana zıttır. Dört hadis-i şerif meali şöyledir:
(Yalan, imana aykırıdır.) [Beyheki]

(Yalan, münafıklık alametidir.) [Buhari]

(Şu üç şeyden biri bulunan kimse, namaz kılsa da, oruç tutsa da münafıktır: Yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanetlik.) [Buhari, Ebu Davud]

(Müminde her huy olabilir. Ama, hain olmaz ve yalan söylemez.)[İbni Ebi Şeybe, Bezzar]

Yalanın zararları ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Yalan, Cehennem kapılarından bir kapıdır.) [Hatib]

(Yalandan sakının! Çünkü yalan günaha, günah da Cehenneme sürükler.) [Buhari]

(Yalan rızkı azaltır.) [İsfehani, Ebuşşeyh]

(Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet ve yalan söylemez.) [Tirmizi]

(Danışana, yalan söyleyen ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]

Güldürmek için, şakadan da olsa yalan söylemek de caiz değildir. Bir hadis-i şerif meali:
(İnsanları güldürmek için yalan söyleyenlere, yazıklar olsun!)[Ebu Davud]

Hazret-i Abdullah bin Âmir anlatır:
Ben küçükken, Resul-i Ekrem evimize gelmişti. Oynamaya giderken, annem bana, (Abdullah gel, sana bir şey vereceğim) dedi. Resul-i Ekrem, (Ona ne vereceksin?) buyurdu. Annem de (Hurma vereceğim) dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Eğer bir şey vermeyip aldatmak için söyleseydin, yalan günahı yazılırdı.) [Şir'a]

Bir kula verilecek en büyük nimet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Asıl maksadımız, Allahü teâlânın marifetini elde etmek yani Onu hakkıyla tanımak olmalıdır. Marifetullah iki çeşittir:

Birincisi, ilim yoluyla hâsıl olur. Bunu, âlimler tarif ederler, fakat bu unutulabilir. Çünkü nefs daima isyandadır, gaflettedir, vesvese verir. Bu yüzden de sadece ilim yoluyla marifet sahibi olanlar için imansız ölmek tehlikesi her zaman vardır.

İkinci çeşit marifet ise, hâl yoluyla kalbde hâsıl olur ve evliyadan gelir. Hâl yoluyla marifet sahibi olanlar için imansız ölmek tehlikesi yoktur. Nitekim bir insana baklavanın ne olduğu iyice anlatılsa, onu öğrenir, fakat gün gelir unutabilir. Ama baklavayı yerse, onun tadını artık unutmaz. Nefsine ve şeytana aldanmaz, (Ben bunun tadını biliyorum) der ve imanla ölür.

İşte Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda olanlar çok şanslıdır. Çünkü zülcenahayn olan, yani hem ilim, hem de marifet yoluyla Cenab-ı Hakk'ı bizlere tanıtan İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir büyüğü tanımış oluyorlar. Bu, Allahü teâlânın, dünyada bir kuluna vereceği en büyük nimettir. Ama bu nimetin elden gitmemesi için, o büyükleri üzmemelidir. Mevlana Hâlid-i Bağdadi hazretleri, (Büyüklerin nazarından düşmek, yedi kat gökten, yere düşmekten beterdir) buyuruyor.

Öyle kimse vardır ki, ilim yoluyla da, hâl yoluyla da marifet alamaz. Safrası bozuk kimse gibidir, baklavanın tadını alamaz, hattâ baklava ona acı gelir.

(El mer’ü mea men ehabbe) hadis-i şerifi, herkesin âhirette, dünyadayken sevdikleriyle beraber olacağını bildiriyor. Onun için, bir insan, hiç değilse bu büyüklerden birini severek kurtulmalıdır. Çünkü Allah’ın dergâhında, ehil ve nâ-ehil beraberdir. O kulların içerisinden biri, Cenâb-ı Hak tarafından sevilip kabul edilse, onunla beraber olanların hepsi Cennete alınır.

Kalb sevgi yeridir, kalbden kalbe sevgi akar, buna (Hubb-i fillah) denir. Bu sevgiye kavuşmanın şartı görmek değil, sevmektir. Mesela Veysel Karanî hazretleri, Resulullah efendimizi görmedi, ama çok sevdi, sevince de feyz aldı, nurlara ve marifetlere kavuştu. Tâbiînin en büyüğü oldu. Ebu Cehil ise, gördüğü hâlde, sevmediği için bu nimetten mahrum kaldı.

İbadet yerine para

Sual: (Namaz, oruç gibi bazı ibadetleri yapmayıp yerine fakire para verilmesi, mesela kurban kesmeyip yerine depremzedelere yardım yapılması daha uygun olur) diyenler çıkıyor. Parası olanlar ibadet etmeyip parayla işini yürütürse, fakirin hâli ne olacak?
CEVAP
İbadet yerine para vermek, dini içten yıkmak isteyen reformcuların dînî yıkma planlarından biridir. Herkes fakirlere istediği kadar yardım yapabilir, o ayrıdır. Ama bin koçun parası, bir fakire verilse, vacib bir kurbanın sevabına kavuşulamaz; vacib terk edildiği için günah da olur. Üstelik dinimizin emrini beğenmeyip değiştirildiği için suçlu duruma da düşülür. Aklımıza uygun gelse de, gelmese de, dinimizin emrine uymamız şarttır.

Şimdiki sarıklar
Sual: (Şimdiki imamların başlarına giydiği sarıklar, taylasansız olduğu için bid’attır. Sünnet olan, sarığın ucunu iki omuz arasına sarkıtmaktır) deniyor. Taylasansız olan yani ucu omuzlara sarkmayan sarıklar bid’at midir?
CEVAP
Hayır, bid’at değildir. Peygamber efendimiz sarıksız, sadece takke de kullanmıştır, sarığın ucunu sarkıtmadan da kullandığı olmuştur. Bu yüzden şimdiki sarıklara bid’at dememeli. İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi Silsile-i aliyye büyükleri, ucu sarkan sarıklar kullandığı için, taylasanlı sarık tercih ediliyor. Bu tip sarıkları kullanmak, ötekilerin bid’at olduğunu göstermez.

Vitirde aynı sûreleri okumak
Sual: Vitir namazında Asr, Kevser ve İhlâs’ı devamlı okumak mekruh olur mu?
CEVAP
Vacib olan Vitir namazı, sûre okuma yönünden nâfile gibidir. Yani nâfilelerde olduğu gibi, vitirde de hep, Asr, Kevser ve İhlas sûrelerini okumak mekruh olmaz. Nâfile namazların aynı rekâtlarında aynı sûreleri okumak mekruh değildir.

Cünüpken ölmek
Sual: (Cünüpken ölen kâfir olarak ölür) deniyor. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Hayır, öyle bir şey yoktur. Eshab-ı kiramdan Hanzala hazretleri, gusletmeye vakit bulamadığı için, Uhud Savaşı'nda cünüp olarak şehit olmuş, onu melekler yıkamıştı. Bunun için (Gasîl-ül-melâike) ismi ile şereflenmişti. Meleklerin yıkadığı, guslettirdiği zat demektir.

Sonsuz Cehennem kâfir içindir
Sual: Günahı sevabından çok olan her mümin, günahlarının cezasını Cehennemde çekmeyecek midir?
CEVAP
Affa veya şefaate kavuşursa, ceza çekmeden doğru cennete gider. Günah denilince, genelde içki içmek, yalan söylemek gibi dinimizin emirlerine uymamak anlaşılırsa da, şirke, küfre de günah denir. Bu konuda bir âyet-i kerime meali:

(Allahü teâlâ, şirki asla affetmez, fakat şirkten başka olan [bütün] günahları dilerse affeder.) [Nisa 48]
Küfür olmayan günah hakkında bir âyet-i kerime meali:

(De ki, “Ey çok günah işlemekle haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden [bizi affetmez diye] ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah, elbette bütün günahları affeder.”) [Zümer 53]

Günah, bazen de küfür anlamına gelir. İki âyet-i kerime meali:
(Kötülüğü, günahları, kendilerini çepeçevre kuşatanlar, cehennemliktir, orada ebedî kalırlar.) [Bekara 81]
(Ona, “Allah’tan sakın” denince, gururu kendisine günah işletir, artık ona Cehennem yetişir.) [Bekara 206]
İmam-ı Rabbânî hazretleri, Cehennem azabının günahlara değil, küfre karşılık olduğunu, küfür bulaşığı olan günahlar için de cehennemde azap çekileceğini bildirmektedir. (M. 266)

Öncelikli iş
İşi öne alıp da, namazını aksatma!
Namaza öncelik ver, dini dünyaya satma!

Hadislere düşmanlık edenler

 
----- Original Message -----
Sent: Thursday, November 21, 2013 11:53 AM
Subject: [BİZİM SAHİFE] Hadislere düşmanlık edenler

Sual: Hadis düşmanlarından biri, (Cuma namazı, ezanı işiten herkese farzdır) ve (Cuma namazı, köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana farzdır) hadislerini yazarak, (Birinci hadiste cuma namazı herkese farz denirken, ikincisinde istisna getiriliyor. İşte hadisler böyle çelişkilidir, onun için hiçbir hadise itibar edilmez) diyor. Bu iki hadis çelişkili mi?
CEVAP
Hayır, hiçbir çelişki yoktur. Âyetlerde de aynı durum çoktur. Bir âyeti başka âyet açıkladığı gibi, bir hadisi de, başka hadis açıklar. Şartsız bildirilen bir hükmün bazı şartları olur. Birinci hadiste cuma namazının farz olduğu bildiriliyor. İkinci hadiste, bunların istisnası açıklanıyor. (Cömert Cennete girer, Cehenneme girmez) hadis-i şerifi de şartsız bildirilmiştir. Şartsız bildirilen bir ifadenin bazı şartları olur. Birinci şart imanlı olmak, imansız olmamaktır. İkinci şart, imanı doğru olmak yani Ehl-i sünnet itikadında olmaktır. Haramlardan ve kul hakkından sakınmak, namazı kılmak gibi şartları da vardır. Hadis-i şerife bakarak (Her cömert Cennete gider) denilemez.

