21 Mayıs 2013 Salı

Maille de selam yazmak

Sual: Maillerde veya mübarek gün ve gecelerde gönderilen tebriklerde, (Selamün aleyküm) diye yazmak gerekir mi?
CEVAP
Evet, çok iyi olur. Selam vermek, bir kimseye yapılacak en kıymetli duadır. (Dünyada ve âhirette selamette ol!) demektir. Selam vermek sünnet, almak farz ise de, istisna olarak selam veren de, farz sevabı alıyor.

Farzın yanında sünnetler ve nâfile ibadetler denizde damla gibidir. Sırf selam vermek için tebrik yazmak bile çok iyi olur. Eshab-ı kiram, farz sevabı almak için sokak başlarında durup bir arkadaş selam versin veya bir arkadaşa selam vereyim diye beklerlerdi. Selam verip almayı ve selamı herkese yaymayı asla ihmal etmemelidir. Selam vermek için bir bahane aramalı, Peygamber efendimiz, (Karşılaştığınız arkadaşa selam verin. Eğer aranıza ağaç, duvar yahut taş gibi bir engel girip de, sonra karşılaşırsanız tekrar selam verin!) buyuruyor. Onun için, her mailde selam yazmalı. (Öncekinde yazmıştım, buna gerek yok) dememeli. Farz sevabını lüzumsuz görmemeli.

Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” selamsız içeri giren kimseye geri dönmesini, selam verdikten sonra tekrar içeri girmesini, selamın kelamdan önce olduğunu, yani selam vermeden konuşmaya başlanmayacağını bildirdi. Telefonla, mail ile sual soran kimse de, selam verdikten sonra suallerini yazmalıdır. Birkaç hadis-i şerif:

(Müslümanın Müslüman üzerindeki altı hakkından biri selam vermektir.) [Müslim]
(Bir yere girerken oradakilere selam vermek borç olduğu gibi, çıkarken de selam vermek borçtur.) [Beyhekî]
(Din kardeşinize rastlayınca selam verin!) [İbni Sünnî]

(Allahü teâlâya yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size bir amel bildireyim onunla birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayın!) [Müslim, Tirmizî]
(İki Müslüman, selamlaşıp müsafeha eder ve bir de bana salevat-ı şerife okursa, yeni doğmuş gibi bütün günahları temizlenir.) [R. Nasıhîn]
(Selam verip müsafeha eden iki Müslümanın arasına yüz rahmet iner. Bunun doksanı, önce selam verip elini uzatana, onu ise ötekine verilir.) [Bezzar]
(Karşılaştığın herkese selam ver ki, hasenatın çoğalsın! Evine girince, ev halkına selam ver ki, evin iyiliği ve bereketi artsın!) [Harâitî]

(Bir yere girerken de, oradan çıkarken de selam verin!) [Tirmizî]
(Bir kimse ayrılırken, selam verirse, onların hayırlı işlerine ortak olur.) [Rüzeyn]
(İnsanların cimrisi de selam vermeyendir.) [Taberanî]
(İnsanlara güler yüzle selam vermek sadakadır.) [Beyhekî]
(Selamlaşmayı yayarsanız, Cennete girersiniz.) [Taberanî]
(Amellerin en iyisi, selamlaşmayı yaymaktır.) [Taberanî]
(Selamı yayın ki, selâmette kalasınız.) [Buharî]

(Selamı yayın ki, düşmanlarınıza üstün gelesiniz.) [Taberanî]
(Selam, Allah'ın isimlerindendir. Öyle ise selamı aranızda yayın!) [Buharî]
(Yalnız tanıdıklara selam vermek, Kıyamet alametidir.) [Taberanî]
(Selamı yayın! Çünkü o, Allah’ı razı eden bir ameldir.) [Taberanî]
(Evine girerken selam veren, Allah’ın koruması altındadır.) [Ebu Davud]
(Şeytandan korunmak için, eve girerken selam verin ve yemeği Besmeleyle yiyin!) [Taberanî]
Resulullah, Eshabından birine rastlayınca önce selam verir, sonra onunla müsafeha ederdi. (Taberanî)

Mektupla [maille, mesajla] gelen selamı okuyunca hemen (ve aleyküm selam) demek farzdır. Bunu yazıp cevap olarak göndermek müstehabdır. (S. Ebediyye)

Bir gün
Unutma bir gün gelir, tutmaz olur bu eller,
Elbette söyleyemez, Allah demeyen diller!

Her mümine şefaat vardır

Sual: Peygamberimizin kızına, (Âhirette sana gelecek azabı benim kurtarma yetkim yok) demiş. Peygamberimizin şefaat yetkisi yok mudur?
CEVAP
Elbette, vardır. Burada bildirilen şey, (İmanı olmayana peygamber de şefaat edemez) demektir. Bu genel bir kaidedir. Hazret-i Fatıma’nın şahsı için değildir. Yine Resulullah efendimiz, (Allahümme yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî, ala dînik) duasını okuyunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, sen de, dönmekten korkuyor musun?) dediklerinde, (Mekr-i ilahiden kurtulmak için, kim bana teminat [güvence, garanti] verebilir ki?) buyurdu. (Levh-il-mahfuz ve Ümm-ül-kitab risalesi)

Bu dua, (Ey büyük Allah’ım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, yani dininden döndürme, ayırma!) demektir. Kendisi için böyle buyurunca, hepsi cennetlik olan Eshabı ve yakınları için de, aynı şeyi söylemesi normal değil mi? Bu hadis-i şerif, (Rabbimin lütfu olmadıkça, ben kendi yakınlarıma da şefaat edemem, ancak Rabbimin bana vereceği yetkiye dayanarak şefaat ederim) demektir. İki âyet-i kerime meali:

(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]

(Bütün şefaatler, Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]

Burada açıkça şefaatin olacağı, ama bunun Allah’ın iznine bağlı olacağı bildiriliyor. Peygamber efendimiz, Allahü teâlâdan izin aldıktan sonra, yakınlarına ve imanı olan herkese şefaat edecektir. Bir hadis-i şerifte de, (İmanla ölen herkese şefaat edeceğim) buyuruldu. (Buharî)

Tevbe edilen günahlar
Sual: Tevbe edilen günahlar bir daha işlenmezse affoluyormuş. Peki, bu affolan günahları âhirette herkes görecek mi?
CEVAP
Hiç kimse göremediği gibi, kendisi de bilemeyecektir. Bir hadis-i şerif şöyledir: (Kul tevbe edince, Allahü teâlâ, onun günahlarını hafaza meleklerine unutturur. Keza bunu onun uzuvlarına ve bilen herkese unutturur. Böylece, âhirette günahlarına şahitlik edecek kimse kalmaz.) [İbni Asakir]

Unutmamak için
Sual: Bir şeyi unutmayıp hatırlamak için saati sağ kola takmanın mahzuru olur mu?
CEVAP
Hiç mahzuru olmaz, iyi olur. Peygamber efendimizin de, bir şeyi unutmamak için, parmak veya yüzüğüne ip bağladığı, hadis-i şerifle bildirilmiştir. (Hâkim)

Ateşin yakma özelliği

Sual: (Ateşin yakma özelliği yoktur, olsaydı İbrahim aleyhisselamı yakardı. Bıçağın da kesme özelliği yoktur, olsaydı İsmail aleyhisselamı keserdi. Yakan, kesen bizzat Allah’tır) deniyor. Böyle söylemek Vehhabilerin görüşü değil midir?
CEVAP
Onların görüşüne çok benziyor. (Ateşin yakma özelliği vardır. Bu yakma özelliğini Allahü teâlâ ateşe vermiştir) denir. Allahü teâlâ, ateşe verdiği yakma özelliğini bir süre kaldırabilir. İbrahim aleyhisselamı ateşin yakmaması, yakma özelliği olmadığından değildi. O an için yakma özelliğini kaldırmıştır, ona (Yakma!) dediği için yakmamıştır.

Bıçağın İsmail aleyhisselamı kesmemesi de böyledir. Çünkü bıçağa (Kesme!) buyurmuştur.
(Ateşin yakma özelliği yoktur, bıçak kesmez, zehir zarar vermez) diyene ya deli veya sapık denir. Bu görüşe göre, (Ağaç meyve verdi, yemek beni doyurdu, ilaç ağrıyı durdurdu) gibi sözler, yanlış ve şirk olurdu. Bu sözler, (Bu şey, bu işin yapılmasına sebep oldu, vasıta oldu) demektir. Mesela, (İlaç ağrının dinmesine sebep oldu) demektir.

Allahü teâlâ, ilaçları, şifa için sebep yapmıştır. Ekmeği doyurmaya sebep yaptığı gibi, ilaçları da, hastalıkları gidermeye sebep yapmıştır. Bütün sebepleri yaratan, bunlara tesir kuvveti veren, Allahü teâlâdır. S. Ebediyye’de deniyor ki:

(Bir kısım ilaçların tesiri, faydası kesindir. Ekmeğin açlığı, suyun susuzluğu gidermesi böyle kesindir. Kinin bileşiklerinin sıtmaya, salisilatların romatizmaya, aşı ve serumların, antibiyotiklerin ve sülfamitlerin de bakterilere karşı tesiri böyle kesindir. Faydası kesin olan ilaçları kullanmak farzdır.)

