18 Ocak 2014 Cumartesi

Allah bir kulunu severse

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

(Cuma günü öyle bir vakit vardır ki, o vakitte yapılan dua muhakkak kabul olur) hadis-i şerifini işiten Buhara âlimleri, (Bu saati bilseydik, Allahü teâlâdan ne isterdik?) diye konuşurlar. Biri, son nefeste iman, bir diğeri, dine hizmet için çok parasının olmasını istediğini, başka biri de, sıhhat ve âfiyet istediğini söyler. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri ise, salih zatların sohbetine kavuşmayı ister. Yani Allahü teâlânın sevdiği bir kuluyla beraber bulunmayı ister. Çünkü bütün üstünlük, onun sohbetindedir. O sohbet ele geçti mi, her şey ele geçti demektir. Allahü teâlânın sevdiği kulların sohbeti, iki cihanda insanı yüksek derecelere kavuşturur. Çünkü evliya bir zatın kerameti, vefatından sonra da devam eder. İsmi anılınca Allah’ın izniyle ruhu hazır olur, feyz verir, kalbi temizler, yardıma koşar.

Muhammed Masum hazretleri abdest alırken, talebesi su döker. Birdenbire çömlek testiyi, çocuğun elinden kapıp duvara fırlatır. Testi paramparça olur. Çocuk da korkar. Ağlaya ağlaya bu zatın hanımına gider. (Abdest suyu dökerken, hocam kızdı, elimden testiyi kapıp duvara çaldı) der. İhtiyar kadıncağız, (Peki, sen git!) der. Muhammed Masum hazretleri eve gelince, hanımı, (Bugün neye kızmışsan testiyi parçalamış, çocuğu korkutmuşsun) der. (O çocuğa kızmadım. Bugün bir talebem, ormandan geçerken, aniden karşısına bir aslan çıkınca benden yardım istedi. O anda elime testi geçti, aslana fırlattım. Elhamdülillah, talebe kurtuldu) buyurur. Bir süre sonra, ormandan dönen talebe, arkadaşlarına anlatır, (Aslan tam üzerime atlayacağı zaman, “İmdat hocam!” diyebildim. O anda aslanın kafasında testinin parçalandığını gördüm) der. İşte Allahü teâlâ evliya zatlara, işittirir, gösterir ve onlar da böyle imdat eder.

(Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanlar, ona farz kıldığım şeyleri yapmasıdır. Kulum nafile ibadetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki, onu çok severim. Onun duyan kulağı, gören gözü ve tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Her istediğini veririm. Benden yardım isteyince, imdadına yetişirim) mealindeki hadis-i kudsi, (Onun göremediği şeyleri, çok uzakta da olsa, ona gösterir, ona işittiririm. Bir anda dünyanın her yerine gönderirim, onun eliyle ona istediğini yaptırırım) demektir.

Dinin hükmüne uyarken

Sual: Kendini (İslam’ın yıldızı) veya (Dinin ışığı) olarak tanıtan mezhepsiz bir hoca, (Mezhep imamlarına o kadar değer vermeyin, Resulullah, İmam-ı a'zamdan farklı söylüyorsa, İmam-ı a'zama değil, Resulullah'a uyulur. Resulullah'ın sözü varken, ona uyan, İmam-ı a'zamı Resulullah’tan üstün gördüğü için kâfir olur. Hadisle Kur’an çatışırsa, Kur’an esas alınır, mezhebin hükmüyle hadis çatışırsa hadis esas alınır) diyor. İmam-ı a'zam, hadis-i şeriflere aykırı mı hüküm koymuştur? Bir mezhebe tâbi olan küfre mi giriyor?
CEVAP
Bunlar, dinimizi yıkmak için yapılan, mezhepsizlerin demagojik taktikleridir. Ne İmam-ı a'zam hazretleri, hadis-i şeriflere aykırı hüküm verir, ne de Peygamber efendimiz Kur’an-ı kerime aykırı söz söyler. İmam-ı a'zama uyan, Resulullah'a uymuş olur. Resulullah'a uyan da, Allah'a uymuş olur. Bir âyet-i kerime meali:
(Resul’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

Demek ki, Resulullah'ın yolu, Allah'ın bildirdiği yoldan farklı değildir. Eshab-ı kirama uyan, Resulullah'a uymuş olur. Çünkü Eshab-ı kiramın yolu, Resulullah'ın yolundan farklı değildir. Tâbiîn’e uyan da, Eshab-ı kirama uymuş olur. İmam-ı a'zam hazretleri, Tâbiîn’den idi. Demek ki İmam-ı a'zamın mezhebinden olan, silsile yoluyla Eshab-ı kirama, Resulullah'a ve Allahü teâlâya uymuş olur. Ama (Kur'ana uyuyorum) diyen, Allah'a uymuş olmaz, kendi anladığına uymuş olur.

Kur'an-ı kerimi Resulullah efendimiz, Onun sözlerini Eshab-ı kiram açıklamıştır. Eshab-ı kiramın sözlerini de âlimler açıklamıştır. Ölçümüz şöyle olmalı:

1- Hadis, âyete zıt olmaz, fakat zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. Çünkü âyeti en iyi Resulullah anlar. Resulullah'ın bildirdiği hüküm, âyetin açıklamasıdır.

2- Bir âyet veya bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur. Çünkü mezhebimizin âlimleri, âyet-i kerimeyi ve hadis-i şerifleri elbette bizden daha iyi bilir. Vâris olan âlimlerin farklı ictihadları da, yine Resulullah'ın emrine göredir. Nasıl ki Allahü teâlâ, Resulünü yetkili kıldı, Resulullah da vârislerini yetkili kıldı. Dört mezhep ve farklı hükümler olmayıp tek hüküm olsaydı, Müslümanların hâlleri çok zor olurdu. Şimdi bir insan, kendi mezhebine göre yapamadığı bir şeyi, ihtiyaç olunca, başka bir hak mezhebe göre yapabiliyor. Bu ne büyük bir nimettir!

Müctehid olmayan din adamı, okuduğu hadisten, kendi anladığına uyarak, amel edemez. Müctehidlerin, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlayarak, verdikleri fetva ile amel etmesi gerekir. Takrir kitabında da böyle yazılıdır. (Kifâye)

Müctehid olmayanın, dindeki bu hükümleri, hadis-i şeriflerden çıkarması mümkün olmaz. Bunun için, müctehid olmayan, hadis kitabı okursa, ya hadislerin uydurma olduğunu zanneder veya kendi aklına göre, yanlış bir hüküm çıkarır. Her ikisi de, felakete sebep olur. O hâlde, bir Müslümana yapılacak en büyük kötülük, (Fıkıh öğrenmek için, Buhârî’yi oku! Kütüb-i sitteyi al, hadisleri oku ve buradan dinini öğren!) veya (Kur’an meali oku, dinini asıl kaynaktan öğren!) demektir. Bu, bir hastaya, (Medikal cihaz satan bir yere git, her türlü tıbbî alet vardır, kendi kendini ameliyat et!) veya (Falan ilaç fabrikasına veya şu ecza deposuna git, orada her türlü ilaç var, bulduğunu, beğendiğini iç, tedavi ol!) demekten daha beterdir. Çünkü yanlış ilaç kullanan, hastalanır veya sakat kalır yahut ölebilir. Ama dini yanlış anlayan, küfre düşüp ebedî Cehennemde kalabilir. Âlim oldukları hâlde 72 sapık fırkanın liderleri ve onlara tâbi olanlar Cehenneme gidecektir. Âyet-i kerimelere kendi kafalarına göre mânâ verdikleri için sapıtmışlardır.

Mezhep imamlarını kabul etmeyip, (Yalnız Kur’an) veya (Kitap ve Sünnet) diyen mezhepsizlere soruyoruz: Mezhep imamları âyet ve hadise uymamışlar mı? Onlar âyet ve hadisi bizim kadar anlayamamışlar mı? Ne diye o yetkili âlimlere değil de, kendi anlayışımıza uyuyoruz? Günlük işlerde bile, işin ehline gidiliyor. Ameliyat için doktora değil de avukata gidilir mi? Bunun için, işin ehli olan mezhep imamımıza değil, kendi anlayışımıza itibar etmek, ne kadar tehlikelidir.

Hayvanların da hakkı vardır

Sual: (Hayvanlara eziyet etmek, suçsuz yere öldürmek, kul hakkından daha önemlidir) deniyor. Böyle küçük günah yüzünden insan büyük azaba maruz kalır mı?
CEVAP
Dinimizde, hayvan hakkı, insan hakkından; kâfir hakkı da, hayvan hakkından daha büyük günahtır. (Hadika)
Üç hadis-i şerif:

(Kuş veya başka hiçbir hayvan yoktur ki, haksız yere öldürülsün de, Kıyamette hakkını almasın.) [Taberanî]
(Allahü teâlâ, haksız yere öldürenden bir serçenin hesabını sorar.) [İ. Ahmed]

(Kedisini bağlayıp aç ve susuz bırakıp, açlıktan öldüren bir kadın, Cehenneme girmiştir.) [Buhârî]

Küçük sanılan bir günah yüzünden, Allahü teâlânın gazabına uğrayabilir, helak olabiliriz.

Kedisini aç bırakarak ölmesine sebep olan bir kadın, sırf bu yüzden cehennemlik oldu. Susuzluktan kıvranan bir köpeğe acıyan fahişe bir kadın, kuyudan ayakkabısıyla su çekip köpeğe verdi. Bu yüzden hidayete kavuştu.

O hâlde, küçük büyük her günahtan sakınmalı ve önemli sayılmasa da her iyiliği yapmaya çalışmalıdır. Çünkü Allahü teâlânın rahmeti, iyilikler, ibadetler içinde, gazabı da günahlar içinde gizlidir. (K. Saadet)

Boş başak
Eğer bir başak boşsa, eğmez, başı dik tutar,
Kibirli de böyledir, sanki bir baston yutar.

