8 Mart 2014 Cumartesi

Muteber kitapları okumak

Sual: İmam-ı Gazâlî hazretlerinin, Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin ve başka âlimlerin kitaplarının tercümeleri piyasada satılıyor. Hattâ güvendiğimiz bazı radyo, TV ve gazetelerden de reklamı yapılıyor. Bunları tavsiye eder misiniz?
CEVAP
Bir şeyin reklamının yapılması, o yayın kuruluşunun o ürünü tavsiye ettiğini göstermez. Reklam ayrı bir konudur.

Dinimizi doğru olarak öğrenmek için, çok kitap okumak yerine, doğru olan bir tanesini çok okumak gerekir. Tercüme kitapların hemen hepsinde yanlışlıklar, şahsi düşünceler bulunmaktadır. Özellikle o dildeki deyimlerin Türkçe’deki karşılıkları bilinmediği için kelime kelime aynen tercüme ediliyor ve büyük yanlışlıklara sebep oluyor. Ne kadar doğru tercüme edilse de, asıl okumamız gereken kitapların okunmasına mâni olur.
İbni Teymiyye çok âlimdi. Fakat ilim ehlince, (Allahü teâlânın, sapıtmasına ilmini sebep kıldığı kimse) diye anıldı. Demek ki, sadece ilim yetmiyor. Bir rehberi olmadan ilim öğrenmek, doğru yolu buldurmuyor. Bir başka husus da, 14 asırdır gelen binlerce İslam âliminin on binlerce kitabı var. O zamanların şartlarına, insanların hâllerine ve dar-ül-islama göre yazılmıştı. O kitaplarda binlerce kavil var. Hangisine göre amel edilecek? Ama müftabih olan kavilleri bildiren kitabı okumak yeterli olur.

İlim ehli bir zat, (Şimdiye kadar binden fazla kitap okudum. Keşke bunun yerine Tam İlmihâl’i bin kere okusaydım) demişti. Bu kıymetli kitapta bir Müslüman için lazım olan her bilgi mevcuttur.

Râbıta ile ilerleme

Sual: Râbıta nedir?
CEVAP
Râbıta, irtibat kurmak, hatırlamak, düşünmek demektir. Ne şekilde olursa olsun, büyük zatları hatırlamak râbıta olur. Râbıtanın birkaç yolu vardır:

1- Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımız onların rızalarına uygun mu diye düşünmek rabıta olur. (Hep sadıklarla birlikte bulunun!) ve (Rablerini isteyenlerle beraber olmaya çalış!) meallerindeki bu iki âyet, büyüklerle râbıtayı bildiriyor. Bu râbıtayı yapmak, (Allahü teâlânın sevdiklerini hatırlamak, rahmet etmesine sebep olur) hadis-i şerifine uymaktır.

2- Sevdiği büyük zatın kitaplarını okumak, râbıtadır. O büyükler, (Bizi arayan, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur) buyurmuştur. Kitaplarını severek okuyan, sohbetinde bulunmuş gibi onlardan istifade eder, çünkü (Büyük bir zatın kitabını okumak, onun sohbetinde bulunmanın yarısıdır) buyurulmuştur.

3- Büyük zatın çocuklarıyla veya talebeleriyle birlikte olmak da râbıta olur, çünkü onlarla birlikteyken elbette hocaları hatırlanır. Hocalarından bahsetmek rabıta olur. Rahmete kavuşulur. (Sâlihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu göstermektedir.

4- Böyle büyük zatın kabrine gitmek de râbıta olur. Kabirde, o büyük zatı düşününce, ruhu orada hazır olur. Böylece rabıtaya geçilmiş olur.

5- Bir de, S. Ebediyye kitabında bildirildiği gibi özel râbıta şekli vardır. İtikadı bozuk veya fâsık kimselerin bu özel râbıtayı yapmaları zararlı olur. Bunların yapacakları ilk iş, itikatlarını düzeltmek ve haramlardan sakınmaktır. Ondan sonra, istenirse, özel râbıta da yapılabilir. Az yapmak da caizdir, ancak az yapılınca, tesiri de az olur. Bu özel râbıtayı yapmak gerekmez, zaten bildirildiği şekilde yapmak, günümüzün şartlarından dolayı zordur.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

Rabıtasız zikretmek, insanı ilerletmez. Zikretmeden râbıta yapmak, ilerletir. Râbıta, her işte yardımcıdır. Zikre yardımı ise, pek çoktur. Allahü teâlânın evi olan kalbi, nefsin ve şeytanın hilelerinden temizler. Zikrin yerleşmesi için kalbi hazırlar. (S. Ebediyye)

Bir iyiliğe çok sevab

Sual: S. Ebediyye’de, (Cuma günü yapılan ibadetlere, en az iki kat sevab verilir. Cuma günü işlenen günahlar da, iki kat yazılır) deniyor. Günahlar niye iki kat yazılıyor?
CEVAP
Bu, cuma gününün faziletindendir. Bir şeyin kıymeti ne kadar çoksa, ona saygısızlığın günahı o kadar büyük olur. Bir hadis-i şerif:

(Allah katında, cuma günü işlenen sevabdan daha kıymetlisi olmadığı gibi, o gün işlenen günahtan daha kötüsü yoktur.) [Cami-üs-sagir]

Günah, camide işlenirse daha çirkin olur. Hele Kâbe’de işlenirse daha büyük olur. İşlenen aynı günah, işleyene ve işlenen yere göre de değişir. Bir hadis-i şerif:

(Komşu kadına, arkadaş hanımına şehvetle bakmak, yabancı kadına bakmaktan on kat daha günahtır. Evli kadınlara bakmak, kızlara bakmaktan bin kat daha günahtır. Zina günahları da böyledir.) [Taberanî]
Demek ki aynı günah, yapılan yere ve şahıslara göre değişiyor. Bunun dışında ise, Cenab-ı Hak iyiliklere kat kat sevab verirken günahlara kat kat vermiyor, bir günahı bir günah olarak yazıyor. İki hadis-i şerif:
(Her iyilik için on mislinden yedi yüze kadar sevab yazılır. Her kötülük ise, bir misli yazılır. Allah onu affederse hiç yazılmaz.) [Buhârî]

(Rabbiniz rahimdir. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana, bir sevab yazar. Yapana on mislinden yedi yüz misli veya daha fazla sevab yazar.) [Taberanî]

Dört âyet-i kerime meali:
(Hasene ile [salih amelle] gelene, [en az] on kat sevab verilir. Seyyie ile [günahla] gelen de, misliyle cezalanır.) [Enam 160]

(Malını Allah yolunda harcayanın hâli, her başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir tohuma benzer. Allah dilediğine daha fazla da verir.) [Bekara 261]

(Allah, [kötülüğün cezasını adaletle verir] zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar iyiliğin sevabını da kat kat artırır ve ayrıca büyük mükâfat verir.) [Nisa 40]

(Tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevablara çeviririm.) [Furkan 70]

Namazda Estağfirullah demek
Sual: Alışkanlık hâline getirdiğim için her zaman Estağfirullah diyorum. Bazen unutup namaz kılarken de söylüyorum. Namazım mekruh oluyor mu?
CEVAP
Hayır.

Kusur, bakan gözdedir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

(Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah) sözünün, söylenmesi kolay, ama değeri çok yüksektir. Hakkı bâtıldan ayıran bir kelimedir. Asırlarca, kâfirler bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler. Müslümanlar ise söyleterek onların iki cihanda saadete kavuşmaları için canlarını feda ettiler, şehid oldular, Cennete gittiler.

Doğmak, ölmenin alametidir. Bir şey muhakkak olacaksa onu olmuş bilmelidir. Ölmek, âhiretin, ebedî hayatın başlangıcıdır. Orada ise Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur.

Allahü teâlâ, (Yarattıklarımı inceleyen, büyüklüğümü anlar) buyuruyor. Peygamber efendimize (Allah’ı gösterirsen, inanırız) dediler. Cenâb-ı Hak da, (Ben onların içindeyim. Niye beni görmüyorlar?) buyurdu. Süleymaniye Camisini ve ondaki ince sanatları gördükten sonra, (Hayır, Mimar Sinan’ı gözümle görmeden, öyle bir mimarın varlığına inanmam) demek, ne kadar mantıksız bir söz ise, (Ben Allah’ı görmeden inanmam) demek daha mantıksızdır. Çünkü kâinattaki her şey Onun eseridir, hepsini O yarattı. Vücudumuzdaki hücreler, midemiz, kalbimiz, hep Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle çalışıyor. Süleymaniye kendi kendine olmadığı gibi, vücudumuz da kendi kendine çalışmıyor. Kör göremiyorsa Güneş’in suçu ne? Bir beyt:

Eğer kusur varsa, bakan gözdedir,
Yoksa, yâr kimseye gizli değildir.

Hangi cihaz, bir insanın komutu olmadan çalışabilir ki? (Kendiliğinden meydana gelen araba, kendi kendine gider, virajlardan döner, ışıklarda da kendi kendine durur) demek, ne kadar ahmakça bir söz ise, (Vücuttaki organlar kendi kendine çalışır, gözler kendi kendine görür, kulak kendiliğinden duyar) demek de o kadar ahmaklıktır, inkârcılıktır. İdarecisi yoksa, komut verilmezse, araba çalışmaz. Nasıl her cihazın meydana gelmesi, çalışması bir insana muhtaçsa, kendimiz de, bütün organlarımız da her an Allah'a muhtaçtır.
Beyin gibi çalışan bir bilgisayar yapılmak istense, Everest Tepesi kadar büyük olması lâzımdır. Yapılsa bile, çalıştırmak için yine düğmesine basacak bir insan gerekir. O hâlde, bizim beynimizin düğmesine kim basıyor?
Eğer insan âcizliğini anlarsa, Allah’ın büyüklüğünü anlar. Bugün Allah’a inanmayan, ibadet etmeyen, hep âcizliğini anlamadığı ve kibirli olduğu için bu hâldedir. Gurur ve kibir, insanları perişan etmektedir.

