28 Temmuz 2013 Pazar

Hayvanların ruhu ve aklı var mı?

Sual: Hayvanların ruhu ve aklı var mıdır?
CEVAP 
İnsanlarda olan ruhtan hayvanda yoktur. Hayvandaki ruh, ona hayatiyet yani canlılık kazandıran bir ruhtur. Ruhun Farsça’sı can’dır. Yani hayvan da canlıdır. Ama bizdeki ruhtan onda yoktur. Hayvanda akıl da yoktur. Şehvetlerine uymaları suç olmaz. Aklı olana suç olur.

İnsan ile hayvanlar arasındaki en büyük fark insanın ruhudur. İnsanlık şerefi bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh, ilk olarak Âdem Aleyhisselama verildi. İnsanlara mahsus olan bu ruh hayvanlarda yoktur. Maddecilerin, felsefecilerin bu ruhtan haberleri olmadığı için, insanı maymuna yakın sanabilirler. İlk insanların şekli, yapısı, asla maymuna benzemez, fakat benzese bile insan insandır. Çünkü ruhu vardır. Maymun ise hayvandır. Çünkü bu ruhtan ve ruhun hasıl ettiği üstünlüklerden mahrumdur.

Sual: Hayvanların ruhunu kim alır?
CEVAP 
Hayvanların insanlarınki gibi ruhları yoktur. Kendilerine canlılık veren, yani organlarının işlemesini sağlayan sinir sistemlerinde bir kuvvet vardır. Buna hayvani ruh veya can demişlerdir. İnsanlarda da bu hayvani ruh olmakla beraber, ayrıca âlemi emirden gelen ruhları da vardır. Azrail aleyhisselam, insanlara mahsus olan ruhu alır. Bunlardan fasık ve kâfir olanların ruhunu ise, diğer meleklere emrederek aldırır.

Ruh cisim değildir
Sual: Ruh cisim midir, bedene nasıl etki eder?
CEVAP
Eni, boyu ve yüksekliği olan şekil almış maddeye, cisim denir. Ruh, cisim değildir. (İslam Ahlakı)
İnsan, ruh demektir. İşiten, tasarruf ve kuvvet sahibi olan, ruhtur. Beden, çalışmakla yorulsa da, ruh yorulmaz. Bedende ruhun bulunması, sütte yağın bulunması gibi değildir. Mesela, kolu kesilen kimsenin ruhundan eksilme olmaz. Başkasının yüreğiyle yaşayan bir insanın ruhunda değişiklik olmadığı için, ahlakı bozuk olan kimsenin yüreğinin, bu adama hiç tesiri olmaz. Kalble yürek aynı şey değildir. Yürek denilen et parçası, hayvanda da bulunur. İnsana mahsus olan kalbe, gönül denir. Gönül görünmez, fakat tesirleriyle anlaşılır. Kalb, elektrik cereyanı, yürek de ampul gibidir. Ampuldeki elektriği, ampul ışık verdiği zaman anlıyoruz. Elektrik gibi, kalb de madde değildir, bir yer kaplamaz. Yürekte eserleri görüldüğü için, kalbin yeri yürektir denir. Yürek değiştirmek, sanki ampul değiştirmeye benzer. Yani takılan yürek nasıl olursa olsun, takılan kimsenin kalb kuvvetinin tesiri görülür. Ampulün değişmesiyle şehir cereyanında azalıp çoğalma olmadığı gibi, yüreğin değişmesiyle, kalb kuvvetinin tesiri değişmez.

Yanmakta olan bir ampul sökülünce, yani cereyanla olan irtibatı kesilince, cereyanın bir miktarı kesilmiş olmaz. Başka bir ampul takılırsa onun da rezistans telini ısıtıp ışık saçmasına sebep olur. Salih bir kimsenin yüreği, fasık kimseye veya kâfire takılınca, o kimsenin kalbi yine hep günah işlemek ister, kötü düşünür. Tersine, fasık insanın yüreği, salih bir kimseye takılırsa, o kimsenin kalbi yine günah işlemek istemez, hep iyi düşünür. Yüreğin manevi bir fonksiyonu yoktur. Öldükten sonra çürüyüp gidecektir. Yahut hayvan yese veya yansa fark etmez; çünkü insan ruh demektir. Beden değişse de ruh değişmez.

İnsan, ruhu sayesinde ayakta durur. Aklı, düşüncesi, ruhu sayesinde vardır. İnsanın, vücudu bir marangozun aletleri gibidir. İnsan ölünce, aletleri olmadığından, ruh bu aletlerle bir iş yapamaz. Ancak yine de, ruh ölü olmadığı için gider, gelir, insanları tanır. Hatta vefat etmiş olan evliyanın ruhları insanlara yardım eder. Bu yardım etmesi, dünyadaki bedenindeki aletlerle değildir. Allahü teâlâ ruhlara, aletsiz de iş yapma özelliğini vermiştir. Vefat eden Hızır aleyhisselamın ruhu çok kimseye çeşitli yardımlar yapmaktadır.

Bir kimseye, başkasının bütün organları takılsa, o insanın aklında, düşüncesinde değişiklik olmaz. Marangozun eski aletleri yerine, yeni aletleri gelmiş demektir. Alet değişmekle, marangozdaki bilgi, kabiliyet değişmez. Kesmeyen bir testere yerine, iyi kesen bir testere gelirse, daha kolay iş yapar. Görmeyen gözün yerine sağlam göz takılırsa görür. Kanı, kalbi, beyni de değişse, yine düşünceye tesir etmez. Sağlam organ takılmışsa, daha kolay iş görür; çünkü insan, ruh demektir. Bir insan ölmekle, hatta yanmakla ruh yok olmaz. Sadece aletleri [bedeni] elinden alınmış olur. Ahirette ona yeni aletler verilir, yeni bir beden yaratılır. Ruh, kendisine verilen vücut sayesinde, ya nimete kavuşur veya azaba duçar olur. Yani ya cennete veya cehenneme gider.

Ruhun mahiyetini bilmeyen veya Allah’ın kudretinden şüphe eden kimse, insanın yanınca yok olduğunu, kabir suali ve kabir azabının olmadığını zanneder. Hâlbuki kabir suali ve azabı haktır.

Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
İnsan ölürken ruhunun ölmediğini âyet-i kerime ve hadis-i şerifler açıkça bildiriyor. Ruhun şuur sahibi olduğu, ziyaret edenleri ve onların yaptıklarını anladıkları da bildiriliyor. Velilerin ruhları, diriyken olduğu gibi, öldükten sonra da, yüksek mertebededirler.(Mişkat)

Dünyada bir yolcu olduğumuzu unutmamalı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünya hayaldir, yalandır. Allahü teâlâ dünya için, meta-ül-gurur buyuruyor. Dünya, aldatıcı bez parçası gibidir. Sıcak tencereyi tutmaya yarayan beze meta denir. Gurur da aldatıcı demektir. İşte, insanların peşinden koştuğu, milyonlarına milyon, binalarına binalar kattığı dünya, meta-ül-gururdur, yani insanı aldatıp, Allah yolundan alıkoyan dünya menfaatidir.

Herkes bir yolculuğa çıkarken, kendisine yolda ve gittiği yerde lazım olan eşyalarını alır; daha fazlasını almak ahmaklıktır. Hepimiz ahiret yolcusuyuz, bunu inkâr mümkün değil. Bize, yolda ve gittiğimiz yerde lazım olanlar faydalıdır, onun dışındakiler zararlıdır. O halde, bu dünyada, yolda ve gittiğimiz yerde lazım olanları tedarik etmek zorundayız. Bunun dışında her ne varsa, yola ve gittiğimiz yere faydası olmayan işlerle uğraşmak ahmaklıktır.

Peki, bu kadar kazandığımız dünyalıklar ne olacak? Eğer ahiret niyetiyle, yani Allah rızası için kazanılmışsa ve Allah rızası için sarf edilmişse hepsi mübarektir, hepsi yolculuğa aittir. Aksi halde, nefse ait olanların, nefs düşüncesiyle elde edilenlerin hepsi zararlıdır, bir kıymeti yoktur. Ahirette hangi iş, hangi eşya işe yarar? İşe yarayan iş, amel-i salih olandır. O halde dünyada elde ettiklerimiz veya edeceklerimiz, ancak ahirete ait olursa faydalıdır, ahirete faydası olmayacak olan her icraat ise dünyalıktır, azab-ı ilahidir ve beladır.

Dünya hayatında bir yolcu olduğumuzu unutmamalı. Bavulumuzu ahirette açacağız. Ona ne doldurduğumuza dikkat etmeliyiz. Lüzumlu ve kıymetli şeyleri, gittiğimiz yerde geçerli, işe yarayan şeyleri seçmeliyiz.

Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir kaynağı vardır. Haramlardan sakınmanın kaynağı, ariflerin kalbleridir) buyuruyor. Yani, veranın kaynağı, Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanımaktır. Onları tanıyan kurtulur. Büyükleri tanımadan, kitaplarını okumadan yapılan çok ibadet, insanı kurtarmaz. Yanlışlıklar yapar. Doğru yapsa bile, kendini beğenir, perişan olur, kibre düşer, mahvolur. Allah korusun!

Görmekle tanımak da farklı şeylerdir. Bu büyükleri tanımanın alameti, verdiğini arttırmaktır. Tanımak arttıkça, vermek, ihsan etmek artar. Tanımak azaldıkça, vermek azalır.

Peygamber efendimiz yine, (Her şeyin bir esası vardır. İmanın esası da veradır) buyuruyor. O zaman, büyükleri tanımanın kıymeti, önemi bin kat daha artıyor. Bu büyükleri tanımak, onları tanıtmak, ne büyük ibadetse, onları kırmak da o derece kötüdür. Allah korusun!
 

Farz borcu varken nafile ile uğraşmak

Sual: (Zekâtını vermeyen ve imkânı varken borçlarını ödemeyen kimsenin, yaptığı hayır hasenata sevab verilmez) deniyor. O zaman boşa gideceği için Kur’an da okumamak, zikir çekmemek, selam verip almamak mı gerekiyor?
CEVAP
Hayır, zekâtla o ibadetlerin alakası yoktur. Farz borcu olan, o cins ibadetin nâfilesini yapamıyor. Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer’e verdiği öğütte, (Allahü teâlâ, farz borçlarını ödemedikçe, o farzla ilgili nâfileleri kabul etmez) buyuruyor. Mesela zekât vermiyorsa, sadakaları ve para ile ilgili nâfile olan bütün hayır ve hasenatı kabul olmuyor. Bir hadis-i şerif:

(Borcu varken verilen sadaka kabul olmaz.) [Buharî] (Taksitli borçlar buna dâhil değildir.)
Zekât vermemek haram olduğu için haram işleyenlerin diğer ibadetleri sahih olursa da sevabları noksan olur. İki hadis-i şerif:

(Haram işleyenin, haram yiyenin ve haram elbise giyenin duası kabul olmaz.) [Tergib-üs-salât]
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberanî]

Farz namaz borcu varken, bunları kaza etmeden kıldığı nâfile namazlara sevab verilmez. Dürret-ül fahire kitabındaki hadis-i şerifte, (Farz namaz borcu olanın, nâfile namazı kabul olmaz) buyuruluyor. Mesela bir kimse farz olan ramazan orucunu tutmayıp, hep nâfile oruç tutarsa veya ramazan ayları gelip geçtiği hâlde kazalarını ödemeyip nâfile oruç tutarsa, kazalarını ödemedikçe bunlara sevab verilmez. Başka bir hadis-i şerif de şöyledir:

(Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl kaza orucu tutsa, o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizî]

Sadece geçen seneden kalma oruç borcu varsa, ramazana kadar nâfile oruç tutabilir. Kaza borcunu ödemeden bir ramazan geçerse, oruç kazalarını ödemeden nâfile oruçlarına sevab verilmez. Çünkü farzın önemi büyüktür. Önce farzları yapmaya çalışmalı. İki hadis-i şerif:

(En üstün cihad, farzları edadır.) [Taberanî]
(Herkes nâfileyle meşgulken, sen farzları yapmaya çalış!) [Miftah-ün-necat]

İmam-ı Rabbânî hazretleri de buyurdu ki: Nâfilelerin farzlar yanındaki değeri, okyanus yanında bir damla gibi bile değildir. (1/260)

Büyük zatlar, (Denizi bırakıp damlanın peşinde koşmak, ahmaklıktır) buyuruyor. Hangi farz olursa olsun önce kaza borçlarımızı ödemeye çalışmalıyız.