Misvak ve diş macunu
Sual: Tam İlmihâl kitabında, (Herkese uyarak macun kullanıyordum, iki dişim çürümeye başladı. Fransızca tıp kitabını okuyunca, misvak kullanmaya başladım, dişlerimin çürümesi durdu) deniyor. Bu çok yanlıştır. Yani Fransızlar misvak kullanılsın mı diyorlar?
CEVAP
Kitaptan bir cümle alıp, paragrafın tamamı alınmayınca böyle yanlış anlaşılır. O paragraf şöyledir:
(Dişleri çürütmemelidir. Bunun için de dişlere, dinimizin emrettiği gibi bakmalı ve misvak kullanmalıdır. (Larousse İllustré Medical) ismindeki Fransa’nın kıymetli tıp kitabı, ağız temizliği hususunda diyor ki, (Bütün diş macunları ve tozları ve suları, dişlere zarar verir. En iyi diş temizleme vasıtası, sert bir fırçadır. Önce, dişleri kanatırsa da, korkmamalıdır. Diş etlerini kuvvetlendirir ve artık kanamaz.) Herkese uyarak, macun kullanıyordum. İki dişim çürümeğe başladı. Fransızca kitabı okuyunca, [macunu bırakıp] misvak kullanmaya başladım. Dişlerimin çürümesi durdu. Altmış seneyi geçti, dişlerimden ve midemden hiç şikâyetim olmadı.)
Fransızca tıp kitabında diş macunlarının zararı anlatılıyor. (Sert fırça tavsiye ediliyor) deniyor. (Misvak, Fransızlar tarafından tavsiye ediliyor) denmiyor. Aksine, (Dinimizin emrettiği gibi dişlere bakmalı ve misvak kullanmalıdır) deniyor. Bu şekilde, paragraftan bir cümle almak ve kitabı suçlamak doğru olmaz, kitaba iftira olur.

Olgun başak
Olgunlaşmış bir başak, eğer başı, dik tutmaz,
Kibirsiz de böyledir, yürürken baston yutmaz.

Helâl rızık aramak

Sual: Rızkımızın artması için, neler yapmalıdır?
CEVAP
Her işin sebeplerine yapışmalı. Helâl rızık için dua ve istiğfar etmelidir. Dua kabul olursa, hiç beklenmedik bir yerden rızka kavuşulabilir. Üç hadis-i şerif şöyledir:

(Cebrail aleyhisselam her geldiğinde, “Allah’ım, bana helâl rızık ve iyi bir iş nasip et” diye dua etmemi söylerdi.) [Hâkim]
(İstiğfara devam eden, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mace]
(Allahü teâlâ, müminin rızkını ummadığı yerden verir.) [Deylemî]
Rızkın gelmesine sebep olan işleri yapmalıdır: Üç hadis-i şerif:
(Sadaka vermek rızkı artırır!) [Deylemî]
(Sıla-i rahim edenin rızkı bollaşır.) [Buhârî]

(Namaz kılmak, rızkın bereketine sebep olur.) [Miftah-ül-Cennet]
Bazı şeyler fakirliğe yol açar, rızkın güçlükle gelmesine sebep olur. Mesela tırnağı uzun olanın rızkı meşakkatle, sıkıntıyla hâsıl olur. Üç hadis-i şerif:

(Günah işlemek, rızıktan mahrum kalmaya sebep olur.) [İbni Mace]
(Yalan söylemek rızkı azaltır.) [İsfehanî]
(Zina, fakirliğe yol açar.) [Beyhekî]

Rızkın artması, bereketli olması için her mubah işi Besmele ile yapmalıdır.

Atalarımız, (Erken kalkanın nasibi gür olur) der. Sabit ücretli de olsa, bir kimse erken kalksa, nasibi gür olur. Ücretin kendisi değil, bereketi artar. Bereket, az bir şeyden çok faydalanmaktır. Az bir yemek çok kişiye yetmişse, bereketli olmuş demektir. Çok kazandığı hâlde, maaşını yetiremeyen, parasının bereketsizliği sebebiyle borçlanır. Sabah erken kalkmak, hayra, berekete sebep olur. Hadis-i şerifte, (Sabah uykusu rızka manidir) buyuruldu. (Beyhekî)

Maddî rızıkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevî rızıkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir. (El-Envâr)

Hayvan satmak
Sual: Hangi hayvanları satmak caizdir?
CEVAP
Faydası olan hayvanları, mesela kovandaki arıyı, ipek böceğini, sülüğü, av veya çoban köpeğini, avcı kediyi, kuşu, fili ve bunlar gibi faydası olan her hayvanı satmak caizdir. (S. Ebediyye)

Görmekle bakmak
Sual: Sokakta yabancı kadınları görmemiz günah oluyor mu? Bir de marketlerde, dolmuşlarda müzik sesi işitiyoruz. Günah oluyor mu?
CEVAP
Görmekle bakmak farklıdır. İstemeden görmek, yani göze çarpmak günah olmaz, isteyerek bakmak günahtır. Müzik de böyledir. İsteyerek müzik dinlemek günahsa da, marketlerde olduğu gibi, istemeden duymak günah olmaz.

Akılla nakil çatışırsa ne yapılır

Sual: (Akılla nakil çatışırsa, akla uyulur) kuralı nerelerde geçerlidir?
CEVAP
Mecelle’nin (Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz) hükmü, Dürer-ül-hükkam şerhinde şöyle açıklanıyor: (Zamanın değişmesiyle, örf ve âdete ait ahkâm değişebilir. Fakat Nassa, delile dayanan ahkâm, zamanla değişmez.)

İslam bilgileri ikiye ayrılır: Fen ve din bilgileri. Din bilgileri, yalnız nakille anlaşılır. Bunların kaynağı, Kur’an-ı kerimle hadis-i şeriflerdir.

His organlarıyla anlaşılan şeylerin bir sınırı vardır. Bu sınırların dışında olan bilgiler his organlarımızla anlaşılamaz veya yanlış anlaşılır. His organlarımızla anlayamadığımız şeyleri, akılla anlarız. Bunun gibi aklın da bir anlayış sınırı vardır. Bu sınırın dışında olan bilgileri, akıl bulamaz ve anlayamaz. Akıl, erişemediği şeyleri anlamaya kalkışırsa yanılır, aldanır. Böyle bilgilerde akla güvenilemez. Mesela, Allahü teâlânın sıfatları, Cennette ve Cehennemde olan şeyler, ibadetlerin nasıl yapılacağı gibi din bilgileri böyledir. Akıl bunlara eremez. Bu bilgilerde akılla nakil çatışırsa, nakle uyulur, aklın yanıldığı anlaşılır.

Cizye vergisi
Sual: Bir gayrimüslim, (İslâmiyet'te Müslümandan zekât alınırken, niye gayrimüslimlerden cizye alınıyor? Bu, eşitliğe aykırı değil mi?) diye sordu. Cizye nedir ve cizye oranı, zekât oranından farklı mıdır?
CEVAP
Cizye, gelir vergisi, varlık vergisi demektir. Gayrimüslimlerden cizye almayı emreden İslamiyet, Müslümanların da zekât ve uşur vermelerini emretmiştir.

Zekât bir ibadettir, gayrimüslim kâfir olduğu için onlardan ibadet etmesi istenmez. Onlardan vergi alınır.
Müslümanların vermiş olduğu zekât ve uşur, gayrimüslimlerin vermiş olduğu cizyeden kat kat fazladır. Alınacak cizye miktarı, fakir olandan 40, orta hâlliden 80, zenginden 160 gram gümüş veya bu değerde mal yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.

Gelir vergisi olan cizye, karşılık demektir. Ölümden kurtulma ve mallarını, canlarını, her türlü haklarını koruma karşılığında, kâfirlerin devlete verecekleri paradır. İki türlü cizye vardır:

Birincisi, kâfirlerle sulh yaparken, kararlaştırılan miktardır. Bu miktar, sonradan hiç değiştirilemez.
İkincisi, her ay sonunda, fakirlerden 0,5 gram altın değerinde 1 dirhem gümüş alınır Orta hâlliden 2 dirhem, zenginden 4 dirhem alınır. Çalışamayandan ve senenin yarısından fazla hasta olandan bir şey alınmaz. Senede on bin dirhemden fazla geliri olana zengin denir. 200 dirhemden fazla kazanan orta hâllidir. Çocuktan, kadından, çok ihtiyardan, din adamından ve Müslümandan cizye alınmaz. Zekât, uşur, cizye ve haraçtan başka hiç kimseden zorla vergi alınmaz. Alınırsa zulüm olur. Sahiplerine geri vermek lazım olur.

Cizye verenlerin, malları, namusları ve ibadetlerini yapmak hürriyetleri, Müslümanların mal ve namusları gibi olup, herkese eşit olarak, adaletle muamele edilirdi.

Herakliyüs’ün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkomutanı Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretleri, zafer kazandığı her şehre, halife Hazret-i Ömer’in emrini göndermişti. Rumlara gönderdiği emir şöyle idi:

(Ey Rumlar! Allahü teâlânın yardımı ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza ve ırzınıza kimse dokunmayacak, İslamiyet’in adaleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı, Müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, Müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşur alıyoruz. Sizden de, yılda bir kere cizye alacağız. Size hizmet etmemizi ve cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir.)

Kadınlar namazda sesli okumaz

Sual: (Erkeklerin namazda cehri [açıktan, sesli] okuduğu yerde kadınlar da cehri okuyabilir) deniyor. Kadınların sesli okuması caiz midir?
CEVAP
Hayır, kadınlar, namazda veya namaz dışında sesli okuyamaz. Ezan ve ikamet okumak erkeklere sünnet iken, kadınların, hiç kimse yokken de, ezan ve ikamet okuması tahrimen mekruhtur. (S. Ebediyye)

Sabah, akşam ve yatsı namazlarıyla gece kılınan nafile namazlarda, erkeklerin sesli okumaları müstehab iken, kadınların sesli okumaları caiz değildir.

Fetih kitabında, (“Namazda Kur’anı aşikâre okuyan kadının namazı bozulur sözü” isabetlidir) deniyor. Kadınlar, Kurban Bayramı'nda farz namazlardan sonra teşrik tekbirini sessiz okur. Namazda yüksek sesle okumaz. (Redd-ül muhtar)

Sessiz okumak, kendi işiteceği sesle okumak demektir. Kendi işiteceği sesle okumazsa, namaz sahih olmaz.

Yazlık ev vatan olur mu?
Sual: Yazlıktaki evinde evlenen kimse, altı ay yazlıkta, altı ay şehirdeki evinde otursa, vatan-ı aslisi neresi olur?
CEVAP
Temelli yerleşmek üzere bir yerde oturan kimse, başka yerde evlense temelli yerleştiği yer, vatan-ı asli olmaktan çıkmaz. Nerede evlenirse evlensin, şehirde temelli oturduğu yer vatan-ı asli olarak devam eder. Yılın çoğunu veya hepsini başka şehirlerde geçirse, hattâ yıllarca başka şehirde de kalsa, yine vatan-ı aslisi bozulmuş olmaz. Yeni bir vatan elde edilmedikçe, eski vatanı bozulmaz.