Bu ifadelerde, ekmeğin doyurma ve bazı ilaçların tedavi etme özelliği olduğu açıkça bildiriliyor. (Ekmeğin doyurma, bıçağın kesme ve ateşin yakma özelliği yoktur) demek, ilimden uzak ve tamamen safsata olur.

Gençlik
İyi tohum ekmeli, bugün gençlik çağında,
Ne ekmişsek biçeriz, yarın Cennet bağında.

Yalan söylemek

Sual: Yalan söylemenin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Yalan söylemek büyük günahtır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.) [Nahl 105]

Yalan, günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalbleri karartan bütün kötülüklerin başıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Yalan, rızkı azaltır.) [İsfehanî]
(Mümin, her hataya düşebilir, ama hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.) [Bezzar]
(Yalan söylemek münafıklık alametidir.) [Buharî]
(Yalan, imana aykırıdır.) [Beyhekî]
(Yalan yere yemin büyük günahtır.) [Buharî]
(Danışana, yalan söyleyen kimse, ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]
(İnsanları güldürmek için yalan söyleyenlere, yazıklar olsun!) [Ebu Davud]
(En büyük günah, yalan yere yemin etmektir.) [Buharî]

Peygamber efendimiz, yalan söyleyenin ağzının bir taraftan kulağına kadar demir çengelle yırtılacağını, diğer tarafa geçildiğinde, önceki yırtılan tarafın iyi olacağını, sonra iyi olan tarafın tekrar yırtılarak bu şekilde Kıyamete kadar, kabrinde azabın devam edeceğini bildirmiştir. (Buharî)

Bir genç, Peygamber efendimize, üç büyük günaha yakalandığını bildirdi. Bunlardan biri yalandı. Peygamber efendimiz, (Yalanı benim için terk et!) buyurdu. Genç, peki diyerek gitti. Bir günahı işleyeceği zaman, (Eğer bu günahı yaparsam, Resulullah sorduğunda, evet dersem suçum meydana çıkar. Hayır dersem, yalan söylemiş, verdiğim sözü tutmamış olurum) diye düşündü. Diğer iki günahı da bıraktı. (Şir'a)

Yalancı ile cimri Cehenneme girer, ama hangisi daha derine atılır, bilmem. (Şabi)

Doğru ile yalan, biri diğerini çıkarıncaya kadar kalbde boğuşur. (Malik bin Dinar)

Nifakın temeli ise yalandır. (Hasan-ı Basrî)

Eshab-ı kiram indinde yalandan daha kötü bir şey yoktu, çünkü onlar, yalanla imanın bir arada bulunamayacağını bilirlerdi. (Hazret-i Âişe)

Kâinatta tesadüf yoktur

Sual: Bir ateist, (Bugün teknik çok ilerledi, evrende görülen her şeyin tesadüfen meydana geldiği bilimsel olarak ispatlandı. Artık Tanrı'ya inanan kalmaz) diyor. Bilimsel olarak nasıl ispatlandı ki?
CEVAP
Bu, yalandır. Teknik ilerledikçe, kâinatın muazzamlığı meydana çıkıyor, gerek vücudumuzda ve gerekse kâinatta tesadüflere yer olmadığı, her şeyin çok mükemmel olduğu daha iyi anlaşılıyor. Hiçbir şey rastgele ve lüzumsuz değildir. Her şey hikmetle ve bir fayda için yaratılmıştır. Ne vücudumuzda faydasız bir organ, ne de kâinatta faydasız bir madde vardır. Hepsi insanlığın hizmetine verilmiştir.

Bir âyet meali: (Görmüyor musunuz ki, Allah, yerdeki [su, taş, toprak, ot, ağaç, meyve, sebze, tahıl, hayvan, maden, ateş, hava, gaz, tuz, petrol gibi] her şeyi ve emri [suyun kaldırma kuvveti ve yer çekimi gibi kanunları] uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. İzni olmadıkça, gökleri [yıldızları, galaksileri, gezegenleri birbirleriyle çarpışmaktan ve] yere düşmekten korur. Zira Allah, çok şefkatli ve çok merhametlidir.) [Hac 65]

Tefsir âlimleri, Yerdeki her şey'den maksadı açıklamış parantez içindeki ifadeleri bildirmiştir. Kâinattaki hiçbir şey, lüzumsuz değildir. Yer çekimi kuvvetini yaratmasaydı, suya kaldırma özelliği vermeseydi, balıklar, gemiler nasıl yüzecekti? Bunların faydaları da yine insanlar içindir. Allah, insana akıl veriyor, fen adamı da buluyor ve insanlığa faydası oluyor. Var olan şeyler bulunuyor, yoktan yaratılmıyor. Güneş etrafında dönen gezegenler, Güneş'e ve Dünya'ya çarpsa, Dünya parçalanır. Bütün gezegenleri birbirine çarptırmadan ve Dünya'ya zarar vermeden döndüren muazzam kudreti inkâr, ahmaklık değil mi? Allah, (Bunları üstünüze düşürmüyoruz) buyuruyor.

Güneş'in ısısı, ışığı asırlardır eksilmeden devam ediyor. Belli bir yörüngede dönüyor. Dünya'ya çok yakın olsa yanar kül oluruz. Dünya'ya çok uzak olsa soğuktan ölürüz. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları Güneş'in sebep olduğu botanik olaylarla sabit kalmaktadır. Havadaki %21 oranındaki oksijen yükselse her tarafı alevler sarar. %21'in altına düşse bu defa da her tarafı buzlar kaplar. Karbondioksit çok yükselse her canlı zehirlenir. Bunlara tesadüf demek, ilme aykırı ve akılsızlıktır. Hiçbir ilim sahibi akıllı kimse, bu bilimsel gerçekleri inkâr edemez.

İhlâs ve dua

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Yarına çıkacağımız belli değil, ama bugün fırsat elimizdedir. Âhirete yarar iş yapmak için bugünü değerlendirmeliyiz. En iyi dost, insana âhireti hatırlatandır. En kötüsü de, din kardeşini dünyaya bağlayan, ona âhireti unutturandır.

İyi ve rahat yaşamak isteyen, dünyanın fani olduğunu bilmeli, hiçbir şeye tamah etmemeli, başkasının elindekine göz dikmemeli. Tamah ettiği insan kâfirse, onun zaten tamah edilecek hiçbir şeyi yoktur. Şayet Müslümansa, o da din kardeşidir, (Allahü teâlâ ona daha iyisini, daha fazlasını versin) demeli.

Mümini koruyan iki şey vardır: Biri ihlâsı, diğeri de aldığı dualardır. Bir ibadete verilen sevab, ibadeti yapanın niyet ve ihlâsına bağlıdır. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ, sizin görünüşünüze, malınıza [rütbenize, iyi işlerinize] bakmaz; bunları ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruyor. Her müminin niyeti, Rabbimizin rızası olmalıdır. Din kardeşimizi kendimizden üstün bilmeli. Kendisini din kardeşinden üstün görenin, ihlâsı yok demektir. İhlâs, Allah için yapılan şeylerdir. İhlâsın özü de, kendi menfaatini düşünmeyip, din kardeşine faydalı olmaktır. Kendi menfaatini, din kardeşinin menfaatine tercih edenler büyük tehlikededir.

Peygamber efendimiz, "sallallahü aleyhi ve sellem" (Her peygamber, bir hususiyeti sebebiyle peygamber olarak seçilmiştir) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Yâ Resulallah, siz hangi amelinizle seçildiniz?) diye sordular. Peygamber efendimiz (Îsâr) buyurdu. Îsâr, kendine ihtiyacı olanı, ihtiyacı olan bir mümin kardeşine vermektir. Bu çok zorsa da, hiç değilse, bir defa îsâr yapmalıdır. Çünkü Allahü teâlâ, (Ömründe bir kere îsâr edene, îsâr ahlakıyla bana kavuşana hesap sormaktan haya ederim) buyurdu.

Behlül Dânâ, Halife Harun Reşid'in kendi parasıyla bir cami yaptırdığını öğrenince, (Aferin, maşallah ona) der ve gidip inşaattaki bütün kerpiçlerin üzerine (Behlül) yazar. Durumu öğrenen Halife, (Kerpiçlerin üzerine niye ismini yazdın?) der. (Ne var yazmışsam?) diye cevap verir. Halife, (Ben o camiyi şahsi paramla Allah rızası için yaptırıyorum) der. Behlül Dânâ hazretleri, (Eğer Allah rızası için yaptırıyorsan, ister Behlül yazılsın, ister Harun, ne fark eder? Allahü teâlâ kimin yaptırdığını bilmez mi?) der.

Kul hakkı affolmaz mı?

