3 Mayıs 2011 Salı

Arapça Ders Videoları

Es selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu

Ebu Zerka Hocamızın Ed-Durusul Luğatil Arabiyye kitaplarından yapıyor olduğu arapça ders videolarını aşağıdaki linklerden download edebilirsiniz. Bu derslerden faydalanabilmek için arapça bilmenize gerek yok çünkü dersler hiç arapça bilmeyenleri hedeflemekte. Derslerin işlendiği kitabı ise bu linkten elde edebilirsiniz.


Arapça Ders Videoları İçin Tıklayın.



Arapça öğrenmek istiyorum, arapça nasıl öğrenilir, arapça eğitimi, arapça video, arapça ders, arapça video download, arapça ders download

1 Mayıs 2011 Pazar

Yalnızca Allah’a Seslenip Dua Edilir

Yalnızca Allah’a Seslenip Dua Edilir
 
Allah’a dua etmek, ondan yardım dileğinde bulunmak ve ona sığınmak en muazzam, en önemli ibadet çeşididir.
Dua iki çeşittir.
1-Namaz, oruç vb. ibadetler lisân-ı halle yapılan dualardır.
2-Dilekte bulunmak, yalvarmak, yakarmak sûretiyle ihtiyaçların Allah’tan istenmesi de lisân-ı kavil ile yapılan dualardır.
“Rabbimiz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 40/60) Allah Sübhânehu ve Teâlâ bu âyet-i kerîmesinde kendisine dua edilmesini emrederek duanın bir ibadet olduğunu bildirmektedir. Büyüklük taslayarak böyle bir ibadetten uzak duranlara ise azap vaadinde bulunmaktadır.
“Dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak O’na dua edin!...” (Mü’min, 40/65) Bu âyette ifâde edilen dua, her iki türü de kapsamaktadır. Duada ihlâslı olunması emriyle yalnızca Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya dua edilmesi, dolayısıyla başkasına değil sadece ona kullukta bulunulması, yalnızca ondan istenmesi, bir tek ondan yardım dilenmesi ve sırf ona iltica edilmesi emredilmektedir.
“Mescidler hiç şüphesiz ki, Allah’ındır. Bu itibarla oralarda, Allah ile beraber başka birine dua edip yalvarmayın!” (Cin, 72/18) Arap Dili’ndeki bir kurala göre nehyin (olumsuz emrin) ardından gelen nekra (belirsiz) isim umum mânâ ifade etmektedir. Buna göre âyet-i kerîmenin anlamı “Allah ile beraber başka hiçbir kimseye dua edip yalvarmak câiz değildir” demektir.
“Allah’tan başka kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırıp durandan daha sapık kim vardır? Hâlbuki o kimseler, bunların dua ve çağırılarından habersizdirler.” (Ahkaf, 46/5) Allah dışında, birtakım ölülere ve taşlara seslenip dua edenden daha sapık kimse yoktur.
Bu âyette geçen (kimseler şeklinde tercüme edilen) “men” مَنْ ﴾﴿kelimesi malum olduğu üzere akıllı varlıklar için kullanılır. Bu da âyetin kendilerine dua ve ibadet edilen peygamberler, melekler ve sâlih kimseler hakkında nâzil olduğunu göstermektedir.
Bütün bunları Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, “Dua ibadettir.”[i] sözünde toplamıştır.
İbn Abbâs (68/687) radiyallâhu anhumâ’ya hitâben de şöyle buyurmuştur: “(Birşey) İsteyeceksen sadece Allah’tan iste! (Birinden) Yardım dileyeceksen sadece Allah’tan dile!”[ii]
Ahmed ve Taberânî, ‘Ubâde b. es-Sâmit (34/654) radiyallâhu anh’ın şöyle anlattığını rivâyet ederler: “Ebû Bekir (13/634) radiyallâhu anh, ‘Haydi kalkın, şu münafığa karşı Rasûlullah’tan yardım dileyelim!’ demişti. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem “Benden değil, yardım ancak Allah’tan dilenir.”[iii] buyurmuştu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hayatta iken bile durum böyle olduğuna göre vefatından sonra nasıl ondan yardım istenebilir.
Sonuç olarak dua ve yardım dilenme sadece Allah’ın hakkıdır. O’ndan başkasına yöneltilmesi asla câiz değildir. Allah’tan başkasına dua eden, yardım dileğinde bulunan ya da O’ndan başkasının korumasına sığınan kimse, Allah’tan başkasına ibadet etmiş olur. Buna göre; Allah’tan başkasına dua etmek şu üç durumda şirk kapsamında değerlendirilir:
a) Yalnızca Allah’ın kudretinde olan bir şeyin yaratılmıştan istenmesi. Meselâ; kalplere hidâyet etme, günahların bağışlanması, evlat bahşedilmesi, yağmurun yağdırılması vb. istekler. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidâyet eder. Allah her şeyi bilendir.” (Teğâbûn, 64/11), “Ve günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!” (Âl-i İmrân, 3/135), “Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar.”(Zümer, 39/53), “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar (çocuklar) ve torunlar yarattı ve sizi temiz gıdalarla rızıklandırdı.” (Nahl, 16/72), “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir.”(Lokmân, 31/34).
 
b) Ölüye dua edip, ondan dilekte bulunulması. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “… O’ndan başka çağırıp durduklarınız, bir çekirdek lifine bile sahip değillerdir. Eğer onları çağırsanız, çağırışınızı işitmezler. Faraza işitseler bile, size karşılık veremezler. Kıyâmet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler. (Bu gerçeği) sana, her şeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber vermez.” (Fâtır, 35/13-14), “Allah’tanı başka kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırıp durandan daha sapık kim vardır? Hâlbuki o kimseler, bunların dua ve çağırılarından habersizdirler. Nitekim insanlar haşrolundukları zaman onlar, kendilerini çağırıp duranlara düşman olurlar ve bunların kendilerine ibadet edegelmelerini (bildiklerini) reddederler” (Ahkâf, 46/5, 6) Yukarıda da zikrettiğimiz gibi bu âyetlerdeki “men” مَنْ ﴾﴿kelimesi akıllı varlıklar için kullanılmaktadır.
 
c) Hazır bulunmayan üçüncü şahıslara, gâipteki birisine dua etmek. Sesleri tamamen kuşatan, her şeyi işiten yalnızca Allah’tır. Yaratıklar açısından gâip sayılan durumlarda sıkıntıda bulunana yardım edebilecek yalnız Allah’tır. Zira işitmesi bütün sesleri kuşatan sadece Allah’dır. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar?” (Zuhruf, 43/80), “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. İster bundan daha az, ister daha çok olsunlar ve nerede olurlarsa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.”(Mücâdele, 58/7). Ne insanoğlundan hiç kimse, ne de mahlûkattan hiçbir şey, kulların hepsinin seslerini duyamaz. Her kim insanoğlundan herhangi birinin, kulların hepsinin seslerini duyduğunu söylerse, o bu sözüyle Hıristiyanların “Şüphesiz Mesih (İsa) Allah’ın oğludur” (Tevbe, 9/30) sözlerine benzer bir söz söylemiş olur. Allah onların bu sözlerinden ne kadar da yücedir.
 