İstanbul’da ölenler
Sual: (Eshabımdan, bir yerde vefat eden, oranın halkına şefaatçi olur) hadis-i şerifine göre, Eyyüb Sultan hazretleri de, İstanbul’da ölenlere şefaat edecek mi?
CEVAP
Elbette, şefaat edecektir. İslam âlimleri de, (Kabirde Eshab-ı kirama komşu olanlar, âhirette onların sancağı altında haşrolunacaktır) buyuruyor.

Oğul imam olur
Sual: Oğul, babaya imam olabilir mi?
CEVAP
Evet, imamlığa daha layıksa, oğul babaya imam olabilir.

Takke giymek
Sual: Uzun boylu bir genç, takkeli bir ihtiyara, (Bu takkeyi niye giydin? Namazdan sonra çıkarmayı mı unuttun, yoksa kanunlara mı muhalefet ediyorsun?) dedi. İhtiyar, cevap vermedi, sadece gülümsedi. Fakat bana, (Hem başım üşümesin diye, hem de sünnet olduğu için giydim) dedi. Gencin ihtiyara böyle soru sorması, suizan değil midir?
CEVAP
Elbette namaz kılan Müslümanlara hüsnüzan etmeli, (Kanunlara karşı geliyor, suç işliyor) diye suizan etmemeli. Üstelik bir gencin, ihtiyara bu şekilde emr-i maruf yapması da doğru değildir.

Eden kendine eder

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müminin yüzüne sevgiyle bakmak ibadettir. Allahü teâlâ, güler yüzlü, tatlı dilli olan, birbirleriyle iyi geçinen Müslümanları çok sever. Kızmak genellikle kibirden olur. Bir kimse çok öfkeliyse, o kimsenin çok kibirli olduğu anlaşılır. Herkes ne çekerse, kendi yaptıklarından çeker, başkasından değil.

Hâşâ zulmetmez kuluna Huda’sı,
Herkesin çektiği kendi cezası.

Beden ve ruh, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı birer varlıktır. Ölünce, beden çürüyüp toprağa karışır. Geriye kalacak olan, icraatımız, yani sevab ve günahlardır.

Âhirette mümine, (Yakışıklı mı, çirkin mi, uzun boylu mu, kısa boylu mu, kimin oğlu kimin kızı?) diye sorulmaz. Cenab-ı Hakk'ın verdiği akıl ve nasip ettiği imanla ne yaptığının hesabı sorulur.

Kulun üç türlü icraatı vardır:
Birincisi, Allahü teâlâya karşı sorumlu olduğu vazifelerdir. Bunlar, Allahü teâlâ ile kul arasındadır. Allahü teâlâ dilerse affeder, dilerse cezasını verir.

İkincisi, kulun diğer kullar ile olan münasebetleridir. Burada doğan haklar, ancak ödemekle veya helâlleşmekle affolur.

Üçüncüsü ise, kulun sebep olduklarıdır. Eğer bir kimse, kötü bir şeye sebep olursa, mesela bir bid’at ortaya çıkarırsa veya kötü bir çığır açarsa, insanlar bu kötü işi yaptıkça, o kimse tevbe etmedikçe, yiyip içerken, uyurken, ibadet ederken, hattâ öldükten sonra da hep ona günah yazılır. Kul hakkı dediğimiz esas tehlike buradadır.

Bunun tersi ise saadettir. Şayet bir kimse hayırlı bir iş yaptıysa, insanlar ondan istifade ettikçe o kimseye sevab yazılır. Mesela dinimize hizmet edilmesine veya bir hayra vesile olduysa, yerken, içerken, uyurken, gezerken, hattâ öldükten sonra bile, hep o kimseye sevab yazılır.

Dinimize hizmet etmeye çalışanlar, bu hayra sebep oluyorlar. Dolayısıyla onlar da, bu hayırlı işe ortaktır. İster fikren, ister dua ederek, ister bizzat iştirak etmiş olsun, bu hizmet devam ettikçe, uyurken, gezerken, ibadet ederken, ölürken, öldükten sonra, hepsine sevab yazılır. Ne güzel iş, ne büyük kazanç!

Her şey Allah'tandır

Sual: Duvara yapıştırdığım bir kâğıt kuruyunca kendiliğinden düştü. Bunu Allah mı düşürdü? Duvar saatinin pili tükendiği için durdu. Bunu Allah mı durdurdu? Pil koyunca saati çalıştıran Allah mı? Rüzgâr esince ağacın yaprakları hareket ediyor. Bunu da mı Allah yapıyor? Trafikte fazla sürat ve dikkatsizlik yapıp kaza yapıyoruz. Bunu da mı Allah yapıyor? Birinin şuuru bozulup intihar ediyor. Bunu da mı Allah yapıyor? Benzin bitince araba duruyor. Bunu da mı Allah yapıyor? Benzin konunca araba çalışıyor. Bunu da mı Allah yapıyor? Bir arkadaş, (Allah böyle işlere karışmaz) dedi. Her şeyi Allah yapmıyor mu?
CEVAP
Evet, her şeyi Allahü teâlâ yapıyor. Tek yaratıcı vardır. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Her şeyin yaratıcısı Allahü teâlâdır. Üç âyet-i kerime meali:

(Her şeyi yaratan Allah’tır.) [Zümer 62]
(Her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah’tır.) [Mümin 62]
(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

Trafik kazası olsa, biri birini öldürse, bunları yaratan yine Allahü teâlâdır. O kişinin veya o kişilerin ölümüne o şeyler sebep kılınmıştır.

Yağmurların yağması, yıldırımların zarar vermesi, depremler, her ne kadar tabiat kanunu denilen olaylar içinde cereyan ediyorsa da, bunların asıl yaratıcısı Allahü teâlâdır, çünkü imanın altı şartından biri de hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmaktır. Bir beyit:

Cümle eşya Hâlık’ındır, kul eliyle işlenir.
Emr-i Bari olmayınca, sanma bir çöp deprenir.

İnsanların ihtiyarî işleri, isteyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi ile Allah’ın yaratmasından meydana gelmektedir. İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyarı [seçmesi, beğenmesi] olmasa, o iş titreme şeklini alır. Kalbin hareketi gibi olur. Hâlbuki ihtiyarî [iradesiyle yaptığı] hareketlerin, böyle olmadığı açıktır. Her ikisini de, Allahü teâlâ yarattığı hâlde, ihtiyarî hareketle, titreme hareketi arasında görülen bu fark, kesbden ileri gelmektedir.

Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, onların işlerinin yaratılmasını, onların kastlarına, arzularına tâbi kılmıştır. Kul isteyince, kulun işini yaratmaktadır. Bunun için de, kul mesul olur. İşin sevabı ve cezası, kula olur. Allahü teâlânın kullarına verdiği kast ve ihtiyar, işi yapıp yapmamakta eşittir. Kullarına, emirlerini ve yasaklarını yerine getirecek kadar güç, kuvvet ve ihtiyar vermiştir. Bir işin iyi veya kötü olduğunu da bildirmiştir. Kul, her işinde, yapıp yapmamakta serbest olup, ikisinden birini seçer, iş iyi veya kötü olur, günah veya sevab kazanır.

Her şeyi sebeplerle yaratmak, Allahü teâlânın âdetidir. Böylece, madde âlemine ve sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, âlemdeki bu düzen olmazdı. Bütün bu sebeplere kuvvet, tesir veren Allahü teâlâdır. Elektrik, ısı, mekanik, ışık, kimya enerjilerini ve tepkimeleri hâsıl eden çeşitli kuvvet şekillerini sebep olarak yaratmıştır. Bu sebepleri, cisimleri yaratmasına vasıta kıldığı gibi, insan aklını, insan gücünü de, kendi yaratmasına vasıta kılmıştır. Meselâ, kömürün, 500 derece üstüne, yani tutuşma sıcaklığına kadar ısınarak yanma olayının başlamasına, kibritin alevi sebep olmaktaysa da, kömürün oksitlenmesini, yanmasını yaratan Odur. Kibrit, yanma olayının yaratıcısı değildir. Ne kendinin, ne de kullandığı şeylerin birçok inceliklerinden haberi olmayan bir vasıtaya, bir sebebe yaratıcı denilir mi? Yaratıcı, bunların en ufağını, en incesini, hepsini bilen, hepsini yapandır ki, bu da ancak Allahü teâlâdır.

Kelime-i şehadet söylemek

Sual: Müslüman olmak için (Kelime-i şehadet) söylemek yeterli midir?
CEVAP
Sadece Kelime-i şehadet söylemek yetmez. Önceki bâtıl dinini terk ettikten sonra, Amentü’de bildirilen altı şarta da inanmak lazımdır. Amentü’nün ilk şartı Allah’a imandır. (Allah'a inandım) demek de yetmez. Allah’a nasıl inanıyor? Her şeyi yaratana mı inanıyor? Yoksa hiçbir şeyden haberi olmayan bir puta mı? Bunun için Allahü teâlânın, sıfat-ı zatiyye ve sıfat-ı sübûtiyye denilen sıfatlarını bilmek gerekir. Allahü teâlâya, böyle sıfatlarını bilerek inanmak gerektiği gibi, meleklere de, peygamberlere de sıfatlarıyla inanmak gerekir. Mesela, meleklerde erkeklik dişilik olmadığını bilmek gerekir. Peygamberlerin sıfatlarını, mesela, yalancı olmadıklarını, hiç günah işlemediklerini bilmek, diğer şartlara da, bildirildiği gibi inanmak lazımdır. Bunlardan biri noksan olursa, o iman geçerli olmaz. 

Bütün bu şartlara inandıktan sonra, İslam Ahlakı kitabında bildirilen şu şartları da, yerine getirmek gerekir. Kelime-i şehadeti söylemenin dört şartı vardır:

1- Dille söylerken, kalb hazır olmak: Kalb hazır olmadan yani ne söylediğinin farkında olmadan, rastgele Kelime-i şehadet getirmek geçerli olmaz.
2- Mânâsını bilmek: Kalb hazır, fakat ne söylediğini bilmiyor. Bu da geçerli olmaz. Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a ve onun Resulü Muhammed aleyhisselama inandığını bilmesi şarttır.
3- Hulus-i kalble söylemek: Kalb hazır, ne söylediğini de biliyor, fakat ihlâslı değil. Söyle dedikleri için, şaka veya bir menfaat için, yani inanmadığı hâlde söylüyor. Bu da geçerli olmaz. Gerçekten inandığı için söylemesi gerekir.
4- Hürmetle söylemek: Bunların hepsi tamam, ama saygısızca, hiç önem vermeden, Müslüman olmak da neymiş dercesine, tazim göstermeden, alaylı bir şekilde söylemek de geçerli olmaz.