Sual: İslam Ahlakı kitabında, (Allahü teâlâ, kul hakkı hariç, dilerse diğer günahları affeder) deniyor. Allahü teâlâ dilerse kul hakkını niye affetmiyor? Kim karışır ki? Bir şehidin kul hakkı borcu olsa, yine de mi affa uğramaz?
CEVAP
Kul hakkı, başkasına ait bir alacaktır. Cenab-ı Hak, kendine karşı işlenenleri affedebilir, ama başkasına işlenen günahların sahipleri, bundan haklarını isterler. Onun için kul hakkının dinimizde önemi büyüktür. Kişi, şehid olursa, âhirette hak sahipleri şehitten alacaklarını isterler. Onların haklarını vermedikçe Cennete giremez. Denizde şehid olan müminin borçlarını Allahü teâlâ kendi üzerine alır. Hak sahiplerine, borçlu adına O verir. Bir hadis-i şerif:

(Deniz savaşında şehid olanın, bütün günahları, hattâ kul hakları da affolur.) [İbni Mace]

Bunu kara şehidinde de yapar mı? Onun rahmeti boldur, onu da yapabilir. Hattâ şehid olmayanları da âhirette helâlleştirecektir. Hakkını helâl edene Cennette köşkler verecektir. Önemli olan imanlı ölmektir. Burada imandan kasıt doğru imandır. Doğru iman, Ehl-i sünnet vel cemaat itikadıdır.

Tevbe
Elbette kurtulacak, tevbeyle ölen kişi,
Müjdelere kavuşur, günahsız gelen kişi.

Âyetin yarısını okumak
Sual: Zamm-ı sûre olarak bir âyeti ikiye bölüp okumak caiz mi? Mesela Bekara sûresinin son âyetinin yani Amenerresulü’nün ikinci âyetinin (Rabbenâ lâ tüâhiznâ…) diye başlayan kısımdan sonuna kadar olan kısmını zamm-ı sûre olarak okumak veya oturunca Rabbena âtina’dan sonra dua olarak okumak caiz midir?
CEVAP
Evet, o kısmı zamm-ı sûre olarak da, dua âyeti olduğu için dua olarak da okumakta mahzur yoktur. O kısmın meali şöyledir:
(Rabbimiz, unutarak veya yanılarak yaptığımız işlerden dolayı bizi sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bizden önceki ümmetlere yüklediğin gibi bize ağır bir yük yükleme! Rabbimiz, gücümüzün yetmediği, yapamadığımız şeylerden dolayı bizi sorumlu tutma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla! Bize rahmet et! Sen bizim Mevla’mızsın, kâfirler sürüsüne karşı bize zafer ver, yardım et!)

Vaktin girmesi önemli
Sual: Ramazanda sabah namazı girince ezanlar okunuyor, fakat diğer aylarda güneşin doğmasına bir saat veya daha az kala okunuyor. Biz kadınlara ezan okumak gerekmediğine göre, vakit girer girmez sabah namazını kılmakta bir mahzur olur mu?
CEVAP
Hayır, mahzuru olmaz. Erkekler de vakit girer girmez kılabilir. Yalnız kılınca her namazı ilk vaktinde kılmaya çalışmalıdır.

Öfke
Hem (Keskin sirke, küpe zarar verir) diyorsun,
Buna rağmen kızıyor, küplere biniyorsun.

Azimet ve ruhsat

Sual: Mizan-ül kübra’da, (Azimeti yapabilecek olanın, ruhsatla uğraşması, din ile oynamak olur) deniyor. Azimet ve ruhsat nedir? Din ile oynamak sayılan ruhsat hangisidir?
CEVAP
Bir işin yapılması için, bir kolay yol, bir de güç yol vardır. Kolay yola ruhsat, güç olana azimet yolu denir.
Azimet, haramlardan, mekruhlardan, şüphelilerden ve mübahların fazlasından sakınmaktır.

Ruhsat ise, yalnız haramlardan kaçınmaktır. Kuvvetli, hâli elverişli olanın, azimetle amel etmesi efdaldir. (Amellerin en faziletlisi, nefse en zor gelenidir) hadis-i şerifi, takip edilecek en doğru yolu göstermektedir. (Dıyâ-ül-kulûb)

(Allahü teâlâ, emrettiği şeyleri yapmanızı sevdiği gibi, izin verdiği şeyleri yapmanızı da sever) hadis-i şerifi, bazen ruhsat olanı yapmanın daha iyi olduğunu göstermektedir. Mesela seferdeki bir yolcu, orucu tutunca hastalanır veya ölürse günaha girer. Onun için Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Seferde oruç tutmak, takvadan sayılmaz.) [Buharî]

(Seferde oruç tutmak, mukimken oruç yemek gibidir.) [Nesaî]

Tahrim sûresinde, (Allahü teâlânın helâl ettiklerini kendinize haram etmeyin!) mealindeki âyet-i kerime, (Ruhsat verilen şeyleri inkâr etmeyin! Bunları haram etmeyip de, terk eder, çekinirseniz iyi olur. Yapması ise, günah olmaz) demektir. (Kıyamet ve Âhiret)

Şeytan insana, Allahü teâlânın bildirdiği kolaylıkları yaptırmaz. Mesela mest üzerine mesh ettirmeyip ayaklarını yıkattırır. Bunun için ruhsatla amel etmelidir. (Hüsn-üt-tenebbüh)

Yani şeytan, zor işleri yaptırıp ibadetlerden bıkkınlık getirtmek ister. Mest de giyerek şeytana muhalefet edilmeli. Üç hadis-i şerif:

(Allahü teâlânın verdiği kolaylık ve ruhsatlardan faydalanın!) [Buharî]

(Allahü teâlâ, ruhsatla da amel edilmesini sever.) [Beyhekî]

(Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat Dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberanî]

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: İhtiyaç olunca, en kolay olan fetvayı vermek daha iyidir. Hattâ kendi mezhebine uygun olmasa da, başka mezhepteki kolay fetva söylenmelidir. Bekara sûresi, 185. âyetinde mealen, (Allahü teâlâ, size kolay olan şeyleri yaptırmak istiyor, güç olanı istemiyor) ve Nisa sûresi, 28. âyetinde mealen, (Allahü teâlâ, ibadetlerinizin hafif, kolay olmasını istiyor. İnsan zayıf, dayanıksız yaratıldı) buyuruldu. Müslümanları sıkıştırmak, onları incitmek haramdır. (3/22)

Görüldüğü gibi, ruhsatla amel etmek bazen daha iyi ise de, mesela bir Hanefî'nin eli kanıyor, nasıl olsa Şâfiî'de bozmaz diyerek abdest almazsa, bir Şâfiî de kadına dokunup, (Hanefî'de bozmaz) diyerek abdest almazsa din ile oynamak olur. Buna telfîk deniyor ki, haramdır. Mezhepsizler genelde böyle yapıyorlar.

Dostun ayrılığı
Dostların ayrılığı, çok gelir, sürse de az,
Gözde bir kıl olursa, insan rahat olamaz.

Recebin ilk cuma gecesi

Sual: Regaib kandili ne zamandır?
CEVAP
Recebin ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Yarın gece Regaib gecesidir. Her cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ bu gecede müminlere ragîbetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Yarın oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevabdır. Birkaç hadis-i şerif şöyledir:

(Receb ayında Allah'a çok istiğfar edin, çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemî]

(Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Şaban'ın 15. gecesi, cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ. Asakir]

Receb ayında edilen dualar kabul edilir, hatalar affedilir. Günah işleyenin cezası da kat kat olur.

Amelsiz ilim
Sual: Gazeteyle, maille veya başka bir yolla gelen dinî ilimleri öğrenip de uygulamazsak vebale girer miyiz?
CEVAP
Elbette, amelsiz ilmin vebali büyüktür. Üç hadis-i şerif şöyledir:

(İlmiyle amel etmeyen âlim, Kıyamette en şiddetli azaba düçar olur.) [Beyhekî]

(Âlim, ilmi az da olsa, ilmiyle amel eden zattır.) [Ebu-ş-şeyh]

(Bir kişiye dinî bir öğüdün [kitap, sohbet, basın gibi] herhangi bir yolla ulaşması, Allah tarafından kendisine ihsan edilen bir nimettir. Onu şükrederek kabul etsin! Şükretmezse bu, Allah katında, aleyhinde bir delil olur. Günahının ve Allah'ın gazabının artmasına sebep olur.) [İ. Asakir]

İlmiyle amel etmemek vebal olur diye, dinini öğrenmemek de caiz olmaz, çünkü lüzumlu din bilgilerini öğrenmek farzdır. Farzı yapmamak haramdır. Farz olan ilmi öğrenmeli ve onunla amel etmeye çalışmalıdır.