Faysal b. Kazzâr el-Câsim’in
“Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları” Adıyla Basılan Eserinden


[i] (SAHİH HADİS): Ahmed (4/267, 271, 276, 277); Ebû Dâvûd (No:1479); Tirmizî (No:2969, 3247, 3372); Nesâî “es-Sünenü’l-Kübrâ” (No:11400); İbn Mâce (No:3828) ve diğerleri en-Nu’mân b. Beşîr radiyallâhu anh’den. Bk. el-Elbânî, Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:3407); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:2230); Ahkâmu'l-Cenâiz (s. 246); Sahîhu’l-Edebi’l-Müfred (No: 550).
[ii] (SAHİH HADİS): Ahmed (1/293, 303); Tirmizî (No:2516); İbn Ebî ‘Âsım “es-Sünne” (Zılâlu’l-Cenne, No:315-318); Hâkim “el-Müstedrek’’ (3/541, thk. ‘Atâ’ No: 6303, thk. ‘Allûş No: 6357) ve diğerleri Abdullah b. ‘Abbâs radiyallâhu anhumâ’dan. Bk. el-Elbânî, Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:7957); Şerhu’l-‘Akîdeti’t-Tahâviyye Tahkiki (s. 266, 274 nolu dipnot); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:5302); Zılâlu’l-Cenne (No:315-318).
[iii] (ZAYIF HADİS): Hadisi bu lafızla Taberânî el-Mu’cemu’l-Kebîr’de ‘Ubâde b. es-Sâmit radiyallâhu anh’den (el-Mu’cemu’l-Kebîr’de ‘Ubâde b. es-Sâmit’in Müsned’inin yer aldığı bölüm mâlesef kayıptır)   (bk. Mecma‘u’z-Zevâid, 10/159) rivâyet etmiş olup isnâdında Abdullah b. Lehî‘a (174/790) bulunmaktadır ki, kitapları yandıktan sonra ezberi kötüleşmiş ve karıştırmaya başlamıştır. Bu nedenle hadis âlimlerinin ekserisi Abdullah b. Mübârek (181/797), Abdullah b. Vehb (197/812), Abdullah b. Yezîd el-Mukrî (213/828) gibi bu olaydan önce O’ndan hadis dinleyen ya da Kuteybe b. Sa‘id (240/854) gibi rivâyetlerini İbn Lehî‘a’dan semâan değil de belli bir kitaptan yapan kişiler dışındaki râvilerin rivâyetlerini zayıf görmüşlerdir. Burada hadisi İbn Lehî‘a’dan rivâyet eden Sa‘îd b. Kesîr b. ‘Ufeyr (226/841) bu râvilerden değildir. Hadisi ayrıca buna yakın bir lafızla Ahmed (5/317) ve İbn Sa’d “et-Tabakâtü’l-Kübrâ” (1/295) rivâyet etmişlerdir. Bu rivâyet de ilgili neden ve ayrıca senedindeki adı zikredilmeyen bir râvi nedeniyle zayıftır. Bk. Mecma‘u’z-Zevâid (8/40); Müsned Tahkiki (37/381, 1 nolu dipnot). Ay. bk. İbn Teymiyye “el-İstiğâse fi’r-Reddi ‘ale’l-Bekrî (s. 169, 184, 186, 199); İbn Kesîr “Telhîsu’l-İstiğâse fi’r-Reddi ‘ale’l-Bekrî” (s. 153-155). Abdullah b. Lehî‘a hakkında daha geniş bilgi için bk. Ahmed İsmâîl Şekvekânî ve Sâlih Osmân el-Lahhâm “Mu’cemu Esâmi’r-Ruvâti’llezîne Terceme lehümü’l-‘Allâme Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî Cerhan ve Ta’dîlen” (2/660-674).
 
http://www.ummulkura.com.tr/FaydaliNotDetay/42-Yalnizca-Allah%E2%80%99a-Seslenip-Dua-Edili.aspx

Şirk Nedir ?

Şirk Nedir?
 
Şirk üzere ölen kimsenin bütün amelleri boşa çıkar; karşılıksız kalır. Şirk koşmuş olan kimse, ölmeden önce tevbe etmezse, Allah tarafından ebediyen bağışlanmaz. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları), dilediği kimse için bağışlar.” (Nisâ, 4/48)
“Biliniz ki kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun varacağı yer ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”(Mâide, 5/72)
“Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun eğer Allah’a şirk koşarsan, muhakkak bütün amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun.”(Zümer, 39/65)
 
Allah’a şirk koşmak: Bütünüyle yalnız O’na ait olan hususlarda bir başkasını Allah ile birlikte ortak tutmaktır. Yaratılmışların sahip olması sözkonusu olmayıp, bütünüyle bir tek kendisine ait olan hususlar üçtür: Rablık (Rubûbiyet), İlahlık (Ulûhiyet), İsim ve Sıfatlar.
1) Rablık (Rubûbiyet): Allah’ın her şeyin rabbi olması; yâni yaratma, mülkiyet, tasarrufu ile dilediği gibi yönetme, fayda ve zarar verme, rızık verme, diriltme ve öldürme ve buna benzer fiillerin yegâne sahibinin Allah-u Teâlâ olmasıdır. Bu konuda O eşsiz ve benzersizdir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na âittir.” (A’râf, 7/54), “Göklerin ve yerin mülk ve hükümranlığı Allah’ındır.” (Âl-i İmrân, 3/189), “Allah, bütün işi gökten yere tedbir edip düzenleyendir.” (Secde, 32/5), “O, hem dirilten hem de öldürendir.” (Gâfir, 40/68), “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başkagiderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun fazlını geri çevirecek de yoktur.” (Yûnus, 10/107).
 
2) İlahlık (Ulûhiyet): Allah’ın ibadet (kulluk) edilecek bir tek ilah olmasıdır. Ondan başkasına ibadet (kulluk) edilemez. İbadet türlerinden küçücük bir şeyle bile olsa yaratılmışların hiç birisine ibadet edilemez. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Gerçek şudur ki ben, Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et.” (Tâ-hâ, 20/14), “Allah, O’ndan başka hiçbir ilah bulanmayan Allah’dır. O hayydir, kayyûmdur.” (Bakara, 2/255), “(Rabbimiz!) Ancak sana ibadet (kulluk) ederiz.” (Fâtiha, 1/5), “Hayır! Yalnız Allah’a ibadet (kulluk) et.” (Zümer, 39/66).
 
3) Allah’a âit olan isimler ve sıfatlar (Esmâ ve Sıfat): Allah’ın, yaratılmışların sıfatlarına benzemeyen Yüce Sıfatlarla niteli ve yalnızca kendisi için kullanılabilen isimlere sâhip olmasıdır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “En güzel isimler (el-esmâu’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin.” (A’râf, 7/180), “O’nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?” (Meryem, 19/65), “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11).  
 
Allah ile birlikte bir başka yaratıcının bulunduğuna, Allah yanında bir başkasının da fayda ve zarar verebileceğine inanmak gibi rubûbiyet konusunda Allah’ın ortağı olduğunu kabul eden kimse şirk koşmuş olur. Çünkü bu şekilde inanan kimse, yaratmak, fayda ve zarar vermek gibi sadece Allah’a mahsus olan rubûbiyete dair fiiller konusunda Allah’a, O’nun tarafından yaratılan bir yaratılmışı denk kılıyor demektir.
Ölülere yönelip, dua ederek onlardan yardım dilemek; Allah’tan başkası için kurban kesmek ya da adakta bulunmak; bir başka varlığı Allah’ı sever gibi sevmek ya da ondan Allah’tan korkar gibi korkmak; Allah’tan başkasına Allah’a gösterdiği tâzime benzer bir tâzim göstermek gibi bir takım fiilleri işleyen kimse, Allah’tan başka birine ibadet etmiş; ulûhiyet konusunda Allah’a ortak tutup şirk koşmuş olur. Çünkü o, ibadette Allah-u Teâlâ ile birlikte bir başkasını O’na ortak kılmıştır.
Herhangi bir yaratılmışın Allah gibi gücü bulunduğuna, bütün sesleri Allah gibi işittiğine ya da Rahmân, Kuddûs, Rabbu’l-‘Âlemîn (âlemlerin rabbi) gibi isimleri alabilecek başka varlıkların da bulunduğuna inanarak isimleri ve sıfatları konusunda Allah-u Teâlâ ile birlikte bir ortağı bulunduğunu kabul eden kimse de şirk koşmuş olmaktadır. Çünkü bu sûretle isimleri ve sıfatları konusunda Allah ile yaratılmışları denk tutmuş olmaktadır.
Bütün bu hususlarda (rubûbiyet, ulûhiyet, isim ve sıfat konularında) kul, Allah’ı birlemedikçe, muvahhid mümin sayılmaz. Bunlardan herhangi birinde ya da herhangi bir çeşidi ile ilgili bir şeyde Allah’a ortak koşarsa, tevhidi geçersiz olur. Meselâ; rubûbiyeti ikrar edip bu hususta Allah’ı birleyen; fakat adak ibadetinde Allah ile birlikte bir başkasına ibadet eden müşrik olur. Kurtuluşa eren muvahhidlerden sayılmaz. Yalnızca Allah-u Teâlâ’ya ibadet eden ancak bir başka yaratılmışın Allah ile birlikte kâinatın işlerini idare ettiğine inanan kimse de muvahhid sayılmaz, müşrik olur.
 