25 Şubat 2014 Salı

Şefaati inkâr eden sapık

Sual: Azgın mezhepsizlerden biri, Taha sûresinin, (O gün Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandıklarından başkasının şefaati fayda vermez) mealindeki 109. âyetini yorumluyor, (Benim görüşüme göre, bu âyet, şefaatin olmadığını gösteriyor. Allah, bir kimseden hoşlanmışsa, o zaten kurtulmuştur. Onun şefaate ne ihtiyacı vardır?) diyor. Bu azgın adam, şefaatle ilgili âyetleri inkâr mı ediyor?
CEVAP
(İnkâr etmiyorum) derse, şu âyet-i kerime için ne diyor?

(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]

(Melekler, Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat edecek) deniyor. Hâşâ, Allah'ın yalan söylediğini mi sanıyor? Değilse niye (Şefaat yok) diyor?

Bir de, (Allah'ın hoşlandığı, razı olduğu kimsenin şefaate ihtiyacı yok) diyor. O zaman Allahü teâlâ, niye (Şefaat var) diyor?

Şefaatler sadece Allah'ın razı olduğu kimseleredir, razı olmadığı kâfirlere şefaat olmaz. Allahü teâlâ, müminin imanından razı, kâfirin küfründen razı değildir. Bir âyet-i kerime meali:

(O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
Bu âyet-i kerime de gösteriyor ki, kâfirlere şefaat yoktur. Şefaat, müminleredir. Hattâ Cennete giren müminlere, yani razı olduklarına da şefaat edilecektir. Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak:

1- Mahşerde bekleme azabından kurtaracaktır.
2- Çok kimseyi hesapsız Cennete sokacaktır.
3- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.
4- Sevabı ve günahı eşit olup, A’raf’ta bekleyenleri Cennete koyacaktır.
5- Cennettekilerin derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir. (İtikadname, Berika, Şir’a şerhi)

Şefaati Mutezile fırkası inkâr ettiği için, bu sapık da onları savunmak maksadıyla yanlış yorumlar yapıyor.
Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", bu âyetleri nasıl açıklamış? Şefaat hakkında ne buyurmuş? Bu mezhepsiz, niye Peygamber efendimizden hiç bahsetmiyor? En sağlam hadis kitaplarında Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Her peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben o duamı, ümmetime şefaat etmek için âhirete bıraktım. Ümmetimden şirk üzere ölmemiş olan herkese şefaat edeceğim.) [Buhârî, Müslim, Tirmizî, Muvatta]
(Bütün peygamberler şefaat edecektir.) [Buhârî]

(Kıyamette ilk şefaat eden ben olacağım.) [Müslim]
(Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.) [Buhârî]

(Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) [Buhârî]
(Kıyamette Allahü teâlâ, “Melekler, peygamberler ve salihler şefaatlerini yaptılar. Bundan sonra benim büyük rahmetim kaldı” buyurur.) [Buhârî]

Dört mezhebin imamı, bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler, şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

Ehl-i sünnet âlimleri içinde, şefaati inkâr eden tek âlim yoktur. Olması da mümkün değildir.
Görüldüğü gibi, bu azgın, âyetleri, hadisleri ve bütün Ehl-i sünnet âlimlerini yalancı çıkarma gayreti içindedir.

Çirkin günahlar işleyenler

Sual: Zina veya livata gibi çirkin günahlar işleyen ve sonra tevbe edip salih Müslüman olan kimsenin, önceki hâlini bilip ondan nefret edenlere imam olması neden mekruhtur? Allah'ın affettiğini kullar niye affetmiyor?
CEVAP
Evet, tevbe eden ve bir daha günah işlemeyen kimse temiz olur. Tevbe edenden değil, yapılan kirli işten nefret ediliyor. Bu nefret, insanın elinde değildir. Temiz olmak ayrı şey, tiksinmek ayrı şeydir. Bazıları, başkalarının içtiği suyun artığını bile içemez. Kimi de, genelevden çıkan tevbe etmiş kadınla evlenemez. Bazısı da, livata yapıp tevbe eden erkekten nefret eder. Bu nefret, elde olmayan bir duygudur. Aşağıdaki olay buna bir örnektir:

Hazret-i Hamza’yı şehit eden Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra kimliğini bildirmeden Medine’de mescide gelip, selamdan sonra, (Ya Resulallah! Bir kimse Allah’a ve Resulüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günahı işlese, sonra pişman olup iman etse, bunun cezası nedir?) dedi. (İman eden, affolur, kardeşimiz olur) buyurdu. Vahşi, (Yâ Resulallah! Ben iman ettim. Allah’ı ve Resulünü her şeyden çok seviyorum. Ben Vahşî’yim) dedi. Resulullah, Vahşî adını işitince, Hazret-i Hamza’nın şehid edilmiş hâli gözünün önüne geldi. Ağlamaya başladı. Vahşî, öldürüleceğini anlayarak kapıya doğru yürüdü. Eshab-ı kiram kılıçlarına sarılmış, işaret bekliyordu. Vahşî, (Son nefesimi alıyorum) diye düşünürken, Cebrail aleyhisselam gelip, Allahü teâlânın, (Ey Resulüm! Bütün ömrünü puta tapmakla geçiren bir kâfiri, iman edince affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşî’yi affetmiyor musun? O, sana inandı. Ben affettim, sen de affet!) emrini bildirdi. Herkes, öldürün emrini beklerken, Resulullah (Kardeşinizi çağırın!) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygıyla çağırdılar. Resulullah, Vahşî’ye, affolunduğunun müjdesini verip, (Fakat seni görünce dayanamıyorum, elimde olmadan üzülüyorum) buyurdu. Hazret-i Vahşî de, Resulullah’ı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. Aynı mızrak ve okla, peygamberlik iddiasında bulunan Müseyleme’yi öldürüp İslâmiyet’e büyük hizmet etti. (Eshab-ı kiram kitabı)

Edebim el vermez
Sual: Şu beyit Yunus Emre’ye mi aittir?
Edebim el vermez, edepsizlik edene,
Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene.
CEVAP
Şiirde birinci mısra 13, ikinci mısra 15 hecedir. Yunus Emre’nin bütün şiirleri ölçülüdür. Böyle ölçüsüz şiirine rastlamadık. İnternette Yunus Emre’ye ait deniyorsa da, bazıları, kendi yazdığı şeylere değer verilsin diye, meşhur zatların ismini kullanıyorlar. Sanki bu da öyledir. Şöyle dense, hiç değilse ölçü yönüyle kurtarır:

Edebimiz el vermez, edepsizlik edene,
Susmak en güzel cevap, edep elden gidene.

Büyük zatlara hüsnüzan

Sual: Eskiden talebeler, hocalarına, büyük zatlara hüsnüzan ederler miydi?
CEVAP
Elbette hüsnüzan ederlerdi. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

Büyük bir zatın işlerini beğenmemek, insanı sonsuz felakete götürür. Onun her işi, her sözü iyi ve güzel görünmedikçe, onun feyizlerine kavuşamaz. Ona aşırı sevgisi ve bağlılığı olmakla beraber, içinde ona karşı kıl kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu kendi için felaket, yıkım bilmeli. Bu zamanda doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbiriyle karışıktır. Onun işlerine iyi gözle bakmalıdır. (1/313)

Onun hiçbir işine, hiçbir sözüne, hardal tanesi kadar bile itiraz etmeli. (İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur görendir) buyuruluyor. Onda bir üstünlük, bir keramet aramamalı. Bir müminin, bir Peygamberden, bir mucize istediği, hiç görülmüş müdür? Kâfirler mucize ister. (1/292)

Ebu Cehil, (Kureyş büyükleri, zenginler dururken, bir yetim peygamber olamaz) diyerek Resulullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğini kabul edememişti. Ebu Cehil, burada Allahü teâlâyı suçluyor, (Bu işe layık olmayan birini peygamber yaptın) demek istiyordu. Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın elçisi ve vekilidir. Vekil, kendisine verilen yetki bakımından asıl gibidir, onu temsil eder. Vekile itiraz, asıl zata itirazdır. Ona itaat, asla itaattir. Allahü teâlâ, (Resulüme itaat, bana itaattir) buyuruyor.

Resulullah efendimizin tayin ettiği halifeyi, kumandanı kabul etmemek, Resulullah'a itiraz etmek olduğu gibi, Resulullah’ın vârisi olan büyük zatların vekilini kabul etmemek de, o büyük zatlara itiraz etmektir. İtiraz görünüşte vekile ise de, hakikatte o büyük zata yapılmıştır. Vekilini beğenmemek, o büyük zatı beğenmemektir, (Büyük zat, bu işi yanlış yaptı, haram işledi) demektir. Çünkü işi ehline vermek farzdır. Nisâ sûresinde mealen, (Allahü teâlâ, size emanetleri ehline vermenizi emreder) buyuruluyor. Büyük zatlara (İşi ehline vermedi) demek çok çirkindir.

Onlarda yanlış zannettiğimiz bir şey görünce, (Mutlaka bilemediğimiz bir sebep vardır) diye düşünmeli. Bu büyük zatların kalbi, hocasının kalbine, onun da kalbi, kendi hocasının kalbine bağlıdır. Bu, silsile yoluyla Resulullah'a kadar gider. Onun için, din büyüklerine karşı bir edepsizlik etmekten çok sakınmalıdır.

Evlilik hakkında kader düşüncesi

Sual: Ben kızımı, dinini bilen iyi bir Müslümanla evlendirmek istiyorum, ama biri bana (Allah, onun alnına içkici, kötü birini yazdıysa, sen değiştiremezsin, senin yüzünden kız evde kalacak, günaha girme, bırak kiminle evlenirse evlensin! Kızın evliliğine mâni olma) dedi. Mâni olmak mı, yoksa mâni olmamak mı günahtır?
CEVAP
Öyle diyenler, kaderi bilmedikleri için yanlış söylüyorlar. Kader, herkesin kendi iradesiyle, ne yapacağını, kiminle evleneceğini, Cenab-ı Hakk'ın ezelî ilmiyle bilmesi demektir. Biz, kiminle evlenmeye karar vermişsek, o bizim kaderimiz oluyor. Allahü teâlâ, olacak her şeyi bildiği için, bizim ne yapacağımızı da bilir. Yani kader, Allahü teâlânın ezelî ilmiyle, kendi irademizle yapacağımız işleri bilmesidir, zorla yaptırması değildir. Allah, hiç kimsenin alnına (Kötü biriyle evlensin) diye yazmaz. Biz, kendi irademizle, içkiciyle evlenmeye karar vermişsek, bunu yazar. Kızımızın iyi biriyle evlenmesi için gayret etmezsek, kötüyle evlenmesine göz yumarsak günah olur. Sonra (Kaderi böyleymiş) demek yanlış olur.