Evden önce komşu
Sual: (Ev almadan önce komşu al) atasözü için, hadis diyorlar. Atasözüne hadis denir mi?
CEVAP
Atasözleri genelde, hadislerden çıkarılmıştır. Bu söz de öyledir. Bir hadiste, (Evden önce komşu, yola çıkmadan önce yol arkadaşı ara!) buyuruldu. (Taberanî)

Sabah vacib kılmak
Sual: S. Ebediyye’de, (Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar nafile kılmak, tahrimen mekruhtur. Sabah namazının sünnetini farzdan önce kılmamışsa, bunu da farzdan sonra kılması mekruhtur, fakat kaza kılmak mekruh olmaz) deniyor. Farzı kaza etmek mekruh olmadığına göre, vacib olan vitrin kazası, sabahın farzından sonra kılınabilir mi? Mesela, vitir unutulup sabahın vakti girmişse, önce vitir kaza edilemez mi?
CEVAP
Tertip sahibi olanın, önce vitri kaza etmesi lazımdır. Kaza etmezse sabah namazı sahih olmaz. Sabah namazına başlamadan veya namaz arasında iken, vitri kılmadığını hatırlayan kimsenin, sabah namazı sahih olmaz. Güneş doğmasına, yalnız vitri kaza edecek kadar zaman kalmışsa, ancak bu hâlde sabah sahih olur. Demek ki, bir namaz vaktinin sonunda, kazayı da kılacak kadar zaman kalmazsa, kazayı önce kılmak lüzumu affolur. Vakit daraldı sanarak, vakit namazının farzını kılan, sonra daha zaman olduğunu anlasa, kazayı ve sonra vaktin farzını tekrar kılar. Vaktin namazına başlarken veya namaz içindeyken, kazası olduğunu unutursa, namazdan sonra hatırlasa da, kıldığı namazı sahih olur. Çünkü unutmak özürdür. (S. Ebediyye)

Feryat
Âşıkların feryadı, bilene mânidardır,
Dikkat et sözlerinde, ibretli çok şey vardır.

Mülk Allah'ın elindedir

Sual: Allah'ın da insan gibi el, yüz ve benzeri uzuvlarının olduğunu söyleyen bir arkadaş, (Mülk sûresinin ilk âyetinde Allah'ın eli olduğu bildiriliyor) dedi. Biz, Allah hiçbir varlığa benzemez olarak biliyorduk. Kur’anda (Allah'ın eli vardır) deniyor mu?
CEVAP
Hayır, hiçbir âyette, Allah'ın eli, yüzü var veya başka bir uzvu var denmiyor. Mülk sûresinin ilk âyetinde, (Mülk Allah'ın elindedir) buyuruluyor. Bu bir deyimdir. (Mülkün sahibi de, tasarrufu da Allah’a aittir) demektir. El ile hiç alakası yoktur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki:

Filan belde filan valinin elindedir denilince, hiç kimse o beldenin valinin avucunun içinde olduğunu anlamaz. Çünkü bir belde, elin içine alınmaz. O hâlde burada, istiare vardır. Valinin eli kesik bile olsa, yine aynı ifade kullanılır. (İlcam-ül Avam)

(Falanca dünyayı parmağıyla döndürür) demek de böyledir, parmakla ilgisi yoktur. (Her şey Allah'ın elinde) demek de böyledir. Yani her şey Onun kudreti altındadır. Kur'an-ı kerimde geçen diğer, el, yüz gibi ifadeler hep deyimdir, hakiki manâda değildir. (Allah'ın eli vardır) diyenler, (Müşebbihe) ve (Mücessime) denilen sapık fırkaların mensuplarıdır.

Aklı yoktur
(Görülmeyen şey yoktur) diyenin yoktur aklı,
(Aklı olsa görülür) diyen değil mi haklı?

Domuz eti yemek
Sual: Açlıktan ve susuzluktan ölecek kimse şarap içebilir mi, leş, domuz ve insan eti yiyebilir mi?
CEVAP
Evet, ölmeyecek kadar şarap içmesi, leş, domuz ve insan eti yemesi caiz olur. Ama canlı insanın etinden yiyemez. S. Ebediyye’de, Bezzaziyye fetvasından alınarak deniyor ki:

(Biri, aç olup yemek için leş dahi bulamayana, kolumdan kes de, yiyerek ölümden kurtul dese, kesmesi caiz olmaz. Zaruret hâlinde de, [canlı] insan eti helal olmaz.)

Yine S. Ebediyye’de nafaka bahsinde, (Diri insanın organını, etini yemek caiz değildir) deniyor. Zaruret hâlinde ölü insanın etini yemenin caiz olduğu, fakat vefat etmiş de olsa, peygamberlerin etinin caiz olmadığı Dürr-ül muhtar’da yazılıdır.

Namazda niyet
Sual: Namaz kılarken edilen niyet geçerli olur mu? Mesela oruç tutmaya veya seferi yahut mukim olmaya niyet edilse, geçerli olur mu?
CEVAP
Evet, geçerli olur. Niyet zaten kalble olur.

Naz çekmek gerek
Nazlı biri olsa da, aşka tutulan kişi,
Her zaman hep naz çekmek olmalı onun işi.

7 Mayıs 2013 Salı

Çok sevab kazanmak için

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Arabanın gitmesi için depoya benzin koymak lazımdır. Ne kadar benzin varsa, o kadar yol alınır. Bunun gibi, dine hizmet edenlerin çok başarılı olması, kalblerine gelen enerjinin çokluğuna bağlıdır. İşte o enerjinin ana deposu Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Allahü teâlâ, sevgisini, bütün faziletleri o kalbe yerleştirmiştir. O mübarek kalbden, o feyz kaynağından çıkan Allah sevgisi kimin kalbinde varsa, o kimse, zincirlere vurulsa bile, yerinde duramaz, hizmetlere koşar.

Ticaretin iki eli vardır: Biri mal, diğeri duadır. Dua almak için, insanlara faydalı işler yapmak, mesela cami, hastane, çeşme gibi dua almaya vesile olacak yatırımlar yapmak şarttır. Bu da ticaretle, parayla olur. Eğer ticaret olmazsa bu yatırımlar yapılamaz. Bunlar yapılmazsa da, dua alınamaz. Arabanın benzini duadır. Dua ne kadar artarsa, araba o kadar süratli gider.

Eğer para yoksa hizmet yapılamaz. Önce para kazanmak şarttır. Bunun için, helâlinden çok para kazanmak için, çok çalışmalı. Çünkü İslam âlimleri, (Âhir zamanda para, insanın silahıdır. İnsan canını, sağlığını, dinini ve şerefini parayla korur) buyurmuştur. Hadis-i şerifte de,(Âhir zamanda zenginlik saadettir) buyuruldu.

İyilerin düşmanı çok olur. Hased edenler çıkabilir. Bunun için her şeyi duymamalı. İnsanların kurtulması, âhirette yanmaması için uğraşmalı. Dinimizin doğru olarak yayılması için çalışanlar, Peygamber efendimizin vârisleridir. Allahü teâlâ, sevdiği işi sevdiklerine yaptırır, sevmediği işi, sevmediklerine yaptırır. Allahü teâlânın en sevdiği iş, dinimize hizmet etmektir. Kim dine hizmet ederse din ona sahip çıkar. Dine hizmet eden aziz olur. Ölürken şehid olarak ölür. Emr-i maruf sevabı, savaşta gazaya verilen sevabdan daha fazladır. Bu zamanda en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır.

Kibir ve ucba da dikkat etmek gerekir. Peygamber efendimiz, (Küçük günahtan sakınıp, ucba kapılarak büyük günaha düşmenizden korkarım) buyuruyor. Ucub, ibadet ederek veya günahtan sakınarak kendini beğenmektir. Kendini beğenen de kibre düşer; kibirliden de hayır gelmez.

Halvet nedir?

Sual: S. Ebediyye’nin Setr-i avret bahsinde, (Halvet, tarafeyne göre haramdır) deniyor. Tarafeyn’e göre dendiğine göre, haram değil diyenlerin de olduğu anlaşılmıyor mu?
CEVAP
Tarafeyn ifadesi, İmam-ı a’zam ile İmam-ı Muhammed’i birlikte ifade etmek için kullanılır. Halvet, İmam-ı Ebu Yusuf’a göre mekruhtur. Zaruret olunca bu kaville amel edilir.

Halvet, nikâh düşen bir kadınla, kapalı bir yerde bir süre yalnız kalmak demektir. Bir hadis-i şerif:
(Bir erkek, namahrem [yabancı] bir kadınla yalnız kalırsa üçüncüleri şeytan olur.) [Tirmizî]

Şeytan aralarına girer, her ikisine de vesvese verip günah işlemelerine yardımcı olur. Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Yabancı kadınla yalnız kalmaktan sakının!) buyurunca, oradakiler, (Bir kadının, kayınbiraderi, eniştesi gibi akrabalarla yalnız kalması da mı uygun değil?) diye sordular. (Onlar daha tehlikelidir, ölüm gibidir) buyurdu. (Buharî, Müslim)

Mescit gibi, dışarıdan içerisi görünen herkese açık yerlerde, ulaşım araçlarında, dükkânlarda, başkalarının da içeri girebileceği, kilit olmayan resmi dairelerde yalnız kalmak, halvet olmaz. Bir evin iki odası bir yer sayılmaz. Yani evde başka kimse olmasa da, bir erkekle, ona yabancı olan kadın ayrı odalarda olursa, halvet olmaz.

Kıymetini bilmek
Ehl-i sünnet yolunu, aynen naklettik size,
Kıymetini bilenler, çok dua etsin bize.