İster zararı ve faydası olduğu inancıyla olsun, isterse Allah katında şefaatçi olması amacıyla olsun; Allah’tan başkasına ibadet eden kimse, şirk koşmuş olur. Ölülerden, hazırda bulunmayan üçüncü şahıslardan yardım dilemek, Allah’tan başkası için kurban kesmek ya da adakta bulunmak gibi şekillerde Allah dışında, bir yaratılmışa ibadet eden her bir kimse Allah’a şirk koşmuş olur. Yalnızca Allah’ın fayda ve zarar verebileceğine inanıp inanmaması fark etmez. Çünkü Allah’tan başkası için yapılan ibadet her durumda şirktir. Dolayısıyla mabudun fayda ve zarar verebileceğine inanarak yardım dilemek vb. şekilde Allah’tan başkasına ibadet edenle, faydayı da zararı da ancak Allah’ın verebileceğine inanıp Allah’a yaklaşabilmek için şefaat dileğinde bulunarak bir başka varlığa ibadet eden arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de hüküm bakımından aynıdır. Yâni her iki durum da Allah Celle ve Alâ’ya şirk koşmaktır.
Rasûlullah’ın kendileriyle savaştığı kâfirlerin (Mekkeli müşriklerin) Allah’ı; yaratan, rızıklandıran, dirilten (yaşatan), öldüren, fayda-zarar veren ve tüm işleri idare eden olarak kabul etmeleri; fakat bu inançlarının kendilerini İslam’a sokmaması konuyla ilgili bir delildir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Deki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? “Allah” diyecekler. Deki: Öyleyse (O’na âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?” (Yûnus, 10/31)
Yine şöyle buyurur:
“(Ey Muhammed! O müşriklere) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), yeryüzü ve onda bulunanlar kime aittir? “Allah’a aittir” diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de. Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi kimdir? diye sor. “(Bunlar da) Allah’ındır diyecekler. Şu halde siz Allah’tan korkmaz mısınız! de. Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor! “(Bunların hepsi) Allah’ındır” diyecekler. Öyleyse nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de!” (Müminûn, 23/84-89) Allah’ı böyle tanıdıkları halde bu insanlar ne yapmışlardı da bununla kâfir olmuşlardı?
Cevap: Allah’a daha çok yakınlaşmak maksadıyla Allah’tan başkalarına ibadet etmiş ve bununla kâfir olmuşlardı. “Biz o varlıklara Allah’a yakınlaşmak ve şefaat olunmaktan başka bir amaç için yönelmedik; bundan başka bir hedef için onlara dua etmedik. Onlardan değil; Allah’tan istedik. Fakat bu hedef onların şefaati ve onlara yakınlaşma sayesinde gerçekleşsin istedik.” diyorlardı.
Şirk ehlinin yakınlaşma niyetlerine dâir Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka bir takım dostlar edinenler: Biz onlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz derler.” (Zümer, 39/3)
Şefaat niyetlerine ilişkin olarak da Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah’tan başka kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere ibadet ediyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimiz, diyorlar. De ki: “siz göklerde ve yerde olup da Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” (Yûnus, 10/18)
Kurban, adak, dua vb. ibadetlerde Allah ile kulları arasında hiçbir vasıta bulunmamaktadır.
Müşrikler telbiye getirirlerken şöyle derlerdi: “Buyur, emret! Senin ortağın yoktur. Yalnız o biri dışında. Öyle ki, ona ve sahib olduklarına da sen sahipsin[1]
 
Allah’tan başkasına ibadette; ibadet edilenin melek, insan, cin, ağaç ya da taş olması arasında herhangi bir fark yoktur.İbadet türlerinden herhangi bir çeşidi ile Allah’tan başkasına ibadet eden kimse şirke düşmüş olur. İbadet edilenin insan, cin ya da put olması arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. ‘Allah’tan başka ibadet edilen’ ifâdesi, Allah’ın dışında bütün yaratılmışları kapsamaktadır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in, farklı farklı varlıklara ibadet eden insanların hepsinin karşısına dikilmiş olması da bu ifâdeyi desteklemektedir. Bu insanlardan kimisi güneşe, aya; kimisi sâlih kimselere; kimisi meleklere; kimisi peygamberlere; kimisi de taşlara ve ağaçlara ibadet etmekteydiler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu insanlar arasında ayırım yapmadan hepsine karşı savaş açmıştır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (Enfâl, 8/39)
Güneşe ve aya ibadet edenlerle ilgili olarak Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın âyetlerindendir. Güneşe de aya da secde etmeyin. Fakat gerçekten Allah’a ibadet ediyorsanız, yalnız onları yaratan Allah’a secde edin!” (Fussilet, 41/37)
Sâlih kimselere ibadetle ilgili olarak âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: “(Rasûlüm!) De ki: Allah’tan başka (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinizi çağırın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların çağırdıkları bu kimseler Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesîle ararlar; O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar.” (İsrâ, 17/56-57) İbn Abbâs (68/687) radiyallâhu anhumâ, bu âyetin İsa aleyhi’s-selâm’a, annesine ve Uzeyr aleyhi’s-selâm’a ibadet edenler hakkında nâzil olduğunu söyler. İbn Mes‘ûd (32/652) radiyallâhu anh da kendisinden gelen bir rivâyete göre cinlere diğer bir rivâyete göre ise meleklere ibadet edenler hakkında nâzil olduğunu ifâde etmektedir. Her üç rivâyeti de Taberî, Tefsîr’inde nakleder.[2]
Meleklere ibadet edenler hakkında âyet-i kerîmede Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O gün Allah, onların hepsini toplayacak; sonra meleklere: Size tapanlar bunlar mıydı? diyecek. (Melekler de:) Sen yücesin, bizim dostumuz onlar değil, sensin. Belki onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı, diyecekler.” (Sebe, 34/40-41)
Tekrar tekrar üzerine basa basa diyoruz ki; şirk Allah’tan başkasına ibadet edilmesidir. Peygambere ibadet şirktir; veli bir kula ibadet şirktir; putlara ve heykellere ibadet şirktir; fayda ya da zarar getireceğine inanılan herhangi bir yaratığa ibadet şirktir; arada yalnızca bir vâsıta görevi gördüğüne inanılan varlığa ibadet etmek şirktir.
 
Faysal b. Kazzâr el-Câsim’in
“Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları” Adıyla Basılan Eserinden
 


[1] (SAHİH HADİS): Müslim (No:1185) Abdullah b. ‘Abbâs radiyallâhu anhumâ’dan.
[2] Taberî “Tefsîru’t-Taberî” (8/94-96). Bk. İbn Kesîr “Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm” (3/50).
 
http://www.ummulkura.com.tr/FaydaliNotDetay/40-Sirk-Nedir-.aspx

Rasulullah (s.a.v.) Kabrinde Diri mi ?

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Kabrinde Diri Olduğu İle İlgili Hadis Etrafında Bir Şüphe ve Cevabı
 
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrinde de diri olduğunu ve bu konuda icmâ bulunduğunu ileri sürmeleri de bir diğer şüphedir. Bu görüşlerini ve iddia ettikleri icmâı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den istekte ve istiğâsede bulunmanın cevâzına delil olarak göstermektedirler. Rasûlullah’ın kabrinde de canlı olduğuna delil olarak şunları zikretmektedirler:
1) Ahmed ve Ebû Dâvûd, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet ederler: “Kim bana selâm verirse, muhakkak Allah ruhumu bana geri verir ki, onun selâmına karşılık verebileyim.”[i] Kabirperestler bu rivâyetin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrinde de diri olduğuna delil teşkil ettiğini söylerler.
 
2) Allah-u Teâlâ’nın âyet-i kerîmede “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (Âl-i İmrân, 3/169) buyurduğu şekilde şehitler de kabirlerinde diridirler. Peygamberler onlardan daha mükemmel olduklarına göre onların da kabirlerinde diri bulunmaları gerekir.
 
3) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra hanımlarıyla evlenmek helal değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sizin Allah’ın Rasûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla câiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.” (Ahzâb, 33/53) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrinde diri olması hasebiyle hanımları hâlâ O’nun ismetinde (korumasında) bulunmaktadırlar. Bu nedenle de nikahlanmaları yasaklanmıştır.
 
4) İmâm Müslim, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mûsâ aleyhi’s-selâm’ı kabrinde namaz kılarken gördüğünü rivâyet etmektedir.[ii] Bu rivâyet Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın kabrinde de diri olduğuna delâlet eder. Bizim Peygamberimiz ise Mûsâ aleyhi’s-selâm’dan daha mükemmel özelliktedir.
 
5) Ebû Ya’lâ, Bezzâr ve diğerleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sözünü rivâyet etmektedirler: “Peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar.”[iii]
 
Bu Şüphenin Cevabı
 
Bu şüpheye reddiye olması ve geçersizliğinin açıklanması bakımından iki açıdan cevap verilebilir:
·         İleri sürdükleri her bir delilin iddialarına delil olarak kullanılmasının iptali,
·         Peygamberin kabrinde canlı olduğu mesele ve şüphesinin bütününden hareketle bunun, peygambere seslenip dua etmenin cevâzına yönelik delil olarak gösterilmesinin geçersizliği.
 
Birinci Açıdan
1) Selâma karşılık verilmesi konusundaki hadisin delil olarak öne sürülmesi birkaç yönden cevaplanabilir:
 
a) Selâma karşılık verilmesi ile ilgili hadisten anlaşılabilecek en münasip mânâ, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ruhunun tüm zamanlarda cesedinde var olduğu değil, selâma karşılık vermek için o zamana mahsus olarak bedenine iâde edildiğidir.
 
b) Sahih hadisler Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e uzakta bulunanın selâmı ile yakınında bulunanın selâmını birbirinden ayırmaktadır. Bu hadisler yakında bulunanın selâmının Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından işitildiğini; uzakta bulunanın selâmının ise kendisine ulaştırıldığını ifâde etmektedir.[iv] Zikredeceğimiz hadisler buna delâlet etmektedir[v]:
 
Ahmed, Nesâî ve İbn Hibbân tarafından rivâyet edilen ve İbn Hibbân tarafından ayrıca sahih olduğu ifâde edilen hadîs-i şerîfte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın yeryüzünde dolaşan melekleri bulunmaktadır. Ümmetimin selâmlarını bana ulaştırırlar.”[vi]
 
Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hibbân tarafından rivâyet edilen ve İbn Hibbân tarafından ayrıca sahih olduğu ifâde edilen bir diğer hadiste Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem cuma gününün faziletini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Cuma günü bana çokça salât getirin. Çünkü salâtlarınız bana arzolunmaktadır.”[vii]
Ahmed ve Ebû Dâvûd tarafından rivâyet edilen hadiste Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Kabrimi bayram yerine çevirmeyin! Evlerinizi de kabirlere çevirmeyin! Nerede olsanız da bana salât getirin! Çünkü salâtlarınız bana ulaşır.”[viii]
Bu ve benzeri hadisler uzakta bulunan kimsenin selâmının Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından duyulmadığına ama kendisine bildirildiğine delâlet etmektedir. Buna göre selâma karşılık verilmesi konusundaki hadis, yakında bulunanlara mahsustur. İmam Ahmed ve Ebû Dâvûd’un Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyaret etmenin cevâzı konusunda dayandıkları delil bu hadistir. Hadisler arasını cem etmek sûretiyle sözü edilen selâmın yakında bulunan kimsenin selâmı olduğu anlayışına varmışlardır.[ix]
c) Selâma karşılık verilmesi için ruhun cesede iâde edilmesi, yalnızca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e mahsus değildir. Bilakis herkes için geçerlidir. İbn ‘Abdilberr tarafından hem rivâyet, hem tashih edilen[x] ve Beyhakî tarafından da eş-Şu‘ab’da rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Dünyada iken tanıdığı bir kişinin kabri yanından geçen kimse, ona selâm verdiği taktirde Allah onun ruhunu cesedine iâde eder ki, selâma karşılık versin.”[xi] Buna göre bütün insanların kabirlerinde diri olmaları ve kendilerinden istiğâsede bulunulmasının câiz olması mı gerekmektedir? Ya rabbi, ne büyük bir iftiradır bu!
 
Yine bunun gibi Buhârî’nin Sahîh’inde yer alan bir rivâyette kabirdeki mevtânın defnin ardından ayrılıp giden insanların ayak seslerini işittiği sâbittir.[xii]
2) Şehidin kabrinde diri olduğuna dâir ileri sürdükleri deliller de birkaç yönden cevaplanabilir:
 
a) Şehidin diri olduğu nass ile bildirilmiştir.[xiii] Bununla birlikte şehitlere dua etmemiz ve onlardan istiğâse dileklerinde bulunmamız yasaklanmıştır. Buna göre şehidin diri oluşu onların değil bizim lehimize delil teşkil etmektedir.
 
b) Şehitlerin diri olduklarının belirtildiği âyet-i kerîmede Allah şehitlerin “rızıklandırılmakta” olduklarını da bildirmektedir. Yâni Allah onları cennetin nimetlerinden rızıklandırmaktadır. Buna göre kendileri rableri tarafından rızıklandırıldıkları halde nasıl olur da onlardan rızık ve benzeri isteklerde bulunulabilir?
 
c) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şehitlerin ölümden sonraki hayatlarının hakikatını açıklayarak Müslim tarafından rivâyet edilmiş olan hadiste şöyle buyurmuştur: “Ruhları yeşil kuşların karnındadır. Arş’a asılı kandilleri bulunmaktadır. Cennette diledikleri yere gidebilirler ve daha sonra yine bu kandillere geri dönerler.”[xiv]
3) Rasûlullah’ın hanımlarıyla nikâhlanmanın yasak olmasının kabrinde diri olduğuna delil olarak ileri sürülmesine şu yönlerden cevap verilebilir:
 
a) Ümmet diri olduklarına dâir nass bulunmasına rağmen şehitlerin hanımlarıyla nikahlanmanın cevâzı konusunda icmâ etmiştir. Bu icmâ, şehitlerin kabirlerindeki canlılıklarının dünyadaki canlılıkları gibi olmadığını göstermektedir.
 
b) Vefatının ardından Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hanımları iddet beklemişlerdir. Kezâ şehitlerin hanımları da iddet beklemektedirler. Bu da kabirdeki diriliğin dünyadaki dirilik gibi olduğu konusundaki istidlâllerinin bâtıl olduğunu gösterir.
 
c) Vefatının ardından Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hanımlarına yeniden nikahlanmanın yasaklanması yalnızca kendilerine özgüdür. Çünkü Peygamber kendilerini Allah ve Rasülü ile dünya hayatının süsü arasında muhayyer bıraktığında onlar Allah’ı ve Rasûlünü tercih etmişlerdir.[xv] Ve ayrıca onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in âhiret hayatındaki eşleridir. Bu nedenle Allah, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasının onlara el sürmesinin yolunu kesin olarak kapatmıştır.[xvi]
 
4) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ı kabrinde namaz kılarken gördüğünü delil olarak ileri sürmelerine de birkaç yönden cevap verilebilir:
 
a) Bu sadece Mûsâ aleyhi’s-selâm’a has değildir. İbn Hibbân’ın Sahîh’inde rivâyet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ölü kabre girdiğinde, kendisine batmakta olan güneş gösterilir ve ‘bırakın beni namaz kılayım’ der.”[xvii]-[xviii] Bu durum, başına gelen ölüm ile birlikte meydana gelir. Konuya ilişkin bir diğer hadis de önceki satırlarda zikredilmiş olan “Peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar.” hadisidir.
 
b) Rasûlullah’ın Mûsâ aleyhi’s-selâm’ı miracda namaz kılarken görmüş olduğunu anlatan rivâyet her ne kadar Müslim[xix] tarafından rivâyet edilmişse de Dârekutnî gibi bazı âlimler tarafından illetli kabul edilmiştir.[xx]
 