Cuma namazıyla ilgili iki hadis birbirini açıklamaktadır. Birinci hadiste ezanı duyanın cumaya gelmesinin farz olduğu bildiriliyor. Bu genel bir ifadedir, bunun elbette istisnaları olur. Mesela Müslüman olmayanların, Yahudilerin, Hristiyanların veya Budistlerin cumaya gelmesi farz değildir. (Herkes) ifadesinin içine onlar girmez. İkinci hadis-i şerifte, bunun açıklaması yapılıyor. Köle, kadın, çocuk ve hasta olanlara farz olmadığı bildiriliyor. Daha başka istisnaları da vardır. Mesela kör olmamak, yürüyebilmek gibi. Felçliye, ayaksıza farz değildir. Hapishanede mahkûm olmamak, çok yağmur, kar, fırtına, çamur, çok soğuk olmamaktır. İmamı olmayan köyde kılınmayacağı da hadis-i şerifle bildiriliyor.

Çelişkili gibi görünen, ateistlerin çelişkili diye iddia ettiği âyet-i kerimelerden birkaç örnek verelim:
Zariyat sûresinin 56. âyetinde mealen, (Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etmeleri için yarattım) denirken, Araf sûresinin 179. âyetinde mealen, (Biz cin ve insanların çoğunu Cehennem için yarattık) deniyor. İnsan kulluk için mi, yoksa Cehennem için mi yaratıldı?

Bunun cevabını sitemizde verdik, çelişki olmadığını ispatladık. Şu linkte bilgi var:
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3041

Ateistler, şu mealdeki âyetlerde de çelişki vardır, diyorlar:
(Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.) [Ahzab 62, Fetih 23, Fatır 43]
(Benim katımda söz değişmez.) [Kaf 29]
(Herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz.) [Bekara 106]
(Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez.) [Ra’d 39]
Bunun cevabını da sitemizde verdik, çelişki olmadığını ispatladık. Şu linkte bilgi var:
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3044

Ateistler, şu mealdeki âyetlerde de çelişki vardır, diyorlar:
(Sizden, sabırlı 20 kişi, 200 kişiye; yüz kişiniz de, bin kâfire galip gelir.) [Enfal 65]
(Sabırlı 100 kişiniz, 200 düşmana; bin kişiniz de, iki bin düşmana galip gelir.) [Enfal 66]
Bunun cevabını da sitemizde verdik. Bu linkte çelişki olmadığı açıklanıyor:
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3133

Bazı âyetlerde, (Allah, dilediğini sapıklıkta bırakır dileğini hidayete kavuşturur) buyrulurken, başka âyetlere göre ise, insan kendi isteğiyle iman ediyor veya sapıklıkta kalıyor. (Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin) buyuruluyor. Yani inanma işinin insanın kendi elinde olduğunu bildiriyor. Ehl-i sünnet âlimlerinin, birinci âyet-i kerimeyi, (Allah, dilediğini [iradesini doğru yolda kullananı] hidayete kavuşturur, dilediğini de, [iradesini kötü yolda kullananı da] sapıklıkta bırakır) şeklinde açıkladığını bildirmiştik. Âyet-i kerimelerde çelişki olmadığını, olamayacağını açıklamıştık. Hâşâ, Allahü teâlâ, çelişkili âyet göndermediği gibi, çelişkili söz söyleyen peygamber de göndermez. Onun için hadis-i şeriflerde çelişki olmaz. Bir hadis-i şerif diğerini açıklar. Allahü teâlâ, peygamberlerine farklı hükümler gönderdiği gibi, Resulullah efendimiz de, rahmet olması için farklı hadisler bildirmiştir. Dinlerin hükmünde farklılıklar olduğu gibi, mezheplerin hükmündeki farklılıklar bu rahmetten dolayıdır.

İsteyene verir
İsteyene Rabbimiz, rahmet kapısı açar,
Hazineleri boldur, üstüne nimet saçar.



--
11/21/2013 11:53:00 ÖÖ tarihinde NetWork Grup tarafından BİZİM SAHİFE adresine gönderildi

Anneye isyan eden kâfir mi oluyor?

Sual: Camimize gelen yabancı bir vaiz, Eshab-ı kiramdan Alkama’nın menkıbesini anlatıp, (Annesine isyan etmişti. O hakkını helâl etmeseydi, ebedî cehennemlik olacaktı) dedi. Anneye isyan eden kâfir mi oluyor? Bir de, (Son nefeste kelime-i şehadet getirmeyen kâfir olarak ölür) deniyor. İnsan uykuda iken veya âniden ölse, kâfir olarak mı ölür?
CEVAP
Günümüzde, kendi görüşlerini dinin emri gibi anlatan zamane hocalarını ihtiyatla dinlemelidir. Çünkü yanlış söyleme ihtimalleri çoktur.

O menkıbede Peygamber efendimiz, onun annesine, oğluna hakkını helal etmezse, Cehennemde azap çekeceğini bildiriyor. Ebedî azaptan bahsedilmiyor.

Salih ana babaya isyan etmek haramdır, ama küfür değildir. Allahü teâlâya isyan ediyoruz. Her günah bir isyandır. Günah işlemekle insan kâfir olmaz. Son nefesinde kelime-i şehadet getiremeyen de kâfir olarak ölmez.

Ehl-i sünnet itikadında, amel imandan parça değildir, yani insan ne kadar büyük günah işlerse işlesin kâfir olmaz. Zerre kadar imanı olan sonunda Cennete girer.

Kalb krizi, trafik kazası, bir bombanın patlaması gibi sebeplerle kelime-i şehadet getiremeden veya uyurken ölen Müslüman, imansız ölmüş olmaz. Âniden ölüp de, son sözünün kelime-i şehadet olmaması ona zarar vermez. İki hadis-i şerif:

(Âniden ölmek, müminlere rahmet, facirlere ise üzüntüdür.) [Beyhekî]
(Âni ölüm, müminlere rahat, kâfirlere ise azaptır.) [Taberanî]

Facir, yani kötü kişi, âniden ölmeyip de, hastalık çekerek ölürse, günahlarına tevbe etme imkânı vardır. Kâfir olan da, imana gelebilir. Onun için kâfirlere ve facirlere âni ölüm iyi değildir. Fakat salihlerin ansızın ölmeleri onlar için bir nimet olur. Aylarca veya yıllarca hasta yattıktan sonra ölmek çok sıkıntılı olur. Ama bu sıkıntılar, çoğunun sonsuz saadetine sebep olabilir.

Başsız insan
Başsız beden yürüse, korku kaplar insanı,
Başsız görür evliya, hiç namaz kılmayanı.

Eshabım hastalanmaz
Sual: S. Ebediyye’de, (Eshabım hasta olmaz! İslam dini, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshabım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça bir şey yemez ve doymadan önce sofradan kalkar!) hadisi bildiriliyor. Eshab hastalanmıyorsa niye öldüler?
CEVAP
Ecelleri geldiği için öldüler. Her insan, mutlaka hastalık sebebiyle ölmez.

(Hasta olmazlar) hadis-i şerifi, şartsız söylenmiş, genel bir ifadedir. Yani (Genelde Eshabım hasta olmaz) demektir. Soğuk alabilirler, yanabilirler, bir yerleri kırılır. Bulaşıcı veya irsî [kalıtsal] bir hastalığa yakalanabilirler. Daha birçok hastalık sebepleri vardır. Bunlar genel hükme aykırı sayılmaz. Burada sağlıklı yaşamanın genel kuralı bildiriliyor. İnsan temizliğe dikkat eder, acıkmadan sofraya oturmaz ve doymadan kalkarsa vücudu sağlıklı olur. Fakat bütün bunlara riayet etse de, yine yukarıda bildirilen sebeplerden biri hastalığa sebep olabilir.

Genel kurala uyulursa hastalık azalabilir. Mesela ben kilolu idim, tansiyon ve astım ilaçları kullanıyordum. Zayıflayınca bu ilaçları bıraktım. Çok yiyip içmenin hastalıklara sebep olduğunu tecrübeyle de gördüm. Çok yiyip içmeyince eski sağlığıma kavuştum. Aynı diyeti yapan birçok arkadaş da, aynı şeyleri söyledi. Şeker hastası olanlar bile ilacı bırakmışlar.

Vücuttaki baş gibi
Vücutta baş ne ise, aynıdır dinde namaz,
Başsız vücut olmazsa, namazsız İslam olmaz.
 

Her zaman sabır istemek gerekir

Sual: (Sabır istemek, bela istemektir) deniyor. Sabır istenmez mi?
CEVAP
(Yâ Rabbî, vereceğin belaya sabır ver!) demeden, sabır istemenin mahzuru olmaz. Bir âyet-i kerime meali:
(Ey Rabbimiz, bize çok sabır ver, Müslüman olarak canımızı al!) [Araf 126]

Allahü teâlâ, Musa aleyhisselamdan sonra, İsrail oğullarına birçok peygamber gönderdi, fakat zaman geçtikçe azgınlaşan İsrail oğulları, Tevrat’ın hükümlerini değiştirdiler, peygamberlerini dinlemediler, ahlâkları tamamen bozuldu. Calut isimli kâfir bir hükümdar, İsrail oğullarını vatanlarından sürüp çıkardı. Daha sonra, Talut isimli bir hükümdar, ordusuyla gelip Calut’un üzerine yürüdü. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında, “Rabbimiz! Bize sabır ver, sebatımızı, cesaretimizi artır, inkâr eden millete karşı bize yardım et” dediler.) [Bekara 250]

Talut’un ordusunda bulunan Davud aleyhisselam, Calut’u öldürdü. Talut’un ölümünden sonra, Davud aleyhisselam İsrail oğullarının hükümdarı oldu.

Davud aleyhisselamın da bulunduğu ordudaki Müslümanlar, (Yâ Rabbî, bize sabır ver) diye dua etmişlerdir.
Musibetlere sabretmek, yüksek derecedir. Peygamber efendimiz, ümmetine öğretmek için, şöyle dua ederdi:

(Yâ Rabbî, bana öyle yakîn ver ki, musibetler bana kolay gelsin!) [Tirmizî]
(Ya Rabbî, beni çok şükredenlerden ve çok sabredenlerden eyle!) [Bezzar]

Ucuz etin yahnisi
Sual: Atasözlerini inceliyorum, (Ucuz etin yahnisi yenmez), (Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti) ve (Ucuz alan, pahalı alır) gibi sözlerin gerçeğe uymadığını gördüm. Ucuz olduğu hâlde, kaliteli ve iyi mallara çok rastladım. Buradan, her atasözüne güvenmenin doğru olmadığı anlaşılmıyor mu?
CEVAP
Ucuz olduğu hâlde, kaliteli ve iyi malların olması, atasözlerinin doğru olmadığını değil, istisnaların olabileceğini gösterir. İstisnalar da kaideyi bozmaz.