Kelime-i şehadetin dört şartına uyulsa da, hubb-i fillah buğd-i fillah yoksa, imanı geçerli olmaz. Yani sevdiği de, sevmediği de, Allah için olmalı. Bu, imanın esasıdır, şartıdır. (Allah için seven, Allah için buğzeden, gerçek iman sahibidir) hadis-i şerifi, bunu açıklamaktadır. (Ebu Davud)

FDünya sevgisinin tek ilacı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsan hasta olunca, hem ibadetlerini, hem hizmetlerini tam yapamaz. Bunun gibi, insanın kalbi hasta olunca da, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tam yapamaz. İstenildiği gibi ibadet yapabilmek için tedavi gerekir. Nasıl bedenimizi tedavi ettirmek için doktora gidiyorsak, ibadetlere mani olan kalb hastalığını da tedavi etmek lazımdır. Kalb hastalığı demek, Allahü teâlâdan, âhiretten, Peygamber efendimizden ve dinden başka şeylere gönül vermektir.

İnsanın gönül verdiği iki şey, servet ve şöhrettir, ikisi de felakettir. Kim para ve şöhret düşkünü ise, bilsin ki kalbi hastadır. Merhum Hocamız buyururdu ki:

(Kalb hastalığının bir tek ilacı vardır. İnsan, sabahlara kadar zikretse, akşamlara kadar namaz kılsa, her gün oruç tutsa kurtulamaz, çünkü kalbden dünya sevgisini çıkarmanın ilacı bunlar değildir. Bunun ilacı büyüklerin sevgisidir. Buna kavuşmak için de, kitaplarını severek çok okumak ve bunlara uygun yaşamak şarttır.)

Sevgi itaattir
Bir gün, merhum Hocamıza, (Efendim, hep büyüklerin sevgisinden bahsediliyor, büyükleri sevmek lazım deniyor. Bu sevginin tarifi, ölçüsü nedir?) diye sorulunca, cevaben buyurur ki:

(Sevmek itaat etmektir, bir kişi, sevdiğini söylediği kimseye, ne kadar itaat ediyorsa o kadar seviyordur, yani ne kadar itaat varsa o kadar sevgi vardır. Seviyorum dediği hâlde itaatten uzak olanların sevgisi sahtedir, yalandır. Sevmek aynı zamanda istifade etmektir ki, istifade etmek için yanında, yanı başında bulunmak da şart değil. Uzakta olan da itaati oranında istifade eder. İtaati ne kadar çoksa sevgisi de o kadar çoktur. İtaati ne kadar azsa sevgisi de o kadar azdır. Mesela Hazret-i Ebu Bekir’in sevgisi en çoktu, çünkü itaati çoktu, herkes Cenab-ı Peygamberi inkâr ederken o kabul etti. Herkes Mirac olayından sonra, “Mescid-i Aksa‘ya kaç zamanda gidilip gelinir?” diye konuşup, kimi inkâr ederken, (O söylüyorsa doğru söyler, inandım) diyerek, hiç fikir yürütmedi, tam teslim oldu. Çünkü sevgisi tamdı. Dolasıyla, “Efendim ben Allah’ımı, Peygamberimi, Kitabımı, büyükleri çok seviyorum” diyenin doğru söyleyip söylemediğini anlamak için, ne kadar itaat ettiğine bakılır. Sevginin ölçüsü itaattir.)

1 Ocak 2014 Çarşamba

Yakasız gömlek giymek

Sual: Yakasız gömlekli biri, “(Bir kavme benzeyen onlardandır) hadisi gereğince, kâfir olmamak için yakalı gömlek giymiyorum” diyor. Kâfirlerden gelen elbiseleri giymek küfür mü oluyor?
CEVAP
Hayır. Dinimizde sadece, kâfirlerin haç takmak, zünnar kuşanmak gibi ibadet olarak kullandıkları şeyler yasaktır. Mubah olan âdetlere izin verilmiştir. Resulullah efendimiz, papaz ayakkabısı ve Hristiyan elbisesi giymiştir. (Redd-ül-muhtar)

Gömlek giymek ibadet değil, âdettir. Bu âdet Hristiyanlardan gelmiş olsa bile, ibadet olmadığı için giymenin mahzuru yoktur. Peygamber efendimiz, uzun entari giymiş, şalvar ve pantolon giymemiştir. Şalvar giymek âdette bid’attir. Âdette bid’at olan şeyi yapmak günah değildir. Uçağa binmek de âdette bid’attir, günah değildir. Bunun için âdet olan yerlerde, kâfirlerden gelmiş olsa bile, kadınlara çarşaf ve erkeklere pantolon giymek günah olmaz.

Peygamber efendimiz, bazen Rum, bazen Arap elbisesi giyerdi. Kolları dar Rum cübbesi giydiği Tirmizî’deki hadis-i şerifle bildirilmiştir. (Mevâhib-i ledünniyye)

(Bir kavme benzeyen onlardandır) hadis-i şerifindeki benzemek, imanda ve ibadetlerde benzemektir. Kılık kıyafetle ilgili şeyler âdettir. Çirkin olmayan âdetlerde kâfirlere benzemek günah olmaz. İbadette kâfirlere benzemek bazı yerlerde mekruh, bazı yerlerde haram, bazı yerlerde küfür olur. Mesela Noel’i kutlamak küfür olur. Fakat kâfir gömleği giymek, uçağa binmek, masada yiyip içmek, çatal kaşık kullanmak, dikiş makinesi, bilgisayar, elbise gibi şeylerse âdettir, bunları kullanmak günah olmaz. Hattâ lüzumlu olanları kullanmak gerekir.

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Resulullah'ın âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak bid'at değildir. Bunları yapıp yapmamak, ülkelerin ve insanların âdetlerine bağlı olup, dînî hükümler değildir. Her ülkenin âdeti başka başkadır. Hattâ bir ülkenin âdeti zamanla değişir. Bununla beraber, âdete bağlı şeylerde de, Resulullah’a “sallallahü aleyhi ve sellem” uymak, dünya ve âhirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar. (1/231)

Bunun için, teke riayet etmek, sağdan başlamak gibi günlük işlerde Resulullah efendimize uymaya çalışmak çok iyi olur.

Kalbi temizlenmiş ihlâs sahibi insan

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hiç kimse kendi kendine kurtulamaz. Çünkü dünya bir sarmaşık otu gibi insanın her tarafını sarmıştır. Bundan kurtulmak için İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir Allah adamını tanımak ve salih arkadaşlarla beraber olmak şarttır.

Akıl ve kalb ayrı birer dünyadır. Bir kitaptan akıl ve kalb yoluyla istifade edilir. Akla, tıpkı teybe doldurur gibi, istediğimiz kadar bilgi doldurabiliriz. Ama kalbin istifade etmesinin şartları vardır. Okuduğumuz kitabın yazarı, kalbi Allah sevgisiyle dolu, yetkili bir âlimse, farkında olmadan bizde dünyaya karşı bir soğukluk başlar ve din kardeşlerimize karşı sevgimiz artar. Bunlar da kalbimizin temizlendiğine alâmettir. O mübarek kalbdeki feyz, bizim kalbimize akar.

İnsan yemek yemezse bir müddet sonra açlıktan öldüğü gibi, kalb de, gıdası olan ilmi alamazsa bir gün ölür. Fakat kalbin gıdasını vereceğim derken zehir verilirse, yani mezhepsiz, itikadı bozuk kimselerin kitapları okunursa, o kötü yazarların kalbindeki zulmet ve pislik, bizim kalbimize akar, kalbimiz zehirlenir ve hattâ ölür de farkına bile varmayız. Onun için, bir kitabın yazarı, içindeki bilgiden daha önemlidir.

Bizi kurtaracak olan beynimizdeki bilgiler değildir. Onları nasıl olsa unutacağız. Ancak büyüklerin temizlediği, nur ve sevgiyle dolu kalbler kurtulacaktır. Büyükler, (İnsanlar helak olmuştur, âlimler hariç. Âlimler de helak olmuştur, ilmiyle amel edenler hariç. İlmiyle amel eden âlimler de aldanmıştır, ihlâsla amel edenler hariç) buyuruyorlar. Demek ki ilim, amel ve ihlâsın üçü de şarttır.

Muhlis, kalbi temizlenmiş ihlâs sahibi insan demektir. Mektubat-ı Rabbânî'nin ve büyüklerin sohbetlerinin tamamı, insanın kalbi içindir. Çünkü kalb kurtulmadıkça insan kurtulamaz. Nitekim insan ölürken beyni durur. Ruh en son, kalbden çıkar. Dolayısıyla kalbin ilimle, bilgiyle değil, sevgiyle alâkası vardır. Ölürken sevdiğini yani Resulullah efendimizi ve onun vârisi olan büyükleri andığı zaman ruhları orada hazır olacağı için dünyadan imanla ayrılır.
 
 

Ehl-i sünnet itikadı nedir?