Kader
Kader, sanki beyaza yazılan beyaz yazı,
Görünmediği için, silemeyiz beyazı.

Orucun farzlarını biliyor musunuz?

Sual: Orucun farzları nelerdir?
CEVAP
Orucun farzı üçtür: 1- Niyet etmek, 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3- İmsak vaktinden güneş batana kadar orucu bozan her şeyden sakınmak.

Ramazanda ve nafile oruçlarda niyetin vakti, güneş battıktan sonra başlar. Son vaktiyse, ertesi günü dahve-i kübra vaktine kadardır. Kaza ve kefaret oruçlarında ise, akşamdan imsak vaktine kadar niyet edilebilir. Ramazanda oruca niyet ederken, akşamdan imsak vaktine kadar (Yarın oruç tutmaya), imsak vaktinden sonraysa (Bugün oruç tutmaya) denir. Yanılıp yanlış söylense de, oruç tutulacak gün bilindiği için mahzuru olmaz. Gece yatarken yemeği yiyip veya yemek yemeden niyet edilse, sonra gece uyanınca, sahura kalkınca yemek yemekte mahzur yoktur. Akşam yemeği yerken niyet etmek iyi olur. Niyetten sonra da, imsak vaktine kadar yiyip içmekte mahzur yoktur. Sahura kalkınca da, daha önce niyet edilmiş olsa da, imsak vaktine kadar yiyip içilebilir.

Ramazanda, (Yarın dişim ağrımazsa oruç tutarım, ağrırsa tutmam) diye akşamdan niyet edilse, böyle şüpheli niyetle oruç tutmak sahih olmaz. Niyetin son vaktinden önce, kesin karar vermek gerekir.

Oruç tutmak niyetiyle yatmak da niyettir, sahura kalkılmasa da oruca niyet edilmiş olur.

İmsak, gecenin bitimi, yiyip içmenin yasak olduğu vaktin başlamasıdır. Türkiye Takvimi'ne göre hareket etmeli. Farklı takvim ve imsakiyeler hakkında, www.turktakvim.com sitesinde, Bilgiler kısmında geniş açıklama vardır.

Sahura kalkmanın önemi
Sual: Sahura kalkmadan oruç tutmak günah mıdır?
CEVAP
Günah değildir, ancak sahura kalkmak çok sevabdır. Bir yudum su içmek için de olsa, sahura kalkmak iyi olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Sahur yemeği mübarektir. Sahurun tamamı berekettir. Bir yudum su için de olsa sahura kalkın! Allahü teâlâ ve melekleri, sahura kalkanlara salât ve selam ederler.) [İ. Ahmed]
(Sahurda yemek yiyerek, oruç tutmanıza yardımcı olun!) [Beyhekî]
(Yedikleri helâl olmak şartıyla hesaba çekilmeyecek üç kişi; oruçlu, sahur yemeği yiyen ve Allah yolunda nöbet tutandır.) [Nesaî]
(Bir lokma olsa da sahur yemeği yiyin, çünkü onda bereket vardır.) [Deylemî]
(Müminin sahurunun hurmayla olması ne güzeldir.) [Ebu Davud]
(Allahü teâlâ, sahura kalkanlara rahmet eder.) [Taberanî]

Kim evliya zatlara kâfir diye saldırmıştır?

Sual: Selefî biri, (Hadis imamlarının birçoğu, tasavvuf ehlini bid’atçi olarak görmüş, mesela İmam-ı Buharî, İmam-ı a’zama kâfir demiştir. Tasavvuf ehli de, fıkıh ve hadis âlimlerini deccal olarak göstermiştir. Onun için hiçbir tasavvufçunun mezhebi yoktu) diyor. Bunlar iftira değil midir?
CEVAP
Elbette katmerli bir iftiradır. Onlara göre tasavvuf ehli yani evliya, kâfir demektir. Ellerindeki şirk damgasıyla bütün evliya zatları damgalamışlardır. Maksatları, Ehl-i sünnet âlimleri tekfir edilerek, o âlimlere bağlı Müslümanları kâfir olarak göstermektir.

İmam-ı a'zam hazretleri, büyük bir fıkıh âlimidir. Tasavvuf ehli olan Cafer-i Sâdık hazretlerine talebe olmuştur.
İlk meşhur tasavvuf ehli Hasan-ı Basrî hazretleri, büyük bir imam, yani büyük bir âlimdi.

Tasavvuf büyüklerinin hepsi bir mezhebe bağlı idi. Mezhepsiz evliya olmaz. Çünkü dört mezhepten ayrılmak, İslamiyet'ten ayrılmak olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsinin bir mezhebi vardı. Her biri bir fıkıh âlimine bağlıydı. Mesela Cüneyd-i Bağdâdî, İmam-ı Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i Geylânî, Hanbelî; Ebu Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. İmam-ı Rabbânî ve Cerîrî, Hanefî; Hâris-i Muhâsibî, Şâfiî idi "kaddesallahü teâlâ esrârehüm."

Silsile-i aliyye denilen tasavvuf büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmil idi. Mürşid-i kâmillerin hepsi de, aynı zamanda müctehid idi. Abdülkâdir-i Geylânî ve İmam-ı Rabbânî hazretleri de, İmam-ı a’zam ve İmam-ı Şâfiî hazretleri gibi birer müctehiddir. Dört mezhebin imamı ve diğer müctehid olan zatların hepsi de mürşid-i kâmildir. Aralarında iş bölümü yaptıkları için kimi fıkıhta, kimi tasavvufta meşhur olmuştur. Müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamadığı gibi, mürşid-i kâmil olmayan da, müctehid olamaz.

Bayezid-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdâdî, Celaleddin-i Rumî ve Muhyiddin-i Arabî gibi evliya zatlar, her evliya olan zat gibi, bir mezhebe tâbi olmuşlardır.

Hadis âlimlerine ve fıkıh âlimlerine deccal demek çok çirkin iftiradır. Fıkıh ilmine yani Allahü teâlânın emir ve yasaklarının nasıl yapılacağını bildiren ilme düşman olan kimseler, nasıl evliya olur? İmam-ı Buharî hazretlerinin, İmam-ı a'zam hazretlerini tekfir etmesi de tamamen yalan ve iftiradır. Âlimler, birbirini çok severdi. Cahiller, farklı ictihadı düşmanlık zannediyorlar.

İbni Teymiyyecilerin bu iftirası, tasavvuf ehli olan Ehl-i sünnet âlimlerinin İbni Teymiyye’yi tekfir etmelerinden kaynaklanıyor. İbni Teymiyye de, bazı evliya zatlara kâfir diye saldırmıştır. Selefîlerin, buradan bir genellemeye giderek bütün evliya zatlara kâfir dedikleri anlaşılıyor.

Sızdıran kap
Kibirliyse bir kişi, her şeye hemen kızar,
Bir kapta ne var ise, dış yüzüne o sızar.
 

Şaheser bir kitap

Sual: Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabı neden kıymetlidir?
CEVAP
Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından nakli esas aldığı ve içinde yazarına ait düşünce olmadığı için kıymetlidir, çünkü dinimiz nakil dinidir. Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın bildirdiklerini Eshab-ı kirama bildirdi. Onlar da, Tâbiîne, Tâbiîn de Tebe-i Tâbiîne bildirdi. Bunlar ve talebeleri de, kitaplarına yazdılar. Bu kitapları yazan büyük zatlara (Ehl-i sünnet âlimi) denir.

İşte bu kıymetli kitap, yüzlerce kıymetli eserden hazırlanmıştır. İstifade edilen bu eserler, çeşitli kütüphanelerde mevcuttur. Bunların çoğu da tercüme edilmemiştir. Her okuyucunun bu eserleri bulup faydalanması imkânsız denecek kadar zordur. Bir diğer husus da, o kitaplar, kendi zamanlarındaki şartlara göre yazılmıştır. O kitaplardaki bilgiler, günümüzün insanına hitap edecek şekilde, onların ihtiyaçlarına göre hazırlanıp bu kitapta toplanmıştır.

Balın kıymetli bir gıda olması, birçok çiçekten toplanarak hazırlanmasından ileri gelmektedir. Seadet-i Ebediyye de buna benzemektedir. Yüzlerce kitaptan seçilerek toplanmıştır. Bu kitabı okuyan, büyük bir kütüphanedeki bütün kitaplardaki, kendisine lazım olan bilgileri okumuş sayılır.

Piyasadaki bazı ilmihallerdeki bilgilerin hataları bir tarafa, doğru olan bir meselenin hangi kitabın hangi konusundan alındığı da bilinmemektedir. Hattâ bazıları muteber bir kitaptan naklederken hata etmişlerdir. Tamamen nakle dayanan bu eser, ufak bir yanlışlığa meydan vermemek için defalarca kontrolden geçmiş ve her meselenin hangi kitabın neresinden alındığı bildirilmiştir.

Redd-ül-Muhtar, Halebî, Hadîka, Mektubat-ı Rabbânî gibi birçok kıymetli kitaplardan meydana gelen bu eseri okuyan, bahsi geçen muteber kitaplardaki gereken bilgileri okuyup öğrenmiş olur. İmanın esasları, Ehl-i sünnet itikadı çok geniş ve herkesin anlayabileceği şekilde açıklanmıştır. Bâtıl fırkalar ve dinler, inançlar bildirilmiş, Müslümanlar bunların zararlarından korunmuştur. İtikadî meselelerden sonra, İslam’ın beş şartı çok geniş bir şekilde açıklanmıştır. Her konu Hanefî mezhebine göre hazırlanmış, zaman zaman diğer üç mezhebe göre de hükümler ayrıca bildirilmiştir. Hiçbir Türkçe ilmihâlde olmayan, ihtiyaç hâlinde yapılan mezhep taklidi geniş olarak açıklanmıştır. Müslümanların herhangi bir özürle kendi mezhebine göre yapamadığı amelleri, hak olan dört mezhepten birini taklit ederek nasıl yapacağı anlatılmıştır.

Kırk yıldan fazla süren bir araştırmanın mahsulü olan ve yüzden fazla baskısı yapılan bu eser, çeşitli ilim adamlarının tetkikinden de geçmiştir.

Ruh ve cin hakkında uzun açıklamalar yapılmıştır. İnsan kaderini kendi çizebilir mi, kısmet meselesi, alınyazısının mahiyeti bildirilmiştir. Tefsir, meal hakkında yeterli bilgi verilmiştir. Hadis-i şerif çeşitleri de, geniş olarak açıklanmıştır.

İslamiyet’te kadının yeri, kadının ve kocasının birbirlerine karşı hak ve görevleri ve evlilik hakkında geniş bilgi verilmiştir. Yemesi, içmesi haram ve helâl olanlar bildirilmiştir.

Kısacası, bu kıymetli eserde, bir Müslümana gereken bütün dînî bilgiler vardır. Hepsi de en kıymetli eserlerden derlenmiştir. Bu kitabı baştan sona dikkatlice okuyan kimse, dinimizin bütün emir ve yasaklarını öğrenir. Dinimiz hakkında yeterli bilgiye sahip olur. Din düşmanlarının hilelerine aldanmaz. Her Müslümanın dinimizi çok iyi bilmesi şarttır. Dinini bilmeyenin dini yok demektir. 1248 sayfalık bu dev eseri, her Müslümanın okuyup, çoluk çocuğuna da okutması gerekir. En güzel hediye, en güzel mirastır. Bu kitap, www.hakikatkitabevi.net adresinden okunup temin edilebilir. Bu sitede, tamamını sesli dinleme imkânı da mevcuttur.