İrade-i cüziyyesini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen sevaba, kötülük yaratılmasını isteyen de günaha girmiş olur. Günah işleyen cezasını, sevab işleyen mükâfatını görür. Kızını iyi biriyle evlendiren de sevaba, kötüyle evlendiren de günaha girer.

(Deveni sıkı bağla, ondan sonra tevekkül et!) hadis-i şerifi gösteriyor ki, deveyi bağlamadan, serbest bırakıp Allah'a emanet etmek yanlıştır. Biz de, kızımızın iyi biriyle evlenmesi için bütün tedbirleri almalıyız. Tedbir alırsak, âhirette sorumlu olmayız. Kötü biriyle evlenmesine razı olup da, suçu kadere yüklemek doğru değildir. Yani kötü ile de, iyi ile de evlenmesine kendimiz sebep oluyoruz. İçkili araba kullanıp sonunda kaza yapanın, (Takdir böyle imiş) demesi, yanlış olduğu gibi, kötü biriyle evlenip de, suçu kadere yüklemesi de yanlış olur.

Gerisine Allah kerim
Sual: (Bundan sonrasına Allah kerim) veya (Gerisine Allah kerim) gibi sözler söyleniyor. Acaba, (Buraya kadar biz yaptık, bundan sonrasını Allah yapar) denmek mi isteniyor? Bu mânâda söylemek uygun mudur?
CEVAP
Müslüman birinin, o sözleri, (Bugüne kadar Allah'ın izniyle geldik, bundan sonrasına da Allah kerimdir) mânâsında söylediğine hüsnüzan edilir. Sizin dediğiniz mânâda söylemek elbette uygun olmaz.

Bakışı ibret, sözü hikmet olan

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kâinat ince bir hesap üzere yaratılmıştır. Yani Allahü teâlânın her işinde hikmetler vardır. Her emrinde hikmetler gizli olup, her mahlûkunda ders alınacak ibretler var. Onun için Peygamber efendimiz, (Müminin bakışı ibret, konuşması hikmet, susması tefekkür olur) buyuruyor. O hâlde, bizler de sözlerimizi, hâllerimizi, hareketlerimizi hesabını verebilecek şekilde düzenlemeliyiz. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
(Akıllı insan, sarraf gibidir. Her işi, her hareketi, sarrafın vitrinindeki altın ve çeşitleri gibi olur.)

Akıllı insan, her kitabı okumaz, Ehl-i sünnet âlimlerinin, altın değerindeki kitaplarını okur. Herkes yapıyor diye her işi yapmaz, kıymetli işleri yapar. Herkesle değil, kıymetli insanlarla görüşür.

Yine İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

(Çok kimse hamal gibidir, çok yorulur, çok yıpranır, fakat az kazanır. Çok az kimse de sarraf gibidir, az çalışır, fakat çok kazanır.)

Demek ki, insana az veya çok kazandıran şey, çok çalışmak, çok yorulmak değil meşgul olduğu işin mahiyeti ve ihlâsla yapmasıdır.

O hâlde bizim de, Allahü teâlânın katında çok kazanmamız, Onun razı olduğu işlerle meşgul olmamıza ve sevdiği insanlarla beraber olmamıza bağlıdır.

Eğer Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği itikada sahip olur ve bildirdikleri yolda gidersek, yorulmadan, uçakla bir yerden bir yere ulaşmak gibi yıpranmadan, kolay ve rahat hedefe, yani Allah’ın rızasına kavuşulur. Çünkü bu büyüklerin yolu, sarrafların yolu gibidir.

Kâr etmenin yolu
Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olmayı ömrümüzün sermayesi yapmalıyız. Şayet o büyüklere tâbi olup, onların bildirdiği esaslara uyarsak, bu ömür sermayemizi kıymetlendirir ve çok kâr ederiz. Neticede Allahü teâlânın rızasını kazanıp Cennete gideriz. Fakat bu ömür sermayesini, Allahü teâlânın razı olmadığı yerlerde kullanıp heba edersek, zarar ederiz ve sonunda zarar edenlerin gideceği yere, yani Cehenneme gideriz.

Kâfirlerle iman birliği

Sual: Hristiyanlarla aramızda iman birliği var mı?
CEVAP
Hristiyanlarla aramızdaki iman birliği yok, ayrılık ise çoktur. Birkaçı şöyledir:

1- En başta Allah’a imanda birlik yoktur. Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç tanrıya inanırlar. Hazret-i İsa’ya Tanrı'nın oğlu ve Tanrı derler. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah’la birlikte başka ilah edinen Cehenneme atılır.) [İsra 39]

Biz, (Allah, mekândan münezzehtir) deriz, onlar (Tanrı göktedir) derler. Biz, (Allah, insana veya tahayyül edilen hiçbir şeye benzemez, oğlu kızı yoktur, doğmadı ve doğurmadı) deriz, onlar (Tanrı babamızın oğlu vardır, melekler Tanrı'nın kızlarıdır) derler. Biz, (Allah hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir) deriz, onlar (Tanrı insanlığın kurtuluşu için biricik oğlunu kurban etmek zorunda kaldı) derler. Sanki hâşâ oğlunu kurban etmeden insanları affedemezmiş gibi, Allah’ı âciz bir varlık gibi gösterirler. Hâşâ Allah’ın da oğlu olduğunu söylerler. Bu sakat mantıkla, (Tanrı, yeni bir oğul yaratır, onu da kurban eder, herkesin günahını böylece affeder) diyen biri çıkarsa ne diyecekler?

2- Onlar, meleklere kız derler. Biz ise, (Meleklerde erkeklik dişilik yoktur) deriz. Bir âyet-i kerimede mealen, (Rabbiniz oğulları size ayırdı da, kendisi için kız olarak, melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz) buyuruldu. (İsra 40)

3- Biz semavî kitapların hepsine inanırız, onlar Kur’an-ı kerime inanmazlar.

4- Biz peygamberlerin hepsine inanırız, onlar Peygamberimize inanmazlar. Bir hadis-i şerifte, (Bana iman etmeyen Yahudi ve Hristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir) buyuruldu. (Hâkim)

5- Biz, (Hayrın da, şerrin de yaratıcısı Allah’tır) deriz, onlar Mutezile sapıkları gibi, (Kötülükleri Tanrı yaratmaz) derler.

Sadece Hristiyanlarla değil, hiçbir kâfirle iman birliğimiz yoktur. Bir âyet-i kerime meali:
(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17]

Secde-i sehv gerekmez
Sual: Secde-i sehv yaparken yanılınca, tekrar secde-i sehv gerekir mi?
CEVAP
Gerekmez. Bir namazda ancak bir kere secde-i sehv yapılır. (Hindiyye)

İsim koyarken dikkat!

Sual: (Rumeysa, Bekir, İrem, Kezban, Gülsüm gibi isimler çocuklara konmaz. Ayrıca Cebrail, İsrafil, Azrail gibi melek isimleri ile Resul ve Nebi isimlerini de koymak mekruhtur) diyen ilahiyatçıya, Diyanet yetkilisi, (Bunlar, topluma ve tarihe mal olmuş önemli isimlerdir. İlahiyatçının sözü, kastını aşan zorlama bir yorumdur ve son derece yanlıştır) diye çıkıştı. Hangisi doğrudur?
CEVAP
Bir ismin mânâsı güzel olmasa da, eğer büyük bir zatın ismi ise, böyle bir ismi çocuklara koymanın hiç mahzuru olmaz. Hattâ bu ismin sahipleri, kendi isminde olanlara şefaat eder.

Resul ve Nebi; elçi, haberci, müjdeci gibi mânâlara gelir. Bu mânâ da koymanın hiç mahzuru olmaz. 
Peygamber isimlerini çocuklara koymak caiz olduğu gibi, meleklerin isimlerini de koymak caizdir. Peygamberler meleklerden üstündür. Peygamber ismi gibi melek ismi de caizdir.

İrem, Şeddad isimli bir kâfirin bahçesinin adıysa da, bahçenin suçu ne? Bazı eriklere, papaz eriği deniyor. Bu mantığa göre, böyle erikler yenmez mi?

Kezban ismi Farsçadır. Kâhya kadın, bir daireyi idare eden kadın demektir. Ked-banu isminden gelmektedir. Her ne kadar Arapçada yalancı mânâsına gelirse de, Farsçadan geldiği için konmasında mahzur yoktur. İlahiyatçının sözü yanlıştır. Diyanet yetkilisi ise, çıkışmakta haklıdır.

Hak ve doğru
Sual: Doğru tek midir, çok mudur? Hak kelimesi doğru anlamına da gelir mi?
CEVAP
Doğru tektir, hak ise çok olabilir. Müctehid, ictihad ederken yanılsa yani doğruyu bulamasa bile, o hatalı ictihada uyan Müslüman hak yoldadır, günahtan kurtulur. Hak, doğru anlamında da kullanılır. Şu yazıda açıklanmaktadır:

Müctehid, hüküm çıkarırken yanılabilir. Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir Sahabiye Nass bulamadığı işlerde, (Kendin hüküm çıkar! Yanılmazsan on, yanılırsan bir sevab kazanırsın) buyurdu. Allahü teâlâ katında hak [doğru] birdir. Yani, çeşitli olan ictihadlardan yalnız biri doğru, diğerleri yanlıştır. Mutezile fırkasındaki âlimlere göre müctehid hiç yanılmaz. Onlara göre, hak [doğru] birden fazla olur. (Faideli Bilgiler)

22 Şubat 2014 Cumartesi

Şeytana saygı mı?

