27 Eylül 2012 Perşembe

Evlenene yardım

Sual: (Ev alanla evlenene Allah yardım eder) atasözü doğru mudur? Evlenecek olan fakire Allah yardım eder mi?
CEVAP
Atasözleri genelde âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin açıklaması mahiyetinde olur. Bu söz de, diğer atasözleri gibi doğrudur. Nur suresinin (Aranızdaki bekâr [veya dul] köle ve cariyelerden [evlenecek durumda olan] salihleri evlendirin! Eğer onlar fakirseler, Allah kendi lütfuyla onları zenginleştirir. Allah’ın lütfu boldur. O, her şeyi hakkıyla bilendir) mealindeki 32. âyet-i kerimesiyle, Deylemi’nin bildirdiği (Rızkı evlilikte arayın!) hadis-i şerifi gereğince, evlilik genelde rızık bolluğuna ve nimet çokluğuna sebep olur.

Kur’an mahlûk değildir
Sual: Kur’an-ı kerim mahlûk olmadığı gibi mucize de değil mi?
CEVAP
Elbette mahlûk değildir ve mucizedir. Aksini yazan hiçbir Ehl-i sünnet kitabı yoktur. Mahlûk sonradan yaratılmış demektir. Kur’an-ı kerim Allah’ın kelamıdır. Diğer sıfatları gibi, kelam sıfatı da, ezelî ve ebedîdir.

Kur’an-ı kerime mahlûk diyen için Allah’ı inkâr etmiştir hükmüne varılır. Hadis-i şerifte, (Allah’ın kelâmı mahlûk değildir) buyurulmuştur. (Berika)

Beyheki, Ebu Davud gibi hadis kitaplarında, (Allah’ın kelâmı mahlûk değildir) hadis-i şerifi bildiriliyor. Selef-i salihin de bu hususta ittifak etmiştir. (Milel ve Nihal)

Kur’an-ı kerim kelam-ı ilahidir, mahlûk [yaratık] değildir. (Emali kasidesi)

(Kur’an mahlûktur) diyen kimse kâfirdir. (Hindiyye, Riyad-ün-nasihin)

Ahmed bin Hanbel, (Kur’an mahlûktur diyen kâfirdir) demiştir. (Kurtubi)

Kur’an-ı kerim mahlûk değildir. (İhya)

Kur’an-ı kerimin mucize olduğunu inkâr eden hiç kimse yoktur. Peygamber efendimizin en büyük ve devam eden bir mucizesidir. Her kitapta mucize olduğu yazılıdır.

Kur’an-ı kerim on ayrı bakımdan mucizedir. (Kurtubi)

Demek ki, Kur’an-ı kerim mahlûk olmayan bir mucizedir. Bu hükmü, Mutezile sapık fırkasının inkâr etmesinin önemi yoktur.

Ne muradın varsa
Sual: (Allah, ne muradın varsa, gönlüne göre versin) deniyor. Böyle dua uygun mu?
CEVAP
Mahzuru olmaz, ama bu, fâsıklara, kötü kimselere söylenmez. Çünkü onların muratları ekseriya kötü olur. (Hakkında hayırlısı neyse, Allah onu nasip etsin) diye dua edilebilir.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Allah diyen aziz olur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allah diyen aziz, para diyen rezil olur. Herkes bu iki kutup etrafında toplanmıştır. Bir kısmı Allah yolunu, bir kısmı paranın yolunu tutmuştur. Paranın yolunu tutan, daima hüsrana uğrar ve Cehennemin dibine gider. Allah diyen, bol paraya kavuşur, parasını hep hayra sarf eder. İnsanların değil, Allah’ın kıymet verdiğine kıymet verir, çünkü insan fanidir. Onun verdiği değer de fanidir. Allah’ın verdiği değer ise bakidir, çok kıymetlidir.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hak yolu bulması şöyle anlatılır:

(Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan inip, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını görür. Dikkat edince, kutunun içindeki susamı kuşun yediğini görür. Daha sonra başka bir yeri gagasıyla eşer ve o kutuda bulunan suyu içer. Tekrar gagasıyla gömüp ağaca çıkar. Topraktaki kutuların yerleri belirsiz hâle gelir. Bunları görünce, Allahü teâlâya tevekkül etmenin hakikatini anlar ve tevekkül etmeye karar verir. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaşır. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın bulur. Küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıdır. Altınları fakirlere dağıtır, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yatar. Uyandıkça, yazıyı öpüp, başına koyar, gözüne sürer. Gece rüyasında, (Allah’ın ismini aziz tuttun. Sen de aziz ol!) derler. Sonra uyanır. O anda, gönlü ve içi nurla dolar.) Kendisi de şunu anlatır:

(Bir gün dağda dolaşırken bir topluluk gördüm. Herkesin belli bir rahatsızlığı var. (Burada ne yapıyorsunuz?) diye sorduğumda, (Şu mağarada bir âbid var, her yıl bir sefer dışarı çıkar, bize okur, hepimiz şifâ buluruz) dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Beyaz sakallı heybetli bir zat çıktı. Heybetinden sanki dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, bir şeyler okudu, onlara doğru üfledi. Okumalarını bitirip mağaraya girerken eteğine yapışıp (Milletin bedenî hastalığına okuduğunuz gibi, benim de kalbî hastalığıma şifa okur musunuz?) dedim. Bana hiç bakmadı bile ve eteğini elimden çekip, (Sen Rabbini bırakarak benim yanıma gelme, git Rabbin için çalış!) dedi. Ondan sonra kemâle geldim.)

Plaka satmak

Sual: Araba plakasını satmak veya kiraya vermek caiz midir?
CEVAP
Belli bir para karşılığı, ferağ ile kullanma hakkını verebilir. Buna satmak değil, devretmek denir. Âmiri kabul ederse, bir memur, hava parası alarak, görevini başkasına devredebilir. (S. Ebediyye)

Uçkuru sarkıtmak
Sual: Bazı bölgelerde, erkek veya kadın tarafından giyilen şalvarın uçkurunun uçlarını sarkıtmak caiz midir? Zünnar sayılır mı?
CEVAP
Hayır, zünnar sayılmaz, sarkıtmak caizdir. Ancak yine de, zünnara benzememesi için uçlarını sarkıtmamalıdır.

Takkenin alnı kapatması
Sual: Secde ederken, kadınların başörtüsü, erkeklerin saçı veya takkesi alınlarına gelse, mahzuru olur mu?
CEVAP
Evet, tenzihen mekruh olur. Alın, çıplak olarak secdeye değmelidir.

Hep istiğfar etmeli
Sual: Tevbe edilip bir daha işlenmeyen bir günah için, hatırlayınca yine tevbe etmek gerekir mi?
CEVAP
Evet, her hatırlayışta tevbe istiğfar etmeli ki pişman olduğumuz belli olmalıdır.

Zırhını tak

Gafletle gezip tozma, ölüm gelir muhakkak,

İmanlı ölmek için, ibadet zırhını tak!
 

Sünnete uymak

Sual: Bir hoca, sarık, cübbe ve entari giymek gibi sünnetlere yapışanın şehid sevabına kavuşacağına dair hadis vardır, diyor. Bu doğru mudur?
CEVAP
Çok yanlıştır. Haramlardan kaçmayan ve farzları yapmayan kimse, en şahaneler elbiseler giyse şehit olamaz.

O hadis-i şerifteki Sünnet kelimesi, İslamiyet anlamındadır. Konuyla ilgili hadis-i şerifin meali şöyledir:

(Ümmetimin arasında fitne fesat yayıldığı zaman sünnetime uyana, [Ehl-i sünnet itikadına uyup, dinin bildirdiği ibadetleri yapıp haramlardan kaçana], yüz şehid sevabı vardır.) [Hâkim]

Sünnet kelimesi, yalnız olarak kullanılınca, genelde İslamiyet anlaşılır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir zaman gelecek ki, ortalık bozulduğu zaman sünnetime [İslamiyet’e] tutunmak avuçta ateş tutmak gibi olacaktır.) [Hâkim]

Şeyh-ul-İslam İbni Kemal Paşa, Şerh-ı hadis-i erbain kitabında, (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini açıklarken, (Bu hadis-i şerifteki Sünnet, İslamiyet demektir, çünkü büyük günah işleyen mümin şefaate kavuşur) buyuruyor. Bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

(Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [Nesai]

Demek ki Sünnet kelimesi tek başına kullanılınca, İslamiyet ve Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı anlaşılıyor.