Seyyidinâ ve Mevlânâ

Sual: Selefî biri, (Kurucumuz Muhammed bin Abdülvehhab, Peygambere hitaben yazılan, seyyidinâ, mevlâna gibi kelimeler bulunduğu için, Delail-i hayrat kitabını yaktırmıştır. Seyyidinâ [Efendimiz] ve Mevlâna [Mevlâmız] Allah'tır. İnsanlara Seyyid ve Mevlâ demek şirktir. Çünkü Peygamber efendimiz, “Sen bizim seyyidimizsin, efendimizsin” diyene, “Seyyid, efendi, Allah'tır!” buyurdu) diyor. Asırlardır bütün âlimler, (Ali Efendi, Veli Efendi) diye bu kelimeleri insanlar için kullanmıştır. Ne mahzuru var ki?
CEVAP
Bunlar, kurucularına körü körüne bağlı oldukları için, onun sözüne uyarak, (Resulullah’a efendi denmez) diyorlar. Hâlbuki bunun hiç mahzuru olmaz. Bazı kelimelerin birkaç mânâsı olur. Cümledeki yerlerine göre mânâları değişir. (Seyyid, efendi, Allah’tır) ifadesindeki seyyid, efendi kelimeleri ilah mânâsındadır.
Mevlâ kelimesinin, sahip, ilah, efendi, şanlı, terbiye eden, yardımcı, dost, sevilen, azat olan köle gibi mânâları vardır. Bu kelime Kur’an-ı kerimde de, farklı mânâlarda kullanılmıştır. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardım et!) [Bekara 286]
(Allah sizin mevlânızdır. O ne güzel mevlâ [sahip] O, ne güzel yardımcıdır.) [Hac 78]
(İyi bilin ki, Allah sizin mevlânızdır, [sahibiniz, yardımcınızdır.]) [Enfal 40]
(Hak dinden çıkan kimse, kendisine zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. Yalvardığı şey ne kötü mevlâ [yardımcı], ne kötü yoldaştır!) [Hac 13]
(O gün mevlânın mevlâya [dostun dosta] hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez.) [Duhan 41]
(Allah, inananların mevlâsıdır [sahibidir], kâfirlerin ise mevlâsı [sahibi, yardımcısı] yoktur.) [Muhammed 11]

Bir hadis-i şerif:
(Ben kimin mevlâsı [dostu] isem, Ali de, onun mevlâsıdır!) [Nesaî]

Konuyla ilgili birkaç cümle kuralım:
(Mevlâ’mızın rahmeti boldur) cümlesinde mevlâ, ilah mânâsındadır.
(Mevlâna Halid-i Bağdadî, Mevlâna Celaleddin-i Rumî, Mevlâna Abdurrahman Cami kıymetli zatlardır) cümlesindeki mevlâ kelimesi, efendi, şerefli, sevilen kimse demektir. Mevlâna, efendimiz demektir.
(Hazret-i Bilal, Hazret-i Ebu Bekir’in mevlâsı idi) cümlesinde mevlâ, burada azat edilmiş köle demektir.
Seyyid de, mevlâ kelimesi gibi efendi mânâsına gelir. Büyük zat anlamı da vardır. Peygamber efendimize ve onun soyundan gelenlere de seyyid denir. Seyyid kelimesi Kur’an-ı kerimde mevlâ kelimesi gibi farklı mânâlarda geçmektedir. İki âyet-i kerime meali şöyledir:

([Zekeriyya aleyhisselam] mihrabda namaz kılarken melekler ona, “Allah sana Yahya adlı çocuğu müjdeliyor. O, Allah'tan gelen bir kelimeyi [İsa peygamberi] tasdik edecek, kavminin seyyidi [büyüğü, efendisi] olacak, nefsine hâkim ve salihlerden bir nebi olacaktır” dediler.) [Al-i İmran 39]
([Yusuf aleyhisselamla kadın] Kapıya doğru koştular. Kadın gömleğini arkadan çekip yırttı. Kapının yanında kadının seyyidiyle [efendisiyle, kocasıyla] karşılaştılar.) [Yusuf 25]

Eshab-ı kiramın ileri gelenlerine de seyyid denirdi. Aşağıdaki hadis-i şerifler Buharî’den alınmıştır:
Sa'd bin Muaz gelince Resulullah, oradakilere (Seyyidiniz için ayağa kalkınız!) buyurdu.
Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebu Bekir’e, (Biz sana bi'at ediyoruz. Çünkü sen bizim seyyidimiz, hayırlımız ve Resulullah’a en sevgili olanımızsın) dedi.

Hazret-i Ömer, (Seyyidimiz Ebu Bekir, seyyidimiz Bilal-i Habeşî’yi, azat ederek hürriyetine kavuşturdu) derdi.

Nimet-i İslam kitabında da şöyle deniyor: Aleyhissalatü vesselam efendimiz, Teheccüd namazını 12 rekât kıldıkları da, seyyidinâ İbni Abbas rivayetiyle, sahih-i Buharî’de mezkûrdur. Zemzem suyunu içerken, (Allah’ım senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa dilerim) diye edilen dua, seyyidinâ İbni Abbas hazretlerinin duasıdır.

(Peygamberler ve resuller, Cennetin seyyidleridir.) [E. Nuaym]
(Ebu Bekir Sıddık ve Ömer bin Hattab, nebiler ve resuller hariç, Cennetin seyyidleridir.) [Tirmizî]
(Hasan ile Hüseyin, Cennet gençlerinin seyyidleridir. Babaları onlardan daha kıymetlidir.) [Müslim]
(Hamza, Kıyamette şehitlerin seyyididir.) [Şirazî]

(İnsanların seyyidi Âdem aleyhisselam, Arab’ın seyyidi Muhammed aleyhisselam, Rum’un Seyyidi Süheyb, Acem’in seyyidi Selman, Habeş’in seyyidi ise Bilâl’dir.) [Deylemî]
(Cennet hanımlarının seyyidleri Meryem, Fâtıma, Hatice ve Asiye’dir.) [Taberanî]
(Kaçan kölenin seyyidine [efendisine] dönünceye kadar namazı kabul olmaz.) [Müslim]
(Bir münâfığa “seyyidim” diyen [saygı ile, efendim diyen], Rabbini gazaba getirmiş olur.) [Nesaî]
(Seferde bir kavmin seyyidi [efendisi], onlara hizmet edendir. Şehitlik hariç, hizmet etme sevabına hiçbir şey ulaşamaz.) [Hâkim]

(Seyyidinden [efendisinden] başkasını seyyid [efendi] edinen köleye lânet olsun!.) [İ. Ahmed]
(Köle de, seyyidine [efendisine] “Rabbim” demesin, “Seyyidim [efendim]” desin. Çünkü siz kul, Rab ise Allahü teâlâdır.) [Ebu Davud]
(Ayların seyyidi Ramazan ayıdır.) [Beyhekî]
(Günlerin efendisi cuma’dır.) [Deylemî]
Seyyid, seyyidinâ ifadeleri kıymetli, sevilen insanlar için kullanılırken, en kıymetli insan Resulullah için kullanılmaz mı? Bu konuda birkaç hadis-i şerif:

(Ben âlemlerin seyyidiyim [efendisiyim].) [Beyhekî]
(Ben bütün insanların seyyidiyim [efendisiyim].) [Buharî, Tirmizî, İbni Mace, İ. Ahmed, Darimî]
(Ben bütün peygamberlerin seyyidiyim [efendisiyim].) [Darimî, İ. Neccar]
(Kıyamette insanların seyyidiyim [efendisiyim].) [Buharî, Müslim, Tirmizî]
Bu hadis-i şeriflerdeki seyyid ifadeleri efendi mânâsındadır. (Seyyidinâ Resulullah) demek Resulullah efendimiz, Peygamber efendimiz demektir. Salevat getirirken de Peygambere diye değil de, Peygamber efendimize salat-ü selam olsun denir. Yani, (Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammed ve âlâ Âli seyyidinâ Muhammed) denir. Peygamber efendimize, efendimiz yani seyyidinâ denmesine hücum etmek, açıkça Resulullah efendimize düşmanlıktır.

Öldüren yalnız Allahü teâlâdır. Bir âyet-i kerime meali:
(İnsanı, Allahü teâlâ öldürüyor.) [Zümer 42]
Öldüren Allahü teâlâ olduğu hâlde mecaz olarak, (Ali, Veli’yi öldürdü) demenin veya (Azrail aleyhisselam, Ali’nin canını aldı) demenin hiç mahzuru olmaz.
Vehhabiler, (Allah'tan başkasına rab demek şirktir) de diyorlar. Hâlbuki rab kelimesinin birçok mânâsı vardır. Yusuf aleyhisselam, padişaha rab demiştir. Bir âyet-i kerime meali:

(Rabbinin [hükümdarının, efendinin] yanında beni an!) [Yusuf 42]
Demek ki rab kelimesi sadece ilah anlamında değildir. Hükümdar, terbiye eden gibi mânâlara da gelir. Bunun için terbiye eden, yetiştiren, ders veren erkeğe mürebbi, kadına da mürebbiye denir.
Vehhabiler, Allah’tan başkasının kulu diyene, mesela Abdünnebî yani peygamberin kulu diyen Müslümanlara müşrik diyorlar. Hâlbuki Ali’nin de, Nebi’nin de kulu olur. Bazı kelimelerin birkaç mânâsı olur. Cümledeki yerine göre mânâsı değişir. Kul kelimesi, mahlûk, insan, köle, bende, emir altında bulunan, tâbi, mensup gibi mânâlara gelir.

Abd, kul, köle demektir. Abdünnebi, (Nebi’nin kölesi) demektir. Nebi ismindeki birinin kölesine, Nebinin kölesi denmez mi? Kur'an-ı kerimde, Allahü teâlâ, insanlara hitap ederken, köleler için, (İbadiküm = kullarınız) tâbirini kullanıyor. Demek ki, insanların da kulları yani köleleri olur. Nur sûresinin 32. âyetinde mealen, (Kullarınızdan salih olanları evlendirin!) buyuruldu. Bunların Kur’an-ı kerimden haberleri yoktur.
Sualdeki ifadede kendisi de Peygamber efendimiz diyor. Bir mezhepsiz de, (Peygamber efendimize, efendi demek şirktir) diyor. Kendi de, efendi diyor, ama bunun farkında mı acaba? Bir kelimenin birkaç mânâsının olabileceğini düşünemedikleri için ellerindeki şirk damgasıyla önüne gelenleri damgalamaya tevhid diyorlar. Halbuki bir Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur.

Çalışarak dua
Önce çalışmak, sonra dua dinin esası,
Kabûle şâyân olur, çalışanın duası.

Oruç tutmak aksine çok faydalıdır

Sual: Oruç tutmak vücuda zarar verir mi?
CEVAP
Hayır, çünkü Allahü teâlâ zararlı olan bir şeyi emretmez. Oruç tutan, vücudunun zekâtını ödemiş, onu hastalıklardan korumuş olur. Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtıysa oruçtur. Oruç tutun, sıhhat bulun!) buyurmuştur. (İbni Mace, Taberanî)

Orucun faydaları çoktur. İki hadis-i şerif:

(Oruç, eti eritir ve Cehennem ateşinden uzaklaştırır. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hatırına gelmeyen nimetler, ancak oruç tutana nasip olur.) [Taberanî]

(Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahü teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle Cehennem ateşinden 70 yıl uzak tutar.) [Buharî]

Orucun sevabı diğer ibadetlere göre daha fazladır. Hadis-i kudside, (Her iyiliğe, 10 mislinden 700 misline kadar sevab verilir, fakat oruç bana mahsustur, onun mükâfatını ben veririm, çünkü kulum, benim için şehvetini ve yeme içmesini bırakmıştır) buyuruldu. (Buharî)

Her iyiliğin sevabını Allahü teâlâ verdiği hâlde, orucun sevabı için, (Ben veririm) buyurmasının hikmeti vardır. Yeryüzünün tamamı Allahü teâlânın mülkü olduğu hâlde, Kâbe’ye (Beytullah) yani (Allah’ın evi) denmesi, ona şeref vermek içindir. (Oruç bana mahsustur) demekle de ona özel bir şeref vermiştir. Oruç tutana verilecek sevabın muayyen bir ölçüsü yoktur. Oruçlunun durumuna göre, çok sevab verilecektir. Başkaları oruç yerken oruç tutmak daha sevabdır. Hadis-i şerifte, (Oruçlunun yanında oruçsuzlar yiyince, melekler oruçluya dua eder) buyuruldu. (Tirmizî)

Oruç tutmayı ganimet bilmeli
Sual: Derslere çalışılan veya imtihana girilecek günlerde oruç tutmamak uygun mudur?
CEVAP
Oruç tutmak, derslere, imtihana engel olmaz. Bilakis destek olur. Mide çok doyarsa insanın kafası o kadar çalışmaz. Aç olanın zekâsı keskin, anlayışı kuvvetli olur. Ders için oruç tutmamak haram olur. Ramazan günü oruç tutmak büyük nimettir. Bu nimetten mahrum kalmamalı, oruç tutmayı ganimet bilmelidir. Bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizî)

Hayız bilgisinden utanılır mı?