Sual: Bir ateist, (Şeytan, hiçbir menfaat beklemeden, insanların cehennemlik olmaları için çalışıyor. Bu, bir özveridir, saygıya layıktır. Şeytana tapanlar haklıdır. Kötülenmesi, lanetlenmesi yanlıştır) diyor. İnsanları Cehenneme sürüklemeye çalışan lanetli biri, nasıl saygıya layık olur?
CEVAP
Şeytan, bu şeytanlığını, birkaç sebepten yapıyor:

1- Lanetlenmesine ilk insan Âdem aleyhisselam sebep olduğu için, Âdemoğullarından intikam almak istiyor. Günahları cazip göstererek onları suça teşvik ediyor.

2- İnsanlar Cehenneme girmese, orada kendisi arkadaşsız kalacaktır. Kendine arkadaş bulmak için insanları kandırmaya çalışıyor.

3- Şeytan sadisttir. Sadist, başkalarına acı çektirmekten zevk duyan zâlim demektir. Bu sadistlik bazı insanlarda da bulunur. Mesela, Roma’yı ateşe veren, sonra da yüksek bir yerden yanmasını zevkle seyreden faşist diktatör Neron bir sadist idi. Bunların menfaati, o duydukları zevktir. Böyle birine (Menfaatsiz iş yapıyorsun) diye saygı duyulur mu?

Ücretsiz zina yapan birine, (Bu işi menfaatsiz yaptığı için takdire layıktır) denir mi? Onun menfaati zinadan zevk almasıdır. Menfaat hep para, mal olmaz. İnsan zevk aldığı şeyi yaparken kimseden ücret istemez, hattâ zevkini tatmin için para da verir.

Başkalarını kandırmaktan zevk duyan birine, (Ücretsiz kandırıyor) diye saygı duyulur mu?
Birinin ayakkabısını saklayıp onu aratmaktan zevk duyana, ücretsiz yaptığı için saygı duyulur mu?
(Ücretsiz sadistlik yapıyor, özveride bulunuyor) diyerek şeytana saygı duymak veya ona tapmak kadar yanlış başka bir şey olur mu?

İki dinli olmak
Sual: Gazetenin birinde, (Bir papaz, kelime-i şehadet getirdi, Hristiyanlığın yanında Müslüman da oldu) diye bir haber çıktı. (Hristiyanlar da Cennete girecek) diyen bazı Müslümanlar, Hristiyan da olmuşlar. Böyle iki dinli olmak daha mı garanti oluyor?
CEVAP
Garanti olmaz, aksine Müslüman olan kimse, başka dini de kabul ederse, kâfir olur. Çünkü iki zıt şey bir arada bulunmaz. Hakla bâtıl birleşmez. Sütle idrar karışırsa, idrara bir zararı olmasa da süt, temizliğini kaybeder. Hristiyan, birkaç dine girse de onun gâvurluğuna bir zarar gelmez. Ama bir Müslüman, Hristiyanlığı veya Yahudiliği kabul ederse kâfir olur. İki dinli Müslüman olmaz.

Bir Hristiyanın Müslüman olabilmesi için, kelime-i şehadet getirmekle birlikte, bâtıl dininden uzak olması da şarttır. Uzak kalmadıkça İslâmiyet'e girmiş olmaz. (İbni Âbidin)

İmam-ı Rabbânî hazretleri de buyuruyor ki:
İki dinli olan kimse müşriktir, Müslüman değildir, çünkü İslam ve küfür birbirinin zıddıdır. Birini kabul etmek, diğerini inkâr etmek demektir. Küfürden uzak durmak, kaçınmak şarttır. (3/40)

Ufukta
Ecel denilen gerçek, dalgalanır ufukta,
Vakitsiz çıkıp gelir, karanlıkta, şafakta.

Dinimizde niyetin önemi büyüktür

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allah rızası için çalışmak ibadettir. Büyük zatlar, (Allah bes, baki heves) buyuruyorlar. Yani Allah için olanlar makbul, Allah için olmayanlar hevestir. Heves, hayvanda da olur, insana mahsus değildir.

Niyet, her şeyden önemlidir. Peygamber efendimiz, (Muteber olan sondur) ve (Bütün ameller niyete bağlıdır) buyuruyor. Eğer bir insanın niyeti, hedefi ve gayesi, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ve Onun kullarına iyilik olursa, yaptığı her şey, günah olmadıkça, mubah da olsa ibadettir. Eğer Allahü teâlânın rızasını kazanmak hatırına gelmezse, seksen sene hac yapsa, cihad etse hiç faydası olmaz.

O hâlde, gerek ibadet yaparken, gerekse dinimize hizmet ederken, niyetimizi düzeltmeliyiz. Hedefimiz, gayemiz, yalnız Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Servet ve şöhret için yapılanların hepsi boştur.
Bir savaş esnasında, Eshab-ı kiram, pehlivan ve önüne geleni yıkan birini Peygamber efendimize gösterip, (Yâ Resulallah, nasıl cihad ediyor, nasıl kahramanlık gösteriyor. Ne mübarek zat!) derler. Peygamber efendimiz, (Bu Müslüman değil, cihad da etmiyor, bunun gayesi Allahü teâlânın rızası değil) buyurur. (Aman yâ Resulallah, o bizimle beraber müşriklere karşı savaşıyor) dediklerinde, (Gidin bakın!) buyurur.

O kimse bir kılıç darbesi alıp, yere yıkılır. Yanına biri yardım etmek için gidip, (Ne mübarek zatsın, Allah ve Resulü için ne güzel cihad ettin, kaç tane müşriki öldürdün) der. (Ben cihad falan bilmem, ben Allah’a da, Peygambere de inanmıyorum) diye cevap verir. (Ama sen bizimle beraber burada cihad ediyorsun) denince de, (Bu Mekkeliler Medine’ye girerse benim hurmalıklarımı elimden alırlar. Ben sadece hurmalıklarımı kurtarmayı düşünüyorum) der. Resulullah efendimizi ve Eshab-ı kiramı görmüş olduğu, onlarla beraber mücadele ettiği hâlde, iman etmemiştir ve niyetinde hurmalık vardır. O bakımdan büyüklerimiz hep, (Yâ Rabbî, niyetlerimizi ıslah eyle, amellerimizi salih eyle!) diye dua ederlerdi.

Saptıran, Allah mı?

Sual: Kur’an meali okuyorum, Al-i İmran sûresinin 8. âyetinde, (Rabbimiz kalblerimizi saptırma) ve İbrahim sûresinin 4. âyetinde ise, (Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini sapıklıkta bırakır) deniyor. Allah insanın kalbini saptırır mı da, böyle dua ediliyor? Allah insanı sapıklıkta bırakır mı? Meallerde mi yanlışlık var, yoksa benim bilmediğim bir husus mu var?
CEVAP
Meallerden din öğrenilmez. İşte böyle yanlış anlamalara sebep olur. 72 sapık fırka, Kur'an-ı kerimi yanlış anladıkları için sapıtmışlardır. Onun için mezhebimizin âlimlerinin bildirdiği bilgileri esas almalıdır. Allahü teâlâ kimseyi saptırmaz ve sapıklıkta bırakmaz. Hâşâ öyle olsa, âhirette, o kişi, (Yâ Rabbî, beni saptıran sensin, beni niye sapık diye suçluyorsun) demez mi? Bu, kaza kader meselesidir. İnsanlara irade-i cüz’iyye vermiştir. Herkes kendi arzusuyla sevab veya günah işler. İşlediğimiz günahları Allah'a yüklemek yanlış olur. Dinimizi, nakli esas alan ilmihal kitaplarından öğrenmeliyiz.

“Doğal âfet şehidi”
Sual: (Doğal âfet şehidi) deniyor. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Kim, nerede, nasıl ölürse ölsün, Müslüman değilse şehit olmaz. Gayrimüslim ise, zulmen de öldürülse şehit olmaz. İmanı varsa, yani itikadı düzgün bir Müslümansa, günahları çok olsa da, savaşta ölsün, anarşide ölsün, görevde ölsün, kanser gibi hastalıklardan ölsün, şehit olur. Doğal âfetler sebebiyle, mesela depremde, yangında, sel felaketinde, çığ altında kalmakla, yıldırım düşmekle, tsunamide, denizde ölmüş olsa yine şehit olur. Bunlara (doğal âfet şehidi) denmez. Dense de, şehitliklerine zarar gelmez. Fakat içkiden çatlayıp ölene, meyhane şehidi veya sosyalizm uğrunda ölene, devrim şehidi demek yanlış olur, çünkü şehitlik İslâmî bir tabirdir.

Çorapla yatmak
Sual: (Çorapla yatmak caiz değil) deniyor. Caizse, delili nedir?
CEVAP
Çorapla yatmanın dinen hiçbir mahzuru yoktur. Caiz olan, mubah olan şeylerin delili olmaz. Haram olan, mekruh olan, yasak olan şeylerin delili olur. Muz yemek caiz mi diye sorulsa, caiz diye cevap verilse, delil aranmaz. Haram denirse, delilini göstermek gerekir.

Kâfirlerin iyilikleri ne olacak?

Sual: Kur’anda, (Zerre kadar hayır işleyen sevabını, zerre kadar şer işleyen de cezasını görür) denirken, Müslüman-kâfir, salih-fâsık ayrımı yapılmıyor. Bu ayrımı yapmak gerekir mi?
CEVAP
Elbette, gerekir. Yapılan iyilik ve ibadetlere sevab alabilmek için, imanlı olmak şarttır, çünkü imansızın ameli makbul değildir. İmanın da düzgün yani Ehl-i sünnet itikadında olması şarttır. Bid’at ehli, âhirette, yaptığı ibadetlere, hayır hasenata sevab alamaz. Fâsık Müslümanlar yani itikadı Ehl-i sünnet olup da, günahkâr olanlar, kâfirler gibi değildir, ancak onların günahları sevablarından çok olursa onlar da zarara uğrayanlardan olurlar. Sevabları çok olursa Cennete giderler.