Sual: Ehl-i sünnete uygun iman nasıl olmalıdır?
CEVAP
Maddeler hâlinde bildirelim:

1- Allahü teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. (Allah gökte veya Arş’ta) demek küfürdür.
2- Allahü teâlâ hiçbir şeye benzemez. Mesela (Eli var, ayağı var, yürür, iner, çıkar) gibi insanlara benzetmek küfür olur.
3- Muhammed aleyhisselam son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmez. (Nebi gelmez, ama resul gelir) gibi şeyler söylemek küfürdür.
4- Ehl-i kıbleye [namaz kılan ve küfre sebep olan inanışı olmayan Müslümana], işlediği günahlardan dolayı kâfir dememek. İbadetler, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen ve günah işleyen mümine kâfir denmez. Allahü teâlâ, dilerse küçük günaha azap edebilir, büyük günahları affedebilir.
5- Cennetteki Müslümanların Allahü teâlâyı görecektir. Mutezile buna inanmaz.
6- İman ya vardır, ya yoktur, artıp eksilmez. Parlaklığı, kuvveti artıp eksilir.
7- Kur’an-ı kerim mahlûk [yaratık] değildir.
8- Mest üzerine mesh etmek caizdir.
9- Mirac ruh ve bedenle birlikte olmuştur.
10- Mucize ve keramet haktır.
11- Sahabenin hepsini sevip, hiçbirini kötülememeli, çünkü hepsi cennetliktir.
12- Ebu Bekr-i Sıddık, Eshab-ı kiramın en üstünüdür.
13- Ruh ölmez.
14- Kabir ziyareti caizdir. Kabirdeki peygamber, şehid ve evliya zatlardan yardım istemek caizdir.
15- Kabir suali ve kabir azabı haktır. Kabir azabı ruh ve bedene olur.
16- Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.
17- Okunan Kur’an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabını ölülere bağışlamak caizdir. Bu sevablar ve dualar ölülere ulaşarak, azaplarının azalmasına veya kalkmasına sebep olur.
18- Öldürülen, intihar eden de eceliyle ölmüştür.
19- Peygamberler, küçük büyük, hiçbir günah işlemez.
20- Cennet ve Cehennem ebedî yani sonsuzdur. Cennet ve Cehennem şu anda vardır. Günahkâr müminler, Cehennemde sonsuz kalmaz, kâfirler sonsuz kalır.
21- Bugün için, dört hak mezhepten birinde olmak şarttır. Birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır.
22- Kıyamet alametlerinden olan Deccal'in, Dabbet-ül-arz'ın, Hazret-i Mehdî’nin geleceğine, Hazret-i İsa’nın gökten ineceğine, Güneş'in batıdan doğacağına ve diğer bildirilenlere tevilsiz inanmalı.
23- Sultana, halifeye isyan caiz değildir.

(Bu bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mektubat-ı Rabbani, F. Fevaid’den alındı.)

Kötü hava şartları

Sual: (İnsana veya hayvana çirkin demek caiz olmadığı gibi, “kötü hava şartları” demek veya kadere de “kötü” demek caiz değildir. Çünkü bunların yaratıcısı Allah’tır. Allah, çirkin şeyler yaratıyor demek caiz olmaz) deniyor. Allah'ın yarattığı kötü şey olmaz mı? Kötüye kötü denmez mi?
CEVAP
Elbette kötüye kötü, çirkine çirkin denir. İyi kötü, çirkin güzel her şeyi yaratan Allah’tır. Hava kötü ise, (Kötü hava şartları) da denir. Kaderimiz kötü ise “kötü” denir. Buradaki incelik şudur:

Bir insanın başına kötü işler gelirse, (Kaderim böyleymiş) veya (Bu alnımın kara yazısıdır, ne kadar kötü kaderim varmış) demesinde mahzur yoktur. Burada niyetin önemi vardır. (Kaderim kötü imiş, yazıklar olsun bu kötü kaderime) demek küfür olmaz, çünkü günahlarımız yüzünden kaderimiz kötü olmuştur. Yani kaderimizin kötü olmasına kendimiz sebep olduk. Kendi arzumuzla yapacağımız iyi veya kötü işler kaderimizdir. Günahlarımızın durumuna göre, bu kötü de olabilir, iyi de olabilir. Ama (Kötü işlerimizi kötü olarak yazmamalıydı) diyerek, amellerimize göre kaderimizi belirleyen Rabbimiz suçlanırsa elbette küfür olur.

Allah’ın işitmesi ve görmesi
Sual: Kitaplarda, (Allahü teâlâ işitir, görür, ama Onun işitmesi, görmesi bizimki gibi vasıtayla, yani göz ve kulakla değildir) diye bildiriliyor. O zaman bunun gibi, (Allah’ın gözü, kulağı vardır; ama bizim gözümüze, kulağımıza benzemez, nasıl olduğu bilinemez) demek caiz olur mu?
CEVAP
Hayır, kesinlikle caiz olmaz. Bunu söyleyen, Mücessime ve Müşebbihe ismindeki sapık fırkalardır. Bunlar, (Allah cisimdir) diyerek Onu mahlûklara benzetiyorlar. Bunun gibi Vehhabiler de, (Allah’ın eli vardır, ama bizimki gibi değildir, nasıl olduğu bilinemez) diyorlar. Hâşâ, (Gözü, kulağı veya eli vardır) demek, yaratılmışlara benzetmek olur. (Gözünün, elinin nasıl olduğu bilinemez, bilinen şeylere benzemez) dense de, mahlûklara benzetilmiş olur, çünkü göz, kulak ve el birer organdır yani maddedir, cisimdir. Allahü teâlâ ise, bunlardan uzaktır. Bir âyet-i kerime meali:

(Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O hiçbir şeye benzemez.) [Şura 11]

İmam-ı Rabbânî hazretleri de buyuruyor ki: Allahü teâlâ, madde ve cisim değildir. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri olamaz. Şu kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardır, bildirdiği sıfatları da vardır, fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayâlimize gelen her şeyden münezzehtir, uzaktır. İnsanlar Onu anlayamaz. (2/67)

Ev nafakaya dâhildir
Sual: S. Ebediyye’de, (Kira ile ev tutmak varken, ev satın almak zaruret değildir) deniyor. Bu ifade, (Kira ile ev tutmaya gücü yetenin faizli krediyle ev alması caiz değildir) anlamına gelmez mi?
CEVAP
Evet, o anlamdadır, ama burasını S. Ebediyye kitabını hazırlayan merhum Hocamıza sormuştuk. Bu hükmün, gayrimüslim ülkeler için geçerli olmadığını, mesela Avrupa’daki bir Müslümanın, ev nafakaya dâhil olduğu için krediyle ev alabileceğini bildirmişlerdi. Yani kira ile ev tutabilen de, krediyle ev alabilir.

Namazı bırakıp başlamak

Sual: Halk arasında, (Namaza başlayıp bırakmak, sonra tekrar başlayıp tekrar bırakmak, hiç kılmamaktan daha büyük günah olur. Bıraktıktan sonra, tekrar başlamak günah olur) deniyor. Bırakma ihtimali olan kimsenin hiç namaza başlamaması daha mı iyidir?
CEVAP
Daha kötüdür. Tekrar günah işlerim diye tevbe etmemekten de kötüdür. Bir kabı, nasıl olsa tekrar kirlenecek diye yıkamayıp kirli bırakmaktan beterdir.

(Bırakınca yeniden başlamak günahtır) sözü çok yanlıştır. Bırakınca tekrar başlamak farzdır, büyük sevabdır. Günah olan namaza başlamak değil, namazı kasten bırakmaktır. Namaz kılmamak diğer amelleri de olumsuz yönde etkiler. Bir hadis-i şerif:

(Kasten [mazeretsiz] namaz kılmayanın diğer amellerini Allahü teâlâ kabul etmez. Tevbe edinceye kadar Allah’ın himayesinden de uzak olur.) [İsfehanî]

İmam-ı Rabbânî hazretleri de buyuruyor ki: Kıyamette önce, namazdan sorulacaktır. Namaz doğruysa, diğerlerinin hesabı, Allahü teâlânın yardımıyla kolay geçecektir. (2/67)

İslamiyet’i beğenmek
Sual: Bir kimse, Amentü’nün altı şartına inansa, fakat Allah’ın emir ve yasaklarından birini beğenmese, mesela (Cehennem lüzumsuzdur) veya (Şarabın haram edilmesi anlamsızdır) dese, bu kimse, imanın şartlarının hepsini kabul ettiği için imanlı sayılmaz mı?
CEVAP
Sayılmaz. Amentü’nün içinde Allah’a iman vardır. Allah’a iman, bütün sıfatlarıyla birlikte Ona imandır. Ayrıca emir ve yasaklarının yani İslamiyet'in doğru ve yerinde olduğuna da inanmak şarttır. Böyle inanmayan iman etmiş sayılmaz. Demek ki, Amentü’ye inanan kimsenin İslamiyet’i beğenmesi şarttır, çünkü İslamiyet, Allahü teâlânın emir ve yasaklarıdır. Emir ve yasakların birini bile beğenmemek küfür olur.

Bunun gibi hubb-i fillah, buğd-i fillah da imanın esaslarındandır. Allahü teâlâyı sevmek de, emir ve yasaklarının hepsini yerinde ve güzel bulmakla olur. Allah’ı ve onun dostlarını sevmek, sevmediklerini sevmemek de lazımdır. Bir hadis-i şerif:

(Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren, Allah için yasaklayan, gerçek iman sahibidir.) [Ebu Davud]

Allah'ı hatırlatan kişi

Sual: (Birini görünce, Allah hatırlanıyorsa, o evliya zatlardan biridir) deniyor. Bu, doğru mudur?
CEVAP
Evet, bir Müslümanı görünce, onunla konuşunca, Allahü teâlâ hatırlanıyorsa, o kimsenin evliya zatlardan olma ihtimali çoktur. Bir hadis-i şerif:

(Evliya o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.) [Hakîm]

Aşağıdaki hadis-i şerifte bildirilen âlimlerin Allah adamı oldukları anlaşılır:

(Her âlimin sohbetine gitmeyin! Ancak şu beş şeyden sakındırıp, diğer beş şeye davet eden âlimin sohbetine gidin!

1- Şekten yakîne, [Şüpheli inanıştan sakındırıp kesin imana yönlendiren]
2- Kibirden tevazua,
3- Düşmanlıktan hayra,
4- Riyadan ihlâsa,
5- Dünyadan zühde.) [İ. Asakir]

Aklın yolu
Sual: Bir ders kitabında, (Vahiyle yani Kur’anla bildirilen dînî ilkelerin anlaşılıp uygulanması, sünnetle, icma ve kıyasla değil, akılla gerçekleşir) deniyor. Akıl tek başına dinde ölçü olur mu?
CEVAP
Elbette, ölçü olmaz. Kur’an-ı kerimi açıklayan sünnettir. Peygambersiz din, dinsizlik olur. İcma ve kıyas da sünneti açıklar. Sünnet, icma ve kıyası bir kenara bırakarak, (Akılla her şeyi buluruz) demek dinimize aykırıdır. Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

Din işleri, akıl üzerine kurulamaz, çünkü akıl, bir kararda kalmaz. Herkesin aklı, birbirine uymadığı gibi, bir adamın selim olmayan aklı da bazen doğruyu bulur, bazen de yanılır ve yanılması daha çok olur. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile çok hata eder. Çok yanılan bir akla nasıl güvenilebilir? Devamlı, sonsuz olan âhiret işlerinde, nasıl olur da akla uyulur? (S. Ebediyye)

İman bilgileri, namaz, oruç, zekât ve diğer din işlerinin hiçbiri akılla bulunamaz. Hepsi nakle dayanır. Akıl, nakli anlamakta kullanılır. Akıl doğru kullanılmazsa gerçeği bulamaz. İslamiyet, selim akla dayanan nakil dinidir. Nakil olmazsa, akıl, tek başına doğruyu yanlışı bulamaz.