Sual: (Şeriatta utanma yoktur) sözünden, dinde bilinmesi gereken konuları mesela hayız ve nifas bilgilerini öğrenmek için çekinmeden sormak gerektiği mi anlaşılıyor?
CEVAP
Evet, edebine uygun olarak sormak gerekir. Sorulmazsa birçok haram işlenmiş olur. Her Müslüman erkek ve kadının ilmihâl bilgilerini öğrenmesi farzdır. Bu bilgiler içinde, (Hayz ve Nifas) bilgileri de çok önemlidir.

Abdest, namaz, Kur'an-ı kerim, hac, baliğ olmak, evlenmek gibi işler için, kadın hâllerini bilmek şarttır. Bunları bilmeyen, harama düşer, ibadeti sahih olmaz. Utanarak bu bilgileri öğrenmekten vazgeçmek caiz olmaz.

Hazret-i Esma’nın Peygamber efendimize nasıl gusledileceğini sorarken utanması üzerine, Hazret-i Âişe validemiz, (Ensar kadınları ne iyidir; utanmaları, dinlerini öğrenmelerine mani olmuyor) buyurdu. (Buharî)
Demek ki, ayıp olur diye kendisine farz olan bilgileri öğrenmemek yanlıştır. Peygamber efendimiz, mahrem konuları öğrenmekte utanmanın mazeret olmadığını bildirmiştir. (Tirmizî)

Bir başka hadis-i şerif:
(Yellenmek abdesti bozar. Kadınlara arkalarından temas etmeyiniz! Bilesiniz ki Allah gerçeği söylemekten utanmaz.) [Tirmizî]

Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Ey iman edenler! Peygamberin evine çat kapı girmeyin ve yemeğe izin verilmedikçe de girmeyin! Çağrılırsanız gidin! Yemek yenince de hemen dağılın! Sohbete de izinsiz gitmeyin! Çünkü bu hâliniz Resulümü üzüyor, ama utandığı için size söyleyemiyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz.) [Ahzab 53]
Bu âyet ve hadisler, bilinmesi gereken gerçekleri söylemekte utanmanın doğru olmadığını bildiriyor.

Gazetemizin yazarlarından ilahiyat profesörü Ramazan Ayvallı hoca, çok lüzumlu konu olan hayz bilgilerinin önemini yazıyor. Bir okuyucu, (Biz ailece okumaktan utandık) diyerek tepki gösteriyor. Ne biz, ne de okuyucu, nerelerde utanmak gerektiğini veya gerekmediğini elbette Allah'tan ve Resulünden daha iyi bilemeyiz. Onların (Bu konularda utanma olmaz) buyurduğu yerlerde, (Biz utanıyoruz) diye, böyle bilgilere tepki göstererek farz olan emr-i marufa mâni olmak çok yanlıştır.

Eken biçer
İyi, güzel tohum ek, hayatın her çağında!
Ektiğini biçersin, yarın Cennet bağında.

Altı cilt Mektubat'ın özeti

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Üç cildi İmam-ı Rabbani hazretlerinin, diğer üç cildi de Muhammed Masum hazretlerinin olmak üzere, altı cilt Mektubat'ın özeti iki cümledir:

1- Şeriat-ı Muhammediyye’ye imtisal: Yani Muhammed aleyhisselama, getirdiği dine, Kur’an-ı azimüşşana, Onun sünnetine tâbi olmak.

2- Şeyh-i muktedaya muhabbet: Yani, tâbi olduğumuz, güvendiğimiz, izinden gittiğimiz mürşidimize, hocamıza sevgi ve muhabbet beslemek, ona itaat etmek.

Muhabbet, beyinde değil, kalbde hâsıl olan bir hâldir. Silsile yoluyla bize kadar gelen bu muhabbetin kaynağı Peygamber efendimizdir. İnsan hocasına ne kadar itaat eder, ne kadar muhabbet beslerse, hocasının kalbinden o kadar çok feyz ve muhabbet elde eder. Kalbinde dünyaya karşı soğukluk, âhirete karşı yakınlık da o nispette artar.

İki otobüs terminali düşünelim. Bir tanesinde, (Bu terminal âhirete götürür) yazılıdır. Müslümanlar ve onların bineceği otobüsler buradadır. Diğer terminalde ise kâfirler ve onların bineceği otobüsler vardır. Bunlar, Allah’a ve Peygambere iman etmedikleri için zaten sonsuz yanacaktır.

Şimdi biz Müslümanların terminalindeyiz. Herkes, (Gel kardeşim, bizim otobüse bin, doğru Cennete git) diyor. İşte böyle bir terminaldeki binlerce otobüsün içinde yalnız biri doğru istikamettedir, diğerlerinin hepsi bozuktur, yani bid’at ehlidir, Kur’an-ı kerime kendi kafalarına göre mânâ vermektedir. Bu ise felakettir. Böyle karışık bir yerde doğru otobüsü nasıl bulacağız? Mutlaka o otobüsü bilen biri lazımdır, çünkü diğerleri bizi rahatlıkla kandırabilir. İşte mürşid-i kâmil demek, binlerce otobüs içerisinden Allahü teâlânın razı olduğu otobüsü bilen zat demektir. Peki, o nereden biliyor? Ona da hocası öğretmiştir. Hocasına kim öğretmiştir? Ona da hocasının hocası öğretmiştir. Böylece bu âlimler zinciri Peygamber efendimize kadar gider. Arada hiç kopukluk yoktur. Bu iş rüya ve ilhamla olmaz. Âlimler zincirine eklenecek halkayı, yani bir sonraki âlimi mutlaka bir mürşid-i kâmilin yetiştirmesi lâzımdır.

Oruçluya mekruh olanlar

Sual: Oruçluya mekruh olan ve olmayan şeyler nelerdir?
CEVAP
Mekruh olanlar şunlardır:
1- Dişleri diş macunuyla fırçalamak.
2- İlaçla gargara yapmak. Eğer ağızdaki yara, namazda okumaya mani olursa, ilaçla gargara etmek mekruh olmaz, çünkü özür vardır.
3- Cünüp olma ihtimali varsa hanımını öpmek.
4- Ramazan günü, bir kimse herhangi bir sebeple orucunu bozarsa, çocuk büluğa ererse, kâfir Müslüman olursa, seferdeki yolcu şehrine gelirse, kadının hayzı kesilirse, akşama kadar oruçlu gibi sakınmaları vacib olur, yiyip içmeleri tahrimen mekruh olur. (Redd-ül muhtar)

Mekruh olmayanlar:
1- Gece ihtilam olup sahura kalkınca, imsak vaktine az kalmışsa, önce ağzını yıkayıp yemek yense, imsak çıktıktan sonra gusledilse, yani oruca cünüpken başlansa sahih olur. Daha sonra gusletmek caizdir.
2- Bozulursa kefaret olmasın diye, Ramazan orucuna imsak vaktinden sonra niyet etmek caizdir.
3- Ramazanda yatsıdan sonra cünüp olan, daha sonra guslederim diye uyuyup kalsa, uyanınca da güneş doğmuş olsa oruca zarar gelmez, fakat namaz kılmak için ilk fırsatta gusletmelidir.
4- Orucun aksamaması için hayzı ilaçla geciktirmek caizdir.
5- Oruçluyken hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, gizli yiyip içer.

İftar duaları
Sual: İftar açarken hangi dua okunur?
CEVAP
İftardan önce, Euzü ve Besmele çekilip, (Allahümme yâ vâsi'al-mağfireh iğfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminîne vel müminât yevme yekûmülhisâb) denir. Mânâsı şöyledir: (Ey mağfireti çok geniş olan Allah'ım! Kıyamet günü hesaba çekilirken, beni, ana babamı, hocamı, erkek ve kadın bütün müminleri affet!)
Bir iki lokma yedikten sonra, (Zehebezzama' vebtelletil urûk ve sebe-tel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır. Bu iftar duasının mânâsı ise şöyledir: (Açlık bitti. Damarlarımızın suya kavuşma vakti geldi. İnşallah sevab hâsıl oldu.)

Sevab bağışlamak
Sual: Namaz Kitabı’nda, (Namaz, oruç, sadaka gibi nâfile ibadetlerin sevabını başkasına hediye etmek caizdir) deniyor. Buradan farz ibadetlerin sevablarının bağışlanmayacağı mı anlaşılmaktadır?
CEVAP
Evet, öyle anlaşılıyor, ama bu bir kavildir. Farzların sevablarının da bağışlanabileceğini bildiren kavil de vardır. İslam Ahlakı kitabında deniyor ki:

Namaz, oruç, sadaka ve Kur’an-ı kerim okumak, zikretmek, tavaf yapmak, hac, umre yapmak, peygamberlerin, evliyanın kabirlerini ziyaret etmek, mevta kefenlemek gibi farz veya nâfile ibadetlerin ve hayrat ve hasenatın sevabını, başkalarının ruhuna hediye etmek caizdir. İbadeti yapana da ve onların ruhlarına da sevab verilir. Bunun için, kabir başında veya başka yerde Kur’an-ı kerim okuyup, sevabı mevtalara hediye edilmeli ve onlar için hemen dua etmelidir. Çünkü Kur’an-ı kerim okunan yere, rahmet ve bereket iner. Burada edilen dua kabul olur. Kabir yanında okununca, kabre, rahmet, bereket dolar. Hanefî mezhebine göre, bir kimse, nâfile oruç, namaz, sadaka, okumak sevabını ölü veya diri başkasına hediye ederse bunlara da sevabı gider. (Farzların sevabı hediye edilince de gider) diyen âlimler vardır. Sevablar, meyyitlere taksim edilmez. Her birine hepsi verilir. (İslam Ahlakı)

Usanma
Uzun yıllar yaşarım, sonsuz kalırım sanma!
İyilikten, ibadetten, sakın bıkıp usanma!

Başkasının günahını çekmek

Sual: (Hiç kimse diğerinin günahını çekmez) mealinde âyet de, hadis de vardır. Birini gıybet edince onun günahlarını niye çekiyoruz?
CEVAP
Bu, gıybet etmenin bir cezasıdır. Gıybet eden, gıybet günahı kadar başkalarının günahlarını yüklenir. Sevablarını da ona verir. Bir hadis-i şerif:

(Kıyamette, sevab defterini gören kimse, “Dünyada, şu ibadetleri yapmıştım, burada yazılı değil” der. “Onlar, silindi, gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı” denir.) [İsfehanî]

Çok gıybet etmişsek veya çok kul hakkına girmişsek iflas etmiş duruma düşeriz. Bir hadis-i şerif:

(Müflis, şu kimsedir ki, kıyamette, defterinde pek çok namaz, oruç ve zekât sevabı bulunur. Fakat bazılarına çeşitli zararları dokunmuştur. Sevabları, bu hak sahiplerine dağıtılır. Hakları ödenmeden önce sevabları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilip Cehenneme atılır.) [Müslim]

Kimse, kimsenin günahını çekmez, ama kötü bir çığır açmışsak, o çığırda gidenlerin günahlarının bir misli de bize yazılır. Üç hadis-i şerif:

(Kim, dinimizde kötü bir çığır açarsa bu yolda gidenlerin günahı ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Müslim]
(Kötülüğe yol gösteren, onu yapan gibi günaha girer.) [Deylemî]
(Bir kimse, çocuğuna dinini öğretmeyip, günah olan şeyler öğretirse, bu çocuk ne kadar günah işlerse, babasına da o kadar günah yazılır.) [S. Ebediyye]
İbni Mesud hazretleri, (Bir kimse, başkasının işlediği günaha sevinirse, aynı günahı işlemiş gibi olur) buyurdu. Hadis-i şerifte de (Doğuda bir adam öldürülür de, batıda olan buna razı olursa, onu öldürme günahına ortak olur) buyuruldu. (İ. Gazalî)

Demek ki hiç kimse, bir suç işlemedikçe başkasının günahını çekmiyor, sadece kendi işlediği suçların cezasını çekiyor.