İkinci Açıdan
 
Burada Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrinde de dünyadaki gibi canlı bulunduğu ve kendisinden istiğâsede bulunulabileceği meselesine genel olarak cevap verilecektir. Bu meseleye ilişkin olarak birkaç yönden reddiyede bulunmak mümkündür:
1) Rasûlullah’ın, kabrinde bilinen mânâda canlı ve diri olduğu iddiası şu âyet-i kerîmelerle çelişmekte ve aykırılık arzetmektedir: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer, 39/30), “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiyâ, 21/34), “Her canlı ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185; Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57)
 
2) Bilinmektedir ki, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kabrinde, ruhun bedende bulunması, bedeni idâre etmesi, ruhla beraberken bedenin yemeye, içmeye, giyinmeye, evlenmeye vb. şeylere ihtiyaç duyması şeklinde alışılagelmiş biçimde dünyevî diriliğe sâhip değildir. Bilâkis kabirde berzah hayatına sahiptir. Ruhu da refîk-i a’lâ’dadır.[xxi] Diğer peygamberlerin ruhları da aynı durumdadır.[xxii] Ruhlar berzahta bulundukları yer bakımından çok farklı derecelere sahiptir. Ana karnında bulunan ceninin hayatı ile dünya hayatı ve âhiret hayatı birbiriyle kıyaslanamadığı gibi aynı şekilde dünya hayatı ile berzah hayatı arasında da kıyas yapılamaz. Bir hayat türünün diğer bir hayat türüyle kıyaslanması geçersiz ve bâtıldır.
 
3) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem dilekte bulunanın isteğini duyabilecek ve duasına karşılık verebilecek şekilde diri olmuş olsaydı, imânî kurallar çerçevesinde ashâbına fetvâ verir ve ashâbını sıkıntıya sokan birçok meselede ümmetini rahatlatırdı. Nasıl olur da ashâbının görüş ayrılıklarını, savaşa varan anlaşmazlıklarını görür de cevapsız ve çözümsüz bırakır?! Nasıl olur da anlaşmazlıklar ve çekişmeler meydana gelirken hiç kimse Peygamberin kabrine gitmez de ondan yardım etmesini ve yol göstermesini istemez?! İddia ettikleri gibi Rasûlullah kabrinde diri değil mi?! Ömer radiyallâhu anh Buhârî’nin rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir: “Dedenin ve kelâlenin[xxiii] mirası ile faizle ilgili bazı hususları Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e sormuş olmayı temenni ederdim.”[xxiv] Ashâb-ı kirâma ne oluyor ki, Peygamber yanı başlarında canlı (!) dururken gidip Abbâs radiyallâhu anh’ın duasını vesile kılarak yağmur dileğinde bulunuyorlar?! Niçin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gidip ondan yağmur yağması için yardım dilemiyorlar?! Tüm bunlar ileri sürülen iddianın bâtıl ve asılsız olduğunun apaçık delilidir.
 
 
Faysal b. Kazzâr el-Câsim’in
“Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları” Adıyla Basılan Eserinden


[i] (HASEN HADİS): Ahmed (2/527); Ebû Dâvûd (No:2041); Beyhakî “es-Sünenü’l-Kübrâ” (5/245) ve diğerleriEbû Hureyre radiyallâhu anh’den. Bk. el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha (No:2266); Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:5679); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:925); et-Tevessül (s. 65); el-Âyâtü'l-Beyyinât (s. 80).
[ii] (SAHİH HADİS): Ahmed (3/120, 148, 248); Müslim (No:2375/164-165); Nesâî (No: 1632-1638) İbn Hibbân “el-Müsnedü’s-Sahîh” (el-İhsân, No:49-50) ve diğerleriEnes b. Mâlik radiyallâhu anh’den. Bk. el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha (No:2627); Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:5865); et-Tevessül (s. 64); el-Âyâtü’l-Beyyinât (s. 78).
[iii] (SAHİH HADİS): Ebû Ya’lâ “el-Müsned” (No:3425); Bezzâr “el-Müsned” (Keşfu’l-Estâr, No:256) ve diğerleri Enes b. Mâlik radiyallâhu anh’den. Bk. İbn Hacer “el-Metâlibu’l-‘Âliye” (No: 3452); Heysemî “Mecma‘u’z-Zevâid” (8/211). Ay. bk. el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha (No: 621); Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:2790); Ahkâmu’l-Cenâiz (s. 272); et-Tevessül (s. 64); el-Âyâtü’l-Beyyinât (s. 78).
[iv] Bk. İbn Teymiyye “Mecmû‘u’l-Fetâvâ” (27/116); İbn Kesîr “Telhîsu’l-İstiğâse fi’r-Reddi ‘ale’l-Bekrî” (s. 32-35, 117-122).
[v] Zikredilen hadislerde bu ayırıma dâir herhangi bir ifâde bulunmamaktadır. Çünkü hadisler, ifâde ettikleri anlam yönüyle mutlak olup, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e kabri başında verilen selâmla uzaktan verilen selâmın bir olduğunu; her iki türde selâmın da O’na ulaştırıldığını göstermektedir. Bu ayırıma delil olarak gösterilen Ebû Hureyre radiyallâhu anh’den rivâyet edilen “Kim bana kabrimin başında salât getirirse onu işitirim; kim de uzaktan salât getirse o salât bana ulaştırılırılır.” hadisi ise, âlimlerin ittifakla belirttikleri gibi uydurmadır. Bk. İbn Teymiyye “Mecmû‘u’l-Fetâvâ” (27/241); el-Elbânî “Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Da‘îfe” (No: 203). “Da‘îfu’l-Câmi‘i’s-Sağîr” (No: 5670); “Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki” (No:934); “Bidâyetü’s-Sûl Tahkiki” (s. 20). Dolayısıyla yazarın ifâde etmiş olduğu bu ayırım, gerek delil gerekse istidlâl yönüyle doğru değildir. Bk. Şemsu’l-Hakk el-‘Azîm Âbâdî “‘Avnu’l-Ma’bûd Şerhu Süneni Ebî Dâvûd” (6/22); el-Elbânî “el-Âyâtü’l-Beyyinât Tahkiki” (s. 37); “Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Da‘îfe” (1/369).
[vi] (SAHİH HADİS): Ahmed ( 1/387); Nesâî (No:1283); Dârimî (No:2816); İbn Hibbân “el-Müsnedü’s-Sahîh” (el-İhsân, No:914) ve diğerleriAbdullah b. Mes‘ûd radiyallâhu anh’den. Bk. el-Elbânî, Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:2174);  Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:924); et-Tevessül (s. 64); el-Âyâtü’l-Beyyinât (s. 80); Sahîhu Mevâridi’z-Zam’ân (No: 2031).
[vii] (SAHİH HADİS): Ahmed (4/8); Ebû Dâvûd (No:1047); Nesâî (No:1375); İbn Mâce (No:1085); İbn Hibbân “el-Müsnedü’s-Sahîh” (el-İhsân, No:910) ve diğerleriEvs b. Evs radiyallâhu anh’den. Bk. el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha (No: 1527); Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:2212);  Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:1361); Sahîhu’t-Terğîb (No:696); Sahîhu Mevâridi’z-Zam’ân (No: 458).
[viii] (SAHİH HADİS): Ahmed (2/367); Ebû Dâvûd (No:2042); Taberânî “el-Mu’cemu’l-Evsat” (No:8030) ve diğerleriEbû Hureyre radiyallâhu anh’den. Abdürrezzâk “el-Musannef” (No:6726); İbn Ebî Şeybe “el-Musannef” (No:7541); Ebû Ya’lâ “el-Müsned” (No:469) Alî b. Ebî Tâlib radiyallâhu anh’den. Bk. el-Elbânî, Ahkâmu'l-Cenâiz (s. 280); Tahzîru’s-Sâcid (s. 95-97); Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr (No:7226); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:926); Tahrîcu Ehâdîsi Fadâili’ş-Şâm (s. 52); Gâyetü’l-Merâm (No:125).
[ix] Bk. İbn Kesîr “Telhîsu’l-İstiğâse fi’r-Reddi ‘ale’l-Bekrî” (s. 34-35).
[x] İlgili yerde İbn ‘Abdilberr’in hadisi tashih ettiğine dâir bir ifâde geçmemektedir. Sadece isnâdıyla birlikte hadisin metnine yer vermiştir. Bk. “el-İstizkâr” (1/185). Ancak bazı âlimler hadisin İbn ‘Abdilberr tarafından tashih edildiğini özellikle vurgulamaktadırlar. Bk. İbn Teymiyye “Mecmû‘u’l-Fetâvâ” (4/295); “İktidâu’s-Sırâtı’l-Mustakîm” (2/178); İbnu’l-Kayyim “Bedâi‘u’l-Fevâid” (2/325); “Tehzîbu’s-Sünen” (11/93); İbn Kesîr “Tefsîrul-Kur’âni’l-‘Azîm” (3/447, Rûm Sûresi 52 nolu âyetin tefsiri); “Telhîsu’l-İstiğâse fi’r-Reddi ‘ale’l-Bekrî” (s. 117); ‘Aynî “‘Umdetü’l-Kârî” (8/100).
[xi] (ZAYIF HADİS): İbn ‘Abdilberr “el-İstizkâr” (1/185) Abdullah b. ‘Abbâs radiyallâhu anhumâ’dan, Deylemî “Müsnedü’l-Firdevs” (No: 6055) Âişe radiyallâhu anhâ’dan, İbn ‘Asâkir “Târîhu Dımaşk” (3/209/2); (8/517/1); Beyhakî “Şu‘abu’l-Îmân” (thk. Zağlûl No:9296, thk. en-Nedvî No: 8857); el-Hatîb el-Bağdâdî “Târîhu Bağdâd” (6/137); Zehebî “Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ’” (12/590) ve diğerleri Ebû Hureyre radiyallâhu anh’den.Bk. İbnu’l-Cevzî “el-‘İlelü’l-Mütenâhiye” (2/911-912, No: 1523); İbn Abdilhâdî “es-Sârımu'l-Menkî” (s. 295-297); Zehebî “Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ’” (12/590); İbn Receb el-Hanbelî “Ahvâlu’l-Kubûr” (s. 185-187); el-Elbânî “Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Da‘îfe” (No:4493); “el-Âyâtü’l-Beyyinât” (s. 69-70).
[xii] (SAHİH HADİS): Buhârî (No:1338, 1374); Müslim (No:2870) Enes b. Mâlik radiyallâhu anh’den.
[xiii] Bk. (Bakara, 2/154).
[xiv] (SAHİH HADİS): Müslim (No:1887) Abdullah b. Mes‘ûd radiyallâhu anh’den.
[xv] Bk. (Ahzâb, 33/28-29).
[xvi] Bk. (Ahzâb, 33/53). Ay. bk. (Ahzâb, 33/6).
[xvii] (HASEN HADİS): İbn Mâce (No:4272); İbn Hibbân “el-Müsnedü’s-Sahîh” (el-İhsân, No:3116); İbn Ebî ‘Âsım “es-Sünne” (Zılâlu’l-Cenne, No:867) ve diğerleriCâbir b. Abdullah radiyallâhu anhumâ’dan. Bk. el-Elbânî, Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:138); Zılâlu’l-Cenne (No:867); Sahîhu Süneni İbn Mâce (No:3466); Sahîhu Mevâridi’z-Zam’ân (No: 648).
[xviii] Bk. İbnu’l-Kayyim “el-Kâfiyetü’ş-Şâfiye” (el-Kasîdetü’n-Nûniyye) (s. 220).
[xix] Bk. 103 nolu dipnot.
[xx] Bk. el-‘İlelü'l-Vâride fi’l-Ehâdîsi’n-Nebeviyye (7/262-263, No: 1338).
[xxi] Bk. Buhârî (No:4437, 4440, 5674, 6348, 6510) ve Müslim (No:2191, 2444/85,87) Âişe 
      radiyallâhu anhâ’dan.
[xxii] Bk. Uzun İsrâ hadisi. Buhârî (No:3207, 3887) ve Müslim (No:164) Enes. Mâlik ve Mâlik b. Sa’sa‘a radiyallâhu anhumâ’dan.
[xxiii] Ölüp geride baba ya da oğul bırakmayan kimse. Bk. (Nisâ, 4/12, 176).
[xxiv] (SAHİH HADİS): Buhârî (No:5588) ve Müslim (No:3032/32-33) Abdullah b. Ömer radiyallâhu anhumâ’dan.
 