Sünnetle farz arasında
Sual: Sünnetle farz arasında Allahümme entesselam…’dan başka bir şey okunmadığına göre, kitaplarda sünnetle farz arasında okunması bildirilen duaları da mı okumamak gerekir?
CEVAP
Bu genel kaidedir. Her kaidenin istisnası olabilir. Bu istisna için bir örnek:

Kırk gün sabah namazının sünnetiyle farzı arasında 41 kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mim, Fatiha’nın Lam harfi ile birlikte okunur. Yani (Rahîmilhamdü) denir. Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, eceli gelmemiş olan hasta şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)

Namaza uyandırmak
Sual: Namazı kerahat vaktine veya kazaya kalacak olanı uyandırmamak günah mıdır?
CEVAP
Fitneye sebep olmayacaksa, uyandırmamak mekruh olur. Eğer söz vermişse, o zaman uyandırmamak haram olur.

Niçin yaptın?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünya melundur. Dünyada Allah için olmayan şeyler de melundur. Mesela kılınan namazlar, tutulan oruçlar bile, Allah için değilse melundur. Yani hiçtir, reddedilmiştir, üstelik cezaya lâyıktır.

Âhirette herkes, yapılan her şey için, (Niçin yaptın?) sorusuna cevap verecek. Allah için olanlar alınacak, başka maksatlarla yapılanlar atılacaktır.

Çok mübarek bir zatın, çok da iyi bir ahbabı varmış. Bir araya gelip, namaz kılarlar, Kur’an-ı kerim okurlar, teheccüde kalkarlar, zikrederler. Yıllar böyle geçerken, arkadaşı bir ara gelmez olur. Yanındakilere, (Bizim böyle böyle bir kardeşimiz vardı, ne oldu?) diye sorar. (Efendim, o ölüm döşeğinde, ağır hasta!) derler. O zat, (Hemen ziyaretine gidelim) der. Gelip bakarlar ki, odanın ortasına kendisini atmış, gözleri fırlamış, yüzü kapkara, saçları dimdik, şekli insana benzemiyor. Allah muhafaza etsin! Korku içinde hemen yanına eğilip, sesli olarak der ki:

- Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü.

Arkadaşı itiraz eder:

- Onu bana sakın söyleme!

- Arkadaş, sen böyle değildin, takva ehli bir zattın, ne oldu sana böyle?

- Ben bütün ibadetleri, hizmetleri yalnız insanların takdiri için, herkes benden bahsetsin, (Ne mübarek zat) desinler diye yaptım, benim âhiretle, dinle alakam yoktu.

- Peki, ne olacak şimdi?

- Bu hâl benim başıma birkaç kere geldi. Defalarca ölüm hastası oldum. Tevbe ettim, Rabbim kabul etti, affetti. Çok rahat yaşamaya başladım. Artık bir daha öyle düşünmeyeceğim dedim, ama daha beterini düşündüm. Hattâ evde yalnız başıma olunca, daha büyük günahlar işlemeye başladım. Sonra hastalandım, daha da beter oldum, Allah’a yalvardım, yine Allah affetti. Bir müddet geçti, yine aynı, hiç değişen bir şey yok. Sözümde hiç duramadım. Şu anda Kelime-i şehadetle aramda öyle bir duvar var ki, onu delmem mümkün değil. Ben bu yolda öleceğim, beni bırakın!

Arkadaşı mecburen çıkıp gider, biraz sonra da feci şekilde öldüğü, yüzü hayvana döndüğü haberini alır. Bunlardan ibret almalı, her işi, her ibadeti Allah rızası için yapmalıdır.

Yüz Daha Versen Yüz Uman Yüzler Bilirim,




Yüz Daha Versen Yüz Uman Yüzler Bilirim,
Yokuşlara Kardeş Olan Düzler Bilirim,
Dünya Öküzün Üstünde Derler Ama,
Dünyanın Üstünde Nice Öküzler Bilirim. . . !

Necip Fazıl Kısakürek

17 Eylül 2012 Pazartesi

Cömertlik ve idarecilik

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


İyilik, cömertlik, insanlara hizmet, Allahü teâlânın çok sevdiği bir ahlaktır. Bu, her kula nasip olmaz. Eğer bu ahlak bir kâfirde varsa, onun imana kavuşma ihtimali çok yüksektir. Peygamber efendimiz, bu güzel ahlak sahibi insanlara, ölümlerine yakın görünüp, (Senin çok iyiliklerin var, ama iman etmedikçe bunların faydası olmaz. Ben Allah'ın resulü Muhammed aleyhisselamım. Eğer beni tasdik edip, Kelime-i şehadet getirirsen Cennete gidersin) buyurur. Çoklarına da, iman nasip olur, kelime-i şehadeti getirir, oradakiler de duyar ve ondan sonra imanla ölür.