Neye yarar
Altının yanında pul neye yarar?
Hakkı tanımayan kul neye yarar?
Doğru diye herkes bir yola girmiş,
Cennete çıkmayan yol neye yarar?

İftar vermenin sevabı

Sual: İftar vermenin sevabı nedir?
CEVAP
İftar vermek çok sevabdır. Yolda giderken bir oruçluya bir hurma veya bir zeytin verilse de iftar verme sevabına kavuşulur. Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevab verilir) buyurunca, Eshab-ı kiramdan bazıları, bir oruçluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben (Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevab verilir) buyurdu. (Beyhekî)

Yine bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir misafire oruç açtırana Sırat köprüsünü geçmek kolaylaşır) buyuruldu. (V. Necat)

Yemek yedirmek çok sevabdır. Hele oruçluya yedirmek daha çok sevabdır. Oruç tutanın sevabı kadar sevab alır, oruçlunun sevabından eksilme olmaz.

İftara davet ederken
Sual: İftara veya başka davetlere tanıdıklarımızı davet ederken bazıları, (Kimler geliyor?) diye soruyor. Söylemek gerekir mi?
CEVAP
Elbette gerekir. Hattâ sormasını beklemeden, kimlerin geleceğini söylemelidir. Gelecekler arasında görüşmek istemediği veya görüşmesinde sakınca olabilecek kimseler olabilir.

Günah işleyenin orucu
Sual: Bazıları, (Namaz kılmayan, içki içen, açık gezen veya başka günah işleyen, boşuna oruç tutmamalı) diyor. Bu söz doğru mudur?
CEVAP
Hayır, dine aykırıdır. Birkaç günah işleyenin, diğer günahları da yapması gerekmez. Hem oruç tutup hem de günah işleyen kimse, oruç tutmakla hâsıl olan büyük sevaba kavuşamaz, fakat âhirette, niçin oruç tutmadın diye hesaba çekilmez. Oruç borcunu ödemiş olur, hatta orucun bereketiyle diğer günahlardan da kaçma imkânı olur. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

(Bütün günahlara tevbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tevbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tevbe etmek nasip olur. Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı.)

Hoparlörün faydası

Sual: Hoparlör de mizmar yani çalgı aleti olduğuna ve ibadetlerde çalgı kullanmak da küfür olduğuna göre, ilahi okurken hoparlör kullanmak da küfür olmaz mı?
CEVAP
Hoparlör, çalgı olarak kullanıldığı gibi, konuşmaları iletmek için de kullanılıyor. Günah işlerde kullanılmadığı zaman, ibadete haram karıştırılmış olmaz. Mesela, davul çalgıdır. Davulu sofra gibi kullanıp, üzerinde yemek yense, davul çalma günahı olmaz. Çalgı olarak kullanılmış sayılmaz. Davul derisinin günahı olmaz, onu çalgı olarak kullanmak günahtır. Davulu su kırbası olarak, su tulumu olarak kullanmak günah değildir. İçki konmuş bir şişe, yıkanıp su konsa hiç mahzuru olmaz. Bunun gibi, zurnalar birbirine bağlanıp su akıtılsa içilen suya mizmar, çalgı karışmış olmaz.

Radyolarda hiç müzik çalınmasa ve dine aykırı şey yapılmasa, radyonun, hoparlörün suçu ne ki? Dine uygun şeyler, dinî bilgiler verilse, gayet uygundur, günah değildir. Bunun için din kitaplarımızda da şöyle bildiriliyor:
İslam âlimleri fennin bulduklarını hep iyi karşılamıştır. Radyo, televizyon ve hoparlörle, her yerde faydalı yayınlar yapılması sevabdır, fakat ibadetleri, hoparlörle yapmak caiz değildir. (S. Ebediyye)

73 fırka hadisi
Sual: (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, biri Cennete, doğru yoldan ayrılan 72’si ise Cehenneme gidecek) hadis-i şerifi için, (Bu, istismara çok açık bir sözdür. Buna göre, her fırka kendisinin kurtulan fırka olduğunu iddia eder) deniyor. Böyle söylemek uygun mu?
CEVAP
Hadis-i şerif için öyle söylemek çok çirkindir. Herkes zaten kendi fırkasının kurtulan fırka olduğunu iddia etmese o fırkada bulunmaz. Aynı manada âyet-i kerime de vardır:

(Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak sevinmektedir.) [Müminun 53, Rum 32]

Yukarıdaki hadis-i şerifin devamında, (Kurtuluş fırkasında olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır) buyurulmuştur. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da söylemesine lüzum olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, elbette Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. (1/80)

Eşinden izin almadan sokağa çıkmak

Sual: Kadın sokağa çıkarken kocasından izin alması gerektiği gibi, erkek de sokağa çıkarken hanımından izin alması gerekir mi?
CEVAP
Erkek, evin reisidir. Reis, maiyetinde bulunanlardan izin almaz, ama evdeki huzurun bozulmaması için, (Ben şuraya gidiyorum) diye haber vermelidir.

S. Ebediyye'de, (Zevcesinden izinsiz sefere, hattâ nafile hacca gitmemeli) deniyor. Nafaka bırakmadan farz olan hacca gitmek de haram olur. Eskiden hacca gitmek de sefere çıkmak da uzun sürerdi. Hacca giderken, sefere çıkarken evin ihtiyaçları temin edilirse, izin almak şart olmaz.

Gönül işi
Eğer gönlü şeyhi için çarparsa,
Fizan’da da olsa, hep yanındadır,
Eğer gözü gönlü başkasındaysa,
Yanında da olsa, çok uzaktadır.

Seferilikte gün sayısı
Sual: S. Ebediyye’de, (Giriş ve çıkış günlerinden başka Hanefî'de 15 gün kalan mukim olur) deniyor. İlmihale muarız biri, İbni Âbidin’de giriş çıkıştan bahsedilmediği için, S. Ebediyye’deki giriş çıkış ifadesinin yanlış olduğunu söylüyor. Kuzuluk'a veya Armutlu’ya 15 gün kalmak üzere devre mülk için giden kimse mukim mi seferi mi olur?
CEVAP
Seferi olur. Çünkü bir gün 24 saattir. Gün, imsak vaktinde başlar. Bir şehre öğle veya yatsı vakti girenin girdiği gün, bir gün değildir. Çıkarken de öğleyin veya yatsı vakti çıksa, çıktığı gün de bir gün olmaz. Bu bir gün olmayanlar gün olarak sayılmamaktadır. Giriş ve çıkış günleri sayılmadığı için tam 13 gün kalınmış olunuyor. 15 gün olmadığı için seferidir. Muarız olsun veya olmasın, Tam İlmihâl’e aykırı konuşana itibar etmemelidir.

Yarına bırakma
Bahane etme yılın kışını ve yazını!
Hemen kıl namazını, kabre sakla nazını!
Hep “Yarın kılacağım” diye ihmal edenin,
Daha dün kılmış idik, cenaze namazını.

Küfre düşmek
Sual: Hatırıma gelen kötü düşüncelerden dolayı küfre düşmüş olur muyum?
CEVAP
Vesveseli kimseler tarafından, (Şuraya yan baktım küfür mü?), (Sustum, konuştum küfür mü?), (Güldüm küfür mü?) gibi çok sual soruluyor. Her şeye küfür, imansızlık demek, vesvese alametidir. Hiçbir Müslüman, kasten küfre girici söz söylemez. Dili sürçmüşse, yanılarak söylemişse, küfür olduğunu bilmiyorsa, yaygın olarak bilinen küfür bir söz değilse, zaten mahzuru olmaz. İkinci bir husus, bir söz, Hanefî mezhebinde küfür olsa da, diğer hak mezheplerin birinde küfür değilse, hattâ bir âlim, bir söze, (Bu söz küfür değildir) demişse, bütün âlimler, küfür dese bile, Allahü teâlâ, o bir âlimin ictihadına göre, o sözü küfür saymaz. Onun için, her sözde küfür arayarak vesvese etmemelidir.

İyilik et
Ya hayır konuş, ya sus, uzak dur kötülükten!
Ne derlerse desinler, vazgeçme iyilikten!

Hutbelerin konusu


Sual: Hutbelerde sağlığın öneminden, ağaç dikmenin faziletinden ve ticarette başarının yollarından bahsediliyor. Bunların Türkiye’de bakanlıkları vardır. Yeteri kadar görevlerini yapıyorlar. Hutbelerde, (Doğru iman nasıl olur? Nasıl iyi bir Müslüman olunur?) gibi konular niye işlenmiyor?
CEVAP
Sağlık, ziraat, ağaç dikmek, çevre temizliği ve ticaret gibi konular, dinimizin önem verdiği konulardır. Ancak iyi kötü bunlarla ilgilenenler var. Onun için, bize daha çok lazım olan konuları işlemek gerekir. Hutbelerde, vaazlarda ve dînî yazılarda, daha lüzumlu olan konular üzerinde durulmalı. Mesela, (Ehl-i sünnet itikadı, gusül, abdest, namaz, helâl, haram, bid’at) gibi konulardan bahsedilmelidir. İtikadı bozuk olanın ibadetleri boşa gider. Haram yiyenlerin, bid’at işleyenlerin ibadetleri, sahih olsa da kabul olmaz.

Allah için uyku
Allah için değilse, uykusuz kalmak boştur,
Eğer onun içinse, uyumamız da hoştur.

Çocuk ateist mi doğar?
Sual: Bir ateist profesör diyor ki: (Ben doğduktan sonra anam ölmüş, zaten babamı hiç tanımıyorum. Kimsesiz büyüdüm. Çevremden hiç etkilenmedim. Kendi aklıma göre yetiştim ve ateist oldum. Bu da bana gösteriyor ki, her çocuk ateist olarak doğar. Sonra çevresi onu dindar yapar.)
Bunun bilimsel bir yönü var mıdır?
CEVAP
Bu, ilmî değil, indî bir yorumdur. Hristiyanlar da, (Çocuklar günahkâr doğar) diye, şarapla vaftiz yapıyorlar. Hâlbuki her çocuk, günahsız ve iyiliğe, güzelliğe elverişli olarak doğar. Sonra çevresi onu bozar. Çocuğun yetişme şekli çok önemlidir. Nasıl yetişirse öyle büyür, öyle yaşar. Kimi doğuştaki güzel fıtratını tamamen kaybeder, Ebu Cehil gibi kâfirliğine devam eder. Kiminin de, fıtratı yok olmaz, üzeri örtülür, İslamiyet’i görünce Hazret-i Ömer gibi sever ve böylece fıtratı meydana çıkar. Kâfirler içinde olduğu hâlde İslâmiyet'i kabul eder.

Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Her çocuk, İslam fıtratı üzerine doğar, yani Müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Sonra bunları anaları babaları [ve çevresi], Yahudi, Hristiyan veya dinsiz yapar.) [Taberanî]

Demek ki annesi ölen ve babası bilinmeyen profesör, çevresindeki kötü insanların etkisinde kalarak doğuştaki güzel fıtratını kaybetmiş ve ateist olmuştur.

Mümine miraç
Namaz dertlere deva, mahşer günü başa taç,
Doğru kılınır ise, mümine olur miraç.

Boş eve hırsız niye girsin!..