Misafirin ev işine karışması

Sual: Evimize gelen misafirlerden bir kısmı, bize iyilik olsun diye, mutfağımıza izinsiz giriyor. Bardakları getiriyor. Sehpaları hazırlıyor. Çayları koyuyor. Fazla elektrik yanıyor diye bir kısmını söndürüyor veya ihtiyaç var diye bazılarını yakıyor. Evi süpürüyor. Kısacası evin kadını gibi her işi yapmaya kalkıyor. Ev sahibinden izinsiz bunları yapması doğru mudur?
CEVAP
Hiç doğru değildir. Böyleleri için atalarımız, (Ahmak misafir, ev sahibini ağırlar) buyuruyor. Misafir ev sahibinden izinsiz iş yapamaz. Yardım edecekse, mutlaka önce izin almalı. Ev sahibi oradaki misafirlerin âmiridir. Bir hadis-i şerif:

(Bir cemaat bir yere misafir giderse, o evden gidene kadar, ev sahibi o cemaatin emîri olur, ona itaat vacib olur.) [Deylemî]

Buradaki vacib, farz demektir. Ev sahibinin rızasına aykırı iş yapmak günah olur. Ev sahibi istemiyorsa misafir hizmet edemez.

Kadınlar da olduğu gibi, erkekler arasında da ev sahibinin işine karışanlar oluyor. Mesela misafir olarak geldiği evde, izin almadan imamlığa geçiyor. Çok bilgili olsa bile böyle yapması yanlıştır. Bir hadis-i şerif:
(Bir yere ziyarete giden, onlara imamlık yapmasın!) [Tirmizî]

Bir evde, ev sahibi imam olur veya imamı o tayin eder.

Misafir de, ev sahibi de, vazifesini bilmeli, birbirini üzecek hâl ve hareketlerden sakınmalıdır.

Az yemek
Kim ki yemeği azaltır,
Lezzet alır ibadetten.
Kim de mizahı bırakır,
Eksik olmaz zarafetten.

Tek niyetle teravih
Sual: Ben, geçen ramazanda, teravihin başında niyet ettim, sonra niyet etmeden teravih kılmak üzere imama uydum. Bir arkadaş, (Namazda niyet farzdır. Ramazanın başında oruca niyet edip diğer günler niyet edilmezse oruç tutulmuş olmadığı gibi, imama her uyuşta teravih kılmaya niyet edilmedikçe teravih sahih olmaz) dedi. Benim kıldığım teravihler sahih olmadı mı?
CEVAP
Arkadaşınızın dediği doğrudur. Niyet farzdır. Niyetsiz namaz olmaz. Fakat teravih kılmak niyetiyle imama uymak niyettir. Teravih kılmak için imama uymaktasınız. Bu niyettir, dille söylemek gerekmez. Hattâ namazda niyeti dil ile söylemek bid’attir. Kalble niyetinde şüphe eden vesveseli kimseler için kalble niyetin yanı sıra, dille de niyete izin verilmiştir.

Oruçta da niyet farzdır. Bir kimse ramazanda sahura kalkıp yemeğini yese, imsak vakti olmadan su içme, ilacını alma gibi bir düşüncede olsa yine, oruca niyet etmiş olur. Sahura oruç tutmak niyetiyle kalkıyor, yemeği o niyetle yiyor. Bunlar niyet olduğu için, oruç da sahih oluyor. Teravih kılmak niyetiyle imama uyan da, niyet etmiş oluyor. Her seferinde dille niyet etmesi gerekmiyor.

Dost kusur bulmaz
Gerçek dost olan insan, dostuna bulmaz kusur!
Dost, dostunun yanında, bulur rahat ve huzur.

Küs durmak ayrı konuşmamak ayrıdır

Sual: Görüştüğümüz zaman, sıkıntı veren iyi ve kötü arkadaşlarım var. İster istemez konuşmuyorum, ama dinimizde üç günden fazla küs durulmuyor. Sıkıntılarından uzak kalmak niyetiyle bunlarla konuşmamam uygun mu?
CEVAP
Küs durmak ayrı, konuşmamak ayrıdır. İnsan konuştuğu hâlde, kin güdebildiği gibi, konuşmadığı birine kin gütmeyebilir. Kin gütmemek şartıyla, bir mazeretle konuşmamak ve araya mesafe koymakta mahzur olmaz.

İslam âlimleri buyuruyor ki:
(Arkadaşına üç günden fazla dargın duran, affa veya şefaate kavuşmazsa, Cehennemde azap görür.)
Günah işleyene, darılmak ve nasihat için ondan uzak durmak caiz, hattâ müstehabdır. Bu, Allahü teâlâ için darılmak olur. Hadis-i şerifte, (Amellerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır) buyuruldu. Hubb-i fillah, Allahü teâlâ için sevmek demektir. Buğd-i fillah, Allahü teâlâ için sevmemek, dargın olmak demektir. (İslam Ahlakı)

Sinsice saldırıyorlar
Rezaletler diz boyu, ihanetle iç içe,
Değişik taktiklerle, saldırırlar sinsice.

Gün, gündüz ve gece
Sual: Bir gün, 24 saat olduğuna göre, (Cuma günü ve gecesi) demek uygun olur mu? Gündüz ve gece demek gerekmez mi?
CEVAP
Gün, 24 saatlik zamandır. Gündüzle gecenin toplamına denir. Ancak gün, gündüz anlamında da kullanılır. Bu bakımdan (Cuma günü ve gecesi) demekte mahzur yoktur. Yalnız (Cuma) denince gündüz ve gecesi anlaşılır. (Cumanız mübarek olsun) denince, gecesi de içine dâhildir. Cumanın öneminden bahsedilince gecesi de anlaşılır. Üç hadis-i şerif:

(Cuma günü bir defa İhlas-ı şerif okuyan, Kadir gecesini idrak etmiş gibi olur.) [Tergib-üs-salat]
(Cumadan daha faziletli bayram yoktur.) [Deylemî]
(Cuma, günlerin efendisidir, Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinden de kıymetlidir.) [Buhârî]

Gündüz anlamına gelen gün için bir örnek verelim. Bir hadis-i şerifte, (Cuma günü oruç tutana, on âhiret günü oruç sevabı yazılır) buyuruluyor. (Beyhekî) [Oruç gece tutulmaz.]

Sevgi yükü
Aklı ve ilmi olan, her yarayı kaşımaz,
Sevgi yükü ağırdır, her kalb onu taşımaz.

Bir devirde iki mürşid-i kâmil

Sual: (Günümüzde mürşid-i kâmil yoktur) diyenler olduğu gibi, (Bir devirde iki mürşid-i kâmil olmaz) diyenler de var. Silsile-i aliyye büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmil değil miydi?
CEVAP
Bir devirde iki değil, daha çok mürşid-i kâmil olabilir. Silsile-i aliyye büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmildi. Çoğu aynı devirde yaşadı. Mesela Şah-ı Nakşibend Seyyid Muhammed Bahaeddin hazretleri ile Alaüddin-i Attar ve Yakub-ı Çerhî hazretleri aynı devirde yaşamışlardır. Bir de her tarikatın ayrı mürşid-i kâmili vardı. Kâdirîlerin mürşid-i kâmilleri olurdu, Nakşîlerin olurdu.

Muhammed Bâkîbillah ile İmam-ı Rabbânî hazretleri yaşıttı. Hoca, talebe aynı yaştaydı.

Muhammed Mâsum Fârûkî hazretleri, babası İmam-ı Rabbânî hazretleriyle aynı devirde yaşadığı gibi, Mevlana Hâlid-i Bağdadî hazretleri, Seyyid Abdullah Şemdinî hazretleriyle, Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretleri ise, Seyyid Muhammed Sâlih hazretleriyle aynı devirde yaşamıştır. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri hayatta iken Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri mürşid-i kâmildi.

Her asırda gelen müceddid âlimlerin bile çok olduğu devirler olmuştur. Bazısı, hocaları ölünce (Artık mürşid-i kâmil bitmiştir) diyor. Hâlbuki (Hak Sözün Vesikaları) kitabında, Kıyamete kadar, her zaman hakiki mürşidin mevcut olacağı bildirilmekte, gerçek mürşid için, (Halis olan taliplere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır) buyurulmaktadır. Demek ki, (Günümüzde mürşid-i kâmil yoktur) demek, düşmanlıktan veya ahmaklıktan ileri gelmektedir.

Bitmeyen yorum
Kin ve nefret saçıyor, vahimdir durumları,
Laf yarışı yaparlar, hiç bitmez yorumları.

İyi niyete de sevab var
Sual: Hadiste, (Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır) buyuruluyor. Amelle iyi veya kötü bir iş yapılıyor, ama niyetle hiçbir iş yapılmadığı hâlde neden niyet daha faziletlidir?
CEVAP
Hadis-i şerifteki (Müminin niyeti) ifadesi, (Müminin iyi niyeti) demektir. Amelden kasıt da, faydalı ameldir, ibadettir.

Mümin, iyi şeyler düşünebilir, ama her düşündüğünü yapabilecek durumu olmaz. İyi şeyler yapması az, iyi şeyler düşünmesi çok olur. Mesela, sırf sevab kazanmak için değil de, halis niyetle, gerçekten, olsa vereceğini düşünerek, (Dağlar kadar altınım olsaydı, bütün fakirlere bir ev yapardım) dese, bu halis niyetinden dolayı sanki ev yapmış gibi sevaba kavuşur.

Âdetli bir kadın, halis niyetle, (Müsait olsaydım, ben de Arefe günü bin İhlâs okurdum) dese, okumuş gibi sevaba kavuşur. Âhirette müminin defterinde bu niyetinden dolayı çok sevab olur.

Son nefes
Karanlık kafestesin, bitmeyen hevestesin,
Gafletten uyan hemen, belki son nefestesin.