Bir avukatın, (Bana niçin doktorluk yaptırmıyorlar?) demesi, bir doktorun da, (Bana niçin avukatlık yaptırmıyorlar. Böyle adalet olmaz) demesi normal midir? Birçok ülke, pasaportu olmayan kimseyi geri çeviriyor, ülkesine koymuyor. Pasaportsuz birinin, (Herkes gidiyor, beni niye koymuyorlar? Bu ne adaletsizlik) demesi elbette yanlıştır. İman pasaportu olmayan, ne iyilik yaparsa yapsın Cennete giremez. Dinin sahibi Allahü teâlâdır. Kuralı koyan Odur. Birkaç âyet-i kerime meali:

(Kâfirlerin faydalı işleri fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küller gibidir. Âhirette o işlerin hiç faydası olmaz.) [İbrahim 18]

(De ki: En çok ziyana uğrayanlar, dünya hayatında iyi işler yaptıklarını sandıkları hâlde, çabaları boşa gidenlerdir. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve Ona kavuşmayı [dirilmeyi, hesabı, ceza ve mükâfatı] inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir. Onlar için, Kıyamet günü, hiçbir terazi tutmayız. [İyilikleriyle kötülüklerini ölçmeyiz, çünkü amelleri boşa gitmiştir, tartıya girecek makbul şeyleri kalmamıştır.]) [Kehf 103, 104, 105]

(Kâfirlerin iyi işleri engin çöllerde görünen seraba benzer. Susayan kimse onu uzaktan su sanır, ama yanına varınca, umduğunu bulamaz.) [Nur 39]

Allahü teâlânın nimetleri, iyilikleri, her an insanların iyisine, kötüsüne, kâfir-Müslüman herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızık, selamet ve her iyiliği ayrım yapmadan göndermektedir. Çalışanın emeğini zayi etmiyor. Mal ve evlat sahibi çok kâfir vardır. Kâfirlere, yaptıkları iyiliklerin karşılığı sadece dünyada verilmektedir.

Hareke hatası bozmaz
Sual: Namazda (Ya eyyühellezine âmenüsteınü) âyetini, âmenisteınü diye okudum. Yani ötre değil de esre olarak ü yerine i okudum. Namazım bozulmuş oldu mu?
CEVAP
Buradaki hareke hatası namazı bozmaz. Buna i’rab hatası deniyor. [İ’rab, kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesini ve sebeplerini öğreten ilimdir.]
Yanlışlık yapmamak için, namazda, en iyi bildiğimiz sûreyi okumalıdır.

Hayız ilmini öğrenirken

Sual: Mezhebin önemini bilmeyen bir genç şöyle diyor:
(Ben hayız ve nifas bilgileri üzerinde bir çalışma yaptım. Gerçek o ki, bu çalışmayı yaparken bütün mezhepleri inceledim. Mezhepler birbirinden farklıdır. Hattâ bir mezhep içindeki âlimlerin sözleri de farklıdır. Peygamberimiz bir olduğu hâlde, niye tek bir hüküm yok? Hadisler de bu kadar net iken, mezhepler arası ictihad farkını anlamam mümkün değildir. Ben bu çalışmayla mezhepleri tek noktada topladım. Mezhepler göl ise, İslamiyet denizdir. Ben denize ulaştım, göle ihtiyacım yoktur. Belki, o zaman tıp gelişmediği için böyle farklı mezhepler meydana çıkmıştır. Ama bugünkü tıpta her şey nettir. Farklı görüşe ihtiyaç kalmamıştır.)
Bu gencin hayız ve nifasla ilgili bilgilerine güvenebilir miyiz?
CEVAP
Asla güvenilmez. Önce şunu söyleyelim. Herkes ihtisas sahasında konuşabilir. Bir hukukçunun tıp ilmine karışması, tıp uzmanının hukukî işlere karışması çok yanlış olur. Midesinde ülser, yara olan birinin ağrısı şiddetlense, ağrı dindirici bir ilaç vermek gerekir. Biri, ağrı dindirici olarak aspirini bilse, ağrının tez dinmesi için birkaç aspirin verir. Aspirin ağrısını daha da artırır. (Doktor insansa, ben de insanım) diyerek, aklına göre ilaç vermeye veya ameliyat yapmaya kalkmak, çok yanlış bir şey olur. Dinde ihtisası olmayan bir kimsenin de, din hakkında fetva vermeye kalkışması bir cinayet olur. Öte yandan bir kimsenin dinde ihtisası ne kadar çok olursa olsun, mezhepleri birleştirmeye hakkı yoktur. Hattâ dört mezhebin hükümlerinden istediklerini almaya yetkisi de yoktur. Çünkü tıpta ihtisası olmayan biri, göz ameliyatı yapsa kişinin gözünü kör edebilir, kalb ameliyatı yapsa kişiyi öldürebilir. Ama dinde yanlış fetva veren, kendini de, başkasını da küfre sokabilir. Din uzmanı olsa bile, bu gencin yaptığı yanlıştır. Çünkü tarihte olduğu gibi, günümüzde de, hiçbir ilahiyatçının, mezhepleri birleştirmeye, birinin doğru, ötekilerinin yanlış olduğunu söylemeye hakkı ve yetkisi yoktur.
Mezhepleri Peygamber efendimiz emrediyor. Uzman din adamlarının yani müctehid âlimlerin farklı ictihadlarının rahmet olduğunu bildiriyor. (Mezhepler kalksın, tek mezhep, tek görüş olsun) demek bu rahmete mâni olmak demektir.

İkinci bir husus, Peygamber efendimiz, rahmet olması için kendisi de farklı hükümler bildirmiştir. İşte bu farklılıktan dolayı mezhepler meydana çıkmıştır. Mesela deriden kan çıkması, Hanefî mezhebinde abdesti bozarken, diğer üç mezhepte bozmaz. Karşı cinse dokunmak Şâfiî'de abdesti bozarken Hanefî'de ve Mâlikî'de bozmaz. Bunun gibi mezhepler arasında çok farklar vardır. Bunlar tek hükme indirilemez. İndirilmesi bid’at ve mezhepsizlik olur.

Hayız konusu çok önemlidir. Mezhep âlimlerinin ictihadları farklıdır. Mesela Hanefî mezhebindeki âlimler, (Hayız 10 günü aşamaz, 10 günden sonra gelen kanlar hayız olmaz, özür olur) buyururken, Şâfiî ve Mâlikî âlimleri, (Hayız 15 günü aşamaz, 15 günden sonra gelen kanlar hayız olmaz, özür olur) buyuruyorlar. Daha birçok farklar vardır. Bunları tek hükme nasıl indirebiliriz ki?

Haddini bilmez bu genç, (Ben hadislere baktım. Hiçbir mezhebe uymadım) diyor. Mezhebdeki âlimler, o hadisleri bilmiyorlar mıydı? Bir de bu genç, hadisleri nereden öğrendi ki? Tercümelerden öğrenmiş olabilir. Tercümelerin doğru olduğunu nasıl temin eder? (Kendim yıllarca Arapça tahsil ettim) dese de, yine dil bilmekle din öğrenilmiş olamaz. Vehhabilerin ana dili Arapça olmasına rağmen, âyetlere yanlış mânâ verdikleri için, küfre girdiklerini İslâm âlimleri açıklıyor. Bu gencin, boyundan büyük işlere girişmesi affedilir cinsten değildir. Tevbe ettikten sonra, hazırladığı kitabı derhal imha etmelidir.

Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, anayasanın hükümleri gibidir. Anayasaya göre herkes hareket edebilir mi? Hukukçular bile farklı anlıyor. Müctehid olmayanın âyet ve hadis hakkında görüş beyan etmesi, hukukçu olmayanın anayasa hakkında görüş beyan etmesinden daha çok yanlış olur. Günümüzde ise müctehid yoktur. İslam âlimleri, bunu asırlar önce bildirmiştir.

Demek bu genç, (İctihad, ictihadla nakzedilmez) Mecelle hükmünü bilmiyor. Bilse, mezheplerin farklı hükümlerine itiraz etmez. Diyelim ki bu genç, İmam-ı a'zam gibi büyük bir âlim olsaydı, bunun verdiği fetvalar, diğer mezhep hükümlerini geçersiz hâle getiremezdi. Sadece kendi ictihadını bildirebilirdi. Şu hâlde, herkes, sadece kendi mezhebindeki hayız bilgileriyle amel etmeli, mezhep dışı görüşlere asla itibar etmemelidir.

İki istikameti olan bir istasyondayız

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, bizleri yaratmadan önce Cenneti ve Cehennemi yarattı. İkisini de dolduracağını takdir buyurdu. Âdem aleyhisselamdan kıyamete kadar, razı olduğu yolda yürüyenleri, bu yolda olanları ve onlara tâbi olanları Cennete koyacağını bildirdi. Allahü teâlânın gazabına düçar olanlar, şeytanlar ve onlara tâbi olanlar da, Cehenneme gideceklerdir. Demek ki bizler, Cennet ve Cehennem olmak üzere, iki istikameti olan bir istasyonda bulunuyoruz ve bütün insanlar bu iki yerden birine yolcudurlar.

Allahü teâlâ, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilmek için insana akıl verdi. Bu akla rehber olarak da, peygamberler ve kitaplar gönderdi. Cennete ancak, rehber olan Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olarak girebiliriz. Âhirette gidilecek üçüncü bir yer yoktur. Yani her insan, ya Cehenneme veya Cennete gider. Dünya sonsuz kalınacak yer değildir. Buradan âhirete gidilir ve orada asıl hayat, ebedî hayat başlar.

Dünya üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün geçti, geri getirmek mümkün değildir. Yarının da gelme ihtimalini bilemeyiz. O hâlde bugünü iyi değerlendirmek gerekir. Günler geçiyor, ömür sermayesi bitiyor. Ya ömür sermayesini iyi kullanır, kâra geçeriz veya en azından sermayeyi kurtarır, yani imanla ölürüz. Yahut bu ömür sermayesini zayi eder, imanı kaybederiz.