Cömertlik, kökü Cennette, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Bu dallar, cömertleri kendilerine yapıştırır. Cömertler, bu ağacın dallarına, istese de, istemese de yapışır, çünkü onların iradesinde değildir. Mıknatısın metali çektiği gibi, o ağacın dalları da cömertleri kendine çeker. Sonra, ağaç dalları Cennete gidince, dallara yapışmış olanlar da böylelikle Cennete gider. Fakat ne kadar cömert olursa olsun, imanı yoksa, Cennet'e giremez, Cehennem'de sonsuz kalır.


Biz Allahü teâlânın kullarına nasıl davranırsak, yüce Allah da bize öyle davranır. Yani, affedersek, Allah'ın affettiği kul oluruz. Verirsek, O da bize verir. O, kullarına yapılan iyilikleri sever. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:


(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)


Harun Reşid'in oğlu Memun, oğlu Abbas'ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas'ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:


- Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?


- Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda...


- Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!


- Baba, ben ne yaptım?


- Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:


1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder.


2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı.


3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve mahiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.

Sözün sahibi önemli

Sual: Bir yerde dinimizle ilgili bir söz gördük. Bu sözün sahibine bakmadan, o söze göre amel etmek uygun mudur? Yani bir sözü kimin söylediği veya kim için söylendiği önemli midir?
CEVAP
Evet, ikisi de önemlidir. Söyleyenin mezhebi de önemlidir. Mesela, bir kitapta, (İmam arkasında Fâtiha okumak farzdır) diye okuduk. Hemen bizim de okumamız gerekmez. Kimin söylediğine bakarız. Bunu İmam-ı Şâfiî söylemişse, bizi değil, Şâfiî mezhebinde olanları bağlar. İmam-ı a'zamın her sözü de, Şâfiîleri bağlamaz. Hadis-i şerifler de öyledir. Mezhebimizin hükmüne aykırı olan hadis-i şeriflerle amel etmemiz caiz olmaz. Hattâ mezhebimize uygun olanları da anlamamız zordur.

Sözün kim için söylendiği, herkes için mi, yoksa bir kişi için mi, âlime mi, cahile mi söylendiği de önemlidir. Zata mahsus söylenenler umuma şâmil edilemez. Mesela İmam-ı a'zam hazretleri, müctehid talebelerine, (Kaynağına bakmadan benim sözümle amel etmek sizin hiçbirinize caiz olmaz) buyuruyor. Çünkü müctehid kendi ictihadıyla hareket eder. Başkasının sözü onu bağlamaz. Ama biz Hanefiler için İmam-ı a'zam hazretlerinin sözü senettir, hepimizi bağlar. Kaynağını, delilini araştırmak gerekmez. Çünkü Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:

Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür, çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor gibi görünse de, yanlış değildir; çünkü âyet ve hadis ictihad isteyebilir, başka bir âyet veya hadisle değişmiş olabilir veya bilmediğimiz bir tevili vardır. (Berika s. 94)

Müctehid bir zatın söylediği söz, görünüşte dine aykırı gibi görünse bile, dine uygun tevil edilir. Sözü senet olmayan, sıradan biri ise, hiç önemi yoktur.

Yeni site açmak
Sual: Muteber kaynaklardan hazırlamak şartıyla, Ehl-i sünnete uygun, yeni bir internet sitesi açmak uygun olur mu? Yoksa mevcut muteber sitelere giden yolu tıkamış mı oluruz?
CEVAP
Hayır, aksine çok iyi olur. Kendi görüşümüzü yazmazsak kitaplardan aynen alırsak, trafikteki yol işaretleri gibi gidilecek istikameti gösterirsek, hizmet olur. Ne kadar çok site olursa, o kadar iyi olur. Her siteyi farklı kişiler ziyaret edebilir. Doğruyu bulma ihtimali çoğalır. İmkânı olanlar, yeni site açmalıdır, fakat fitneye de çok dikkat etmelidir. Kitaplardaki her bilgiyi aynen yazmak fitneye sebep olabilir. Zamanın ve insanların şartlarını da göz önünde bulundurmalıdır. Bunun için de, hazırlanan site, önce güvenilen bir kimseye kontrol ettirilmelidir. Âhir zamanda, en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır.