http://www.ummulkura.com.tr/FaydaliNotDetay/39-Peygamber-sallall%C3%A2hu-aleyhi-ve-sell.aspx

Kabir ve Türbelerde Yapılan Aşırılıklar

Kabir ve Türbelerde Yapılan Aşırılıklar
İslam Şerîati, tevhidin safiyetine ve yüceliğine bir zarar gelmemesi içinAllah’a ortak koşmaya neden olan tüm yolları kapamıştır. Bunlardan biri de kabirler, kabirlerde yatanlar ve bu konuda gösterilen aşırılıklarla ilgilidir. Yeryüzünde ortaya çıkmış olan ilk şirk türü, Nûh aleyhi’s-selâm’ın kavmi içinde zuhur etmiş olup sâlih kimseler ve kabirleri ile alakalıdır.[1] İslam Şerîati’nin bu tür çirkinliklerin önüne geçilmesi bakımından aldığı tedbirlere dâir deliller olarak şunları zikredebiliriz:
1)      Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kabirlerin mescid haline getirilmesini yasaklamıştır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ölümüne yol açan hastalığı sırasında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın laneti peygamberlerinin kabirlerini birer mescid edinen Yahudi ve Hıristiyanların üzerlerine olsun!”  Âişe (58/677) radiyallâhu anhâ şöyle demiştir: “Eğer mescid edinilme endişesi olmasaydı, (Rasûlullah’ın) kabri açıkta bırakılırdı. Ancak (kabrinin) mescid edinilmesinden endişe edilmektedir.”[2]
2)      Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah Yahudileri helak etsin. Onlar peygamberlerinin kabirlerini birer mescid edindiler.”[3]
3)      Sahîhayn’da yer alan bir hadiste Âişe radiyallâhu anhâ şöyle demektedir: “Ümmü Habîbe (42/663) ve Ümmü Seleme (62/681) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e, Habeşistan’da gördükleri bir kiliseden ve içindeki resimlerden söz ederler. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Onlar, aralarında sâlih bir kimse öldüğünde kabri üzerine bir mescid inşa eder ve içine o (gördüğünüz) sûretleri resmederler. Onlar Allah katında yaratılmışların en şerlileridir.”[4]
Kabirlerin mescid edinilmesi iki şekilde olabilir:
 a) Kabirlerin üzerine mescid inşa edilmesiyle,
 b) Üzerinde herhangi bir yapı inşa edilmeksizin ibadet mahalli olarak kullanılmasıyla. Muttefekun aleyh olan bir hadiste “yeryüzü bana tertemiz bir mescid kılındı”[5] buyurulmaktadır. Yeryüzünün tamamının mescid kılınmış olmasının anlamı, üzerinde ibadet edilmeye ve namaz kılınmaya izin verilmiş bir mekan olmasıdır.
4)      Müslim’in rivayetinde yer alan bir hadiste Ali (40/660) radiyallâhu anh, Ebu’l-Heyyâc el-Esedî’ye “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in beni gönderdiği bir göreve seni göndereyim mi? Yüksek (müşrif) olan hiçbir kabir ve silinip yok edilmemiş hiçbir resimbırakma!”[6] demiştir. Hadiste geçen müşrif kabir tabiri, (yer seviyesindeki) diğer kabirlere göre daha yüksek olan kabir anlamındadır.
5)      Tirmizî’nin rivayet ettiği ve İbn Hibbân tarafından tashih edilen bir hadiste Câbir radiyallâhu anh şöyle demektedir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kabirlerin kireçlenmesini, üzerine yazı yazılmasını, yapı inşa edilmesini ve çiğnenmesini yasakladı.”[7]
6)      Müslim tarafından rivayet edilmiş olan bir hadiste Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Kabirlerin üzerine oturmayın ve kabirlere yönelerek namaz kılmayın!”[8]
7)      İbn Hibbân tarafından rivayet ve tashih edilen bir hadiste Abdullah b. ‘Amr (65/684) radiyallâhu anhumâ, “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabristanda namaz kılınmasını yasakladığını”[9] söyler.
Bu ve benzeri birçok hadis, üzerlerine yapı inşa etmek; orayı, dua etmek ve namaz kılmak sûreti ile mescid edinmek gibi değişik şekillerde vukû bulabilen, kabirlere tâzimin ortadan kaldırılmasını sağlamada, İslam Şerîati’nin ne derece ısrarlı ve titiz olduğunu gösterir. Bu yasak, büyük bir mezarlık hakkında olduğu kadar tek bir mezar için de geçerlidir.
Sahâbe, tabiîn ve tebeu’t-tâbiîn dönemlerinde İslam topraklarının hiçbir yerinde; ne Hicaz’da, ne Yemen’de, ne Şam’da, ne Irak’ta, ne Mısır’da, ne Horasan’da ve ne de Fas’ta ziyaret edilen, ibadet için kullanılan tek bir mezar var olmuş değildir. Ne bir peygamberin, ne bir sahâbînin, ne ehl-i beyt mensûbu birinin ve ne de sâlih bir zâtın kabri bu türlü manzaralara büründürülmemiştir. Günümüz türbe ve kabirlerinin hepsi daha sonraki dönemlerde ihdâs edilmiştir. Bunların ortaya çıkış ve yayılış devresi, Abbâsî halifeliğinin zayıflayıp İslam ümmetinin parçalandığı hicrî 3. yüzyılın sonlarına ve Bağdat’ta Buveyhoğulları devletinin hicrî 4. asrın başlarında hilâfete baskın geldiği zamanlara rastlamaktadır. Karmatîlerin, Batınîlerin ve ‘Ubeydîlerin zuhûr ettiği dönemlere denk düşmektedir.[10]
Faysal b. Kazzâr el-Câsim’in
“Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları” Adıyla Basılan Eserinden