Ağda kullanmak
Sual: (Ağdanın içinde, gıda olan şeker de olduğu için, kıl dökmede kullanılması caiz olmaz) deniyor. Ağda yapmak, şekere hakaret mi oluyor?
CEVAP
Fıkıh kitaplarında, (İpek gibi para eden şeylerle, zemzemle, kâğıtla istinca tahrimen mekruhtur. Boş kâğıda da saygı lazımdır) deniyor. Fakat istinca için üretilen tuvalet kâğıdını, havlu gibi kullanmakta mahzur yoktur. Tuz da bir gıdadır, fakat kanalizasyonun donmaması için lağıma tuz koymak caizdir. Bir ihtiyaçtan dolayı şırasını çıkarmak için, gıda olan üzümü ayakla çiğnemek caiz olduğu gibi, yine gıda olan ekmek hamurunu yoğurmak için, ayakla çiğnemek de caizdir. Şeker gıda ise de, kılları temizlemek için yapılan ağdayı, o iş için kullanmakta mahzur yoktur. Çünkü bunlar hakaret kastıyla değil, bir ihtiyaçtan dolayı yapılıyor.

Esrarlı kuş
Bu kuşu herkes bilmez, zordur kavuşmak ona,
Kaf dağında dolaşır, Anka ile yan yana.

Organ nakli caiz mi?

Sual: Cahil biri, (Organ nakli haramdır. Yaşayan kimse ameliyat edilince de eziyet görmüş olur. Eziyet ise haramdır. Şu hâlde ameliyat haramdır. Peygamber, “Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir” buyurduğu için ölünün karnını kesmek, dirinin karnını kesmek gibi haramdır. Ameliyat edilene ve organı alınan ölüye böyle eziyet edilince de, “Müslümana eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allaha eza etmiş olur” hadisine göre, Allah’a eziyet edilmiş olur) diyor. Organ nakli caiz değil mi?
CEVAP
Elbette, caizdir. Çünkü dinimiz, (Bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zaruridir) buyurur. Müslüman uzman doktor, bir hasta için, (Organ naklinden başka çare yok) derse, ölü veya diriden organ nakli caiz olur. Din ayrılığı gözetilmez. (El-Hedyül-İslami)

Zaruret olunca birçok yasaklar mubah olur. Ölünün de, dirinin de, bir yerini kesmek haramdır, ona eziyettir, fakat zaruret olunca, bu haramlık kalkar, çünkü dinimizde, (Zaruretler, yasak olan şeyleri mubah kılar) kuralı vardır. (Mecelle)

İnsanın parçalarını, mesela saçını, böbreğini, sütünü zaruretsiz kullanmak haramdır, fakat zaruret olunca, bu parçaları kullanmak, yani organ nakli caiz olur. (İ. Ahlakı)

İmam-ı a’zam hazretleri, ölmüş bir kadının karnının yarılıp çocuğun çıkarılmasını emretmiş, kurtarılan çocuk uzun yıllar yaşamıştır. (Eşbah)

Bu uygulama, ölünün bir yerini kesmenin, yani ölünün karnının yarılıp böbrek veya başka organın alınmasının, yani organ naklinin caiz olduğunu göstermektedir.

Ölünün bir organını kesmek de ona eziyettir. Ancak kesilen organ, bir Müslümana verilecekse, ölü bundan dolayı zevk alır. Bir kimse, birine iyilik etmek için çok yorulsa, yorulmasından şikâyet etmez, aksine, (Hizmet ettim, iyilik ettim) diye zevk alır. Parasını kaybeden kimse, üzülür, fakat parasını isteyerek bir muhtaca veren ise buna sevinir. İşte bunlar gibi, kurbanlık koyun da, bir Müslümana faydam oldu diye sevinir. O acı, ona zevk verir. Hâlbuki hayvana da eziyet etmek haramdır. Hem de, insana eziyet etmekten daha büyük günahtır. Demek ki, dinimize uygun hareket edilince, eziyet edilmiş olmaz, aksine faydalı iş yapılmış olur.

Âhirette uzuvlar konuşur
Sual: Müslümanın organı kâfire takılsa âhirette, o organ nasıl cevap verecektir?
CEVAP
Şimdiki beden, çürüyüp toprak olacaktır. Başka bedenle mezardan kalkılacaktır. Cevap verecek olan, çürümüş organ değil, yeni yaratılan organdır. Eski organ da olsa, (Ben Müslümandayken şu iyilikleri yapıyordum, kâfire takılınca, şu kötülükleri işledim) diyemez mi? Melekler zaten yazıyor. Allahü teâlânın hesap görmesinde yanlışlık olur mu? Organlar doğru konuşur. (Nur 24)

Ruh madde değildir; bedende, sütteki yağ gibi, bulunmaz. Bunun için kolu kesilenin ruhundan eksilme olmaz. Başkasının yüreğiyle yaşayanın ruhunda değişiklik olmaz. Kalb, et parçası olan yürekten ayrıdır. Yürek, hayvanda da bulunur.

Kalbe, gönül denir. Gönül görünmez, fakat tesirleriyle anlaşılır. Kalb, elektrik cereyanı, yürek de ampul gibidir. Ampuldeki elektriği, ampul ışık verdiği zaman anlıyoruz. Elektrik gibi, kalb de madde değildir, bir yer kaplamaz. Yürekte eserleri görüldüğü için, kalbin yeri yürek denir. Yürek değiştirmek, ampul değiştirmeye benzer. Yani takılan yürekte, takılan kimsenin kalb kuvvetinin tesiri görülür. Ampulün değişmesiyle şehir cereyanında azalıp çoğalma olmadığı gibi, yüreğin değişmesiyle, o kimsedeki kalb kuvvetinin tesiri değişmez.

Ruh, elektriğe benzer. Yanmakta olan bir ampul, sökülünce, yani cereyanla olan irtibatı kesilince, cereyanın bir miktarı kesilmiş olmaz. Başka bir ampul takılırsa, onun da, rezistans telini ısıtıp ışık saçar.

Müslümanın yüreği, kâfire takılınca, onun kalbi yine hep günah işlemek ister. Tersine, kâfirin yüreği, salih birine takılırsa, onun kalbi yine günah işlemek istemez. Yüreğin manevî bir fonksiyonu yoktur. Ölünce çürüyüp gider. İnsan yansa fark etmez, çünkü insan ruhuyla insandır. Beden değişse de ruh değişmez. İnsan, ruhu sayesinde ayakta durur.

Aklı, düşüncesi, ruhu sayesinde vardır. İnsanın vücudu, bir marangozun aletleri gibidir. İnsan ölünce, aletleri olmadığından, ruh bir iş yapamaz. Birine, başkasının bütün organları takılsa, takılan kimsenin aklında, düşüncesinde değişiklik olmaz.

Marangozun eski aletleri yerine, yenileri gelmiş demektir. Alet değişmekle, marangozdaki bilgi, kabiliyet değişmez. Kesmeyen bir testere yerine, iyi kesen bir testere gelmiştir. Kanı, kalbi, beyni de değişse, yine düşünceye tesir etmez.

Son evliya mı?

Sual: Bazıları, (Bizim hocamız son veli idi, artık bundan sonra evliya da, mürşid de gelmez) diyorlar. Böyle söylemek, evliyanın kökünü kurutmak anlamına gelmez mi?
CEVAP
Bütün dünyada başka hiç veli olmadığını söylemek yanlıştır. Günümüzde de evliya zatlar azaldı, görünemez oldular, ama hiç kalmadı denmez. Her asırda üçler, yediler, kırklar gibi evliya zatlar bulunur.

Ayrıca her asırda bir, dini kuvvetlendiren, bid’atleri yok eden müceddid zatlar gelir. Bin senede bir gelen müceddidler de vardır. İki hadis-i şerif şöyledir:

(Her yüz yılda bir müceddid gelir, dini kuvvetlendirir.) [Buharî]

(Her asırda salihler bulunur. Bunlar beş yüz kişi olup, kırkı ebdaldir.) [Ebu Nuaym]

Bu hadis-i şerifleri inkâr etmek tehlikelidir. Tevile yeltenmek de caiz olmaz.

Hazret-i Mehdi de evliya zattır. O da gelecektir. Geldi geçti diyenlere itibar etmemeli.