Pahalı olanlar genelde kalitelidir. (Ucuz alan, pahalı alır) atasözü, (Ucuz alınan çürüktür veya kalitesizdir, işe yaramadan atılır, yenisini almak zorunda kalacağımız için bize pahalıya mal olur) anlamında bir sözdür.

Bazı küfür sözler
Sual: Ekteki sözleri söylemek küfre yani kâfirliğe sebep olur mu?
CEVAP
Bunlardan küfür olanların hepsini Fetâvâ-i Hindiyye’den alarak aşağıya çıkardık:

1- Kur’andaki yedullah, vechullah tâbirleri için, (Bunlar, Allah’ın uzuvlarıdır) demek. Yani (Allah’ın eli ve yüzü vardır) demek.
2- (Allah, susturamıyor senin dilini, ben nasıl susturayım) demek.
3- (Seni Allah’tan daha çok seviyorum) demek.
4- Allahü teâlâ için, mekân isnat etmek, mesela, (Allah’ın olmadığı, boş bir yer yoktur. Allah, göktedir, yukarıdadır, aşağıdadır, gökten veya Arş’tan bizi görüyor) gibi sözler söylemek.
5- (Allah, olmayanı bilmez) demek.
6- (Allah, Cennette olacak ve müminler de Allah’ı Cennette görecektir) diyerek Allah’a mekân isnat etmek. [Allahü teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak, karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak görecektir. Bu şekilde inanmak lazımdır.]
7- (Peygamberler günah işleyebilir) demek.
8- Peygamber için, sıradan biri gibi, (Şu adam, o adam) demek. [Hintli Hamidullah, Peygamber efendimiz için (Bu adam) tâbirini kullanmıştır. İslam Peygamberi isimli kitabında, (Kırkında bu tecrübeli adam, kavmini ıslaha teşebbüs etti) diyor. (s. 34)]
9- Hazret-i Ebu Bekir veya Hazret-i Ömer’e sövmek ve onlara lanet etmek.
10- Mutezile gibi, (Allah dünyada görülmediği gibi, âhirette de görülmez) demek.
11- Mütevatir olan hadisleri inkâr etmek.
12- Def, kaval [veya başka çalgı] çalarak Kur’an okumak.
13- (Çok Kur’an okudum, benden günahı kaldırmadı) demek.
14- Birine (Namaz kıl!) denince, (Sen namaz kıldın da ne oldu) demek. (Fetâvâ-i Hindiyye)

Dindeki gaye
Namaz dinde gayedir, İslam’ın binasıdır,
Müslümanın miracı, kalblerin cilasıdır.

İman nimetine nasıl şükredilir?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allah için olan işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. Gerçek sevgi Allah’tan gelir. Buna Allah rızası için iş yapanlar veya arkadaş edinenler yahut evlenenler kavuşur. Nefsini tatmin etmek için yapılan evlilikte gerçek sevgi olmaz. O evlilik kısa zamanda mahkemede bitebilir. Çünkü temeli bozuktur. Ticarette de böyledir. Birçok şirket, kurulduktan bir müddet sonra dağılıyor. Çünkü orada, maksat, Allah rızası olmadığı gibi, sevgi ve beraberlik de, Allah rızası için değildir.

Dünyaya düşkün olan, üç şey için yaşar: Mevki, para ve şöhret. Hâlbuki bunların Allah indinde hiçbir kıymeti yoktur.

Bir Müslüman, din kitabı okuduğu zaman, ilim sahibi olur, ama ihlâs sahibi olamaz. İhlâs, bir mürşid-i kâmilden alınır, kaynağı odur. Su isteyen, çeşmeye gittiği gibi, ihlâs isteyen de mürşid-i kâmil olan büyükleri sevmelidir. Bu büyüklere kavuşandan daha bahtiyar kimse yoktur. Onların kitabını severek okuyan da, o büyüklerden çok istifade eder, ihlâsa da kavuşur.

Âhir zamanda, Şeytanın ve iman düşmanlarının çeşitli hileleri karşısında Ehl-i sünnet itikadında olmak ve bu doğru imanı muhafaza etmek, ancak İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi mübarek bir zatın sevgisi ve tasarrufuyla olur. Onun için bu büyüklerin sevgisine kavuştuktan sonra hem çok şükretmek, hem de çok korkmak lazımdır. Çünkü bir şey ne kadar kıymetliyse, onun düşmanı da, elden kaçmak tehlikesi de o kadar çoktur. Bu bakımdan çok sevinmeli, ama çok da korkmalıdır.

En büyük nimet doğru imandır. Bu nimete şükretmek lazım ki Cenab-ı Hak elimizden almasın. Allahü teâlâ, Mücadele sûresinde, bu iman nimetine birbirimizi, din kardeşlerimizi severek şükredeceğimizi bildiriyor.
Hubb-i fillah ve buğd-i fillah, yani Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, bu dinin temelidir. Eğer büyükleri sevenler birbirini sevmezse, o büyüklerden feyz gelmez. Büyükleri sevdiğini söyleyen kimse, onların sevdiklerini sevmeyip, sevmediklerini seviyorsa, sözünde yalancıdır. Bir Müslümanda hubb-i fillah ve buğd-i fillah olmasının bir alameti vardır: Eğer o Müslümanı, Müslümanlar seviyorsa, onda hubb-i fillah vardır. Eğer münafıklar sevmiyorsa, onda buğd-u fillah vardır.

18 Kasım 2013 Pazartesi

İnsan âcizdir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanın haddini bilmesi için, kendisinin âciz ve hayatın hayâl olduğunu bilmesi yeterlidir. İnsan, kendiliğinden dünyaya gelemediği gibi, kendiliğinden de gidemez. Allahü teâlâ, güç, kuvvet vermese, işitemez, konuşamaz, yiyip içemez, yani hiçbir iş yapamaz. Çünkü insan bir hiçtir. Hâl böyleyken, bir kimsenin Allahü teâlânın verdiği emanetleri, gücünü kuvvetini, kabiliyetini, kendine ait zannetmesi çok yanlış olur.

İnsanın, gerek iç organları bakımından, gerekse dışarıdaki şartlar bakımından elinde hiçbir kuvveti yoktur. Kalbine, midesine, ciğerlerine muhtaçtır, ama hiçbirini kendisi çalıştıramaz. Yine bunun gibi, güneşe, havaya, suya, toprağa muhtaçtır, ama toprağın minerallerini yapan, bulutları yaratan, onlardan yağmur yağdıran, hep yüce Allah'tır. O bakımdan insan, ancak kendini tanıdığı yani âciz olduğunu anladığı zaman Allah'ı tanıyabilir, hiçbir işe yaramadığını, ancak yüce Allah'ın verdiği kudretle bir iş yapabileceğini anladığı zaman kurtulur. Selde, tsunamide veya depremde, binlerce kişi ölüyor, toprağın altında kalıyor. Allah'ın kudreti karşısında teknoloji acze düşüyor, her şey âciz kalıyor.

Hayat hayâldir
Hayat hayâldir. Ömür su gibi akıp gidiyor. Geçen günlerin geri gelmesi mümkün değildir. Gerçek ve sonsuz hayat, öldükten sonra başlar. Bu dünya âhiretin tarlasıdır, herkes ne ekerse onu biçer. Birine iyilik eden de, kötülük eden de, gerçekte kendine eder.

İnsanın ömrü, dünyanın ömrüne göre, çölde esen bir saniyelik rüzgâr gibi kısadır. Acı tatlı günler, zenginlik, fakirlik hayatı bir anlık rüzgâr gibi gelir geçer. Zalim, zulmeder, yakıp yıkar, öldürür, ama o da geçer. Ancak bir şey geçmez. O da, mazlumun zalimden alacağıdır. İşte âhirette en kârlı çıkacak olan mazlumdur. İki cihanda da alacaklı olmak iyidir. Borçlu olmak ise çok tehlikelidir.

Kulun korku ve heybeti, ilmi kadardır. İlmi aklı kadardır. Aklı edebi kadardır. Zühdü âhirete rağbeti kadardır. Zühdün esası da her şeyde Allahü teâlâdan razı olmaktır.
 

İki cihan sultanı olmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünya ile âhiret arası göz açıp kapayıncaya kadardır. Bu dünya hayâldir ve geçicidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır ve ebedidir. Orada da Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur.

Allahü teâlâ, (Kulum benden ne isterse ona o kapıları, o yolu açarım) buyuruyor. Kalbimizdeki istikamet çok önemlidir. Nereye yöneldiğimize, neye niyet ettiğimize bakalım, iyi düşünelim.

Dünya sultanı değil, âhiret sultanı olmaya bakmalı. İbrahim bin Edhem hazretleri, Dicle’nin kenarında oturup, hırkasını yamarken, saray mensubu eski arkadaşları kendisini görüp, hâline şaşırırlar, (Kalsaydın ne güzel sultandın, derviş oldun da eline ne geçti?) derler. İbrahim bin Edhem hazretleri, onlara uzun uzun baktıktan sonra elindeki iğneyi nehre atıp, (Ey Allah’ın mahlûkları, benim iğnemi getirin!) der. Bütün balıklar, iğneyi getirmek için yarışa başlarlar. İbrahim bin Edhem hazretleri de iğnesini alıp, (Elime bu iğne geçti. Size sultan olacağıma, bunlara sultan oldum) buyurur.

İnsan nereye sultan olacağına iyi karar vermeli, tercihini iyi yapmalı. Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını iyi düşünmeli!

O hâlde kendimize gelelim, ömür su gibi akıp gidiyor, biz de geldik gidiyoruz. Kıldığımız namaz son namazımız olabilir, çünkü her gün binlerce kişi ölüp âhirete gidiyor. Bugün değilse yarın, yarın değilse bir başka gün, mutlaka Azrail aleyhisselam emaneti alacaktır. Sonunda hepsi yok olacak olan bu dünya malı ve rütbesi için günaha girmek, haram işlemek akıl kârı değildir. Dinimizi öğrenmemiz, öğrendiklerimizi tatbik etmemiz, vaktimizi boşa harcamamamız lâzımdır. Allah indinde makbul olan, mal ve rütbe değil, takva, yumuşaklık, insanlara iyilik ve dinimize hizmet etmektir.