[1] (Nûh, 71/23) âyetinin tefsiri hakkında İbn Abbâs radiyallâhu anhumâ’nın sözü için bk. Buhârî (No:4920). Ayrıca selefin sözleri için bk. Taberî “Tefsîru’t-Taberî” (12/253-255); İbn Kesîr “Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm” (4/454-455).
[2] (SAHİH HADİS): Buhârî (No:1330) ve Müslim (No:529) Âişe radiyallâhu anhâ’dan.
[3] (SAHİH HADİS): Buhârî (No:437) ve Müslim (No:530) Ebû Hureyre radiyallâhu anh’den.
[4] (SAHİH HADİS): Buhârî (No:427, 434, 1341) ve Müslim (No:528) Âişe radiyallâhu anhâ’dan.
[5] (SAHİH HADİS): Buhârî (No:335, 438) ve Müslim (No:521) Câbir b. Abdullah radiyallâhu anhumâ’dan.
[6] (SAHİH HADİS): Müslim (No:969) Alî b. Ebî Tâlib radiyallâhu anh’den.
[7](SAHİH HADİS): Tirmizî (No:1052); İbn Hibbân “el-Müsnedü’s-Sahîh” (el-İhsân, No:3164) ve diğerleri Câbir b. Abdullah radiyallâhu anhumâ’dan. Bk. el-Elbânî, Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No:1709); Ahkâmu'l-Cenâiz (s. 260); Sahîhu Mevâridi’z-Zam’ân (No: 657); Sahîhu Süneni’t-Tirmizî (No:1052).
[8] (SAHİH HADİS): Müslim (No:972) Ebû Mersed el-Ganevî radiyallâhu anh’den.
[9] (SAHİH Lİ GAYRİHİ HADİS): İbn Hibbân “el-Müsnedü’s-Sahîh” (el-İhsân, No: 2319) Abdullah b. ‘Amr radiyallâhu anhumâ’dan. Bk. el-Elbânî, Sahîhu Mevâridi’z-Zam’ân (No: 296).
[10] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Mecmû‘u’l-Fetâvâ (27/151).
http://www.ummulkura.com.tr/FaydaliNotDetay/37-Kabir-ve-Turbelerde-Yapilan-Asirili.aspx

Duada "filan hakkı için" Demek

Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh) 'ye Göre Dua Ederken "Peygamberin hakkı için" Gibi İfadeler Kullanmak

Ebû Hanîfe (150/767) ve Ebû Yûsûf’tan (182/798) sâbit olduğu üzere şöyle demektedirler: “Nebîlerinin ve rasûllerinin hakkı için  (senden istiyorum ey rabbim!), gibi sözler söylenilemez.(1) Çünkü yaratılmışın yaratan üzerinde hiçbir hakkı yoktur.” Hanefî mezhebine dâir hemen hemen bütün kaynaklarda bu görüş zikredilmektedir.(2)


1 Kaynaklarda “… şeklinde söz söylemesini hiç hoş görmüyorum (kerîh görüyorum).” şeklindedir. Buradaki kerâhet İbn ‘Âbidîn’in de özellikle belirttiği gibi kerâheti tahrîmiyye yâni harama yakın kerâhettir. Reddü’l-Muhtâr ‘ale’d-Dürri’l-Muhtâr (9/567-568, terc. 15/469). Ayrıca âlimlerin belirttiklerine göre, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının “hoş görmüyorum, kerîh görüyorum” şeklindeki ifâdeleri; İmâm Muhammed’e (189/805) göre haram, İmâm Ebû Hanîfe ve İmâm Ebû Yûsûf’a göre de harama yakındır, ancak gâliben tahrîmdir. Bk. el-Mevsılî “el-İhtiyâr li Ta’lili’l-Muhtâr” (4/153, terc. 4/119-120); İbrâhîm Halebî “Mülteka’l-Ebhûr” (4/62, terc. 4/62). Ay. bk.İbnu’l-Kayyim “İğâsetü’l-Lehfân” (1/335); Birgivî “Ziyâretü’l-Kubûr” (s. 48, terc. s. 66); Şükrî Âlûsî “Gâyetü’l-Emânî fi’r-Reddi ‘ale’n-Nebhânî” (2/399).
2 Kâsânî “Bedâi‘u’s-Sanâi fî Tertîbi’ş-Şerâi’” (5/126); Merğînânî “el-Hidâye Şerhu Bidâyeti’l-Mübtedî” (4/96, terc. 4/160); el-Mevsılî “el-İhtiyâr li Ta’lili’l-Muhtâr” (4/164, terc. 4/147); Fahruddîn Zeyla‘î“Tebyînu’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d-Dekâik” (7/70); ‘Aynî “el-Binâye Şerhu’l-Hidâye” (12-248-249); İbrâhîm Halebî “Mülteka’l-Ebhûr” (4/117, terc. 4/117); İbn Nüceym “el-Bahru’r-Râik Şerhu Kenzi’d-Dekâik” (Tûrî’nin Tekmiletü’l-Bahri’r-Râik’iile birlikte) (8/235); İbnu’l-Hümâm “Şerhu Fethi’l-Kadîr” (Kadızâde’nin Tekmiletü Şerhi Fethi’l-Kadîr li’bni’l-Hümâm diğer adıyla Netâicu’l-Efkâr fî Keşfi’r-Rumûzi ve’l-Esrâr’ıile birlikte) (10/77); İbn ‘Âbidîn “Reddü’l-Muhtâr ‘ale’d-Dürri’l-Muhtâr” (9/569, terc. 15/464); Âlemgîr “el-Fetâva’l-Hindiyye” (5/318, terc. 11/551). Bk. İbn Ebi’l-‘İzz “Şerhu’l-‘Akîdeti’t-Tahâviyye” (s. 237, terc. s. 176-177); Birgivî “Ziyâretü’l-Kubûr” (s. 47-48, terc. s. 66); Nu’mân Âlûsî “Cilâu’l-‘Ayneyn fî Muhâkemeti’l-Ahmedeyn” (s. 452, 470, 482); Şükrî Âlûsî “Gâyetü’l-Emânî fi’r-Reddi ‘ale’n-Nebhânî” (2/399); Molla ‘Aliyyu’l-Kârî “Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber” (s. 132, terc. s. 257). Ay. bk.İbn Teymiyye “Kâ‘idetün Celîletün fi’t-Tevessüli ve’l-Vesîle” (s. 82-83, 297, No:254-257, 889); “el-İstiğâse fi’r-Reddi ‘ale’l-Bekrî” (s. 242); el-Elbânî “et-Tevessül” (s. 51-52).