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Kutb-ül-ebdal veya kutb-i medar her zaman bulunur. Şimdi de vardır. Resulullah efendimiz zamanında da vardı. Bunlara, kutb-ül-aktab da denir; bunları kimse tanımaz. Hatta bazen, kendileri bile kendilerini bilmez. Kutb-i irşad ise, kayyum-i âlemdir. Herkese rüşd ve iman, bunun vasıtasıyla gelir. İslamiyet’i korur. Din-i İslam başıboş kalmaz. Din düşmanları pervasızca, dini yıkmaya, değiştirmeye saldıramaz. (3/3)

Kutb-i ebdal yani kutb-i medar âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşad ise, âlemin irşadı ve hidayeti için feyzlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i ebdalin feyzleriyle olur. İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek ise, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Her zamanda, her asırda kutb-i ebdal bulunur. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz, çünkü âlem bununla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, onun yerine başkası tayin edilir. (Mearif-i ledünniyye)

Pazartesi günü oruç

Sual: Pazartesi günü oruç tutmanın fazileti nedir?
CEVAP
Birçok fazileti vardır:

Hazret-i Ömer ve İbni Abbas hazretleri, Resulullah’ın pazartesi günü doğduğunu, ilk vahyin pazartesi günü geldiğini, Mekke'den pazartesi günü hicret ettiğini, Medine'ye pazartesi günü girdiğini, vefatına işaret sayılan âyetin pazartesi günü indiğini ve pazartesi günü vefat edeceğini, kendisinden duyduklarını bildirmişlerdir. (Müslim, İ. Ahmed, Beyhekî)

Ebu Katâde “radıyallahü anh” anlatır: Resulullah'a “sallallahü aleyhi ve sellem” pazartesi günü oruç tutmanın fazileti sorulunca buyurdu ki:

(Ben o gün doğdum, o gün ilahî vahye mazhar oldum.) [Müslim]

Peygamber efendimiz, pazartesi günü oruç tutmasının sebebi sorulunca, (Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyurdu. (Müslim, Ebu Davud, İ. Ahmed, H. S. Vesikaları)

Pazartesi günü oruç tutmanın başka faziletleri de vardır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ya Bilâl, pazartesi günü oruç tutmayı ihmal etme! Ben o gün doğdum, o gün ilâhi vahye mazhar oldum, o gün hicret ettim, aynı gün de vefat ederim!) [İbni Asakir]

(Ameller, pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Ben de amelimin oruçluyken arz olunmasını isterim.) [Tirmizî]

(Pazartesi ve perşembe, günahlar affedildiği için oruç tutuyorum.) [Müslim]

(Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır.) [Müslim]

(Her ayın perşembe ve pazartesi günleri oruç tutana Hak teâlâ, 700 yıl oruç tutmuş gibi sevab verir.) [İslam Ahlakı]

(Pazartesi ve perşembe günleri bütün Müslümanların affedildiği günlerdir. Yalnız Hak teâlâ, birbirine kırgın ve dargın olanları bağışlamaz, barışıncaya kadar onların kendi kendilerine bırakılmasını emreder.) [Ebu Davud, Nesaî, Tirmizî İ. Mâlik]

(Ameller pazartesi ve perşembe günleri Hak teâlâya arz edilir. Bu iki günde tevbe eden, af dileyen affedilir, yalnız kalblerinde kin ve düşmanlık besleyen kimseler, birbirleriyle barışıncaya kadar affa uğramaz.) [Taberanî]

Hazret-i Âişe validemiz, (Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” oruç tutmak için pazartesi ve perşembe günlerini sabırsızlıkla beklerdi) buyurmuştur. (İbni Mace, Nesaî, Tirmizî – Uhud-ül-kübra)

Dost
Garip olan yayadır, zengin olan atlıdır,
Dosttan konuşmak ise, zenginlikten tatlıdır.

Takva sahibi (!) papaz

Sual: Bir tanıdık, (Ben Avrupa’ya gittim. Papazlarla ve rahiplerle görüştüm. Haramlardan sakınıyorlar, yani çok takva ehli zatlardır. Hayırlarına ve hasenatlarına diyecek yoktur. Bizde öyle Müslümanlara rastlanmaz) diyor. Takva ehli olmak için Müslüman olma şartı yok mu?
CEVAP
Elbette vardır. Müslüman olmayana gayrimüslim denir. Bütün gayrimüslimlerin kâfir olduğunu bizzat Allahü teâlâ ve Resulü bildiriyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Ehl-i kitab [Yahudi ve Hristiyan] olsun veya müşrik olsun bütün kâfirler, Cehennemde ebedî kalırlar.) [Beyyine 6]

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Beni duyup da, bana inanmayan Yahudi ve Hristiyanlar, muhakkak Cehenneme girecektir.) [Hâkim]

Kâfir içki içmese de, zina etmese de, hattâ namaz kılsa, oruç tutsa da, çok büyük camiler yaptırsa da, zerre kadar faydası olmaz. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kâfirlerin iyi işleri engin çöllerde görünen seraba benzer. Susayan kimse onu uzaktan su sanır, ama yanına varınca, umduğunu bulamaz.) [Nur 39]

(Kâfirlerin faydalı işleri fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küller gibidir. Âhirette o işlerin hiç faydası olmaz.) [İbrahim 18]

(Kâfirlerin [iyi olarak] yaptığı bütün işler, Kıyamette boşa gider.) [Tevbe 17]

(Papazlar takva ehlidir) diyenler, ya İslamiyet’i bilmiyorlar veya art niyetli kimselerdir.

Sohbet
Halk indinde, muteber bir şey yok, devlet gibi,
Var mı devlet cihanda, sıhhatte sohbet gibi?

Mürtede hüsnüzan
Sual: S. Ebediyye’de, (İslam dinine inanmayanlar öldükten sonra, bunlar için, “Belki tevbe etmiştir” demek boştur. Bunların zulüm yapan azalarının iyilik etmesi, diliyle dua etmesi ve mazlumları hoşnut edecek vasiyette bulunmaları gerekir. Böyle tevbe etmeyen mürtedlerin ölülerine hüsnüzan edilmez) deniyor. Kâfirin, mürtedin iyiliğinin ve dua etmesinin ne faydası olacak ki?
CEVAP
Elbette kâfirin ve mürtedin iyiliklerine sevab verilmez, fakat bazı kimseler, bir kâfir veya bir mürted ölünce, (Belki ölmeden önce tevbe edip Müslüman olmuştur. Hüsnüzan etmek gerekir) diyorlar. Burada, böyle söyleyenlere cevap veriliyor, yani (Dinimizde hüküm zahire, görünüşe göre verilir. Tevbe ettiğini, pişman olduğunu gösteren bir alamet yoksa hüsnüzan edilmez, Müslüman kabul edilmez. Bu alametler de, zulmünün aksini gösteren hareketlerdir) denmek isteniyor. Tevbe ettiği biliniyorsa, o zaman hüsnüzan ediliyor. Tevbe ettiği bilinmiyorsa, tevbe etmiştir diye hüsnüzan edilmez. Tevbe etmiş bile olsa, biz bilmediğimiz için, hüsnüzan etmeyişimizin vebali olmaz, çünkü açıktan işlenen günahların tevbesi açık olur.

Cünübün dua okuması
Sual: Cünüpken veya hayzlıyken, dua âyetlerini dua niyetiyle okumak caiz midir? Âyet-el kürsi’yi ve İhlâs suresini de dua niyetiyle okumak caiz midir?
CEVAP
Rabbena âtina, Rabbenağfirlî gibi dua âyetlerini, dua niyetiyle okumak caizdir. Fatiha suresini de, Besmele ile veya Besmelesiz dua niyetiyle okumak caizdir. Âyet-el kürsi ve İhlâs sûresi dua değildir, bunları cünüp veya hayzlı okuyamaz.

Seferde mukime uymak
Sual: Misafir, öğle namazını, mukim imamla birlikte kılmaya başlasa, sonra abdesti bozulsa, abdest almaya gitse, gelince namazın kılınmış olduğunu görse, yeniden kendi başına yalnız namaza başlayınca, seferi olduğu için iki rekât mı kılması gerekir, yoksa imama uyunca dört rekât kılması gerektiği için yine dört rekât mı kılması gerekir?
CEVAP
Seferi olduğu için iki rekât olarak kılması gerekir, çünkü artık imama uyması bozulmuştur.

Kendi görüşünde ısrar

Sual: Danışmadan kendi aklına uyarak hüküm vermenin, kendi görüşünde ısrar etmenin dindeki hükmü nedir?
CEVAP
İstişare etmeden kendi görüşüne uyanın sonu felakettir. Çünkü Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Kendi görüşünde ısrar eden hüsrana uğrar) buyurmuştur. (Şir’a şerhi)

İmam-ı Ebu Yusuf'un yüzüğünde, (Men amile bi-re’yihi nedime) yazılıydı. (Ehline danışmadan, kendi görüşüyle hareket eden pişman olur) demektir. Kendi görüşünde ısrar etmeyip, istişarenin, ehline sormanın önemini bildirmektedir. Hele Kur’an-ı kerimden kendi anladığına uymak daha büyük felakettir. Bir hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi kendi görüşüyle açıklayan kâfir olur) buyuruluyor. (Deylemî)

(Benim görüşüm doğrudur) diye ısrar etmek, hakkı kabul etmemek, inat olur. İki hadis-i şerif şöyledir:
(Allahü teâlânın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmemekte inat edendir.) [Buharî]

(Bilmediği konuda inat edene, inadından vazgeçene kadar Allahü teâlâ gazap eder.) [İbni Ebi-d-dünya]

Güzellik
Ne de olsa bulunur, bir güzellik çirkinde,
İnci gibi görünür, beyaz dişler zencide.