Merhum hocamız, (İman etmeyi gerektiren delil çoktur) buyururdu. Bir insanın kendisine bakması yeterlidir. İnsan doğar doğmaz, her organı mükemmel bir şekilde görevini yapıyor. Organ naklinde dahi, cansız bir et parçası olarak duran bir böbrek, yerine takılır takılmaz, hemen çalışmaya başlıyor. Vücut içinde birçok mükemmel işler oluyor, ama bunlardan insan habersizdir. Cenab-ı Hakk'ın kudretine bakın ki, bir insanın vücudunda, dünyayı üç dört defa dolaşacak kadar, kılcal damar yaratmış. Vücudumuzun her tarafı damardır. Çünkü damar demek kan demektir, kan demek hayat demektir. Bir kılcal damarımız, kısa bir zaman tıkansa felç olabiliriz. O damarları çalıştıran Rabbimizdir.

Velhâsıl, Allahü teâlânın varlığını anlamak için insanın kendine bakması, yaratılışındaki mükemmellikleri, o yüce kudreti düşünmesi yeterlidir. Kendinden haberi olmayan, Rabbini nasıl bilsin? (Kendini bilen, Rabbini bilir) hadis-i şerifi, bunu bildiriyor.

Evliya zatlar put değildir

Sual: Konyalı Vehbi Efendi, Yunus sûresinin 106. âyetinin tefsirinde, evliya zatların türbelerine giderek onlardan yardım istemenin putperestlik olduğunu bildiriyor. Bu zat kimdir?
CEVAP
Osmanlı’nın son döneminde, din adamlarından bazısı, padişahın tahtan indirilmesi için fetva vermişler ve dinimize aykırı çok kitap yazmışlardır. Bunlardan biri olan Konyalı Mehmet Vehbi Efendi hakkında Rehber Ansiklopedisi’nde şöyle deniyor:

1908’de İkinci Meşrutiyet’ten sonra, Konya milletvekili oldu. 1919’da tekrar seçildi. Siyâsî hayatında hep Atatürk’ün yanında kalıp, onun düşüncelerini bütünüyle destekledi. Konya’da bulunan Vehbi Efendi’yi, Atatürk, Ankara’ya çağırıp, onu Şer’iye ve Evkaf Bakanı yaptı. Bu görevde iken 1922’de Resulullah'ın halifesi olan Osmanlı Padişahı Vahideddin Han’ın, hal edilmesine dair fetva verdi. Daha sonra, CHP’den başbakan olan Şemsettin Günaltay’ın tavsiyesiyle Hülâsatül Beyân fî Tefsîril Kur’ân adlı şahsi düşüncelerle dolu tefsirini yazdı. 1949’da Konya’da öldü. (Rehber Ansiklopedisi)

Vehbi efendiye tefsir yazmayı tavsiye eden Şemsettin Günaltay, dinde reformcu ve mason olan Efganî için, (Şeyh Efgânî, Peygamber kadar şâyân-ı hürmete layıktır. Ona itiraz edenler, Ebu Cehil kadar lânete müstahaktır. Çünkü Peygamberin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriltmeye kalkışmıştır) demiştir. Onun zamanında çıkarılan 163. madde, Turgut Özal zamanında 1991’de yürürlükten kaldırılmış, Müslümanlar zulümden kurtulmuştu. Yaptığı bütün icraatlarında, İslâm dinini kendi düşüncelerine göre yenileme fikri Şemsettin Günaltay’ı, İslamiyet’ten tamamen uzaklaştırdı. 1950’de CHP iktidarı kaybedince, onun da başbakanlığı bitti. 1961 genel seçimlerinde CHP İstanbul senatörü seçildiyse de, kanserden öldü. (Rehber Ansiklopedisi)

S. Ebediyye’de, (Konyalı Vehbi Efendi’nin tefsiri, bir vaaz kitabıdır. Yeni yazılan Türkçe tefsirlerin en kıymetlisi sanılanlarında bile, şahsi düşüncelerden dolayı, okuyanlara zararı, faydasından çok oluyor) deniyor. Vehbi Efendi’nin tefsiri de aynen böyledir.

Vehbi Efendi, Yunus sûresinin, 106. âyetinin meali olan, (Fayda ve zarar veremeyen şeylere tapma! Eğer böyle yapacak olursan, şüphesiz zalimlerden olursun) ifadesini yazıyor, sonra da, (Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına göre, bu âyet-i celile putlara ibadet edip, onlardan yardım isteyenler içindir) diyor. Bunları yazmasına rağmen, şöyle bir yorum getiriyor:

(Evliyaullahtan zannolunan kimselerin kabirlerinden istimdad etmenin ve onlardan yardım beklemenin yasak olduğuna bu âyet açıktan delâlet eder.)

Âyette ve açıklamasında, bu âyetin putlara ibadet etmekle ilgili olduğunu bildirdiği hâlde, (Bu âyet, evliya kabirlerini ziyaret etmenin yasak olduğunu gösteriyor) diyebiliyor ve şöyle devam ediyor:

(Şu hâlde birçok cahilin onların kabirlerini beklemeleri, onlarda tasarruf var zannetmeleri ve onların kabirlerine iltica ederek yalvarmaları, bâtıl itikad ve faydasız yorgunluktan ibarettir. Hattâ bu misilli ölmüş kimselerden istimdad edip onların ianeye iktidarları olduğunu itikad edenlerin ülûhiyeti itikadıyla beraber putperestlik edenlerden farkları olamaz.)

Evliya türbelerini beklemeyi [türbedarlığı] bile putperestliğe benzetiyor.

Abdullah ibni Ömer’in “radıyallahü anhüma” rivayet ettiği, (Kâfirler için gelmiş olan âyetleri, Müslümanları kötülemek için delil olarak kullanacaklar) hadis-i şerifi, bir mucize olarak gösteriyor ki, Vehhabiler, müşrikler hakkında inen âyetleri Müslümanlar için, Rafızîler de münafıklar hakkında inen âyetleri Eshab-ı kiramı kötülemek için delil gösteriyorlar. Ehl-i sünnet olanlar, bunların oyunlarına gelmemelidir.
 

İhtiyara hürmet

Sual: Bir ateist, belediye otobüsünde tanıdığı bir ihtiyara yerini veriyor. Bu ateist, daha sonra namaza başlıyor. İhtiyara gidip durumu anlatıyor. İhtiyar da, (Bana yer verince, hidayete kavuşman için gıyaben dua etmiştim. Allahü teâlâ, gıyaben yapılan duaları kabul eder. Demek ki dua kabul oldu, sen de hidayete kavuştun) diyor. Peki, bu ateist gayrimüslim olsaydı, o da dua sayesinde hidayete kavuşur muydu?
CEVAP
Gayrimüslim, Müslüman olmayan demektir. Ateist de gayrimüslimdir. Yahudi de, Budist de, dinsiz de gayrimüslimdir.

Duayı kim alırsa ve dua kabul olursa, o kimse Müslüman olur. Ateist veya başka bir kâfir, üç sebeple hidayete kavuşur:

1- Allah’ın lütfuyla: Cömert olan veya insanlara iyilik eden yahut başka iyi bir meziyeti olan kâfir, Allah'ın lütfuyla Müslüman olabilir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah, doğru yola iletmek istediğinin kalbini İslam’a açar.) [Enam 125]

2- Kendi araştırmasıyla: Hakkı, doğruyu bulmak gayretiyle, bütün dinleri inceler. İslamiyet’in güzelliğine hayran olup Müslüman olur. Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz vermiştir. Bir âyet-i kerime meali:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

3- Birinin duasına kavuşmakla: Mesela Hazret-i Ömer, duaya kavuşmakla Müslüman olmuştur. Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Ya Rabbî, bu dini, Ömer’le veya Amr’la [Ebu Cehil’le] kuvvetlendir) diye dua etmişti. Bu saadet Hazret-i Ömer'e nasip oldu. (Tirmizî)

Yaptığı iyilik sayesinde ihtiyarın duasına kavuşan ateiste de, iman nasip olmuştur. Onun için hep iyilik etmeli ve herkesin duasını almaya çalışmalıdır.

İşlerin dağınık olması
Sual: İşlerimizin dağınık olması, çeşitli düşüncelere yol açıyor, sıkıntı veriyor, ibadetlerimizi etkiliyor. Ne yapmalıdır?
CEVAP
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Günlük işlerin bozuk ve dağınık olması, kalbin de dağılmasına yol açar. Kalbe gelen üzüntü ve kuruntuyu gidermek için tevbe ve istiğfar okumalıdır! (2/32)

Demek ki, imkân nispetinde dünya işlerini düzeltmek, dağınıklıktan kurtulmak ve bu gafletten dolayı istiğfara devam etmek gerekiyor. İstiğfar, birçok derdin devasıdır.


Melek de olsa
Sual: Mektubat-ı Rabbânî’de şöyle bir beyit var:
Hakk’ın ve hak adamlarının yardımı olmadan,
Melek de olsa, kurtulamaz yüz karalığından.
Melek günahsızdır, yüzü niye kara olsun ki?
CEVAP
(Melek) ve (Melek gibi) demek, günahsız, mâsum demektir. Mesela (Bu çocuk melektir) demek, hakiki melek demek değildir, (Melek gibi günahsız) demektir. Yani insan, melek gibi günahsız olsa da, Hakk'ın yardımı ve Hak adamlarının yani mürşid-i kâmillerin himmeti olmazsa, nefsin ve şeytanın saldırısından kurtulamaz. Burada, doğru yolu gösteren bir rehberin önemi vurgulanıyor.

Dikkat edilecek dört husus

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

En büyük varlık, en büyük zenginlik, Ehl-i sünnet itikadında olmaktır. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Herkese, her şeyden önce lazım olan, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmak, sonra bu büyüklerin bildirdiği ilmihâl bilgilerini öğrenmektir) buyuruyor. İlmihâl bilgileri, neye nasıl inanacağımızı, neyi, nasıl ve niçin yapacağımızı anlatan bilgilerdir.