İstiğase Hakkında Bir Şüphe

Âma Hadisi Etrafında …
Vefatından sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile tevessülde bulunmanın, hatta ona seslenip dua etmenin ve istiğâsede bulunmanın câiz olduğunu ileri sürmektedirler. Tirmizî, Nesâî ve diğer kaynaklar tarafından Osmân b. Huneyf el-Ensârî radiyallâhu anh’ten sahih olarak rivâyet edilen şu hadisi delil olarak göstermektedirler. Hadiste râvi şöyle anlatmaktadır: “Âmâ bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek ‘Bana sıhhat ve âfiyet vermesi için Allah’a dua et!’ dedi. Rasûlullah, “İstersen senin için dua ederim. Ama dilersen sabredersin. Bu senin için daha hayırlıdır.” buyurunca, ‘Dua et!’ dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de ona güzelce abdest almasını ve şu şekilde dua etmesini emretti: “Allahım, senden istiyorum ve rahmet peygamberi olan peygamberin Muhammed ile Sana yöneliyorum. Ben şu ihtiyacımı gidermesi için seninle Rabbime yöneldim. Allahım, onu benim için şefaatçi kıl!”[1]
 Şüphe sahipleri, bu hadisin vefatından sonra Rasûlullah aracılığıyla dua ve tevessülde bulunmaya delâlet ettiğini iddia etmekltedirler.
Bu Şüphenin Cevabı
Bu hadiste vefatından sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve selem’e seslenip dua etmenin ve kendisi ile tevessülde bulunmanın câiz olduğuna dâir herhangi bir delil bulunmamaktadır. Çünkü;
1) Hadiste ifâde edilen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den istiğâse değil, bilakis Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile Allah’a yönelmektir. İsteme makamı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem değil, Allah’tır.  
2) Hadiste anlatılan âmâ kimse, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ile değil, duası ve şefaati ile Allah’a yönelmektedir. Rasûlullah’tan kendisi için dua etmesini istemiştir. Bu sebeple de “Onu benim için şefaatçi kıl!” demiştir. Bu da Rasûlullah’ın onun için şefaat, yâni dua ettiğini göstermektedir. Yoksa öncesinde peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den herhangi bir dua ve şefaat etme olmamış olsa “Onu benim için şefaatçi kıl!” sözünün hiçbir anlamı olmazdı.
Ashâb-ı kirâmın örfünde, onların bildiği şekliyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile tevessülde bulunmak bu biçimdedir. Yâni sahâbî Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelir, O’ndan kendisi için dua etmesini ister ve sonra duasının kabul olunmasını Allah’tan dilerdi.
Sahîh-i Buhârî’de sâbit olan bir hadis bu konuya delil teşkil etmektedir. Buna göre Ömer (23/644) radiyallâhu anh, kıtlık zamanında yağmur yağması için Abbâs b. Abdülmuttalib (32/652) radiyallâhu anh ile, yâni onun duası ile tevessülde bulunur ve “Allahım, biz sana (hayatında) peygamberin ile tevessül ederdik de yağmur yağdırırdın. Şimdi de peygamberinin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur nimetini bahşet!”[2] derdi. Ardından yağmura kavuşurlardı.
3) Eğer onların söylediği gibi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selemin zâtı ile tevessül etmek câiz olsaydı, âmâ zat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna gitmeye ihtiyaç duymaz, aksine kendi evinde Rasûlullah ile tevessül etmek sûretiyle dua ederdi. İşte bu durum onun, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna, sadece Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendisi için dua etmesi gayesiyle gittiğini açıkça göstermektedir.   
4) Vefatından sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ile tevessülde bulunmak câiz olsaydı, sahâbe böyle bir uygulamada bulunurdu. Ashâbın böyle bir uygulamayı güç yetirdikleri ve gereklilik bulunduğu halde terk etmiş olmaları, bu tür bir tevessülün sonradan çıkarılmış bir bid’at olduğunu göstermektedir. Bu nedenden ötürü kıtlık zamanlarında sahâbe-i kirâm Abbâs b. Abdulmuttalib radiyallâhu anh’ın duası;  Muâviye b. Ebî Süfyân (60/680) ile ed-Dahhâk b. Kays (64/684) radiyallâhu anhum, Yezîd b. el-Esved el-Cüreşî’nin (71/690) duasıyla[3] tevessülde bulunmuşlardır.
Faysal b. Kazzâr el-Câsim’in
“Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları” Adıyla Basılan Eserinden


[1] (SAHİH HADİS): Ahmed (4/138 ); Tirmizî (No:3578); Nesâî “es-Sünenü’l-Kübrâ” (No:10419, 10420); İbn Mâce (No: 1385); İbn Huzeyme “es-Sahîh” (No:1219); Taberânî “el-Mu’cemu’l-Kebîr” (9/No:8311, rivâyetin merfû’ olan son bölümü); “el-Mu’cemu’s-Sağîr” (er-Ravdu’d-Dânî, No:508, rivâyetin merfû’ olan son bölümü); İbnu’s-Sünnî “‘Âmelü’l-Yevmi ve’l-Leyle” (No: 628); Hâkim “el-Müstedrek” (1/313,519, 526, thk. ‘Atâ’ No: 1180,1909, 1929, thk. ‘Allûş No:1221, 1952, 1972); Beyhakî “Delâilü’n-Nübüvve” (6/168, rivâyetin merfû’ olan son bölümü) ve diğerleri Osmân b. Huneyf radiyallâhu anh’den.Bk. Taberânî “el-Mu’cemu’s-Sağîr” (er-Ravdu’d-Dânî, 1/307, No:508); Münzirî “et-Terğîb ve’t-Terhîb” (No:1008); el-Elbânî “Sahîhu’l-Câmi‘i’s-Sağîr” (No:1279); “Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki” (No:2495); “Sahîhu’t-Terğîb” (No:681); “Da‘îfu’t-Terğîb ve’t-Terhîb” (1/214, 416 nolu rivâyetin 1 nolu dipnotu); “İbn Huzeyme’nin Sahîh’inin Takkiki” (2/225-226, 1219 nolu hadisin dipnotu); “et-Tevessül” (s. 75).
[2] (SAHİH HADİS): Buhârî (No: 1010, 3710) Enes b. Mâlik radiyallâhu anh’den.
[3] Her iki kıssa için de bk. İbn Sa’d “et-Tabâkâtü’l-Kübrâ” (7/309, Muâviye radiyallâhu anh’ın Yezîd b. el-Esved el-Cüreşî’nin duasıyla tevessülü); Fesevî “el-Ma’rife ve’t-Târîh” (2/380-381); Ebû Zür‘a ed-Dımaşkî “Târîhu Ebî Zür‘a” (1/602, No: 1703, 1704); İbn Hibbân “es-Sikât” (5/532, Dahhâk b. Kays’ın Yezîd b. el-Esved el-Cüreşî’nin duasıyla tevessülü); İbn ‘Asâkir “Târîhu Dımaşk” (18/122); Zehebî “Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ” (4/137); İbn Kesîr “el-Bidâye ve’n-Nihâye” (12/161); İbn Hacer el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe” (6/548). Ay. bk. İbn Teymiyye “Kâ‘idetün Celîletün fi’t-Tevessüli ve’l-Vesîle” (s. 119, 210, 246, 251, No: 373, 579, 695, 713); İbn ‘Abdilhâdî “es-Sârımu’l-Menkî fi’r-Reddi ‘ale’s-Subkî” (s. 353-354). el-Elbânî her iki kıssanın senedinin de sahih olduğunu belirtmektedir. Bk. “et-Tevessül” (s. 45-46).

http://www.ummulkura.com.tr/FaydaliNotDetay/29-%C3%82ma-Hadisi-Etrafinda-%E2%80%A6.aspx