Mümine ve Kâbe’ye dönmek
Sual: (Yüzü, Kâbe’ye doğru çevirip, Kabr-i şerife arka dönmek lâzım) sözü yanlış değil mi?
CEVAP
Evet, yanlıştır. Resulullah efendimiz ölü değildir. Kabre arka dönülmez. Camide imam bile, namazdan sonra, yönünü müminlere döndürüyor, arkası kıbleye geliyor. Kıbleye dönüp, arkasının müminlere gelmesi mekruh olur. Namaz dışında, mümine doğru dönmek Kâbe’ye dönmekten efdaldir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ey Kâbe, ey Beytullah, seni Allahü teâlâ, şerefli, mükerrem ve muazzam kıldı, fakat mümin, hürmet bakımından senden daha kıymetlidir.) [Taberani]

Mesh zarar verirse
Sual: Mâlikî’yi taklit eden veya etmeyen Hanefî’nin, başına mesh etmesi zarar verir, hastalığını arttırırsa, meshi terk etmesi caiz olur mu?
CEVAP
Şâfiî’de başın çok az bir kısmı, mesela bir parmakla bile mesh edilirse farz yerine gelir. Salih ve uzman doktor, (Islak elle başı mesh etmek hastalığını artırır) derse veya kendi tecrübesiyle zarar verdiğini, mesela ağrıyı arttırdığını anlarsa, Şâfiî’yi taklit edip başın çok azını mesh etmesi caiz olur.

Hızma takmak
Sual: Kadınların, burunlarına pırlanta, altın veya gümüş takmaları caiz midir?
CEVAP
Caiz değildir.

Çıkılan kapıdan girmek

Sual: (Küfre düşen kimse, çıktığı kapıdan girmedikçe tevbesi kabul olmaz) ne demektir?
CEVAP
Küfre düşüren bir sözü söyleyen veya bir işi yapan kimse mürted olur. Mürted, küfrüne sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, kelime-i şehadet getirmekle ve İslamiyet’in bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu bozuk itikatla ölürse imanla ölmez. İnkârından yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması, İslamiyet’ten çıktığı kapıdan geri girmesi lazımdır. Yani hangi sözü söyleyerek dinden çıkmışsa, o sözüne tevbe etmesi lazımdır. Mesela bir Müslüman, şaraba helâl dese yahut cin ve meleklerin varlığına inanmasa mürted olur. Kelime-i şehadet getirse de, namaz kılsa da, diğer emirlere uysa da, o inanışı devam ediyorsa yine kâfirdir. (Şarap haramdır), (Cin ve melek vardır) diye inanması gerekir. Küfründe ısrar ederken, (Ben her çeşit küfre tevbe ettim) demekle küfürden kurtulamaz. Pişman olup (Cin ve melek vardır) diye inanırsa, tevbe etmiş olur.

Günahlar örtülecek
Sual: Tevbe edilen günahların affedildiğini kitaplardan okuyoruz. Âhirette bu günahlar, bizim yüzümüze vurulacak mıdır?
CEVAP
Hayır, asla vurulmayacak, hattâ öyle bir günah işlediğimiz bile unutturulacaktır. Günahımız hatırlatılınca rezil oluruz. Allahü teâlâ affettiği kulunu rezil etmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(O gün Allah, Peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rezil etmez.) [Tahrim 8]

Peygamber efendimiz âhirette, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını hiç kimsenin duymaması için onların hesaplarını bana ver!) diyecek, Allahü teâlâ da, (Onlar senin ümmetinse, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Hiç kimse onların kusurlarını görmeyecektir) buyuracaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Allah, o müminlerin geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtüp bağışlayacak ve yaptıkları amellerin en güzelleriyle mükâfatlar ihsan edecektir.) [Zümer 35]

Bu ne büyük nimettir! Hem günahlar örtülüp gösterilmeyecek, hem de en güzel mükâfatlar verilecektir. O hâlde tevbe edip, tevbesinde sadık olan kullardan olmaya çalışmalıyız.