En büyük korkumuz son nefeste Allah korusun kâfir olarak can vermektir. Çünkü küçük günaha devam, büyük günah olur. Büyük günaha devam küfre götürür. Kâfirin cezası da Cehennemde sonsuz yanmaktır. Bundan daha büyük felaket olur mu?

Din kitaplarımız, bu dünyanın alçaklığını, bu günahların felaketini, âhiretin azaplarını uzun uzun yazıyor. Peki, kurtulmanın çaresi ne? Bunun bir tek çaresi var. O da kurtulanlarla yani doğru iman sahibi olanlarla, takva ehliyle, günahtan kaçanlarla beraber olmaktır. Çünkü (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyuruluyor.

Nafaka hakkında merak edilenler

Sual: Nafaka ne demektir? Neler nafaka sınıfına girer?
CEVAP
Nafaka, insanın yaşayabilmesi için gerekli şey demektir. Bu da, yiyecek, giyecek ve evdir. Yani mutfak masrafı, ev kirası, giyim ve ev eşyası masrafıdır. Bu masraflar, zamana, hâle, örf ve âdete göre değişir. (Nikâye)

Hanımın nafakası
Sual: Erkeğin hanımına nafaka vermesi ne zaman farz olur? Kadın zenginse de, erkeğin yine nafaka vermesi gerekir mi?
CEVAP
Evet, hanımı zengin olsa bile, bunun nafakasını vermek, kocası üzerine farzdır. Nafaka, nikâhtan sonra hemen farz olur. Erkek ve hanımı fakirseler, fakir nafakası verir. Zenginseler, zengin nafakası vermesi gerekir. İkisinden biri zengin olup, öteki fakirse, orta hal nafakası verir.

Örf ve âdete göre, kadına gereken gıda, elbise ve ev eşyasının hepsi, nafakaya dâhil olur. Erkek bunları getirir. Kadın kendi malını kullanmaya zorlanamaz. Kullanırsa, erkek bunların parasını hanımına öder. Her şeyi erkeğin getirmesi gerekir. Kadını, çalışıp kazanmaya zorlamak haramdır. (Bahr-ür-raık)

Kızın nafakası
Sual: Evli olmayan kadının nafakasını kim verir?
CEVAP
Kız olsun, dul olsun, evli olmayan fakir kadına babası bakmaya mecburdur. Babası yoksa veya fakirse, zengin akrabası bakar. Bunlar da yoksa veya bakamazlarsa devlet maaş bağlar.
***
Sual: Dinî nikâh kıyılan kıza, düğünden önce de nafaka vermek gerekir mi?
CEVAP
Erkek, nikâhladığı kızı kendi evine çağırmazsa, kız babasının evinde kalsa da nafakasını vermesi gerekir. [Kız, çağırıldığı hâlde gelmezse veya düğün olmadan gelmezse, o zaman nafaka vermek gerekmez.] (Behcet-ül-fetava)
***
Sual: Kadın, kocasının yakınlarının evde kalmasına razı olmak zorunda mıdır?
CEVAP
Hayır, ana babası da dâhil, kocasının akrabasından hiç kimsenin evde bulunmamasını istemek, kadının hakkıdır. Kadın izin verirse, kocası mahrem akrabasını evinde bulundurabilir. Erkek de, hanımının ana, baba ve kardeşlerini bile eve sokmayabilir, fakat onları görmesine ve onlarla konuşmasına mani olamaz. (S. Ebediyye)

Mani olursa erkek günaha girer. Buna rağmen kadın, kocasından izinsiz yakınlarını ziyarete gidemez. Giderse, kocasının emrine uymadığı için o da, günah işlemiş olur.

Yeşil ağacın faydası

Sual: Kabrin üstüne çiçek dikmenin faydası olur mu?
CEVAP
Elbette olur. Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, iki kabrin yanına geldi. Her iki kabirdeki ölünün, azapta olduğunu anladı. Bir hurma dalını ikiye ayırıp, yarısını bir kabrin, diğer yarısını da öteki kabrin üzerine dikti. (Bunlar yeşil kaldıkça, azapları hafifler) buyurdu. (Buharî, Müslim)

Allahü teâlâ, yeşil otların bereketiyle kabirdeki azabı hafifletmektedir. İslam mezarlıklarına servi ağaçları dikilmesi bundan ileri gelmektedir. (Kıyamet ve Âhiret)

Ölmeden önce ölmek
Kaçınmak mümkün değil, ecel gelince ölmek,
Ne büyük saadettir, ölmeden önce ölmek.

Cihaza Kur’an almak
Sual: S. Ebediyye’de, (Mizan-ı Şa’ranî) kitabından alınarak, (Çirkin şeyler söyledikten sonra Kur’an-ı kerim okuyan kimse, Mushaf’ı pislik içine sokan kimse gibidir) deniyor. Sonra, (Kur’an-ı kerimi mizmarlardan okuyanlara Allahü teâlâ lanet eder) hadis-i şerifi bildiriliyor. İçine müzik alınmış CD’ye, şimdi Kur’an alıp dinlemek veya düğünlerde, mevlitlerde mikrofonla okunan Kur’an-ı kerimi, hoparlörden dinlemek caiz olmuyor mu?
CEVAP
Evet, caiz olmuyor. Hattâ hiç müzik çalınmasa da, sadece öğrenmek niyetiyle CD’den, bilgisayardan, radyodan, TV’den ve hoparlörden Kur’an dinlemek caiz ise de, dinleme sevabı hâsıl olmaz. Sevab niyetiyle dinlemek, bid’at ve günah olur. İbni Hacer-i Mekkî hazretleri buyuruyor ki: Hadis-i şerifte, (Bir zaman gelir ki, Kur’an-ı kerim mizmarlardan okunur. Okuyanlara ve dinleyenlere Allahü teâlâ lanet eder) buyuruldu. (Keffür-rea an muharremat-ila lehvi vessima – Müsamere - S. Ebediyye)
[Mizmar, her çeşit çalgı aleti demektir. Mikrofon da mizmardır.]

Sırf Kur’an öğrenmek için, hiç ses alınmamış boş bir cihaza âyet veya sûre almak caiz olur. Bunun dışında Kur’an-ı kerimi mizmarlara almamalı ve dinlememelidir. Allahü teâlânın lanetine uğramaktan çok sakınmalıdır.

Zina ve nikâh
Sual: (Erkek zina ederse nikâha zarar vermez, fakat kadın zina ederse nikâh düşer) deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Hayır, bu yanlıştır. Zina büyük günahtır, ama kadın da zina etse nikâhı düşmez.

Gözden ırak olan
Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalırmış,
Gözlerden ırak olan, gönülden de olurmuş.

8 Kasım 2013 Cuma

İnsan yapısı işler

Sual: Bir yerde okudum, büyük bir zat, (Arapçayı Allah yaptı, diğer dilleri insanlar yaptı) diyor. Diğer dilleri insanların yapması, bana tuhaf geldi. Her şeyi Allah yaratmıyor mu?
CEVAP
Bu tuhaflık, kaderi iyi bilmemekten ileri geliyor. Evet, her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Ancak insanlara irade-i cüz’iyye vermiştir. Bir insan günah işlerse, kendi hür iradesiyle işlemiş olur, (Allah yaptırdı) denmez. (Her şeyi Allah zorla yaptırıyor) demek Cebriyye denilen bid’at fırkasının görüşüdür. Selefiler de, bu görüştedir. Selefiler, (“Bir cani, yedi kişiyi öldürdü” demek şirktir. Çünkü Kur’anda herkesi öldürenin Allah olduğu yazılıdır) diyorlar. İnsanı iradesiz bir robota benzetiyorlar.

Fabrikada yapılan aletler bozulunca, (İnsan yapısı bu, bozulur elbette) deniyor. İnsanın yaptığı aletlere, (İnsan yapısı) demenin mahzuru olmaz. İnsanlar, kendi istekleriyle bir şeyler yapıyorlar ki, Allah indinde sorumlu oluyorlar. Allah zorla yaptırsaydı sorumlu olmazlardı.

Allah'ın yaptığı kanunlar gibi, beşerin yaptığı kanunlar da olur. (Bu anayasayı, bu kanunları insanlar yaptı) demekte, dinen bir mahzur olmadığı gibi, (Arapçayı, İslam harflerini Allah yaptı, diğer dilleri ve yazıları insanlar yaptı) demekte de, dinen bir mahzur olmaz.

Camide telefonu kapatmak
Sual: Bir caminin kapısına, (Camide cep telefonlarını kapatın) anlamında, (Hak’la irtibata geçince, halkla irtibatı kesin) diye levha asılmış. Uygun mudur?
CEVAP
İnsan dışarıdayken de, yani halkın içindeyken de Hak’la beraber olabilir. Aksine camideyken de halkla, dünya ile meşgul olabilir. Telefonunu kapatsa da yine halkla beraber olabilir. Bu bakımdan, (Camiye girerken telefonları kapatalım) demek daha uygun olurdu.

Kadere küsmek
Sual: (Kaderime küstüm) demek küfür müdür?
CEVAP
Küfür değildir. İnsanın kaderi kötü olabilir. İnsan kötü kaderini beğenmeyebilir. (Kaderim kötüymüş) diyebilir, ama suçu kadere yüklemek caiz olmaz. Bu bakımdan, (Kaderime küstüm) gibi mânâsız bir şey söylenmemelidir.

İslamiyet'in kadına verdiği değer

Sual: Ateistler, (İslamiyet, kadınlara değer vermediği için onların güzelliğini örtmeye çalışıyorlar. Kadınlara süslü, ziynetli elbise giydirmiyorlar) diyorlar. Kapanmaları ve kötü bakışlardan uzak tutulmaları, kadınlara verilen değerden dolayı değil midir?
CEVAP
Elbette, kadına verilen değerden dolayıdır. Müslümana, Allahü teâlânın emaneti olduğu için, kadın çok değerlidir. Değerli olunca, onu bir hazine gibi saklamak, kötü gözlerden uzak tutmak gerekir. Kıymetli şey, gelişigüzel yere, ortaya atılmaz. Kıymetli mücevher yedi kat bohça içinde saklanır. Kimsenin değer vermediği kullanılmış, eskimiş kötü şeyler de çöplüğe atılır.