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kim, kimi severse, âhirette onunla beraber olacaktır. Bütün arzumuz ve ümidimiz, yollarında dinimize hizmetle şereflendiğimiz büyük zatlarla beraber olmaktır. Çünkü Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Eğer bir toplulukta, Allahü teâlânın sevdiği bir kişi varsa, Cenab-ı Hak, o bir kişinin hürmetine hepsini affeder.

Hak kapısında, ehil ve nâehil beraberdir) buyuruyor. Onun için hiç endişe etmeden hizmete devam etmeli. Ama tabiî ki, yapacağımız bir hizmetin, bir iyiliğin, fitneye sebep olmaması için çok dikkat etmeli. Âhir zamanda yaşadığımızı hiç unutmamalıyız.

Eskiden bid’atler yayılmıştı. Şimdi her yeri küfür kapladı. Onun için bugün zâhir mamur, bâtın haraptır. Bâtından haberi olmayanlar, bâtını nasıl anlatsınlar? İşte büyükler demek ki bugünleri düşündükleri için bu kitaplara önem vermişler.

Tamamı ele geçmezse de hiç olmazsa tamamı terk edilmesin diye, bu kitapları senelerce hiç durmadan çalışarak hazırlamışlar. Yani büyükler cefayı çekti, sefayı bize bıraktılar. Hiç kimse, en ufak bir şikâyette bulunmamalı. Çünkü Eshab-ı kiramın, savaşlarda çektikleri sıkıntılar ve bir daha geri dönmemek üzere memleketlerini terk ettikleri düşünülürse, biz çok rahatız.

Şimdi yapılan hizmetler az değil, ama zahmeti ötekilerin yanında hiçtir.

Unutmayalım ki, cevher ne kadar kıymetliyse, talipleri de o kadar çok olur. Korumak zorlaşır. Bir gün Peygamber efendimiz, Eshabıyla oturuyordu. Peygamber efendimizi dinlemeye, Arapça bildikleri için Yahudiler de geliyorlardı. Eshab-ı kiramdan biri, (Yâ Resulallah! İçime çok vesvese geliyor. Bunun bir ilacı var mı?) dedi. Yahudi hemen atıldı, (Bizim dinimizde hiç vesvese yok. Sen gel, bizim dinimize gir!) dedi. Peygamber efendimiz, (Yâ Ali, buna sen cevap ver!) buyurdu.

Hazret-i Ali, (Yâ Resulallah! Boş eve hırsız girmez) dedi. Ne kadar güzel cevap! Hırsız boş evde ne yapsın? Şeytan, imansız kişiyle niye uğraşsın? O, biraz bozabilir miyim diye kıymetli cevherin olduğu yere, yani imanlıya saldırır. Onun için müminlerin kalbine gelen bu üzüntüler, sıkıntılar, imanın güçlü olduğuna, orada bir cevherin varlığına alamettir. Zaten Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetli bir pırlantadır. Allahü teâlâ onu çöplüğe koymaz. Çok değerli olan bu cevher, çok değerli insanlara nasip olur.

Kutlu doğumu kutlamak uygun mu?

Sual: Kutlu doğumu kutlayanlar, (Biz, kutlu doğumu ibadet olarak kutlamanın bid’at olduğunu biliyoruz, onun için âdet olarak kutluyoruz) diyorlar. Bir bid’at, âdet olarak işlenince o yapılan iş, iyi niyetimizden dolayı bid’at olmaz mı? Mesela ölünün kırkıncı günü âdet olarak mevlit okutmak, bid’at olmaktan çıkar mı?
CEVAP
Kutlu doğumu kutlayanların sözleri, (Biz, şarabı şarap olarak içmenin haram olduğunu biliyoruz, onun için üzüm suyu olarak içiyoruz) demeye benziyor.

Niyetimizin iyi olması onu bid’at olmaktan çıkarmaz. (Ameller, niyetlere göre iyi veya kötü olur) hadis-i şerifi mübahlar içindir. Bid’at ve haramlar için değildir. Mesela, kuvvetlenip daha iyi ibadet etmek gibi iyi bir niyetle şarap içmek caiz olmaz.

İşte bid’atler böyle iyi niyet kılıfı altında yayılıyor. (Biz o niyetle değil de, şu güzel niyetle yapıyoruz) diyorlar. Peygamber efendimizi övmek, onu hatırlayıp dua, salevat okumak ibadettir. İbadete âdet denir mi? Camiye belki âdet olarak giden de olabilir. Ama orada ibadet ediliyor. İbadete bid’at karıştırmak büyük günahtır. Hele bir de kutlu doğum haftasında yapılan ibadetlere, çalgılar karıştırılıp, kadın erkek karışık mevlitler de okunursa, ibadete haram karıştırılırsa, daha büyük günah olur. Harama önem verilmezse küfür de olur. Bir hadis-i şerif:

(Bir bid'at çıkaranın namazı, orucu, haccı, umresi, cihadı, tevbesi, farzı, nafilesi ve hiçbir iyiliği kabul olmaz, yağdan kıl çıkar gibi, dinden çıkması kolay olur.) [İbni Mace]

(Dinden çıkması kolay olur) buyurulmasının sebebi, dini değiştirip uydurulan bir şeyi yani bid’ati ibadet olarak işlediği içindir. Bid’at işlene işlene zamanla ibadet olarak kabul edilir. Haram, ibadet olarak işlenince dinden çıkmak kolay olur.

Bid’ati, kükremiş aslandan ve zehirli yılandan daha tehlikeli bilmeli, iyi niyetle veya âdet olarak işlemekten çok sakınmalıdır.

Müminin miracı namaz
Namaz dinde direktir, saadetin tacıdır,
Doğru kılınan namaz, müminin miracıdır.

Kadına niye hitap yok?

Sual: Ben ateist ve feminist bir bayan değilim. Hikmetini bilmesem de İslamiyet’in emirlerine inanırım. Ancak hem feministlere cevap verebilmek için, hem de merakımın gitmesi için bazı sorularım var. Niçin Kur’anda, hadiste ve İslam âlimlerinin yazılarında genelde hitap erkeğedir, kadına hitap yok. Kadın insan değil midir? Bir de âyet ve hadislerde erkeğe kadından önce hitap ediliyor. Mesela şu âyetlerde hitap hep erkeğedir: (Erkekler, kadınlar üzerine idareci ve hâkimdir [evin reisidir.] Ey iman edenler, hicret ederek gelen mümin kadınları imtihan edin. Eğer imanlı iseler, kâfirlere geri göndermeyin. Çünkü mümin kadının kâfirle evlenmesi helâl değildir.) [Mümtehine 10]
(İman etmedikçe, müşrik [ateist] kadınlarla evlenmeyin. Kadınlarınızı da, iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin!) [Bekara 221]
(Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.)[Bekara187]
(Kitap ehli [Yahudi ve Hıristiyan] kadınlarla evlenmeniz helaldir.)[Maide 5]
(Naşize kadınlara öğüt verin, yataklarına girmeyin.) [Nisa 34] Kadın naşize olur da erkek naşiz olmaz mı? Ne diye, Allah, erkeğin kadına öğüt verip onu terbiye etmesini emrediyor?
[Naşiz: Eşine zulmeden erkek. Naşize: Kocasının yatağına gelmeyen ve ondan izinsiz evi terk edip giden kadın.]
CEVAP
Âyet ve hadisten din öğrenilmez. Din öğreniyorum derken, yanlış anlayıp dinden çıkılabilir. İlk yazdığınız âyetin başında bildirildiği gibi, Allah, erkeği âmir olarak yaratmıştır. Köpek ve yılan olarak da yaratabilirdi. Allah’ın emrine razı olmak gerekir. Bir fabrikada, çeşitli kısımların müdürleri veya âmirleri olur. Patron, her işçiye teker teker şunu yapacaksınız demez. İdarecilere söyler. İşlerden idarecileri sorumlu tutar. İşte Allahü teâlâ da, evin reisine emrediyor, onu sorumlu tutuyor. Erkeklerin işledikleri günahlardan kadını sorumlu tutmuyor, fakat kadınların işledikleri günahlardan erkekleri sorumlu tutuyor. Her nimet bir külfet karşılığıdır. Sorumlunun, idarecilik görevini yapması da normaldir.

Maide suresinin 38. âyetinde, (Hırsızlık eden erkek ve kadın) ifadesi geçiyor. Önce erkeğin bildirilmesi onun Allah katında yüksek olduğunu göstermez. Belki de hırsızlık daha çok erkekler tarafından yapıldığı için önce söylendi. Nur suresinin 2. âyetinde, (Zina eden kadın ve erkek) ifadesi geçiyor. Burada belki kadının rolü daha çok olduğu için, kadın erkekten önce bildirdi. Önce hitap edilmesi onun üstün veya aşağı olduğunu göstermez. Bir âyet meali de şöyle: (Erkek veya kadın, mümin olarak iyi işler yapan, cennete girer.)[Nisa 124]

Bu âyet de, erkeğin kadından üstün olduğunu bildirmiyor. Üstünlük mümin olarak iyi iş yapmaktır.

Erkek olsun, kadın olsun, kâfirin iyi iş yapmasının kıymeti yoktur. Allahü teâlâ kadını erkeğe emanet edip, emanete riayet etmesini de emretti. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:(Eşinizi üzmeyin. O, Allahü teâlânın size emanetidir.) [Müslim]
(En üstün mümin, eşine, en iyi, en lütufkâr davranandır.) [Tirmizi]

(Eşinin haklarını ifa etmeyen erkeğin namazları, oruçları kabul olmaz.) [Mürşid-ün-nisa]

(Eşini döven, Allah’a ve Resulüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum.) [R.Nasıhin]

Daha az sevab mı?
Sual: Biz hayzdan dolayı orucu kaza edince ramazan sevabı alamıyoruz. Namazı ise hiç kaza etmiyoruz. Erkeklerden daha mı az sevab kazanmış oluyoruz?
CEVAP
Hayır. Bayanlar da, kendi aralarında eşit sevab almaz, erkekler de eşit sevab almaz. Aynı ibadeti yapan veya aynı günahı işleyen kişiler hep aynı sevabı almaz veya hep aynı cezayı görmez. Peygamber efendimiz yemin ederek buyuruyor ki:(Bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevap alamaz) [Buhari]

Eshab-ı kiramın hepsi de eşit sevap almaz. Bu iman ve ihlâslarının kuvvetine göre değişir.

O Müslümansa, ben değilim demek

Sual: Bir arkadaş, Müslümanların işlediği yanlış işleri, günahları görünce, (Böyle Müslümanlık olmaz. Onlar Müslümansa ben Müslüman değilim. Ben Müslümanlığı bırakıyorum) dedi. Arkadaşım haklı değil mi?
CEVAP
Arkadaşınız hiç haklı değildir. Kötüden örnek olmaz. Niye evliya zatlar örnek alınmıyor da, kötü kimselere bakılıyor? Müslümanların yaptıkları yanlış işlerden dolayı Müslümanlık suçlanamaz.

Müslümanlık, Allahü teâlânın dinidir. Hâşâ o yanlış işleri Allahü teâlâ mı bildiriyor ki, (Müslümanlığı bırakıyorum) diyor? Arkadaşınızın, (Onlar eğri Müslüman, ama ben İmam-ı Gazalî ve Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri gibi doğru Müslüman olmak istiyorum) demesi lazımdı. Müslümanlığı en iyi şekilde yaşaması lazımdı.

Eğri Müslümanlar da var diye, o Müslümanlıktan nasıl çıkar? Onlar zemzem içse, ben içmem denir mi? Müslümanların içinde eğri kimseler de varsa, Müslümanlığın suçu ne? Eğer kendisi doğruysa, (Ben en iyi bir Müslüman olacağım) demesi gerekir. Ben Müslümanlığı bırakıyorum denir mi? Müslümanlığı ancak ahmak olan, kâfir olan bırakır. (Gâvura darılıp oruç yenmez) diye bir atasözü var. Müslümana kızıp da, dinden çıkmak, kendine zarar vermek çok yanlış olur.