Haram, mekruh, müfsid, farz, vacib, sünnet, müstehab, mubah denilen bu bilgilere ef’âl-i mükellefin denir. Yani her mükellef insanın yapması ve sakınması gereken işlerdir. Bunları hakkıyla yerine getiren, ârif bir kul olur. Bu hususları bildiren büyüklerin yoluna tâbi olan, onların gösterdiği yolda devam eden, onların gittiği yere varır.

O hâlde, onların gittiği yere varmak için, şu dört hususa dikkat etmelidir:

1- Ehl-i sünnet itikadına uygun bir iman,
2- Kendisine lâzım olan ilmihâl bilgilerini doğru kaynaktan öğrenmek,
3- Öğrendiklerine uygun ihlâsla amel etmek,
4- Din büyüklerini tanıyıp sevmek ve kendi aklını bırakıp o büyük zatlara tâbi olmak.

Bunları yerine getiren, onlarla beraber olur, onlarla beraber olan da, onların kavuştuklarına kavuşur.
Büyüklerin yoluna girmek, uçağa binmeye benzer. Bu uçak, özellikle bizim için kalkmadığı gibi, şahsımıza da ait değildir. Fakat onun gideceği yere, bizim de gidebilmemiz için, bazı şartları, yerine getirmek gerekir. Bilet almak, kalkacağı saatte, kalkacağı yerde hazır olmak, yolcu olduğumuzu tescil ettirip yerimize oturmak, pilotun işine hiç karışmamak gerekir. Yani şartları yerine getirdiğimizde, o uçağın gideceği yere, makam ve mevki sahibi kimselerle, beraber varmak mümkün olur. Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, âlim olmak şart değildir. Ehl-i sünnet itikadından sonra, ilmihâl bilgilerini öğrenip emredildiği şekilde yapmakla, Allah'ın izniyle Cennete gitmek mümkün olur.

Zaman su gibi akıp gidiyor, ömür geçiyor. İyisi de kötüsü de bunu görüyor ve yaşıyor. Dünya hayatı hayâldir. Bu hayâle gönül bağlayanlara, hayâlle avunanlara yazıklar olsun!

Ayrım yapmak gerekmez mi?

Sual: Anamla babam, diğer çocuklarına verdikleri özgürlüğü bana vermiyorlar, tarafsız davranmıyorlar. Taraflı olmaları yanlış değil midir? (Tarafsız yazar) veya (Tarafsız gazete) diye övülüyor. Taraflı, yani bir grubun yandaşı olanlar kötüleniyor. Ayrım yapmanın, tarafsız davranmanın dindeki hükmü nedir?
CEVAP
Tarafsız davranmak gerektiği yerler varsa da, genelde iyinin, doğrunun yanında olmak yani doğrunun tarafında olmak gerektiğini gösteren örnekler çoktur. Doğru ile yanlış varsa, insan doğrunun tarafında olur. (Ben tarafsızım) diye doğrudan uzak kalmak, doğruya düşman olmak, (Ayrım yapılmaz) demek çok yanlıştır. İyi ile kötü, suçlu ile suçsuz, acı ile tatlı, soğukla sıcak ayrımı elbette yapılır. Dostla düşman, müminle kâfir ayrımı yapılır. Yapılmazsa, kim iyi, kim kötü bilinemez.

Hiç kimse tarafsız olamaz. Bir kimseyi tarafsız davranmaya zorlamak yanlıştır. İyinin yanında olmak, kötünün karşısında olmak, yanlış değildir. Ülkenin, milletin menfaati nerede ise, o tarafta olmak gerekir. Hakkın, doğrunun, iyinin yanında olanı taraf tutmakla suçlamak doğru olmaz. Yapıcıya göre doğru ve iyi olan bir şey, yıkıcıya göre, yanlış ve kötüdür. Bunun için de doğrunun, iyinin yanında bulunan kimse, tarafsız olmamakla suçlanamaz.

Her işte tarafsız olmak çok kötüdür. Hak neredeyse, ülkenin, milletin menfaati neredeyse, o tarafta olmalı.
Bir de, ısrarla tarafsızlıktan bahsedenler, kendileri asla tarafsız davranmazlar. Tarafsız olmayı da istemezler. Ancak başkaları, kendilerine muhalif olmasın da, hiç olmazsa tarafsız olsunlar diye, tarafsızlığı savunurlar.
Bunlara göre, iyiye iyi, kötüye kötü demek, tarafsızlığa gölge düşürür. Hâlbuki iyiye iyi, kötüye kötü dememek sûretiyle doğruyu örten bir tarafsızlık, ne kadar kötüdür! Tarafsıza oynadığı hâlde kötülerin tarafında olmak çok çirkindir. Bunun için, (Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!) buyurulmuştur. Bukalemun gibi, ortama uyarak rengini gizlemek çirkindir.

Hakkın, doğrunun, iyinin tarafında olmalı ve tarafsız olmaktan veya tarafsız görünmekten kaçınmalı. Birkaç örnek verelim:

1- Trafik kazasında bir kadın ölüyor. Tarafsız, bacakları görünecek şekilde resmini çekiyor. Taraflı olan da, açık yerlerini kapatıp çekiyor. Taraflı, olaya müdahale ettiği için tarafsızlığını kaybediyorsa da uygun iş yapıyor.
2- Çeteciler, birçok masum vatandaşı öldürüyor. Bu durumda, çetelerin moralini bozmak ve daha fazla insan öldürmemeleri için, hiçbir kuvvet gelmese de, (Filan çeteye karşı en yeni silahlarla mücehhez büyük ve kuvvetli bir birlik gönderildi) demek tarafsızlığa aykırıysa da, memleketin, milletin menfaatine yaradığı için uygun bir haberdir. Moral bozucu haberleri vermemek tarafsızlığa aykırıysa da, milletin yararına olduğu için uygundur.
3- Düşmanla savaşırken, soba boruları veya kütükler, ağır birer top gibi gösterilse, bir kimse de, tarafsız olmak için, onların boru veya kütük olduğunu, gidip düşmana açıklasa, bu tarafsızlığa ihanet olmaz mı? Bunun için, (İyiliğe sebep olan yalan, fitneye sebep olan doğrudan iyidir) denmiştir. Tarafsızlık memleketin zararına sebep olursa, zararlı işi yapmak, akıl kârı mıdır?
4- Biri, birinin hanımına zina etmek için gelse, hanımın kocası, (Ben karışmam ne yaparsanız yapın) diyerek gelen adama ses çıkarmasa, uygun bir tarafsızlık olur mu?
5- Bir Müslüman, dînî bir kitap yazıyor. Her dinden bahsediyor. (Yalnız İslamiyet haktır, diğerleri bâtıldır) diyerek tarafını belli etmesi gerekirken, tarafsız olmak için, hiçbirine bâtıl, yanlış demezse, böyle renksiz olmanın topluma ne faydası olur ki?
6- Bir şiir antolojisi hazırlanırken, tarafsız olmak için, iyi kötü her görüşten şiirler alınsa, böyle tarafsızlık zararlıdır. Sadece iyileri alınarak taraflı olmalı.
7- İbrahim aleyhisselam ateşe atılırken, karınca, ateşi söndürmek için ağzıyla su taşıyor. (Bu suyla ateş söner mi?) diyorlar. (Sönmese de, ben tarafımı belli etmeliyim, kimden yana olduğumu göstermeliyim) diyor. 60-70 yıl önce, milletin çoğunluğu Adnan Menderes'in tarafındaydı, oylarıyla bunu belli etmişlerdi. İhtilali yapanlar, halktan korkuyorlardı, fakat idam edileceği zaman, halk tarafsız gibi davranıp hiçbir tepki göstermeyince, en azından bir yürüyüş bile yapmayınca, Menderes tarafsızlığın, renksizliğin, vurdumduymazlığın, nemelazımcılığın, korkaklığın kurbanı oldu.

Demek ki, olaylarda tarafsız değil, doğrunun, iyinin tarafında olmak gerekir.
Ana baba, bir evladını diğerinden ayırmaz, ayırıyorsa demek biri iyi, diğeri kötüdür. Fâsık evlatla, salih olan bir tutulmaz. Söz dinlemeyen evlatla, söz dinleyen evlat, bir tutulmaz. Ana babanızın, farklı davranmasının bir sebebi olabilir. Sebepsiz ayrım yapmazlar. Belki de haklı bir sebepleri vardır. Bu sebepler bilinmeden, kesin bir şey söylenmez.

Fenâ; fâni olmak yani yok olmak

Sual: Fâni olmak ve fenâ ne demektir?
CEVAP
Fenâ; fâni olmak yani yok olmak demektir. Yani kendisinde hiçbir varlık görmemesi, yok olduğu zatın emrini, isteğini kendisine tercih etmesi demektir. Yani (Ben yokum, sadece o var) diyebilmek ve buna göre yaşayabilmektir.

Fenâ-fil-ihvan: Doğru yoldaki mümin kardeşlerinde fâni olmaktır. Onları çok sever. Her hususta onları kendine tercih eder, malını ve canını ondan esirgemez. Maddî bir ihtiyacı olduğunda kendi ihtiyacını hiç düşünmeden yardım eder. Özür dileyince, kendisi haklı olsa bile özrünü kabul eder. Onlara karşı vefalı olur, kusuru var diye terk etmez, kesinlikle bir menfaat veya hizmet beklemez, aksine onlara hizmet etmek için arkadaşlık yapar. Din kardeşlerinde fâni olmadan, fena-fiş-şeyhe kavuşulmaz.

Fenâ-fiş-şeyh: İnsanın, dinini öğrendiği hocasını çok severek onda fâni olmasıdır. Bunun için de, her hususta onun arzu ve isteklerine tâbi olması, iradesini, isteğini onun eline bırakması, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olması, aklına zıt gelse de, ona muhalefet etmemesi gerekir. Bu olmadan, fena-fir-resule kavuşulamaz.

Fenâ-fir-resul: Resulullah'ı çok sevmek ve onda fâni olmaktır. Malından ve canından daha çok sevmesi gerekir. Bu sevgisinin alameti, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmaktır. Bir mümin, bütün bunlara tâbi olduktan sonra, mubahlarda da ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir Müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, yani sevgili olur. Bu olmadan, fena-fillah makamına kavuşulmaz.