Çok kişi, toplu nakit parasını çantaya değil, dikkati çekmemesi için bir poşete, çuvala veya benzeri bir şeye koyarak götürür. (Birini öldürmek için verilen zehir, teneke kupa içine konarak takdim edilmez) buyuruluyor. Onu en iyi ambalajla, en iyi gıdaların içine katarak verirler.

İşte Müslüman kadın, çok kıymetli olduğu için sokakta süslenmemeli, aksine sokağa eski elbiseleriyle çıkmalıdır.

Hazret-i Ömer, (Kadınlar kıymetli elbiselerle süslenmezse, eski elbiselerle sokağa çıkmak istemezler) buyuruyor. (İhya)

Yine Hazret-i Ömer, (Bir kadının dışarıda görülecek bir ihtiyacı varsa, en eski elbisesini giyinip, kimseye görünmeden gidip gelebilir) buyuruyor. (Kurtubî)

Kadın, yakın bir akrabasına giderken, en eski elbisesiyle sokağa çıkmalıdır. (Şir’a)

Hazret-i Fatma-üz-Zehra, dışarı çıkmak zorunda kalınca, en eski elbisesini giyer, görenler yaşlı, beli bükülmüş bir kadın, nine sansınlar diye sırtına bir şey koyarak belini kamburlaştırırdı. Konuşması düzgün olmasın diye ağzına da çakıl taşı koyardı. En tenha yerlerden işini görüp gelirdi. (Tabakat-us-Sahabe)
Erkeklerin bile, önemli görevlerde bulunanları hariç, eski ve gösterişsiz elbise giymeleri iyi olur. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, elbiseye önem vermeyeni, eski, yamalı giyeni sever) buyuruluyor. (Deylemî)

Cemal için temiz, güzel giyinmek mubahtır. Kibir, gösteriş için giyinmek haram olur. (Bahr-ür-raık)
Dinimizde zina ve zinaya götürecek hâl ve hareketler yasaklanmıştır. Kadın, süslerini yabancılara gösteremez. Örtülü olarak takınabilir. Ancak kapalı olarak da ayaklara takılan halhal gibi ses çıkaran takıları, şıngırdatıp da sesini duyurmak caiz olmaz. Bir âyet meali:

(Gizledikleri [örtülü] ziynetleri bilinsin diye, ayaklarını [yere, birbirine] vurmasınlar.) [Nur 31]
Dikkat edilirse, (Ayaktaki örtülü ziynet) tâbiri geçiyor. Yani ziynetlerin gizlenmesi gerekiyor. Koldaki bilezikleri ve eldeki yüzükleri de göstermemek gerekir. Kolye, kına, sürme gibi diğer ziynetlerini de göstermemek gerekir. Âyetin başında buna da işaret edilmektedir. Tesettürle ilgili bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Mümin kadınlara söyle, gözlerini [yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, [kolye, küpe, bilezik, kına, sürme gibi] ziynetlerini [ve ziynet taktıkları baş, kulak, kol ve ayaklarını] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [indirerek saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31] (Celaleyn, Medarik)

Kur'an-ı kerimde mealen, (Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın) buyuruluyor. (Enam 151)
Buradaki (Yaklaşmayın) demek, (Zinaya götürecek sebeplerden, hareket ve işlerden sakının, yabancı kadınları düşünmeyin, onlarla konuşmayın, onların seslerini dinlemeyin, onlara bakmayın!) demektir. Yabancı kadınlara bakmak gözü zayıflatır, kalbi karartır. Peygamber efendimiz, göz zinası hakkında buyuruyor ki:
(Yabancı kadına şehvetle bakmak göz zinasıdır, onu tutmak el zinasıdır, ona gitmek ise ayakların zinasıdır.) [Rıyâd-un-nâsihîn]

(Gözün zinası harama bakmak, dilin zinası fuhuş konuşmaktır.) [Buhârî]

(Bir kadın koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyabilecek bir topluluğun yanından geçerse, ona bakana da, kendisine de göz zinası günahını yüklenir.) [Nesaî]

(Kadına, şehvetle bakanın gözlerine erimiş kurşun dökülüp Cehenneme atılır.) [M. Enhür]
Erkeği de, kadını da zinadan korumak için böyle tedbirler alınmıştır. Kadının örtünmesi, sokağa çıkarken eski elbise giymesi, onu kötülüklerden korumak içindir.

Önce yapılan iş
Allah’ın her emrini öne almalı kişi,
Namazı kılıp sonra, yapmalı başka işi.

Türkiye gazetesine abonelik

Her gün Bizim Sayfa'da, Sohbet, Menkıbeler, Gönül Sultanları, Yolumuzu Aydınlatanlar köşeleri; dinimizi, tarihimizi, kültür ve medeniyetimizi tanıtan makaleler ve yazı dizileri…

Abone olan okuyucularımızın gazetelerini, her sabah adreslerine dağıtıcılar teslim etmektedir. Bir aylık abone bedeli 15 liradır.

Türkiye gazetesine abone olmak için tıklayın...
Okuyucu Danışma Hattı: 444 01 44 Mail: abone@tg.com.tr

8 Mart 2012 tarihinde Enver abiye gelen bir okuyucu mektubu:

Saygıdeğer Enver abi,

İki çocuk annesi olan bir ev hanımıyım. Eşim kendisine verilen Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabını okudu, okudukça değişti. Okuduklarını benimle paylaşıyordu, fakat ben kabul etmiyor, itiraz ediyordum. Bir tek bu kitap mı doğru diyordum. Tabiî sürekli kalbim huzursuzdu, ağlıyordum. Rabbimi bulmak, Ona itaat etmek istiyordum. Doğrusunu göstermesi için Allah'a dua ettim. Zamanla bende de değişmeler oldu. Osman Ünlü hocanın sohbetlerini dinliyordum. Bu kitaptaki bütün bilgilerin nakil esas alınarak yazıldığını anladım. Kitabı okumaya başladım. Eşim de Türkiye gazetesine abone olmuştu, gazeteyi dört gözle bekliyordum. Gazete gelir gelmez hemen Bizim Sayfa’yı okuyor ve etrafımdaki eşe, dosta veriyordum. Ben de gazeteyi alıp birileri okusun diye çırpınmaya başladım. Gazeteyi ona buna verince, bazı uygunsuz kimselerden tepki almaya başladım. Ama azmim kırılmadı hiç…

Samsun’da, İhlas Öğrenci Yurdu’nda çalışan kimselerin hanımlarını buldum. Doğru yoldaki kardeşlerimle tanıştığım için ne kadar sevindim, anlatamam. Eşim de bu arkadaşlarla tanışıp Ahmet hocadan Kur’an öğrendi. 11 yaşındaki oğlumla beraber Tebareke’yi ezberlediler. Oğlumu okutmayı, bu vesileyle salih arkadaşlar edinmesini, dinine hizmet etmesini çok istiyorum.

Mahallemizde oturan komşuları topluyor, gazeteden, kitaptan onlara okuyarak sohbet yapıyoruz. Sohbetlerimiz, büyüklerin bereketi ile çok güzel geçiyor. Gazeteye abone ettiğim arkadaşlarım da var. Çok şükür, dua ediyorlar bize.

M. Öztürk – Samsun

Enver abi, bu mektubu okuyunca, (Sevinçten ağlamamak mümkün değil. Bin kere maşallah. Hayırlı ve mübarek olsun. Bize de dua etsinler) demişti.

Allah isteyene istediğini verir

Sual: (Allah, ilmi isteyene, malı istediğine verir) deniyor. Malı da, ilim gibi isteyene vermez mi? İstemediği hâlde verdiği de olmaz mı?
CEVAP
Evet, ilim gibi, malı da isteyene verir. İstemediği hâlde verdiği de olur. İki âyet-i kerime meali:
(İsteyene âhiret nimetlerini, isteyene de dünya nimetlerini veririz.) [Şura 20]

(Yalnız dünya için yaşamak, eğlenmek isteyenlerin çalışmalarının karşılığını, hiçbir şey esirgemeden [sağlık, mal, para, makam, şöhret gibi] bol bol veririz. Bunlara âhirette yalnız Cehennem ateşi vardır. Emekleri boşa gider.) [Hud 15, 16]

İstemek, sebebe yapışmak, yani çalışmak gerekir. Allahü teâlâ, dünya nimetlerine ve âhiret nimetlerine kavuşmak için çalışanlara, dilediklerini vereceğini vâdediyor. (Müslüman olmasa da, dünya nimetlerini çalışan herkese veririm) buyuruyor. O hâlde, ilim olsun, mal olsun, çalışan karşılığına kavuşur. Fetih sûresinin son âyet-i kerimesinde, Allahü teâlâ, inanıp iyi işler yapanlara büyük mükâfat vereceğini bildiriyor. Bir kimse, bilerek istemediği hâlde, ona hidayet verebilir, mal verebilir, makam verebilir. Allahü teâlânın (Her isteyene veririm) buyurması adalettir. (İstediğime veririm) buyurması da ihsandır.

Hutbe dinlerken
Sual: Hutbe dinlerken, (Takkeni unutmuşsun, şurada boşluk var, safları doldur) gibi şeyler söylemenin, konuşmanın ve imamın âmin dedirtmesinin mahzuru olur mu?
CEVAP
Hutbe dinlemek namaz gibidir. Namazda yapılmaması gereken şeyler, hutbe dinlerken de yapılmamalı. Yer değiştirmek, konuşmak, konuşana sus demek, hattâ dua okumak, açıktan âmin demek bile caiz değildir. Camiye girince, hutbe okunuyorsa, hemen ilk bulduğu boş yere oturmalıdır. Safları yararak ileri geçmemelidir. Müminlere eziyet günahtır.

Yatakta dua okumak
Sual: Yatağa yatınca, yatarken okunması edebe aykırı olan dua var mıdır?
CEVAP
Hayır, her dua okunur. Okunmayan dua yoktur. Hattâ Kur'an-ı kerimdeki sûreler, âyetler bile okunur. Mesela Tebareke ve Yasin-i şerif okunabilir. Kur'an-ı kerim okurken, yorgan altında bacaklar bitişik olmalı veya ayaklar toplanmalı. Avret yeri de açık olmamalıdır.