Arkadaşınızın Müslüman maskeli gizli İngiliz casuslarından etkilendiği anlaşılıyor. Çünkü böyle provokatörce konuşmak onların meşhur taktiğidir. Bir kısmına bu kötü işleri yaptırırlar, diğer kısmı da yaygarayı basar, (Bunlar Müslümansa biz değiliz, Müslümanlık buysa bırakıyoruz) derler. Zaten Müslüman değillerdi. Maksatları arkadaşınız gibi bu oyuna gelenleri avlamaktır. Papazları buna (ürün elde etmek) diyorlar. Çünkü ikinci aşamada bunlar Hristiyanlaştırılmaya çalışılacaktır.

İman dolu gönül
Ne mutlu o kişiye, okuduğu Kur’an ola!
Ezanı işitince, gönlü imanla dola!

Fitre vermenin önemi

Sual: Kimlerin fitre vermesi gerekir?
CEVAP
İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fitre vermesi vacib olur. Nisaba malik değilse fitre vermesi vacib olmaz, fakat vermesi iyidir. Bir hadis-i şerif:
(Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud] (Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.)

Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud)

Dinen zengin olmayan herkes, fitre, zekât alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın, fitre vermesi vacib olur. Fitre, zekât alması, haram olur. Fitre nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zenginse fitre vermesi gerekir.
Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caizse de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevabdır. Şâfiî’de Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz.

Ana babaya, dedeye, büyükanneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire fitre verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, kardeş, hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa verilebilir. Eğer salih iseler, yakın akrabaya vermek, daha çok sevab olur. İmameyn’e göre, borçlu ve fakir kimseye, hanımı fitre verebilir. (Mevkûfat)

Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Bir kişinin fitresi için 1750 gram buğday veya un yahut 3500 gram arpa, kuru üzüm veya hurma verilir. Ya bu ürünlerin kendisini veya tutarlarını vermek gerekir.

S. Ebediyye’de, Cevhere kitabından alınarak, (Sadaka-i fıtr olarak, arpa, buğday yerine kıymetleri kadar altın, gümüş veya fülus, yani bakır, bronz para [kâğıt para] ve her çeşit mal verilebilir) deniliyor. İhtiyaç hâlinde, fitreyi bu kavle göre, kâğıt para olarak vermek caiz olur. Bir sıkıntı, ihtiyaç yoksa altın olarak veya bildirilen ürünlerden vermelidir.

Müctehid yanılır mı? Şimdi ne olacak?

Sual: (Bizim Tevhidimiz) isimli Selefî bir sitede, (Ne ilginç ki, insanlar Kitap ve Sünnet’i yani Kur’an ve hadisleri anlamakta müctehidin yanılabileceğini bilmelerine rağmen, hâlâ bir müctehide veya bir mezhebe tâbi oluyorlar da, yanılmayan Allah'a ve Resulüne tâbi olmuyorlar) deniyor. Bu söz kendi içinde çelişkili değil mi? Bir müctehid olan dört hak mezhebin imamları mesela İmam-ı a'zam âyeti ve hadisi açıklarken yanılabiliyor da, bu sitedeki Selefîler, nasıl oluyor da âyet ve hadisleri açıklarken yanılmıyor?
CEVAP
Onlar sözlerinde samimi değildir. Çünkü tâbi olunmasını istemedikleri âlimler, Ehl-i sünnet âlimleridir. Yoksa İbni Teymiyye’yi, İbni Baz’ı, İbni Useymin’i senet kabul ederler. Vehhabiler, Kur’andan mânâ çıkarırken hiç yanılmazmış, fakat İmam-ı a'zam gibi zatlar, insan olduğu için yanılabilirmiş. İnsanlar Kur’anı anlarken yanılabiliyor da, Vehhabiler niye yanılmıyor? Acaba onlar insan değil mi?

Onların (Bizim Tevhidimiz) dedikleri tevhid, Vehhabî tevhididir. Ehl-i sünnete aykırıdır. Bir de (Âsım nesli) ve (Useymin nesli) gibi bozuk sitelere, (Bozuk tevhid nesli) denir. Bunlar, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin İcma hâline gelen doğru itikatlarına şirk derler. Bozuk neslin eline bir şirk damgasını verirler, Ehl-i sünnet âlimlerine bu damgayı basarlar. Şiîliğe karşı göründükleri için, (Şiî değiliz, Sünnîyiz) anlamında, (Biz de Ehl-i sünnetiz) demeleri, bir aldatmacadan başka şey değildir.

Bu Selefîler, Ehl-i sünnet âlimlerine niye kıymet vermiyorlar ki? Âyet ve hadisi bizim anlamamızla âlimin anlaması aynı olur mu? Herkese âyetle ve hadisle amel etmesini söylemek kadar yanlış bir şey olamaz. Herkes rahatça âyeti ve hadisi anlayabiliyorsa, müctehid imamlar, mesela İmam-ı a'zam niye anlayamıyor? Bizim gibi müctehid olmayan insanlarla âlimler nasıl mukayese edilir? Âlimlerin anladıklarına uymamızı Allahü teâlâ emrediyor. Üç âyet-i kerime meali:

(Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) [Nahl 43] (Demek bilmeyenler oluyor, ama âlimler biliyor.)
(Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43] (Âlimlerin anlayabileceği açıkça bildiriliyor. Demek ki, Kur’andaki her şeyi herkes anlayamıyor, ancak âlimler anlıyor.)

(Bunun hükmünü Resule ve ülül-emre [âlimlere] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83]
Âyet-i kerimede geçen ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de, (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimî)

Bu konudaki birkaç hadis-i şerif:
(Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.) [Tirmizî, İbni Mace, Ebu Davud]
(Ümmetimin âlimleri, benî İsrail’in peygamberleri gibidir.) [İmam-ı Yâfiî, İmam-ı Rabbanî, Abdülganî Nablusî, Neşr-ül-mehasin]
(Âlimlere tâbi olun! Çünkü onlar, dünya ve âhiretin ışıklarıdır.) [Deylemî]
(Âlimler olmasaydı, insanlar helâk olurdu.) [İ. Maverdî]
(Bilmediklerinizi salih [âlim]lerden sorup öğrenin!) [Taberanî]

Selefî, (Yanılan müctehide değil, yanılmayan Peygambere uy!) diyor. Ama yanılmayan Peygamber, (Müctehide tâbi olun! Âlime uyun!) buyuruyor. Selefî samimi ise, sözünde dursun. Onun dediği şekilde Peygamber efendimize uyuyoruz. O da (Âlime uyun!) diyor. Biz de Resulullah'ın emrine uyunca niye itiraz ediyor? Selefîlerin samimi olmadıkları buradan da anlaşılmaktadır.

Peki, Resulullah'ın emrettiği âlimlere uyarsak, onlar da hata ederse ne olacak? Dinimiz, onların hatasına uyanların da kurtulacağını bildirmiştir. Bir hadis-i şerif:

(Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buharî]
Sevab olan bir şey için mezhepsizlerin hata demesi çok yanlıştır. Böyle farklı ictihadlar da Allahü teâlânın bir rahmetidir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Ümmetimin [âlimlerin] ihtilafı [farklı ictihadları] rahmettir.) [Beyhekî, İ. Münavî, İbni Nasr, Deylemî]
İşte bu rahmetten dolayı mezhepler meydana çıkmıştır. (Bu dört hak mezhepten biri doğru diğer üçü yanlıştır) denmez, çünkü bir müctehid, başka müctehidin ictihadının hatalı olduğunu söyleyemez. (Benimki doğru, seninki yanlıştır) diyemez, çünkü Mecelle’de (İctihad, başka ictihadla nakzedilemez yani bozulamaz, geçersiz hâle getirilemez) buyuruluyor. (Madde 16)

Âlimin ictihadı hatalı bile olsa senettir. Allahü teâlâ âhirette onun ictihadına göre amel edip etmediğimizi soracaktır. Hanefîlere Hanefî mezhebindeki hükümlere, Şâfiîlere de, Şâfiî mezhebindeki hükümlere uyup uymadığı sorulacaktır. Bunların vesikaları sitemizde mevcuttur:
www.dinimizislam.com

Nefs kendine taptırır
Nefis her kötülüğü yaptırmaya çalışır,
Kibirlenir, kendine taptırmaya çalışır

Oruçta mezhep taklidi ne demek

Sual: Oruçta ihtiyaç hâlinde diğer üç mezhep taklit edilebilir mi?
CEVAP
Elbette edilebilir. Dinimizde dört hak mezhep vardır. Bunlar hâşâ sözde değil, fiiliyatta da haktır. Bir mezhepte yapılması zor olan bir şeyi, diğer mezheplerden birini taklit ederek yapmak, bütün İslam âlimlerine göre caiz, hattâ bazen lazım olur. Mesela Şâfiî’de abdest alırken, elde olmadan boğaza su kaçsa oruç bozulmaz.

Boğazına su kaçan Hanefî, Şâfiî’yi taklit ederek orucuna devam edebilir. Yine Hanefî’de, idrar yoluna pamuk koymak orucu bozmazken, Şâfiî’de bozar. Bunu bilmeyen bir Şâfiî, (Önceki oruçlarımı Hanefî’ye göre tuttum) diye niyet ederek oruçlarını kurtarabilir. Bunun gibi, Hanbelî’de istemeden kan yutmak orucu bozmaz. Böyle durumda olan bir Hanefî veya Şâfiî de, Hanbelî’yi taklit ederek orucuna devam edebilir.

Başka mezhebi taklit
Sual: Bir kimse, oruç tutarken, bir şey kendi mezhebinde orucunu bozsa, fakat Şâfiî'de bozmasa, Şâfiî'yi taklit ederek orucunu kurtarabiliyor. Şâfiî'yi taklit ederken, Şâfiî'de de orucunu bozan başka şey yapsa ve bu da Hanbelî veya Mâlikî'de orucu bozmasa, üçüncü mezhebi taklit ederek orucunu kurtarabilir mi?
CEVAP
Elbette kurtarabilir. Hattâ üçüncü mezhepte de bozan bir şey yapsa, dördüncü mezhepte bozmuyorsa onu taklit ederek yine kurtarma imkânı vardır. Dört mezhebin dördü de haktır. Farklı olmaları rahmettir. İhtiyaç olursa taklit edilir. İhtiyaç yokken taklit edilmez.

Oruç kefareti için
Sual: Devamlı hasta veya çok yaşlı olup, peş peşe 60 gün oruç tutamayan kimse, oruç kefaretini ödemek için, her gün, bir fitre değerinde pide veya ekmek alıp bir fakire altmış gün veya altmış fakire bir günde verse, kefareti ödemiş olur mu? Bunun gibi ekmek yerine, her gün bir İslam Ahlakı veya başka bir muteber din kitabı yahut bir kilo elma veya bir kilo süt versek, oruç kefareti ödenmiş olur mu?
CEVAP
Evet, bildirdiğiniz şeylerin herhangi biri, bir fitre değerinden aşağı değilse, kefaret ödenmiş olur. Ancak peş peşe iki ay oruç tutabilen kimse, bunları yapsa da, kefareti ödemiş olmaz. 60 gün peş peşe oruç tutması lazımdır. Sonra da, kasten bozduğu orucu kaza etmesi gerekir.