Gayrimüslimlerle dostluk
Sual: Hristiyanlar düşman bilinip, (Siz kâfirsiniz) denirse, savaşılırsa, onlara dinimizi anlatamayız. Onlara hoş davranıp, dinlerine saygı göstermek gerekmez mi?
CEVAP
Dinimizi anlatmak için, diğer kâfirler değil de, niye özellikle Hristiyanlar tercih ediliyor? Sanki aralarında iş bölümü yapılmış gibi, başkaları da Yahudileri şirin göstermeye çalışıyor. Gayrimüslimlerin Müslümanların dostu olamayacağını Allahü teâlâ bildiriyor. Onları dost bilmeden, uygun şekilde emr-i maruf yapılır.
İslam dini yeni gelmedi. 1400 yıldır dünyada Müslümanlarla gayrimüslimlerin aynı ülkelerde beraber yaşadıkları da olmuştur. Osmanlılar ve onlardan önceki Müslümanlar, gayrimüslimleri dost bilmediler, fakat hepsiyle iyi geçinerek, onlara güler yüz göstererek, aynı yerde yaşadıkları gayrimüslimlere yaşayışlarıyla örnek oldular. Onlara kötü davranmadılar. Merhametli davranarak çoğunun Müslüman olmasına sebep oldular. Zaten yüzlerine karşı siz kâfirsiniz diye hakaret etmek, günah olur.

Cihad da, kâfirlerin şahsına karşı yapılmadı. Cihad, İslam devletinin, insanların İslam dinini işitmelerine, Müslüman olmalarına mani olan zalim diktatörlerin ordularıyla savaşması demektir. Böylelikle fethedilen yerlerdeki gayrimüslimlerden bir kısmı, İslamiyet’in adaletini, güzelliğini, Müslümanların örnek hayatını görerek Müslüman oldular. Müslüman olmayanlar bile, bu adalet sayesinde dünyada rahat ve huzur içinde yaşadılar.

Yemek için ücret
Sual: Dinimize göre kadın evde yemek pişirmek zorunda olmadığına göre, yemek yaparsa, bunlar için kocasından ücret istemesi gerekir mi? Kadın yemek yapmazsa kadının yiyeceğini erkeğin getirmesi gerekmez mi?
CEVAP
Kadın ücret istemez. Kendisine yaptığı yemekten kocasına da verir. Müslüman kadınlar bu ihsanı kocalarına yapmışlardır. Kadın yemek pişirmem derse, pişir diye zorlanamaz. Kocası ona peynir, zeytin gibi şeyler getirir. (Hindiyye)

Kur’an olan CD
Sual: Kur’an-ı kerim bulunan CD’leri abdestsiz tutabilir miyiz?
CEVAP
Hayır.

Uyum içinde olmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir hizmette başarılı olmak için, dengeyi gözetmek gerekir. Hem hizmetin kendisinin sıhhatli olması, hem de insanlara sağlıklı şekilde ulaşması için dengenin sağlanması gereklidir. Hizmet unsurlarının her birinin, tıpkı vücuttaki organlar gibi ayrı ayrı görevleri ve kıymetleri vardır. Uyumlu çalışmaları gerekir. Bir tarafa kıymet verip diğer tarafa gereken önemi vermemek dengeyi bozar. Denge bozulunca da sistem bozulur.

Dengeyi sağlamanın ana unsuru tam bilgidir. 
Eğer bilgi idareciye doğru ve eksiksiz gelmezse, yapılan iş bir tarafa doğru eğilir, çünkü gelen bilgi noksandır. Gelen bilgiler harmanlanıp emîre sunulmalıdır. Karar verecek tek merci, emîrdir. Dine hizmette, emîrin dışında hiç kimsenin, tek başına, sorumsuzca adım atması uygun değildir. Aksi hâlde çok büyük zarara girilir.

İslamiyet’in dışına çıkılmış ve denge, temelinden sarsılmış olur. Dünyada ve âhirette, bu hizmetlerin sorumluluğu, emîre aittir. Bütün yardımcıları ise ancak onun müşavirleridir. Bu kadar mesuliyeti olan emîre yardımcı olmanın birinci yolu da, bilgiyi tam ulaştırmaktır.

Yorum katmadan
Su hedefine eksilmeden giderse, vardığı nokta hayat bulur. Suyun ulaşmadığı yer, ölür. Bunun gibi, emîrin istek ve talimatları, en uzak yerdekiler dâhil, bütün görevlilere, en kısa zamanda yorum katmadan ulaşmalıdır. Eğer son noktaya ulaştırılamazsa ve (Emîrimiz, galiba bunu demek istedi, biz bundan şöyle anladık) diyerek, kendi yorumuna göre hareket edilirse, o zaman problemler çıkar.

Burada arzu edilen iki ana nokta var: 
Birincisi sürattir ki, mutlaka lazımdır, çünkü süratini kaybeden şirket, devlet ve millet kaybeder. İkincisi sıhhatli bilgidir. Yani, bilgiyi bozmadan en uç noktaya kadar ulaştırmaktır.

Bilgi, hepimizde emanettir. Bilgi olarak, dinimize hizmet ederken edindiğimiz her şey emanettir. Bilgiyi kasten yerine, ehline vermeden, kayıtlara geçirmeden ölenin çenesi kabirde açılmaz.

Dengeyi bulmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İdarecinin çizdiği dairenin dışında hizmet etmeye çalışmak, daima, hem çalışana hem de büyüklere sıkıntı verir. Çünkü dine hizmet edilen yer, bir vücut gibidir. Vücudun her tarafı düzgün olsa, fakat mesela kulağın biri çok büyük, gözün biri çok küçük olsa çirkin görünür. Bütün vücudu en güzel şekilde korumak ve dengede tutmak lazımdır. Herhangi bir tarafı çok geliştirmek, öbür tarafı ise ihmal etmek dengeyi alt üst eder. Bu bakımdan dengeyi korumak çok önemlidir. Allahü teâlâ, yerdeki ve göklerdeki her şeyi bir hesap ve denge içinde yaratmıştır. Hiçbir yerde bozukluk, lüzumsuz bir şey yoktur.

Dünyanın dönmesi, havadaki oksijen, karbondioksit ve azot miktarının dengesi, suyun içindeki denge, bitkilerdeki denge, insan vücudunda kan dolaşımındaki denge, kâinattaki dengelerden sadece birkaçıdır. Vücudun bir yerindeki denge biraz bozulunca, çeşitli hastalıklar başlıyor. Bu sefer doktorlar, birçok ilaçla o dengeyi tekrar kurmaya çalışıyorlar. O ilaçlar da bazen, başka bir dengeyi bozuyor. Dengenin önemini buradan da anlamaya çalışmalıdır.

Dengeyi bulmak, orta yolu bulmaktır. Esas başarı, her şeyin ortasını bulabilmektir. Bunu yapabilen başarılıdır. Peygamber efendimizin en önemli özelliklerinden biri de, her işinin dengeli olmasıydı. Yani her şeyin ortasını yapardı. Ne aşırı uyku, ne aşırı uykusuzluk. Ne aşırı yemek, ne aşırı açlık. Ne aşırı gülmek, ne aşırı ağlamak. Her yaptığı, vasat üzereydi. Hadis-i şerifte de, (Hayr-ül-ümûr evsâtühâ = İşlerin en iyisi vasat olanıdır) buyuruyor. Vasat yani orta yolda olması, dengeli olması demektir. Ticarette de ana kural budur.

Bugün bütün hesaplar bu orta yolu, dengeyi bulabilmek içindir. Çünkü başarı ve fayda buradadır. Bu dengenin ilerisi de, gerisi de, başarısızlığı ve zararı artırır. Mesela, vücuda lazım olan ilacı, dozundan çok almak daha iyi değildir. Hattâ zararlıdır. Hâlbuki ilaçtır, ne kadar çok alınırsa o kadar iyi gelmesi gerekirdi. Onun için, başarılı olmak, her şeyi kendi kuralı içerisinde, tam dengede yapabilmektir. Çünkü Allahü teâlâ her şeyi bir kanun, bir kural içinde yaratmıştır. Bu orta yolu bulan, başarılı olur. Onu bulamayan da hep bocalar durur.

Kibir ve ucub insanı felakete götürür

Sual: Yaptığım işleri beğeniyor, (Başkası böyle güzel yapamaz) diyorum. Başkalarını kendime güldürmemek için işimi düzgün yapmaya çalışıyorum. Bunlar kibir midir, ucub mudur?
CEVAP
Başkalarını değil, Allah'ın bize ne diyeceğini düşünmeliyiz. Hangi iş olursa olsun, (Allahü teâlâ, bu iş için bize ne der?) diye düşünerek yapmalıdır. Allah bizden razı ise, bütün dünya bize gülse ne çıkar? Tersine, Allah razı değilse, dünya bizi el üstünde tutsa neye yarar?