Telefon ederken
Sual: Telefon edince karşımızdakine, (Rahatsız ediyorum, özür dilerim. Müsaitseniz bir şey sormak istiyorum. Acaba sorabilir miyim? Uygun değilseniz sonra sorayım) demek uygun mudur?
CEVAP
Zaman kıymetlidir. Öyle söylemek zamanı boşa harcamak olur. Bize de telefon edilince, müsait olup olmadığımız soruluyor. Biz de, (Müsait olmasaydık, telefonu açmazdık) diyoruz. Tanımadığı hâlde, hâl ve hatır soranlar da oluyor. Bazen de, (Bir şey sorabilir miyim?) deniyor. Uzun bir şey anlatılmayacaksa, böyle söylemeye, giriş yapmaya gerek yoktur. Söyleyeceğimiz şeyi lafı uzatmadan hemen söylemelidir.

Mazlumun âhı
Mazlum olanın âhı, indirir tahttan şâhı,
Dağlardan ağır gelir, zulmedenin günâhı.

Hurafelerin çıkışı

Sual: Araştırmalara göre, hurafeler, dini bilmeyen veya çok az bilen kimseler, özellikle de, kadınlar arasında çok yaygındır. Bu hurafeleri kimler, niye çıkarıyor?
CEVAP
Genelde bunları misyonerler çıkarıyor. Cahiller eliyle, bunları yaymaya çalışıyorlar. Bunların maksatları, Müslümanları kendi uydurdukları hurafelerle uğraştırmak ve itikatlarını sarsmaktır. (Medine’den gelen mektup), (Mekke’den gelen mesaj), (Rüyada görülen dua) gibi hurafeler çıkarıyorlar, sonra, (Bakın, Müslümanlar hurafelerle uğraşıyor) diyorlar. (Bu duayı 7 kişiye veya 13 kişiye gönderin, göndermezseniz başınıza şöyle bir bela gelir. Gönderen bir sürprizle karşılaşacaktır) gibi hurafeler internette dolaşmaktadır. Bu işlere alet olup da, misyonerlerin oyununa gelmemelidir.
* * *
Sual: Zikrettiği için, çimenlere basmak günahmış. Çimenler yeşil olduğu için mi zikreder?
CEVAP
Çimenlere basmanın mahzuru olmaz. Sadece çimenler, yeşil olan bitkiler değil, bastığımız toprak ve taşlar da, yani canlı cansız her şey tesbih eder, zikreder. Bir âyet-i kerime meali: (Yedi kat gökle yer ve bunların içindekiler, Allah’ı tesbih eder. Hiçbir varlık yok ki, Onu hamdle tesbih etmesin, fakat siz, onların tesbihini anlayamazsınız!) [İsra 44]
* * *
Sual: Enver, Talat ve Cemal paşalar gibi, Osmanlı devletinin son döneminde yaşayan bazı kimselerin yaptığı kötülükleri çeşitli yayınlardan okuyoruz. Bunlardan mason olanları hakkında, (İyi paşaydı, iyi askerdi) demek uygun olur mu?
CEVAP
Askerlik yönü başarılı bile olsa din düşmanı olan birine (iyi paşa) demek, bunlara karşı sevgiye sebep olur. Kâfirleri sevmemek, imandandır. Mesela ittihatçı paşalara, (iyi paşa) demek tehlikelidir.
Eskiden Vehhabilerin elinde olan ülkelere imrenip de, Vehhabilere sevgi beslemesinler diye, âlimler, talebelerini umreye göndermemişlerdir. Hattâ hacca giderken de, onların yaptığı eserlere rağbet edilmemesini, dünya işlerinde bile olsa yaptıklarını beğenmemelerini söylemişlerdir.
* * *
Sual: Abdest aldıktan veya yemek için ellerini yıkadıktan sonra, ıslak olan parmakların ucunu gözlerin pınarına koyup çekerken nasıl dua etmeli?
CEVAP
(Yâ Rabbî, gözlerimi hastalıklardan muhafaza et, harama bakmaktan koru ve gözlerime şifa ver) diye dua etmek iyi olur.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Fâtiha okurken düşünmek

Sual: Namazda Fâtiha okurken, (İyyâke na’büdü=Yalnız sana ibadet ederiz) kısmında, kumar, içki, zina gibi günah olan veya alışveriş gibi mübah olan şeyler düşünülmüşse, düşünülen şeye ibadet edilmiş olur mu? Ben bir şey düşünmeden hiç namaz kıldığımı hatırlamıyorum. Alışverişe veya yaptığım işlere mi tapmış oluyorum?
CEVAP
Günah şeyler düşünülse de, o günahlara tapılmış olmaz. İslam âlimleri, insanları küfürden kurtarmak için tevil yolunu tercih etmişlerdir. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Bir Müslümanın, bir sözünden veya bir işinden yüz şey anlaşılsa, bunlardan 99’u küfre sebep olsa, biri Müslüman olduğunu gösterse, o bir şeyi anlamak ve ona kâfir dememek gerekir. (3/38)

Kimi yazarlar, bir Müslümanın bir sözünden yüz şey anlaşılsa, bunlardan 99’u imanlı olduğunu, biri de küfür olduğunu gösterse, o bir şeyi anlayarak ona kâfir diyorlar. Böyle yapmak İslam âlimlerinin yolu değildir.
Bir söze, 99 âlim küfür dese, bir âlim küfür değil dese, Allahü teâlâ da, o bir âlimin sözüne göre hüküm verip, o kimseyi kâfir yapmıyor.

Namaz kılmak iman alametidir. (Namaz kılarken düşünüyorsun) diye bir Müslümana kâfir demek çok çirkindir.

Fâtiha okurken insan çok şey düşünebilir. Düşündüğü şeye tapmış olmaz. İnsanları küfre sokmaktan sakınmalı, aksine küfürden kurtarmak için tevil etmeli. Kalbe gelen kötü düşüncelere küfür demekten kaçınmalı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kötü düşünce, dille söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe, Allahü teâlâ, o kötü düşünceyi affeder.) [Buhârî]

Şehveti kırmak
Sual: Şehveti çok olan ne yapmalıdır?
CEVAP
Şehveti tahrik eden şiir ve şarkılardan uzak durmalı, cinsellik ihtiva eden kitapları okumamalı, televizyondaki ve internetteki böyle yayınlardan sakınmalı.

Sirke yemeli, çünkü sirke şehveti kırar. Kuvvetli gıdalardan da uzak durmalı. Oruç tutmak ve gece ibadet etmek de faydalıdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Oruç ve gece ibadeti şehveti keser.) [İ. Ahmed]

Dînî nikâh dinimiz emrettiği için yapılır

Sual: Dînî nikâhla belediye nikâhı arasında dinen bir fark var mıdır?
CEVAP
(Dînî namaz), (dînî oruç) denmediği gibi, nikâh akdine de, (dînî nikâh) denmez. Ancak resmi nikâha (belediye nikâhı) da denildiği için, birini diğerinden ayırmak maksadıyla dînî nikâh demekte mahzur yoktur. Dînî nikâha (imam nikâhı) demek ise çok yanlıştır. Birçok yazara göre, her iki nikâh aynı ise de, aralarında çok önemli farklar vardır:

1- Dinen, Müslüman kadınla gayrimüslim erkek evlenemez. Belediye nikâhında böyle bir şart yoktur.
2- Müslüman erkek veya kadın, mürted, ateist veya dinsiz biriyle evlenemez. Belediye nikâhında böyle bir şart aranmaz.
3- Dinen, sütkardeşle evlenilmez. Belediye nikâhında böyle bir şart yoktur.
4- Dinen, boşama hakkı erkeğindir. Nikâh kıyılırken, bu hak kadına da verilebilir. Fakat belediye nikâhında, kanunen boşama hakkı her ikisinin de değildir. Bu işe mahkeme karar verir. Boşamak isteyen buna karar veremez. Erkek veya kadından biri diğerini dinen boşayabilirse de, mahkeme boşamadıkça kanunen evli sayılırlar. Dinen ise, aynı evde kalmaları caiz olmaz.

Dînî nikâh, dinimiz emrettiği için yapılır

5- Evlendirme memuru, bu işi belediye başkanı adına yapar. Dinen, belediye başkanının böyle bir hakkı yoktur.
6- Dînî nikâhta iki erkek şahit veya bir erkekle iki kadın şahit olması gerekir. Şahitlerin Müslüman olması da şarttır. Belediye nikâhında ise, şahitlerin cinsiyeti ve dini önemli değildir.
7- Dînî nikâh, dinimiz emrettiği için yapılır. Belediye işlemleri ise, kanun emrettiği için yapılır. Oruç tutan kimse, dinin emrini yerine getirir, fakat perhiz yapan kimse, akşama kadar aç dursa da, oruç tutmuş sayılmaz. İkisi de aç, ama aralarında fark olduğu gibi, belediye muamelesi ile dînî nikâh birbirine çok benzese de, aralarında çok fark vardır. Biri diğerinin yerine geçmez. Hele bazı Avrupa ülkelerinde homoseksüellerin, lezbiyenlerin birbirleriyle evlenmeleri belediyede oluyor. Bunun ne demek olduğu düşünülürse, konu da iyi anlaşılmış olur.

Beynamaz
Beynamazın imanı, zayıflar, sağlam kalmaz,
Kolayca küfre girer, farkında bile olmaz.

Kalbi kırıkların duası kabul olur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, (Hastalık, Allahü teâlânın bir kemendidir, fakirlik de zindanıdır. Bunun ikisini de sevdiklerine verir) buyuruyor. Bazı büyükler, ağrı sızıdan çok muzdarip oldukları, çaresiz kaldıkları zaman, (İrhâm yâ Rabbî=Bana merhamet eyle ya Rabbî) diyerek, Allahü teâlâya sığınırlardı. Müslümanlar da böyle yapmalı. (Ben kalbi kırıkların yanındayım) hadis-i kudsîsi, (Hastaların, dertlilerin, borçluların duasını kabul ederim) demektir. Kalbi kırıklardan dua almaya çalışmalı.