Alın yazısını okumak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Herkesin yaptığı iş, alın yazısının gereğidir. İnsanın alın yazısı icraatıdır. O hâlde herkes, kendi alın yazısını, yaptığı işe bakarak okuyabilir. Dünyada her iş, her konuşma, her çalışma, akla ne gelirse, mutlaka ikiye ayrılır. Hepsi ya Rahmanî veya nefsanîdir. Rahmanî olanlar sağ tarafa, nefsanî ve şeytanî olanlar ise sol tarafa yazılır. Ortada ve boşlukta hiçbir şey kalmaz. Âhirette orta yok, ya Cennet var, ya Cehennem! Dolayısıyla insan, ölünceye kadar daima imtihana tâbidir. Her an, her yaptığı kayda geçiyor ve hepsinin teker teker hesabı sorulacaktır.

Bu imtihanı kazananlar Cennete, kazanamayanlar Cehenneme gider. Ortası yoktur. Ancak kusurlu olan bazıları âhirette, o meydanda şefaati bekler. Şefaate uğrarsa kurtulur, Cennete gider; şefaat olmazsa Cehenneme gider. Nitekim öğretmen de, sene başında derslere başladığı zaman hiçbir talebesine ayrım yapmadan herkese eşit davranır. En sonunda yapılan imtihanlar sonucunda, kimi sınıfı geçer, kimi kalır. İkmale kalan da olur. O da, âhirette şefaati bekleyen gibi, öğretmenler kurulu kararına göre, ya sınıfı geçer, ya kalır.

İnsanlar, ya faydalıdır, ya zararlıdır. Peygamber efendimiz, (Hayrun-nâs men yenfe’un-nâs, şerrün-nâs men yedurrun-nâs) buyuruyor.

İnsanların hayırlısı faydalı olandır. Kime? Tabiî önce kendisine. İnsanın kendisine faydalı olması demek, ölürken, mahşerde, Cehennemde azab-ı ilahiden kurtulmak demektir. Bu, insanın kendisine yapacağı en büyük iyilik, en büyük faydadır. Sonra, canlı olan her şeye karşı merhametlidir. Ağaç, insan, hayvan, ne akla gelirse, katiyen onlara zararlı olamaz.

İnsanların kötüsü de zararlı olandır. Okuyor, işitiyor ve görüyoruz. (Yâ Rabbi, bir insan bu kadar nasıl kötü olabilir?) diyoruz. O ancak zarar verdiği vakit, haz ve zevk duyar.

Şimdi insanlar birbirini sevmez hâle geldi, acıma duygusu kalmadı. İnsan kimden iyilik görürse onu sever. Onun için dinimiz, (Kâfirden, mürtedden kaçın, iyilikleri size dokunmasın, çünkü kalbiniz onlara meyleder) diyor. Kâfire muhabbet küfre kadar götürür. Onun için daima salihlerle, ilim ve ihlâs sahipleriyle birlikte olmaya çalışmalıdır.

Sosyalist ve kapitalist

Sual: Komünist ve sosyalist oldukları hâlde, (Biz İslamcıyız) diyenler var. Bir insan hem sosyalist, hem Müslüman veya hem kapitalist, hem Müslüman olabilir mi?
CEVAP
Önce bunların kısaca bir tariflerini yapalım:

Komünizm: Dinleri inkâr esasına dayanan, bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzenini savunan felsefî görüş.

Sosyalizm: Komünizmin birinci aşaması olup, onun sulandırılmış şekli.

Kapitalizm: Dinlere karışmayan veya dinleri sömürebilen, üretim araçlarının sahipliğinin ve denetiminin kârını artırmak amacındaki özel kesimin elinde olduğu, özel mülkiyet, seçim hürriyetine, sınırlı devlet ve serbest rekabete dayalı iktisadi ve sosyal sistem.

Bir Müslüman, kapitalist olursa kâfir olmuş olmaz. Günahkâr olur. Ama komünist olursa, dinsiz olacağı için kâfir olur. Genelde S. Kutup gibi sosyalist zihniyetli kimseler, Müslüman ismini beğenmeyip kendilerine İslamcı diyorlar.

Hiçbir İslam âlimi, (İslamcıyım) dememiştir. Türkçede genelde -ci, -cü, -cı, -cu ekleri isim ve sıfat üreten bir ektir. İsim olarak, sütçü, balıkçı, şarkıcı gibi o işin ticaretini yapan kimseye denir. Sıfat olarak pilavcı, esrarcı, yakıcı, yıkıcı, bölücü gibi kelimeler, o şeyi yiyene ve o işten zevk alana denir. İslamcı, dinci de bunları andırıyor. İslam’ı ve dini yiyip bitirmekle zevk alan veya onun ticaretini yapan kimse gibidir. Bunun için de hiç kimse dinci veya İslamcı olmamalı, sadece Müslüman olmalı. Müslümanlığı, sosyalizme ve kapitalizme yakın görmemelidir.