Fenâ-fillah: Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından çok sevmektir, kalbden mâsivâyı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarmak, tek arzusunun Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmasıdır. Kalbden mâsivâ çıkınca, oraya marifetullah girer. Marifetullah, Allahü teâlâyı tanımaktır. İnsan bu dereceye kavuşunca, ömrü boyunca, kalbi Allahü teâlâdan başka şeyleri hatırlamak istese bile hatırlayamaz.

Bekâ-billah: Allahü teâlânın kulunu sevmesi demektir.

Fenâ-yı kalb: Yaratılmışların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak, kalbin Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutmasıdır.

Fenâ-yı nefs: İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması, benliğini unutup, bırakması, yani Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemesidir.

Secde-i sehv yaparken

Sual: S. Ebediyye’de (Secde-i sehv yapmak için, bir tarafa selam verdikten sonra, iki secde yapıp oturur ve namazı tamamlar. İki tarafa selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de, secde-i sehv yapmak caizdir) denildiği hâlde, Tam İlmihâl’i bilen biri, (Bu yanlıştır, iki tarafa selam verdikten sonra, secde-i sehv yapmak mekruhtur) diyor. İki tarafa da selam vermenin, caiz olduğunu bildiren kavle niye itiraz edilir?
CEVAP
(Bir kavle göre öyle yapılması da caiz) demediğine göre, muhalefet için yaptığı anlaşılıyor. Din kitaplarında deniyor ki:

Secde-i sehv, iki tarafa veya bir tarafa selamdan sonra yapılır. Hidaye şerhinde diyor ki: Şemsül-Eimme, secde-i sehv, iki selamdan sonra yapılır. Esah olan kavil budur. Çünkü bu kavil, Hazret-i Ömer ve İbni Mesud ve Cumhur-u ulemanın kavli olup, bu durumda Resulullah’a yakın olan sahabeyi kiramın rivayetini almak en doğru olanıdır. Diğer rivayet ise, Âişe validemiz ile Sehl bin Sa'd’dandır. İkisi de, ikinci selamı işitmemiş olabilir. Çünkü Resulullah ikinci selamı birinciye göre daha hafif sesle verirdi. İkinci kavil İmam-ı Muhammed’e, birinci kavil de İmam a'zam ile İmam-ı Ebu Yusuf’a aittir. Tercih edilen kavil, münferid için sehv secde, iki yana selamdan sonradır. İmam için bir yana selamdan sonradır. Çünkü imam, iki tarafa selam verirse, namaz bitti sanarak bazıları namaza aykırı bir şey yapar. (Dürer ve Gurer)

Kimi âlimler, (Secde-i sehv birinci selamdan sonra yapılır) demişler, kimileri de, (İki selamdan da sonra yapılır) demişlerdir. Hidaye sahibi de bu kavlin sahih olduğuna hükmetmiştir. (Halebî)

Sehiv secdeleri iki selamla yapmak da caizdir. (Hindiyye)

Bir tarafa selam verilir. İki tarafa selam verilirse, secde-i sehiv sakıt olur. Hiç selam vermeden de, secde etmek caiz, fakat tenzihen mekruhtur. (Dürr-ül muhtar)

Secde-i sehiv için, bir selam verilmesi tercih edilmiştir. Bir kimse, iki tarafına selam verirse, artık secde-i sehv sakıt olur. Hiç selam vermeden, secde ederse de caiz, fakat tenzihen mekruh olur. (Redd-ül muhtar)
Secde-i sehvi, iki tarafa selam verdikten sonra yapmak câizdir. Ama sağ tarafa selam verdikten sonra yapılması daha doğrudur. Hidaye’de diyor ki: Secde-i sehv iki tarafa selam verdikten sonra yapılır. (Tergib-üs-salat)

Yalnız kılan, bir veya iki tarafa selam verebilir. (Riyad-ün-nâsihîn)
Bu konudaki ihtilâf hangisinin evlâ olduğundadır, yoksa her iki şekil de caizdir. (Mecmua-i Zühdiyye)

Kendini Allah'tan satın almak

Sual: (Bin kere İhlâs okuyan kendini Allahü teâlâdan satın almış olur) hadis-i şerifindeki, (Kendini Allahü teâlâdan satın almak) ifadesi ne anlama geliyor?
CEVAP
Kölenin efendisinden kurtulup hürriyete kavuşması için, efendisine kendi değeri kadar para vermesi gerekir. İnsanlar da, Allahü teâlânın kulu, kölesidir. İnsan kulluktan yani Allahü teâlânın kölesi olmaktan elbette kurtulamaz. İnsanın Cehennemden kurtulması, kölenin kölelikten kurtulmasına benzetilmiş, yani burada mecazî olarak, İhlâs sûresini bin kere okuyanın Cehennemden kurtulacağı bildirilmiştir.

Şartsız bildirilen her hüküm gibi, bu da elbette şarta bağlıdır. Bin İhlâs okuyanın Cehennemden kurtulması için, Müslüman olması şarttır. Müslüman olmayan, ne yaparsa yapsın Cehennemden kurtulamaz. Ehl-i sünnet itikadında olmayan da, bozuk itikadının cezasını çekmedikçe Cennete giremez. Kul hakkı ve farz borcu olanlar, bunları ödemedikçe veya herhangi bir sebeple affa uğramadıkça Cehennemden kurtulamaz.

Vaazı uzatmak
Sual: İmamın uzun zamm-ı sûre okuması ve namaz vakti geldiği hâlde, insanlara hizmet için vaazını uzatması, kul hakkına sebep olur mu?
CEVAP
Elbette olur. Kimsenin zamanını çalmaya hakkımız yoktur. Üstelik daha uzun sûre okuyunca daha fazla sevab alınmaz, aksine cemaati rahatsız edecek kadar uzun sûre okuyarak namaz kıldırmak, tahrimen mekruh olur, yani harama yakın günah olur.

Hazret-i Muaz’ın, Bekara ve Nisa sûresini okuyarak Eshab-ı kirama namaz kıldırdığını haber alan Resulullah efendimiz, üç kere (Ya Muaz, sen fettan mısın?) buyurmuştur. Yani (Fitneci misin, fitneye mi sebep olacaksın?) buyurup, kısa sûrelerden okumasını, cemaat arasında, yaşlı, zayıf ve ihtiyaç sahibi kimseler de bulunabileceğini bildiriyor. (Buharî)

Cuma ve bayram namazlarında, namazdan önce vaizlerin, cemaatin namaz kılmadan camiden çıkamayacaklarını fırsat bilip, vaazlarını uzatmaları da, kul hakkına sebep olur. Namazdan sonraki vaazlarda, utancından çıkamayanlar olsa bile, vaazı uzatmak o kadar uygunsuz sayılmaz, çünkü işi olan, sıkışan her şeye rağmen çıkıp gidebilir. Namazlardan önce nasıl olsa namazı kılmadan gidemez, mecburen dinler düşüncesiyle, vaazını uzatarak o kadar insanın vebaline girmek çok yanlıştır.


Alnında yara varsa
Sual: Alnı veya burnu yara olan nasıl secde eder?
CEVAP
Alnında yara olan, yalnız burnuyla, burnunda yara olan ise, yalnız alnıyla secde eder. Hem alnı, hem de burnu yara olup yere secde edemeyen ise, ayakta durabilse de, oturarak îmâ ile kılar. Yani rükû için biraz eğilir. Secde için, rükûdan daha çok eğilir. (S. Ebediyye)

Sevilen güzeldir

Kimin bir güzele gönlü düşmüşse,
Rahatı bozulur, başkası gelse,
(Al, yüz lale) dense, âşık bülbüle,
Hiçbirini değişmez asla bir güle.

Aklın önemi büyüktür

Sual: Bir ateist, (İslam dini, insanı düşünmemeye ve aklını kullanmamaya iter, kitap ne derse ona inanılır. Bu durum ilerlemeye ve bilime engel olur) diyor. Bu bir iftira değil midir?
CEVAP
Evet, İslâmiyet'e cahilce bir saldırıdır. Dinimizde aklın, ilmin ve düşünmenin önemi büyüktür. Aklın önemi hakkında birkaç hadis-i şerif:

(Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizî], (Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemî], (Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhârî], (Akıl imandandır.) [Beyhekî], (Allah indinde en kıymetliniz, akılca en üstün olanınızdır.) [İ. Gazâlî]

İslamiyet, böyle bildirirken, (Akla önem verilmiyor) demek çok yanlış olur. Ama akıl her şeyi bilemez. Aklın da sınırı vardır. Sınırından öteye gidilirse akıl çalışmaz, yanlış karar verir. Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Akıl, her insanda farklıdır. Bazıları dünya işlerinde isabet ettiği hâlde, bazıları yanılabilir.

Gözün belli sahası olup, gözün anlayamadıklarını akıl anladığı gibi, aklın da belli bir sahası vardır. Bunun dışındakileri ölçmeye, anlamaya gücü yetmez. Akıl, herkeste eşit değildir. En yüksek akılla en aşağı akıl arasında çok fark vardır. Şu hâlde (Aklın yolu birdir) demek çok yanlıştır. Her işte ve hele dînî işlerde akla güvenilmez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok yanılan bir akla, her sahada nasıl güvenilebilir?

Demek ki akıl, kendi sahasında kıymetlidir. Bu sahanın dışına çıkınca yanılır. Akla uygun olan ilme, dinimiz çok önem verir. Üç âyet meali:

(Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Elbette bilen kıymetlidir.) [Zümer 9]
(Allah, ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir.) [Mücadele 11]
(Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da, Onun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, aklını kullanan, düşünen bir toplum için ibretler vardır.) [Nahl 12] (Geceyle gündüzün meydana gelişinde, Ay’ın, Güneş’in insanlara sağladığı faydalarda, yıldızların Allah’ın emriyle var oldukları, hareket ettikleri konusunda, akıl eden, düşünebilen kimseler için alınacak ibret dersleri vardır) deniyor.