Emir verir gibi, (İlla bana dua et!) diyerek zorla dua alınmaz. Öyle bir iş yapalım ki bize dua etmek, karşımızdakinin içinden gelsin. İşte bu şekilde dua almak, kolay değildir. Ama makbul olanı budur.
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri herkesten dua alırdı. Bir gün alışveriş yaparken alışveriş yaptığı kişiden dua almadan köye döndü. Sonra tekrar o kişinin yanına gitti ve herkesten dua aldığını, ondan dua almayı unuttuğu için geri döndüğünü söyleyince adam ellerini açarak, (Yâ Rabbi, bunun kalb gözünü aç!) diye dua etti. İşte Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o dereceye bu dua ile ulaştı.

Çok kişinin sevip saydığı meşhur bir kimse, mübarek bir zatı ziyaret eder. Sohbet esnasında o kimse, (Efendim bu nasıl oluyor? Ben mevkii, makamı ne kadar yüksek olursa olsun öyle herkesi çok önemsemem, fakat sizin henüz isminiz geçerken dahi hürmet duyuyorum ve içimden sevgi geliyor) der. Mübarek zat da, anne duası almanın önemini anlatıp buyurur ki:

(Altı yaşında ilim tahsiline başladım. Annem vefat ettiği güne kadar, bir kez bile onun elini öpmeden evden ayrılmadım. Bir defa vapuru kaçıracaktım. Aceleyle evden çıktım, yarı yolda, annemin elini öpmediğim hatırıma geldi. Hemen geri döndüm. Annem, “Ne oldu, bir şey mi unuttun?” dedi. “Evet, çok önemli bir şey unuttum. Elini öpmeyi unuttum” dedim. Annem de, “Sen deli misin oğlum, vapuru kaçırdın” dedi. Ben de, “Kaçarsa kaçsın, elini ver öpeyim” dedim. Elindeki anahtarı yere bırakıp, ellerini açtı, “Yâ Rabbî, ben oğlumdan razıyım, sen de razı ol!” diye ağlayarak dua etti. İşte bu dua sayesinde çok nimetlere kavuştum.)
Ölmüşlerimizi de unutmamalı. Peygamber efendimiz; (Ölünün mezardaki hâli, imdat diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, ölü de, babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler) buyuruyor. Hiç değilse bir Fatiha okumalı. Eğer biz okursak, bizden sonrakiler de bizim için okurlar.

Kapalı olan kaba su dolmaz

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda yapılan dine hizmet, Allahü teâlânın yardımı ve büyüklerin duasıyla, hizmet edenler de buna layık olduğu müddetçe devam eder. Çünkü kap ne kadar yağmura açıksa, o kadar dolar. Ama kap eğrilir veya ters dönerse, yine yağmur altında olduğu hâlde dolmaz. (Bir kimse kör ise, Güneş'in suçu ne?) buyuruluyor. Gözümüzü körleştirip bu nimetten mahrum kalmamalı. Bu hizmetlere lâyık olmak için, dinimize uymayan bir söz söylemekten veya iş yapmaktan çok sakınmalıyız.

Bu hizmet, yuvarlanan kar parçasının hızı arttıkça büyüdüğü gibi, yani çığ gibi büyür. Alınacak tedbirler, büyümeyi engellemek için değildir. Zaten gelen çığı durdurmaya kalkarsak, altında eziliriz. O çığ, hızını alıp gider. Ancak bu büyümenin, gerek bizi, gerekse çevreyi rahatsız etmeyecek şekilde dengeli olmasına çalışılmalı. Ona göre tedbirler alınmalı.

Dolayısıyla hizmetlerin büyüme ve başarısındaki birinci esas, dengenin sağlanmasıdır. Çünkü eğer çığın dengesini kaybederseniz, kendi çığırından çıkıp ayrı bir yola girer. O yol da, çığın yapısına uygun olmadığından, çığ hem kendisini eritip bitirir, hem de başkalarını sıkıntıya sokar. Onun için denge sağlanmalıdır. Denge ne kadar korunursa, o kadar başarı olur. Emanet, ehlinde olduğu için, bu denge her zaman iyi korunmuştur. Bize düşen görev, kendimiz dengeyi sağlamaya çalışmak değil, bize verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etmektir.

Allahü teâlâ, Güneş'i, Ay'ı, yıldızları, rüzgârı, hâsılı her şeyi bir dengeye göre yarattı. Kur’an-ı kerimde mealen, (Ben her şeyi hesap, ölçü üzere yarattım) buyuruyor. Tabiatta ölçüsüz, hesapsız hiçbir şey yoktur. İşte bu dengeden ötürü, tabiat kanunları hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Aksine, biz hep ondan faydalanıyoruz. Öyle faydalı ki, muazzam olan bu kanunlar çerçevesinde muazzam olaylar oluyor, ama çok kimse bunun farkında bile değildir. Yani devamlı hareket var, ama kimseyi rahatsız etmiyor. Ancak tabiî afetler olunca etrafımızda bir şeyler olduğunu fark ediyoruz, fakat onlara da genelde biz sebep oluyoruz. Nitekim Şûra sûresinde mealen, (Size gelen sıkıntılar, kendi kazandıklarınızdır. Çoğunu da affedip, size göndermiyor) ve Rûm sûresinde mealen, (İnsanların yaptıkları işlerle, karada ve denizde fesat hâsıl oldu. Her şey bozuldu) buyuruldu.

Yemek kırıntılarını atmak

Sual: Tabakta bırakılan yemeği, sofradaki ekmek ve yemek kırıntılarını atmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Evet, israf olur. Bu kırıntılar toplanıp, kedi, köpek, koyun, sığır, karınca, kuş, tavuk gibi hayvanlara yedirilirse israf olmaz. Tabağa yiyeceğimiz kadar yemek koymalı. Çok konur ve kalırsa saklayıp başka öğünde yemeli. Az kalırsa sıyırıp yemeli. Üç hadis-i şerif:

(Tabağı parmakla sıyırın, parmağı yalayın!) [Müslim]
(Yemek sonunda parmakları yalamalı! Çünkü bereketin hangi lokmada olduğu bilinmez.) [Müslim]
(Allahü teâlâ, tabağı sıyırıp parmağını yalayanı, iki cihanda tok tutar.) [Taberanî]

Kendilerine çağdaş diyen batı hayranı kimseler, görgüsüz saysalar da, parmağı yalamak ve düşen lokmayı alıp yemek, insanı israftan kurtardığı gibi, kibir ve riyayı giderir, berekete kavuşturur. Özellikle de, Peygamberlerin efendisine uymak ve emrini yapmak şerefini kazandırır. Mevcuttan istifadeye ve gelecek nimetin artmasına sebep olur. Tepki gösterecek kimse olmadığı zaman, bu sünnetleri ihmal etmemelidir.

Eli boş çevirmez
Boş çevirmez elini, (Yâ Rabbî lütfet) dersen,
Şânı yücedir, verir, ne kadar çok istersen.

Din değişmez
Sual: (Peygamberim) diyen biri, yeni anayasa yapar gibi, (Bundan sonra, bir erkek iki kadınla evlenemeyecek, kadın da erkeği boşayabilecektir. Namaz tek vakte, oruç üç güne indirilmiştir. Yükseklerden gelen bir emirle Kur’anda değişiklik yapılacaktır) gibi saçma sapan talimatlar veriyor. Bunlar nasıl böyle şeyler söyleyebiliyorlar?
CEVAP
Bugün (Peygamberim), (Resulüm) veya (Mehdi’yim) diyenler, ya akıldan noksan veya sapıklara hizmet eden kimselerdir. S. Ebediyye’de deniyor ki: (Şimdi yeryüzünde değiştirilmemiş bulunan hak din, yalnız Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dinidir. Allahü teâlâ söz vermiştir ki, bu din, Kıyamete kadar bozulmadan doğru olarak kalacaktır.)

Bir âyet-i kerimede mealen, (Dininizi tamamladım, dinde noksanlık yoktur) buyuruyor. Noksanlık olmayan dinde değişiklik yapılır mı hiç? Değişiklik yapılacak olsa onu gönderen yapar. Başkalarının değiştirmeye ne hakkı var?

Kur’anın hükümlerini, (Peygamberim) diyen sahtekârlar değiştiremezler. Üç âyet-i kerime meali:

(Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]
(Allah’ın kelamını [Kur'an-ı kerimi] kimse değiştiremez.) [Enam 115]
(Kur’an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42]

(Mehdi’yim) veya (Peygamberim) diyen delilerin veya sapıkların hiçbirinin Kur’an-ı kerimi değiştirmeye gücü yetmez.

Mevla için
Delirsen Mecnun gibi, çöl aşsan Leyla için,
Boşa gider gayretin, değilse Mevla için.

Mürşid-i kâmil kimdir?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müminler dört kısımdır:
1- Kelime-i şehadet getirenler.
2- Salihler: Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için uğraşanlar.
3- Evliya olanlar: Allah’ın rızasına kavuşmuş olanlar.
4- Mürşid-i kâmil olanlar: Başkalarının da kavuşması için uğraşanlar.

İmam-ı a'zam hazretleri de, tıpkı İmam-ı Rabbânî, Ma’rûf-î Kerhî ve Hasan-ı Basrî hazretleri gibi mürşid-i kâmil idi. Ama vazife taksimi yapmışlardı. İmam-ı a'zam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Mâlik ve İmam-ı Ahmed gibi âlimler dinin fıkıh kısmıyla, diğer evliya da tasavvuf kısmıyla meşgul olmuştur. Neticede hepsi de Müslümanların din ve dünya müşküllerini çözmek için çalışmışlardır.

Mürşid-i kâmil, her hareketinde İslamiyet’e uyan, her an Allahü teâlâyı hatırlayan kişidir. Melekler bir anda çeşitli yerlere gidebilirler. Allahü teâlâ, bu kuvveti mürşid-i kâmillerin ruhuna da vermiştir. Bir mürşid-i kâmilin iki talebesi olsa, biri doğuda, biri batıda olsa, ikisine de aynı anda emr-i Hak vâki olsa, yani ölmek üzere olsalar, ikisinin de imdadına yetişip, imanla ölmelerini sağlar. Noksanlıklarımız, ancak sohbetle giderilir. Sohbet imkânı yoksa kitapları okunur.