Şifreli kasa

Paraya gönül veren, bürünür sonsuz yasa,

Unutulur şifresi, kilitli kalır kasa.

Müslüman olmak için

Sual: S. Ebediyye’de, (Müslüman olmak için, hiçbir formaliteye, müftüye, imama gitmeye lüzum yoktur) denildikten sonra, Makamat-i Mazheriyye’den, (Allahü teâlâya, Resulüne ve Onun Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim. Allahü teâlânın ve Resulünün dostlarını severim ve düşmanlarını sevmem demek kâfidir) diye naklediliyor. Sanki buradan, (Müslüman olmak için imanın altı esasına inanmaya gerek yok) gibi anlaşılıyor. İmanın altı esasına inanmayan nasıl Müslüman olur?
CEVAP
O ifade eksik değildir. Orada imanın esası veciz olarak anlatılmıştır. (Resulullah'ın bildirdiği her şeye, onun bildirdiği şekilde inandım, kabul ettim hepsini beğendim) denince özet olarak her şey bildirilmiş oluyor.

Bir insan, imanın altı esasına inansa da, yine Müslüman olmayabilir. Her maddenin şartları vardır. Amentüyü okuyup hepsine inandım demek yetmez. Her birine birer örnek verelim:

1- Allah'a inanmak: (Allah'a inandım) demek yetmez. Bir kimse, (Allah kutuplardadır) veya (Merih gezegenindedir) yahut (Arş’tadır) dese kâfir olur. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. (Allah’ın her şeye gücü yetmez) diye inansa küfür olur. Demek ki, sadece (Allah'a inanıyorum) demek yetmez. Bildirilen kâmil sıfatlarıyla Allah'a inanmak lazımdır.

2- Meleklere inanmak: (Meleklere inandım) demek yetmez. Hristiyanlar gibi, (Melekler Allah'ın kızlarıdır) diye inansa kâfir olur. Demek ki, sadece (Meleklere inanıyorum) demek yetmez. Dinimizin bildirdiği sıfatlarıyla meleklere inanmak lazımdır.

3- Kitaplara inanmak: (Kitaplara inandım) demek yetmez. Kitaplardaki bilgilerin yanlış olduğuna inansa kâfir olur. O hâlde dinimizin bildirdiği şekilde kitapların vasıflarına da inanmak lazımdır.

4- Peygamberlere inanmak: (Peygamberlere inandım) demek yetmez. Peygamberlere hâşâ (Yalancı, cahil kimselerdir) diye inansa kâfir olur. Demek ki, dinimizin bildirdiği şekilde peygamberlerin vasıflarına da inanmak lazımdır.

5- Âhirete inanmak: (Âhirete inandım) demek yetmez. (Âhirette Cennet ve Cehennem diye bir şey yok) veya (Cennet Cehennem var, ama ebedî değildir) dese kâfir olur. O hâlde, âhiretle ilgili dinimizin bildirdiği her şeye inanmak lazımdır.

6- Hayır şer Allah'tandır: (Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım) demek yetmez. Mesela bir kimse, (Şer, kötülüktür, günahtır. Allah bize kötülüğü, günahı zorla işletiyor) diye inansa kâfir olur. Demek ki, hayra, şerre dinimizin bildirdiği şekilde inanmak lazımdır.

Bu örneklerden anlaşıldığı gibi, bu saydıklarımızı kabul etmeden (İmanın altı esasına inandım) dese Müslüman olamaz. Makamat-ı Mazheriyye’deki husus, şahane bir bilgidir. Orada, (Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim) deniyor. Allahü teâlâdan getirdiklerinin içinde, imanın altı şartı da vardır. Altı şarta nasıl inanılacağı da vardır. Haramların, helâllerin, ibadetlerin hepsi vardır. Yani tek eksik yoktur. Bu şekilde inanan kimse, tam Müslüman olur.

Mihnet yeri

Dine hizmet nimettir, isteme istirahat!

Dünya mihnet yeridir, salihler etmez rahat.