Zekâtın nisabı, verilmesi ve tarihi

Sual: Zekât vermek için gerekli zenginlik ölçüsü nasıl hesaplanır?
CEVAP
Maddeler hâlinde yazalım:
1- Zekât nisabı, 20 miskal yani 96 gr altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekât nisabına malik olana zengin denir. Dinimize göre, erkekle hanımının mal varlığı ayrıdır. Hangisi zengin ise, zekâtını o verir.
2- Alacaklar nisap hesabına katılır. Alacaklar tahsil edildikten sonra, geçmiş senelerin zekâtları da verilir. Tahsil etmeden de verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekâtı verilir.
3- Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekât nisabına katılmaz. Ticaret için alınan malların, altın, gümüş ve her çeşit paranın zekâtı verilir. Evin, arabanın zekâtı olmaz, fakat araba, ev ve arsa alıp satan, yani işi, mesleği bu olan, bunların zekâtını verir, çünkü bunların ticaretini yapmaktadır.
4- Zekâta tâbi malların veya paranın, yıl içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra, elde kalan mal, nisabı bulursa, kırkta biri zekât olarak verilir. Zekât, kârdan değil, mevcut paranın ve eldeki ticaret malının tamamından verilir.
5- Kaybolmuş, gasbedilmiş, saklanılan yeri unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, nisaba katılmaz ve ele geçerlerse, önceki yılların zekâtları verilmez. Senetli veya iki şahitli yahut itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa nisaba katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
6- Kadının altın ve gümüşten başka diğer ziynet eşyaları zekâta tâbi değildir. Pırlanta, elmas, zümrüt gibi ziynet eşyalarının zekâtı verilmez. Şâfiî’de ise, kadının altın ve gümüş de olsa ziynetlerinin zekâtı verilmez. (Hidaye)
7- Nisabın helâk olması, sıfırlanması veya borçlanıp sıfırın altına düşmesi demektir.
8- Zekâtını yanlış hesaplayıp zamanından önce verip de, bir altın zekât vermesi gerekirken iki altın veren, bunu anlayınca, ikinci yıl vereceği zekâttan bu bir altını mahsup edebilir.
9- Çalışanların alacakları maaş veya ücret, ellerine geçmeden önce nisap hesabına katılmaz, çünkü bunlar, hak edilmiş ücret ise de, hak edilen mal, ele geçmeden önce mülk olmaz. Maaşlardan kesilen yardım sandığı ve sigorta paraları zekât hesabına katılmaz. Yıllarca sonra birikmiş olarak ele geçince, yalnız ele geçen para, o senenin zekât nisabının hesabına katılır.

Zekât verirken
1- Zekât verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve sanat değerine değil, ağırlığına itibar edilir. Mesela Reşat, Cumhuriyet ve Aziz liralar 7,2 gramdır. 12 ayardan fazla olan bütün altınlar tartılıp, kırkta biri zekât olarak verilir. Bilezik, küpe, yüzük gibi çeşitli ayarlarda altını olanın, bunların içinden en yüksek olanının ayarından vermesi daha iyi, ortasından vermesi caiz, düşüğünden vermesi ise mekruhtur.
2- Zekâta tâbi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir.
3- Nisabın üstünde bileziği olan kadının zekâtını, kocası değil, kendisi verir. (Zekâtımı bir fakire ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parasıyla da zekâtı verebilir.
4- Miras ve mehr-i müeccel alacakları nisap hesabına katılır, fakat zekâtı verilmez. Aldıktan sonra nisabı bulursa, diğer alacaklardan farklı olarak, sadece o senenin zekâtı verilir.
5- Zekât, farz olduktan sonra verilir. Nisaba ulaşan, zengin olduğu tarihi, hicrî kamerî aya göre bir yere yazar ve her sene o tarihte zekâtını verir. Ramazan ayını beklemez. Günü gelmeden zekât vermekte de mahzur yoktur. Gelecek birkaç yılın zekâtını önceden vermek de caizdir. Zamanı gelince tekrar hesaplanır, eksik verilmişse tamamlanır. Fazla verilmişse gelecek senenin zekâtından düşülür.
6- Nisap, yıl içinde sıfırlanınca, ilk nisabı bulduğu gün yeniden tarih atılır. Bundan bir hicri yıl sonra, nisaba malikse zekât verir. Sıfırlandıktan sonra, bir daha zengin olana kadar tarih atılmaz. Sıfırlanmadan, mesela 50 gram varsa, yıl sonu diğer paralarıyla birlikte nisaba malikse zekâtını verir. Yani yıl içindeki, sıfırlanma hariç diğer dalgalanmalara itibar edilmez.
7- Uşru verilen mal, kırk yıl kalsa, uşru da zekâtı da verilmez, ama ticaret malı olursa veya satılıp paraya, altına çevrilirse zekât malı olur. Bir gün sonra da zekât günü gelse zekâtını vermek gerekir. Altın ve gümüş eşya ile kâğıt paralar, her ne suretle ele geçerse geçsin, zekât malı olurlar.
8- O ay tahakkuk eden kira borçları, zekât nisabından düşülür, gelecek aylarınki düşülmez.
9- 25–30 yıllık da olsa, uzun vadeli taksitlerle alınan krediler, zekât hesabından borç olarak düşülür.
10- Altın miktarı yarıdan az olan karışımın zekât hesabı, ağırlığıyla değil kıymetiyle yapılır.

Zekât verme tarihi
Sual: Her yıl zekâtını 27 Ramazan’da veren kimse, şu anda Ramazan ayı gelmeden nisaptan düşse, tekrar nisabı bulunca mı zekât tarihini belirler?
CEVAP
Hayır, yıl içindeki dalgalanmalar, nisabın altına düşse de, sıfırlanmadıkça dikkate alınmaz, yani bu düşüşler zengin olma tarihini değiştirmez. Eğer seneye 27 Ramazan’da nisabın üstüne çıkarsa, 27 Ramazan’da zekâtını vermesi lazımdır. Eğer o tarihte nisabın altında kalırsa, geçen yıldan bu yana bir yıl dolduğu için bu tarih artık iptal olur ve bu durumda nisabı bulana kadar bekler. Nisabı bulunca yeni tarih atar ve bu yeni tarihten bir hicrî yıl sonra nisaba veya üstüne malikse zekâtını vermesi gerekir. Yıl içindeki inip çıkmalar nisab tarihini etkilemez. Ancak bir yıl dolunca, nisaba malik olmazsa, o zaman yıl bittiğinden dolayı eski tarih iptal olur. Bir de, yıl içinde malı elden çıkarak veya borçlanarak, varlığı sıfırın altına düşerse, o zaman yıl dolmamış olsa da, önceki tarih iptal olur ve nisabı bulana kadar yeni tarih atılmaz.

Kâğıt paranın zekâtı
Sual: Kâğıt paranın zekâtı hesaplanırken, altının gram fiyatı nasıl bulunur?
CEVAP
Kâğıt paranın zekâtı hesaplanırken, Cumhuriyet altını, Hamit lira, Aziz lira, Reşat lira gibi, piyasadaki basılmış, damgalı altın liraların fiyatı en düşük olanı esas alınır. Bunlar 7,2 gramdır. En düşüğünün fiyatı 7,2’ye bölünerek, altının gram fiyatı bulunur. Diyelim ki, Aziz lira en düşük olanıysa ve fiyatı da 540 liraysa, bir gram altının fiyatı, 540/7,2=75 liradır.

Sual: 15 bin lira param var. Bunun zekâtı nasıl verilir?
CEVAP
Önce altının gram fiyatı bulunur. Mesela gramı 75 liraysa, 15 bin lira, 200 gram altın eder. 200 gram altının kırkta biri de, 5 gram altın eder. 5 gram altın zekât olarak verilir. Tam 5 gram bulunamazsa, üç çeyrek altın verilir.

Sual: 70 gram 14 ayar altınla, 3750 lira parası olan, zekâtını nasıl verir?
CEVAP
Önce 3750 liranın ne kadar altın alabileceği hesaplanır. Altının gramının 75 lira olduğunu kabul edersek, 3750/75=50 gram altın eder. Bunu, 70 grama ilave edince, 120 gram olur. Bunun kırkta biri 3 gram eder. Zekât olarak 3 gram altın vermek gerekir. Bu 3 gramı 22 ayardan vermek çok iyi olur. 18 ayardan verilirse de caizdir. Eğer 70 gramını 14 ayardan, kalan 50 gramını da 22 ayardan verirse bir mahzuru olmaz. Hepsi 14 ayardan verilirse mekruh olur.

Peygamber düşmanlığı

Sual: (Peygamber Allah mı sanki? Niçin o kadar çok övülüyor?) diyenler oluyor. Mevlit kandillerinde Resulullah'ın anılıp övülmesine neden tahammül edemiyorlar?
CEVAP
Tahammülsüzlük Resulullah'a düşman olmaktan ileri gelir. Ona düşmanlık da İslâmiyet'e düşmanlıktır. İslâmiyet'e olan düşmanlıklarını gizleyerek bu yolla saldırıyorlar.

Resulullah efendimizin övülmesinden rahatsız olanlar birkaç gruptur:
1- Müslüman kılığına bürünmüş misyonerler. Her grupta bunların parmağı vardır.
2- (Yalnız Kur’an) diyenler.
3- Rashat Khalife denilen bir fellahı peygamber kabul edenler.
4- İngilizler tarafından kurdurulan Vehhabiliğin yerli temsilcileri, Resulullah'ın övülmesine tahammül edemedikleri için Mevlit Kandili’ne bid’at diyorlar.

Kur’an-ı kerime inanmış olsalar, Resulullah’ı öven âyetlere de inanırlardı. Mesela, İbni Abbas hazretleri, (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) mealindeki âyetin tefsirinde, (Muhammed aleyhisselam, bütün insanlara rahmettir) buyurmuştur. (Kurtubî)

Birkaç âyet-i kerime de şu mealdedir:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54] (Bu âyete inanan, yalnız Kur’an demez.)
(O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [dine ait] her sözü vahiyledir.) [Necm 3-4] (O hâlde Resulullah'ın sözleri vahye istinat ettiğine göre niye kabul edilmez ki?)
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmez, tükenmez, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4] (Bundan daha üstün bir peygamber var mıdır?)
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]
(Resulullah’ta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21] (Kur’ana inanmakta samimi iseler, niçin ona uymazlar?)

Duha sûresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, İslamiyet’i, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine Kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaat etmektedir. Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu. Yine buyurdu ki:
(O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim Allahü teâlâ, bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.) [Beyhekî, Bezzar, Taberanî]

(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin!) [Ahzab 56]
Gerçekten Allah ve melekleri, Peygambere salât ederler. (Şeref ve şânını yüceltirler. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salât ve selam getirin) deniyor. Fellah Rashat ve yandaşları, bu âyet-i kerimeyi de çarpıtmaya çalışıp, (Resule destek verin ve saygı gösterin) diyorlar. Hâlbuki tevile hiç gerek yok. Açıkça (Salât, salevat getirin!) buyuruluyor. Onların tevil ettiği gibi bile olsa, niye saygı duymuyorlar? Hürmet ifadesi kullanmadan niye ismiyle hitap ediyorlar? Allah ve melekler Resulünü destekliyorsa, Fellah’ın yandaşları ve (Yalnız Kur’an) diyenler niye desteklemiyorlar? Niye hiçbir hadis-i şerifi kaynak almıyorlar? Demek ki, kendi tevillerine de inanmıyorlar.

İnşirah sûresinin (Senin şânını, şöhretini yücelttik) mealindeki âyetinin tefsirinde deniyor ki:
Ezan, ikamet, teşehhüd, hutbe gibi birçok yerde benimle beraber adını andırmak sûretiyle şânını yücelttik. (Celâleyn)

Senin ismini doğuda, batıda, yeryüzünün her yerinde yükselttim. (Sâvî tefsiri) [Batıya doğru, bir tul [boylam] derecesi gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 km gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunuyor. Böylece, yeryüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselamın ismi, Allahü teâlânın ismiyle beraber her an, her yerde işitilmektedir. Resulullah'a düşman olanlar buna nasıl tahammül ederler ki?]

Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismiyle birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de, Ona salevat getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep (Resulüm), (Habibim) gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavî)

Cenab-ı Hak, Resulünün namını dünya ve âhirette de yükseltti. Hiçbir şehadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki, şehadet kelimesini ve Resulullah’ın mübarek adını zikretmiş olmasın. (Katâde)

Bir hadis-i şerif:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ben anıldıkça Habibim sen de benimle birlikte anılmak sûretiyle şânını yükselttim.) [Ebu Ya'la, İbni Hibban]

Allahü teâlânın övdüğü Resulünün, Mevlit Kandili’nde veya başka zamanlarda övülmesinden ancak sapıklar rahatsız olur.

İhlâsla kılınan namaz
İlimle ve ihlâsla, kılınırsa bir namaz,
İşe engel çıkarmaz, onu yolda bırakmaz.