Emaneti ehline vermek
Bir kaptanın, işinin ehli olduğu, normal seyirde değil, dev dalgalarda, şiddetli fırtınada, gemiyi sağa sola çarptırmadan, batırmadan götürmesinden belli olur. Yoksa normal zamanda herkes götürebilir.
Emaneti ehline vermek dinimizin emridir. Nisâ sûresinin 58. âyetinde mealen, (Allahü teâlâ size emânetleri ehline vermenizi emreder) buyuruluyor. Peygamber efendimiz, (Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin) buyurunca, (Yâ Resulallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?) diye sordular, (Görev, ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin) buyurdu. Bu, hatır gönül işi değildir. Emaneti ehline vermeyen haindir. Onun için her işi ehline, yani layık olana vermelidir. İşin ehli dururken, işi ona vermeyen mesul olur. İşi, ehli olmayana vererek zayi eden de vebal altına girer. Bunun için, büyük zatlar her zaman emaneti ehline teslim etmişlerdir.

'Yalnız senden yardım isteriz' mealindeki âyet

Sual: Allah’tan başkasının iş yaptığını söyleyen, mesela (Aspirin ağrıyı kesti), (Resulullah'ın veya Abdülkadir Geylani’nin hürmetine Allah duamı kabul etti) diyen, Fâtiha sûresindeki (Biz yalnız senden yardım dileriz) mealindeki âyete göre, güya müşrik oluyormuş. İlaçtan, enbiyadan veya evliyadan yardım istemek şirk mi oluyor?
CEVAP
Hayır, şirk olmaz. İnsana yardım etme kuvvetini veren Allahü teâlâdır. Asıl, (Enbiya ve evliya yardım edemez) diyerek Allahü teâlânın kudretinden şüphe eden müşrik olur. Muteber bir menkıbe:

Ebul Hasan-ı Harkanî hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin) buyurur. Yolda talebelerini eşkıya yakalar. Kurtulmak için Allahü teâlâya dua ederlerse de kurtulamazlar. Bir talebe, (Yâ Ebel Hasan, imdat!) der. O talebeyi eşkıya göremez. Diğerlerinin neleri varsa alırlar. Sefer dönüşü hocalarına, (Biz Allah’tan yardım istediğimiz hâlde soyulduk, fakat şu arkadaşımız sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?) derler. O da, (Allahü teâlâ, günahkâr kimselerin duasını kabul etmez. Arkadaşınız, benden yardım isteyince, onun duasını Allahü teâlâ bana duyurdu. Ben de, “Yâ Rabbî, bu talebemi kurtar!” dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece vasıta oldum, dua ettim. Kurtaran Rabbîmizdi) diye cevap verir. (Tezkiret-ül-evliya)

Vehhabiler, (Ölmüş evliya ve enbiyadan yardım istenmez) diyor. Mesela darda kalan insanlara, Hızır aleyhisselamın ruhunun yetiştiğini inkâr ediyorlar. Hâlbuki ruhun ölmediği, âyet ve hadislerle açıkça bildirilmiştir. (İmdat yâ Hızır) demek şirk olmaz, Allah’tan yardım istemek, sebebe yapışmak olur. (İmdat yâ Resulallah, şefaat yâ Resulallah) demek de şirk değil, Allah’tan yardım istemek olur. Allahü teâlâ yardım isteyenin sesini bu zatlara duyurmaya ve onların ruhlarına da yardım etme kuvvetini vermeye, elbette kâdirdir. Dirilere yardım etme kuvvetini veren Allahü teâlâ, ölmüş zatlara da vermektedir. Bunlara şirk demek, Allahü teâlânın kudretinden şüphe etmek olur.

Evliyanın diri veya ölü olmasının farkı yoktur. Büyük bir zat vefat edince, feyzi kesilmez, hattâ artar. (İrşad-üt-talibin)

Puta tapsan da gel!

Sual: Hazret-i Mevlana, ne kadar liberal ve hümanist bir zatmış ki, (Gel, gel, her kim olursan ol gel, müşrik veya Mecusi de olsan, puta tapsan da gel!) diyor. Niye diğer İslâm âlimleri bu kadar liberal ve hümanist değildir?
CEVAP
Bu sözün liberal veya hümanist olmakla ilgisi yok. Bir insan çok büyük günah işler, affolmaktan ümidini kesebilir. Bir dinsiz, (Cennet ve Cehennem varsa ben yandım) diyebilir. Bâtıl din sahibi, (Benim dinim bâtılsa cehennemliğim) diye korkabilir. Hazret-i Mevlana bunlara, (Korkma, ne olursan ol gel!) diyor. Bu, (Gel de öyle kal) demek değildir. (Müslüman değilsen Müslüman ol, günahkârsan tevbe et, önceki hâlinden dolayı ümitsiz olma! Allahü teâlâ tevbe edilip bir daha yapılmayan her günahı affeder) demektir. Her İslam âlimi böyle diyor. Bunun aksini söyleyen, (Gel de olduğun gibi kal!) diyen hiçbir âlim yoktur.

Allah’ı cisim sanmak
Sual: Dinde reformcu biri, hâşâ, (İmansızlar, Allah’ı ellerine geçirseler meydan dayağı atarlar) diyor. Allah'ı böyle cisim olarak göstermek küfür değil midir?
CEVAP
Her şeyin yaratanı, sahibi yüce Allah hakkında böyle çirkin ifade kullanmak elbette küfürdür.

Üvey kardeşler
Sual: Babamın eşi ölünce, dul ve çocuklu olan annemle evlenmiş. Annemle gelen üvey ablam var. Babamın ölen eşinden de bir abim var. Bunlar, birbiriyle evlenebilir mi?
CEVAP
Elbette evlenebilirler, çünkü ikisinin de, ana babaları ayrıdır. Hiçbir akrabalıkları yoktur. Babanız, ileride anneniz olacak kadına, (Oğluma kızını ver, seninle biz evlenelim) demiş oluyor. Bu gayet normaldir.

Götürü alışveriş
Sual: Bir markete gidiyorum. Sepeti çeşitli mallarla dolduruyorum, çoğunun fiyatını da bilmiyorum. Kasiyer, her birinin barkodunu okutuyor. Mesela hepsi 70 lira etti diyor. Biz de 70 lirayı veriyoruz. Böyle alışveriş sahih midir?
CEVAP
Götürü usulüyle olduğu için sahihtir. Her birinin ayrı ayrı fiyatını bilmemiz gerekmez. Hattâ cinsleri ve fiyatları farklı olan mallardan birer ikişer bir poşete koysak, satıcı, (Hepsine 50 lira ver) dese, bu alışveriş de sahihtir.

Emr-i marufa devam etmem uygun olur mu?

Sual: Emr-i maruf için dînî yazıları internette, forumlarda, sosyal paylaşım sitelerinde yayınlıyor, maille de herkese gönderiyorum. Gazetede, TV’de dine aykırı bir şey görsem, hemen arayıp, gerekli ikazı yapıyorum. Camide bid’at işleyenleri ikaz ediyorum. Bu şekilde emr-i marufa devam etmem uygun olur mu?
CEVAP
Hayır, uygun değil. Tepkiye, fitneye sebep olmamalıdır. Başka sitelerde, mail gruplarında da, bu doğru bilgilere karşı, bozuk kimseler tarafından yorumların yapılmasına, böylece bid’atin ve bâtılın yayılmasına sebep olabilir.

Biz sadece uygun gördüklerimize kitap vermeliyiz, uygun dînî siteleri tavsiye etmeliyiz. Günümüzde emr-i marufu böyle yapmalı. Trafik levhası gibi sadece yol göstermeliyiz. Müctehid gibi, görüşlerimizi ictihad olarak, senet olarak göstermemeliyiz. Müctehidler jeneratör gibidir. Biz jeneratör gibi üretken değil, kablo gibi iletken olmalıyız. Yani müctehidlerden geleni aynen nakletmeli, ekleme çıkarma yapmamalıyız. Bunun da tek yolu kitap vermektir. Değiştirmeden de olsa bir şey yayınlamamalı. Abdülgani Nablusî hazretleri buyuruyor ki:
Emr-i maruf ve nehy-i münkeri elle yani güç kullanarak yapmak hükümete; dille, söz ve yazı ile [kitaplarla ve diğer yayın vasıtalarıyla] yapmak din adamlarına, âlimlere; kalble yapmak, [emr-i maruf yapanlara, dua etmek ve gücü nisbetinde maddî yardımda bulunmak] ise her Müslümana farzdır. Kendinin ve Müslümanların dinine veya dünyasına zarar gelecek işleri bırakmak vacib olur. (Hadika)

Kadızade Ahmed Efendi de buyuruyor ki: Etkili olacaksa, emr-i marufu yapmak vacib, fitneye sebep olacaksa terk etmek vacib olur. (Birgivî şerhi)

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Kıyamette bir kimseye, günah işleyene niçin engel olmadığı sorulacak, o da “Onun zararından korktum, Allah’ın affına güvendim” diyecek ve mazur görülecektir.) [İbni Mace]

Yazarın görüşü
Sual: Bir yazar, bazen farklı görüşler ileri sürüyor. Bir arkadaş bu yazarın yüzünden o gazeteyi okumaktan vazgeçti. Böyle yapmak doğru mudur?
CEVAP
Doğru değildir. Bir gazetede farklı dünya görüşünde yazarlar bulunabilir. Önemli olan gazetenin genel politikasıdır. Bir kimsenin farklı fikirleri yüzünden bütün gazete dışlanmamalıdır.

Kulağa küpe olacak söz
Sual: Ömür boyu uygulayacağım, kulağıma küpe olacak bir nasihat bildirir misiniz?
CEVAP
İmam-ı Gazalî hazretlerinin Kıyamet ve Âhiret kitabındaki hadis-i şerifte, (Yapacağın bir işten, Allahü teâlânın razı olup olmadığını düşün! Eğer Onun rızasına uygunsa yap, değilse yapma!) buyuruluyor. Bu hadis-i şerif, kulağımıza küpe olursa ömür boyu bize yeter. Bu çok sağlam bir ölçüdür. Bu ölçüye uyarsak, yanlış iş yapmaktan ve günaha girmekten korunmuş oluruz.

İtiraz ve namaz
Felah isteyen herkes, bıraksın itirazı!
Tâdil-i erkân ile kılmalı her namazı.