Marifet sahibi olabilenler

Sual: Yeterli ilim ve amel sahibi olan birinden, keramet görülebilir mi?
CEVAP
İhlâs sahibi olmak da şarttır. İlmiyle ve ameliyle gururlanırsa felakete maruz kalır. İhlâssız veya bid’at ehli birinde olağanüstü hâller meydana geliyorsa, bunlar keramet değil istidraçtır, çok tehlikelidir. Onun için şeyh taslağı hocalardan görülen olağanüstü halleri keramet sanmamalıdır.

İlminin fazla, amelinin çok olmasıyla gurura kapılan bir kimse, marifet sahibi değildir. Mesela cin taifesinden olan İblis, meleklerden üstün bilgiye sahipti, onlara hocalık yapıyordu. Yanlış kıyas yaptı. Ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu söyledi. Allahü teâlânın yanlış emir verdiğini söyleyerek Ona isyan etti. Kibirlenen İblis, böylece Allahü teâlânın gazabına uğrayıp lanete müstahak oldu. Ebedî olarak rahmet dergâhından kovuldu. (İslam Âlimleri Ansiklopedisi)

Doğru zat
Sual: Şimdi herkes (Benim hocam doğru yolda) diyor. Bunların hangisinin doğru yolda olduğu nasıl anlaşılır?
CEVAP
O zatın sohbetinde, Allahü teâlâ ve âhiret hatırlanıyorsa makbuldür. Dünya hatırlanıyorsa, dünya sevgisi kalbimizden çıkmıyorsa, o kimse makbul değildir. Elinde bir ölçüsü olmayan kimseyi, şeytan aldatıp, yanlış yolda olduğu hâlde, kendisini Allah’ı, âhireti hatırlıyor zannedebilir. İtikadı doğru değilse veya İslamiyet’e uymuyorsa, hiç kıymeti yoktur.

Sütbabaları farklı olsa
Sual: Kocası öldükten veya kendisini boşadıktan sonra, başkasıyla evlenen bir kadını, bir oğlan önceki kocasıyla evliyken, bir kız da yeni kocasıyla evliyken emse, bu oğlan ve kız birbiriyle evlenebilir mi?
CEVAP
Hayır. Aynı kadından emen oğlan ile kız, sütbabaları başka olsa ve başka senelerde emmiş olsalar bile, birbiriyle ve birbirlerinin çocukları ve torunlarıyla evlenemez. (S. Ebediyye)

Sütçocuğun anne ve babaları
Sual: Bir kadının sütünü emerek, onun süt çocuğu olan çocuğun, öz annesiyle sütbabası ve öz babasıyla sütannesi mahrem olur mu?
CEVAP
Hayır, mahrem olmaz. Yani öz annesiyle öz babası ve sütannesiyle sütbabası ayrılırlarsa, öz annesiyle sütbabası, öz babasıyla da sütannesi evlenebilirler.

Altın rozet
Sual: Erkeklere, altın rozet takmak caiz mi?
CEVAP
Hayır. Gümüş rozet caizdir.

Nefsin düşmanlığı kime?

Sual: Nefsin her istediği kendi zararınadır deniyor. Nefsin gayesi nedir?
CEVAP
Nefsin gayesi, insanı kâfir yapmaktır. İnsanı en çok, mal ve şöhrete düşkün olmaya zorlar. Mala ve şöhrete düşkünlük, nefisten kaynaklanır. Daha çok bu yollarla insanı felakete sürüklemeye çalışır.

Çok mal ve şöhret sahibi olmak her zaman kötü değildir. Dine ve Müslümanlara hizmet için çok mal sahibi olmak elbette iyidir. Bu niyetle makam sahibi olmak da iyidir. Nefis, bunları kötü yollarda kullanmaya çalışır. Bunları haram yollardan elde etmeye uğraştırır. Mesela bir çeşme yaptırınca, ismini yazdırır, böylece gösterişe, riyaya sürüklemek ister. Din kitabı yazar, ismini her yere duyurmak ister.

Helâl yollardan çok mal kazanmak biraz zordur. Onun için atalarımız, (Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz) demişlerdir. Bu, çok olan mala muhakkak haram karışmış demek değildir. Zenginlik de, fakirlik de, insanı azdırıp küfre sürükleyebilir. Bunun için Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, azdıran zenginlik ve azdıran fakirlikten sana sığınırım) diye dua edilmesini bildirmiştir. Kimi fakirliğine isyan edip, kimi de zengin olunca şımarıp Allah'ı unutur, bu da felaketine sebep olur. Bu bakımdan şükrünü eda edebileceğimiz hayırlı mal istemeli. Şöhret sahibi olmak da, tehlikeli olabilir. Onun için, (Şöhret âfettir) buyurulmuştur. Allahü teâlânın korudukları hariç, çok kimse şöhretinin kurbanı olur.

İşte nefis, şöhret ve malla insanı küfre sokmaya çalışır. Nefsin oyununa gelmemeye çalışmalıdır.

Eve girerken dua
Sual: Eve girerken okunacağı bildirilen Âyet-el kürsi ve İhlâs suresi ne zaman okunur? Bir arkadaş, eve girince okunur derken, öteki, girmeden okunur diyor. Bir diğeri de, (Ta apartmanın kapısından girerken, asansörle çıkarken okunur) diyor. Hangisi doğrudur?
CEVAP
Her üçü de uygundur.

Takkesiz namaz
Sual: Takkesiz namaz kılmak mekruhtur. Böyle mekruh kılınan namazı iade etmek vacib midir, yoksa sünnet midir?
CEVAP
Vacib değil, sünnettir.

Yardımı yalnız Allah'tan isteriz

Sual: Selefî denilen bazı gençler, İsra sûresinin, (Allah’la birlikte başka bir ilâh edinme! Yoksa kınanmış ve yalnız kalırsın) mealindeki 22. âyetine istinaden, (Allah'ın isminin yanına bir şey koymak, Allah’la birlikte başkasından imdat istemek şirktir. Mesela, “Yâ Rabbî, Resulullah'ın hürmetine bana yardım et!” demek şirk olduğu gibi “Şefaat Yâ Resulallah, imdat Yâ Ömer!” demek de şirktir) diyorlar. Birinden yardım istemek, ona tapmak anlamına gelmediği hâlde niye şirk oluyor ki?
CEVAP
Hiçbiri şirk değildir. Âyet-i kerimede bildirilen husus, Allah’la birlikte başka ilah edinmektir. Hangi Müslüman putları ilah edinir? Hâşâ, ne Resulullah, ne de Hazret-i Ömer puttur. Put, tapınılan şey demektir. Bunlar, putlarla ilgili âyetleri gösterip, Peygamber efendimizden veya evliya zatlardan yardım istenemeyeceğini söylüyorlar. Birçok âyet ve hadiste, peygamberler veya evliya zatlardan yardım istendiği bildirilmektedir. Hangi Müslüman Resulullah'ı veya evliya bir zatı ilah kabul eder ki?

Yardım istemeye şirk diyenler, Allah'ın kudretinden şüphe ediyorlar. Hâşâ (Allah, peygambere de, evliya zatlara da yardım ettiremez) demek istiyorlar. Peygamberlerin mucizeleri ve evliya zatların kerametleri Allah’ın kudretiyle oluyor. (Yâ Resulallah!) denince, (Resulullah nasıl duyacak ki?) diyorlar. Hâşâ Allahü teâlâ duyurmaktan âciz mi? İki âyet-i kerime meali:

(Allah, gaybı dilediği resulüne bildirir.) [Âl-i İmran 179]

(Allah, dilediği resul hariç, kimseye gaybı bildirmez.) [Cin 26, 27]

Allahü teâlâ, (Şefaat yâ Resulallah) diyeni Resulüne duyuramaz mı?

Süleyman aleyhisselam, (Belkıs’ın tahtını kim getirir?) diye yanındakilerden yardım istedi. Vezirlerinden Asaf, iki aylık mesafedeki Belkıs’ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda getirdi.

Belkıs’ın tahtını bir anda getiren kimdir? Allah'ın kudreti olmadan nasıl getirebilir? Süleyman aleyhisselam bunun Allah'ın yardımı olduğunu bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Onun için Hazret-i Süleyman, (Bu, Rabbimin bir lütfudur) dedi. (Neml 40)

Bu gençler, (Süleyman aleyhisselam, Allah'tan başkasından yardım istedi) diyerek, o büyük peygambere de dil uzatıyorlar. Hazret-i Süleyman, Asaf’ı tahtın getirilmesinde vasıta yani aracı kıldı. Bunlar, aracı kullanmaya da şirk diyorlar. Şirk olmadığı Kur’an-ı kerimde böyle misallerle bildiriliyor.

Allahü teâlâ, yukarıda bildirilen âyetlerde açıklandığı gibi, Peygamber efendimize birçok gaybı bildirdiği gibi, bazı evliya zatlara da bildirmiştir. Mesela Hazret-i Ömer, Medine’den İran’daki ordusunu görüp, komutanı Sariye’ye, (Dağa yanaş!) diye emretmiştir. (Şevahid-ün-Nübüvve)

Yine bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Geçmiş ümmetler içinde gaybdan haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimden Ömer de, onlardandır.) [Buhârî, Müslim]

İran’daki ordunun komutanının hareketlerini gösteren ve Hazret-i Ömer’in sesini onlara duyuran Allahü teâlâ, (İmdat yâ Ömer!) dersek bunu duyurmaktan âciz midir? (Şefaat yâ Resulallah!) veya (İmdat yâ Ömer!) demenin şirkle bir ilgisi yoktur.

İşte Selefî denilen gençler, (Allah, peygamberine duyuramaz, evliyasına işittiremez) dedikleri için kendileri şirke giriyorlar. (Duyuramaz demiyoruz) diye inkâr edenler çıkarsa, o zaman, (Evliya zatların yardım ettiğine inanmak şirktir) diyerek, kendi şirklerini Müslümanlara niye yüklüyorlar?