Kibir, kendini başkasından üstün göstermek; ucub ise, kusurlarını görmeyip, ibadet ettiği için kendini ve ibadetlerini beğenmek, başkasından kendini üstün bilmektir. Buna egoizm de denir. İki hadis-i şerif:
(Ucub felakete götürür.) [Beyhekî]

(Ucub sahibi, dilsiz ve sağır olarak; kibirli ise, katrandan elbise giyerek haşrolur.) [Tibyan]

Hiç kimsenin bulunmadığı yerde insan ucba kapılabilir, fakat kibirli olamaz. Çünkü insan, kimse olmasa da kendini ve işini beğenebilir, fakat kimse olmadığı için, kendini büyük gösteremez, kibirlenemez. Ucub, yaptığı iyi işler sebebiyle kendini beğenmektir. Kendini beğenen, başkalarından üstün görebilir. Bu da kibirdir. Yani ucubdan kibir doğar. Hadis-i şerifte, (Zerre kadar kibir sahibi, Cennete giremez) buyuruluyor. (Taberanî)
O hâlde, insanların ne diyeceğine değil, Allah'ın ne diyeceğine önem vermeli, kibirden ve ucubdan çok sakınmalıdır.

İki şeyin hasreti
Hasrette iki şeyin, bulunmaz asla eşi,
Biri giden gençliktir, diğeri din kardeşi.

Müstecab dua
Sual: Bir arkadaş, (Bana müstecab dua et!) diyor. Bu ne demektir?
CEVAP
Müstecab, icabet edilen yani kabul olan dua demektir. Bunu söylemekle, (Bana, kabul olacak dua et!) demek istiyor. Müstecab olan, yani kabul edilen dualar çoktur. Bazılarını bildirelim:

(Düâ-i zahrul gayb icabete makrundur = Gıyaben yapılan dua, icabete daha yakındır) buyuruluyor. Bu, (Bir müminin, diğer müminin arkasından yapacağı dua makbuldür, kabul olur) demektir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir Müslümanın din kardeşinin arkasından ettiği hayır dua kabul olur. O kimse, dua edince, bir melek, “Âmin! Kardeşin için ne istiyorsan, aynısını Allah sana da versin” der.) [Müslim]

Demek ki müstecab dua isteyen, şunları söylüyor:

1- (Arkadan, gıyabımda bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(En tez kabul olunan dua, kişinin din kardeşi gıyabında ettiği duadır.) [Buharî]

2- (Mübarek gecelerde bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Şu beş gecede yapılan dua kabul olur: Regaib, Berat ve Cuma gecesi ile Ramazan ve Kurban bayramının birinci gecesi.) [İbni Asakir]

3- (Salevat getirerek bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Dua perdelidir, salevat getirilince, perdeler yırtılır, dua kabul olur.) [Taberanî]

4- (Seher vaktinde bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Gece seher vaktinde yapılan dua kabul olur.) [Tirmizî]

5- (Hatim yapınca bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Hatim yapanın duası kabul olur.) [Beyhekî]

6- (Namazlardan sonra bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Beş vakit namazlardan sonra yapılan dua kabul olur.) [Buharî]

7- (Oruçluyken bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Oruçlunun duası reddedilmez.) [Tirmizî]

8- (İsm-i a’zam okuyarak bana dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(İsm-i a'zamla edilen dua kabul olur ve dileği yerine gelir.) [İbni Mace]
İsmi a'zam duası hakkında sitemizde yeterli bilgi vardır.

9- (Cuma günleri bana çok dua et!) diyor. Bir hadis-i şerif:
(Cuma günü sabahtan akşama kadar çok dua etmeli; çünkü cuma günü icabet vakti vardır; dua o zamana tesadüf ederse, edilen dua kabul olur.) [İ. Nevevî]

10- (Kabul olup olmayacağını hiç düşünme, yeter ki sen bana dua et! Dua kabul olur) demek istiyor. Üç hadis-i şerif:
(Rabbiniz kerimdir, kendine açılan eli boş çevirmekten hayâ eder, edilen duayı kabul eder.) [Tirmizî]
(Allahü teâlâ, birine dua etmesini takdir etmişse, kabul etmeyi de takdir etmiştir.) [Ebu Nuaym]
(Dua etme arzusu gelince, dua edin! Çünkü bu arzu, duanın kabul olacağına alamettir.) [Tirmizî]

Aşkın ateşi
Sönmez aşkın ateşi, gönülden gönle akar,
Mâşuktan başkasını, ne varsa hemen yakar

Günah zarar vermez

Sual: Hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın sevdiği kula, günah zarar vermez) buyuruluyor. Günahın zarar vermemesi ne demektir?
CEVAP
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: (Günah zarar vermez) ifadesinden maksat, (Allahü teâlâ, sevdiği kulunu günah işlemekten korur) demektir. Evliya zatlar, peygamberler gibi günah işlemekten masum değildir, günah işleyebilir. Ama Allahü teâlâ onlardan bazılarını günah işlemekten koruduğu için günahın zararından kurtulmuş olurlar. Evliya olmadan önce işlediği günahlar da kast edilmiş olabilir. Çünkü tevbe edince günahları affolur. (2/44)

Şu hâlde, günahın zarar vermemesi, (Tevbe edilen günahlar affolduğu için, günah üzere kalmaz, bunların kendisine zararı olmaz) veya günah işlemeyeceği için, (Günahın ona zararı dokunmaz) demektir.

Nazı bırakmalı
Hak yola baş koyanın, harika olsa da pek,
Nazlanmayı bırakıp, hep naz çekmesi gerek.

Azizlik etti demek
Sual: Bir alet bozulunca, (Azizlik etti) deniyor. Telefon bozuluyor, mesajı çekti sanıyor çekilmeyince, (Muziplik yaptı, bizi aldattı) anlamında, (Telefonun azizliğine uğradım) deniyor. Aziz güzel bir isim olduğuna göre böyle söylemek caiz midir?
CEVAP
Aziz, (İzzet sahibi, mağlup edilemeyen ve daima her şeye galip olan) mânasında Esma-i hüsna’dan Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. Ayrıca izzetli, şerefli, ermiş, evliya zat gibi mânalara da gelir. Böyle güzel ismi kötü yerde kullanmak, alay etmek caiz olmaz. (Falanca zatın evliyalığına maruz kaldı, Allah'ın azizliği beni yaktı) gibi çirkin mânalara gelir. Bilerek, kasten böyle söylemek küfür olur. Bilmeden, kasıtsız söylenmişse mazur olabilir.

Tek ayağa mest olmaz
Sual: Bir ayağı kesik olan, öteki ayağına mest giyebilir mi? Bir de mestin biri ayaktan çıkınca, onu yıkayıp ötekine mesh etmek caiz olur mu?
CEVAP
Mestin biri ayaktan çıkınca, iki ayağı da yıkamak lazımdır. Bir ayağı kesik olan, diğer ayağına mest giyip onun üzerine mesh edemez.

İşin özü
Nakille bildirdiler, bize işin özünü,
Yabana atmamalı, büyüklerin sözünü.

Allah'ın huzuruna durmak

Sual: Bir felsefeci, (Namaza Allah’ın huzuruna çıkıyorum diyen müşrik olur, çünkü her an Allah’ın huzurundayız. Allah’ın huzuruna çıkmak tâbiri şirktir. Miraç’ta Allah'ın huzuruna çıkma işi de, Allah’a mekân tayin etmek olur ki, bu da şirktir) diyor. Âhirette de Allah’ın huzuruna çıkmayacak mıyız? Mirac hak değil mi? Bu hususta âyet ve hadis yok mudur?
CEVAP
Felsefeci de, diğer sapıklar gibi Müslümanları şirkle damgalamaya çalışıyor. Müslümana müşrik diyenin kendisi küfre düşer. Allah’ın huzurundan maksat, manevi huzurdur. Madde, cisim olarak huzur değildir. Allahü teâlâ, (Ben kuluma şah damarından daha yakınım) buyuruyor ki, bu yakınlık da manevidir. Resulü de, (Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secdede olduğu zamandır) buyuruyor. (Müslim)

Bu da manevî yakınlıktır, yoksa secde edenin yanında demek değildir. Huzura çıkmakla ilgili iki âyet meali:
(Huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun!) [Maide 96]

(Allah’ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar, en büyük ziyana uğramıştır.) [Enam 31]

Birkaç hadis-i şerif de şöyledir:

(Allahü teâlâ şöyle buyurur: Benim huzurumda durmaktan korkan kullarıma, rahmet ederim, sevablarını veririm ve korktuklarından da emin ederim.) [Deylemî]

(Dünyadan azıksız ayrılıp Allah'ın huzuruna iyi amelsiz çıkan hüsrana uğrar.) [İbni Neccar]

(Kim ki, Allahü teâlânın huzuruna varmayı severse, Allah da onun kendi huzuruna gelmesinden hoşlanır.) [Buharî]

(Ödememek niyetiyle borçlanan, Allah’ın huzuruna hırsız olarak çıkar.) [İbni Mace]

Daha birçok hadis-i şerifte (Allah'ın huzuru) tâbiri geçmektedir. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselamla Tur Dağı’nda konuştu. Tur Dağı Allah’ın mekânı mıdır? Elbette, değildir. Cennete giren müminler de, Allahü teâlâyı nasıl olduğu anlaşılmadan görecektir. Cennet de Allahü teâlânın mekânı değildir. Allahü teâlâ mekândan münezzehtir. Mutezile, Cennette, Allahü teâlânın görülmesini de inkâr etmiştir. Nakli değil de, aklını ölçü alan böyle sapıklara itibar etmemelidir!