Salevat okunan yerler

Sual: Salevat nedir, salevat getirmenin müstehab olduğu yerler nelerdir?
CEVAP
Salevat, Peygamber efendimize dua etmektir. Kısaca, (Allahümme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed) demektir. İbni Âbidin hazretleri, salevat getirmenin müstehab olduğu yerlerden bazılarını şöyle bildiriyor:

1- Cuma günü ve gecesi,
2- Sabah akşam,
3- Peygamberimizin kabrini ziyaret ederken,
4- Safa ile Merve’de,
5- Ezan okunurken,
6- İkamet edilirken,
7- Duanın başında, ortasında ve sonunda,
8- Telbiyeyi bitirdikten sonra,
9- Bir yere toplanırken ve oradan dağılırken,
10- Abdest alırken,
11- Abdestten sonra,
12- Bir şey unutulduğu vakit,
13- Vaaz ederken,
14- Hadis okumaya başlarken,
15- Hadis okumayı bitirince,
16- Kulak çınlarken,
17- Dînî sual sorarken,
18- Fetva yazarken,
19- Kitap yazarken,
20- Hoca derse başlarken,
21- Talebe derse girince,
22- Kız istemeye gidilince,
23- Evlenirken ve evlendirirken,
24- Mühim işlerin başında,
25- Zikre başlarken,
26- Cenaze namazında ve namazda teşehhüdden sonra salevat okumak sünnettir.
27- Gül koklarken, [Resulullah’ın mübarek teri, gül gibi kokardı.]
28- Müsafeha ederken,
29- Pilav yerken,
30- Mescide girip çıkarken.
31- Resulullah'ın "sallallahü aleyhi ve sellem" ismini işitenin, ömründe bir defa salevat getirmesi farz, okuyunca, yazınca, söyleyince, işitince ilkinde söylemek vacib, tekrarında müstehabdır. (Redd-ül-muhtar)

Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) [Beyhekî]

(Dua perdelidir. Salevat getirilince, perdeler yırtılır, dua kabul olur.) [Taberanî]

(Allahü teâlâyı zikretmeden ve Resulüne salevat getirmeden toplanıp dağılmak, leşten dağılmak gibidir.) [İ. Ahmed]

(Bir toplulukta Allahü teâlâ anılmaz ve Resulüne salevat getirilmezse, o topluluk, Kıyamette, hasret ve pişmanlık çekerler.) [Tirmizî]

(Söyleyeceğini unutan, hatırlamak için salevat getirsin!) [İbni Sünnî]
(İsmim anılınca salevat okumayan, cimrilerin cimrisidir.) [Tirmizî]
(İsmim anılınca salevat getirmeyen, zelil olsun!) [Tirmizî]

(Bana bir salevat getirene, Allah ve melekleri 70 salât getirir.) [İ. Ahmed]
(Bana çok salevat getirenin dertleri gider, günahları affolur.) [Tirmizî]

Farzı az önde kılmak

Sual: Sünneti, farz kılınan yerden geride mi kılmak gerekir? Önde kılmak mekruh mudur?
CEVAP
Mekruh değildir. Farzı önde kılmak evladır. Mesela öğlenin ilk sünnetini kılınca, farzı biraz solda ve ileride kılmak, son sünneti de farz kılınan yerin solunda ve az gerisinde kılmak iyi olur. Farzı biraz solda ve ileride kılmak iyidir. Böyle farklı yerlerde kılmak müstehabdır. Namaz kılınan yer şahitlik edecektir. Bunun için değişik yerlerde namaz kılmak daha sevabdır. (Şir’a şerhi)

İmamın son sünneti, farz kıldığı yerde kılması mekruhtur. Cemaatin kılması mekruh değilse de, başka yerde kılmaları müstehabdır. Son sünneti başka yerde, hattâ yolda kimseyle konuşulmazsa, evde kılmak daha iyidir. (İmdad)

Cami kalabalık olunca, farzdan sonra aynı yerde son sünneti kılmak zorunda kalan, müstehab işlemek için, yanındakini emrivaki ile kendi yerine çekip, kendisi onun yerine geçmeye çalışmamalıdır.

Cünüp, göle düşse
Sual: Cünüp, denize veya göle düşse yahut kendi girip çıksa, gusletmiş olur mu?
CEVAP
Havuza, göle, ırmağa, denize girip çıkan veya yağmurda ıslanan cünüp, ağzını ve burnunu da yıkarsa gusletmiş olur. Denize başını daldırdığı hâlde ağzına su girmemişse, çıkınca, su içerse gusletmiş olur. Yani, su içmekle ağzı yıkanmış olur. Ama cünüpken, ağzı yıkamadan su içmek mekruhtur. (S. Ebediyye)
Göle düşen cünüp, uzuvlarını hareket ettirip su içinde biraz beklerse, guslün sünnetleri de yerine gelmiş olur.
Hanefî'de niyet farz olmadığı için göle, denize düşenin ağzına ve burnuna da su girmişse gusletmiş oluyor. Şâfiî'de ise, eğer suya düşerken ve su içinde gusle niyet ederse guslü sahih olur. Mâlikî'de ise, hem niyet etmesi, hem de vücudu yaşken delk etmesi yani ovması gerekir.

Şartlı hediye
Sual: Bir kimse, birine para hediye edip, (Bu parayı, elma alman şartıyla sana hediye ettim. Bu parayla gazoz alırsan, haram olsun!) dese, o da bu parayla gazoz alsa, gazoz ona haram olur mu?
CEVAP
Hayır, haram olmaz. Hediye sahihtir, hediye verilirken söylenen şartlar ise bâtıl olur. Yani, elma alması gerekmez. O parayla muz da, gazoz da alabilir.

Laiklerin tanrısı

Sual: Laik olduğunu söyleyen bir yazar, hiçbir dine inanmadığını, ancak laiklik tanrısına inandığını, bunun da dünyaya elçi göndermediğini, kimseye özel muamele yapmadığını, savaşlarda ve maçlarda tarafsız olduğunu ve tapılmaya ihtiyacı olmadığını söylüyor. (Müslümanların tanrısının ise, tapılmaya ihtiyacı vardır) diyor. Allah'ın ibadete, tapılmaya ihtiyacı var mıdır?
CEVAP
Putperestler, yer tanrısı, gök tanrısı, aşk tanrısı, tanrıça denilen dişi tanrı gibi çok tanrıya inanırlar. Demek bir de laiklik tanrısı çıkarmışlar. Belki de kendilerini laiklik tanrısı olarak görüyorlar. (Şu tanrısı, bu tanrısı) diyorlar, çok tanrı olunca çok iş yapılır sanıyorlar. Laiklik tanrısı put gibi durup bir şeye karışmıyormuş. O zaman öyle tanrının ne faydası olur ki? (Bize tanrısız demesinler) diye öyle bir şey uyduruyorlar. Tek Allah vardır, başka ilah yoktur.

Esas suale gelelim: Allah'ın ibadete, tapılmaya ihtiyacı var mı?

Allahü teâlâ, her ihtiyaçtan uzaktır. Hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur. Ancak bizim ibadet etmeye ihtiyacımız vardır. İki âyet-i kerime meali:

(Salih amelin faydası, bunu yapanadır.) [Fussilet 46]

(Kim [ibadet edip günahlarından] temizlenirse, faydası kendisinedir.) [Fatır 18]

(Hiç kimsenin ibadetine Allah’ın ihtiyacı yoktur. İbadet etsek de etmesek de Allah'a bir faydası ve zararı yoktur) diye, yanlış düşünen kimse, doktorun tavsiyelerine uymayan hastaya benzer. Bu hastasına doktor, ilaç tavsiye ediyor. Bu ise, (İlaç kullanmazsam doktora hiç zararı olmaz) diyerek, ilaç kullanmıyor. İlaç kullanmamasının doktora zararı olmaz, ama kendine zararı olur. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, ilaç tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa, iyileşir. Uymazsa ölür gider. Doktora bunun zararı olmaz. Bunun gibi, (Allah’ın benim ibadetime ihtiyacı yok) diyerek ibadet etmeyip günah işleyenler de, Cehenneme gider.

Gerçek hayat, öldükten sonra başlar

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müslüman, sadece Cennetin nimetlerini ve sonsuzluğunu veya Cehennemin sonsuz olduğunu ve azabının şiddetini düşünse, başka şeye ihtiyacı yoktur. İdama götürülen biri, o ipten başka ne düşünür? Yiyip içmekten kesilir, (Şunu bunu yapacağım!) hayâli nerede kalır. Doktor inceleyip, (Sen kansersin) dediği zaman, o kimse de kanser olduğunu anlayınca, artık erimeye başlar...

Ölümün başa geleceğini hiç unutmamalı. Herkes buna mahkûmdur ve herkes ölecektir. İnsan ölünce bir hiçtir. Mal, mülk, evlat ve başka neyi varsa, hepsi bir anda yok olur. Asıl hayat işte o gün başlayacaktır. Değer mi bu kadar kısa ömürde, azmaya, kudurmaya, hepsini bırakıp gideceğimiz malın mülkün peşinde koşmaya, bunların sevdasıyla ölmeye?

Allahü teâlâya tevekkül, güven ve iman azaldıkça, insan kendini emniyette hissetmek için, birçok tedbir peşinde koşar. Şu emeklilik, şu tarla, şu banka, şu ev diyerek, bunlarla meşgul olur. Hâlbuki bunların hepsi boştur.

Fidan gibi genç delikanlılar bile ölüyor. Bir gün yok ki, eşten dosttan, tanıdıklardan ölüm haberi gelmesin. Anlayan için, bu haberler ölümü hatırlamak ve ibret almak bakımından çok önemlidir. Çünkü (Neşenizi kıran, lezzetlerinizi yok eden ölümü çok sık hatırlayın) hadis-i şerifi bunu vurguluyor. Ölüm, hayâl olan bu hayatın sonu ve ebedî olan asıl hayatın başlangıcıdır.

Cenab-ı Hak bir kılcal damarımızı tıkasa ki, vücudumuzda uç uca eklense dünyayı dolaşacak kadar çok kılcal damar vardır, az bir zaman tıkalı kalsa felç oluruz. Bu tıkanıklığı kendi kendimize açabilir miyiz? Hele beyne giden veya kalbe giden bir pıhtı hemen felç yapar, o zaman trilyonlarımız olsa ne işe yarar? Bir kılcal damar veya bir sinir kopsa, her şey biter... Hâl böyleyken, (Bir ay veya bir yıl sonra, ben ne ile geçineceğim?) diye düşünüyoruz. Biz şimdi yaşıyoruz, ayaktayız, sıhhatteyiz, bu hizmetleri yapıyoruz. Bütün bunlar parayla pulla mı, yoksa Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle mi oluyor? Bunu iyi düşünmeli. Önce bu nimetlerin şükrünü eda etmeli. Sonra zaten paraya pula, mala mülke gönül bağlamaya sıra gelmez..