27 Eylül 2012 Perşembe

Evlenene yardım

Sual: (Ev alanla evlenene Allah yardım eder) atasözü doğru mudur? Evlenecek olan fakire Allah yardım eder mi?
CEVAP
Atasözleri genelde âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin açıklaması mahiyetinde olur. Bu söz de, diğer atasözleri gibi doğrudur. Nur suresinin (Aranızdaki bekâr [veya dul] köle ve cariyelerden [evlenecek durumda olan] salihleri evlendirin! Eğer onlar fakirseler, Allah kendi lütfuyla onları zenginleştirir. Allah’ın lütfu boldur. O, her şeyi hakkıyla bilendir) mealindeki 32. âyet-i kerimesiyle, Deylemi’nin bildirdiği (Rızkı evlilikte arayın!) hadis-i şerifi gereğince, evlilik genelde rızık bolluğuna ve nimet çokluğuna sebep olur.

Kur’an mahlûk değildir
Sual: Kur’an-ı kerim mahlûk olmadığı gibi mucize de değil mi?
CEVAP
Elbette mahlûk değildir ve mucizedir. Aksini yazan hiçbir Ehl-i sünnet kitabı yoktur. Mahlûk sonradan yaratılmış demektir. Kur’an-ı kerim Allah’ın kelamıdır. Diğer sıfatları gibi, kelam sıfatı da, ezelî ve ebedîdir.

Kur’an-ı kerime mahlûk diyen için Allah’ı inkâr etmiştir hükmüne varılır. Hadis-i şerifte, (Allah’ın kelâmı mahlûk değildir) buyurulmuştur. (Berika)

Beyheki, Ebu Davud gibi hadis kitaplarında, (Allah’ın kelâmı mahlûk değildir) hadis-i şerifi bildiriliyor. Selef-i salihin de bu hususta ittifak etmiştir. (Milel ve Nihal)

Kur’an-ı kerim kelam-ı ilahidir, mahlûk [yaratık] değildir. (Emali kasidesi)

(Kur’an mahlûktur) diyen kimse kâfirdir. (Hindiyye, Riyad-ün-nasihin)

Ahmed bin Hanbel, (Kur’an mahlûktur diyen kâfirdir) demiştir. (Kurtubi)

Kur’an-ı kerim mahlûk değildir. (İhya)

Kur’an-ı kerimin mucize olduğunu inkâr eden hiç kimse yoktur. Peygamber efendimizin en büyük ve devam eden bir mucizesidir. Her kitapta mucize olduğu yazılıdır.

Kur’an-ı kerim on ayrı bakımdan mucizedir. (Kurtubi)

Demek ki, Kur’an-ı kerim mahlûk olmayan bir mucizedir. Bu hükmü, Mutezile sapık fırkasının inkâr etmesinin önemi yoktur.

Ne muradın varsa
Sual: (Allah, ne muradın varsa, gönlüne göre versin) deniyor. Böyle dua uygun mu?
CEVAP
Mahzuru olmaz, ama bu, fâsıklara, kötü kimselere söylenmez. Çünkü onların muratları ekseriya kötü olur. (Hakkında hayırlısı neyse, Allah onu nasip etsin) diye dua edilebilir.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Allah diyen aziz olur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allah diyen aziz, para diyen rezil olur. Herkes bu iki kutup etrafında toplanmıştır. Bir kısmı Allah yolunu, bir kısmı paranın yolunu tutmuştur. Paranın yolunu tutan, daima hüsrana uğrar ve Cehennemin dibine gider. Allah diyen, bol paraya kavuşur, parasını hep hayra sarf eder. İnsanların değil, Allah’ın kıymet verdiğine kıymet verir, çünkü insan fanidir. Onun verdiği değer de fanidir. Allah’ın verdiği değer ise bakidir, çok kıymetlidir.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hak yolu bulması şöyle anlatılır:

(Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan inip, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını görür. Dikkat edince, kutunun içindeki susamı kuşun yediğini görür. Daha sonra başka bir yeri gagasıyla eşer ve o kutuda bulunan suyu içer. Tekrar gagasıyla gömüp ağaca çıkar. Topraktaki kutuların yerleri belirsiz hâle gelir. Bunları görünce, Allahü teâlâya tevekkül etmenin hakikatini anlar ve tevekkül etmeye karar verir. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaşır. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın bulur. Küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıdır. Altınları fakirlere dağıtır, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yatar. Uyandıkça, yazıyı öpüp, başına koyar, gözüne sürer. Gece rüyasında, (Allah’ın ismini aziz tuttun. Sen de aziz ol!) derler. Sonra uyanır. O anda, gönlü ve içi nurla dolar.) Kendisi de şunu anlatır:

(Bir gün dağda dolaşırken bir topluluk gördüm. Herkesin belli bir rahatsızlığı var. (Burada ne yapıyorsunuz?) diye sorduğumda, (Şu mağarada bir âbid var, her yıl bir sefer dışarı çıkar, bize okur, hepimiz şifâ buluruz) dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Beyaz sakallı heybetli bir zat çıktı. Heybetinden sanki dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, bir şeyler okudu, onlara doğru üfledi. Okumalarını bitirip mağaraya girerken eteğine yapışıp (Milletin bedenî hastalığına okuduğunuz gibi, benim de kalbî hastalığıma şifa okur musunuz?) dedim. Bana hiç bakmadı bile ve eteğini elimden çekip, (Sen Rabbini bırakarak benim yanıma gelme, git Rabbin için çalış!) dedi. Ondan sonra kemâle geldim.)

Plaka satmak

Sual: Araba plakasını satmak veya kiraya vermek caiz midir?
CEVAP
Belli bir para karşılığı, ferağ ile kullanma hakkını verebilir. Buna satmak değil, devretmek denir. Âmiri kabul ederse, bir memur, hava parası alarak, görevini başkasına devredebilir. (S. Ebediyye)

Uçkuru sarkıtmak
Sual: Bazı bölgelerde, erkek veya kadın tarafından giyilen şalvarın uçkurunun uçlarını sarkıtmak caiz midir? Zünnar sayılır mı?
CEVAP
Hayır, zünnar sayılmaz, sarkıtmak caizdir. Ancak yine de, zünnara benzememesi için uçlarını sarkıtmamalıdır.

Takkenin alnı kapatması
Sual: Secde ederken, kadınların başörtüsü, erkeklerin saçı veya takkesi alınlarına gelse, mahzuru olur mu?
CEVAP
Evet, tenzihen mekruh olur. Alın, çıplak olarak secdeye değmelidir.

Hep istiğfar etmeli
Sual: Tevbe edilip bir daha işlenmeyen bir günah için, hatırlayınca yine tevbe etmek gerekir mi?
CEVAP
Evet, her hatırlayışta tevbe istiğfar etmeli ki pişman olduğumuz belli olmalıdır.

Zırhını tak

Gafletle gezip tozma, ölüm gelir muhakkak,

İmanlı ölmek için, ibadet zırhını tak!
 

Sünnete uymak

Sual: Bir hoca, sarık, cübbe ve entari giymek gibi sünnetlere yapışanın şehid sevabına kavuşacağına dair hadis vardır, diyor. Bu doğru mudur?
CEVAP
Çok yanlıştır. Haramlardan kaçmayan ve farzları yapmayan kimse, en şahaneler elbiseler giyse şehit olamaz.

O hadis-i şerifteki Sünnet kelimesi, İslamiyet anlamındadır. Konuyla ilgili hadis-i şerifin meali şöyledir:

(Ümmetimin arasında fitne fesat yayıldığı zaman sünnetime uyana, [Ehl-i sünnet itikadına uyup, dinin bildirdiği ibadetleri yapıp haramlardan kaçana], yüz şehid sevabı vardır.) [Hâkim]

Sünnet kelimesi, yalnız olarak kullanılınca, genelde İslamiyet anlaşılır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir zaman gelecek ki, ortalık bozulduğu zaman sünnetime [İslamiyet’e] tutunmak avuçta ateş tutmak gibi olacaktır.) [Hâkim]

Şeyh-ul-İslam İbni Kemal Paşa, Şerh-ı hadis-i erbain kitabında, (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini açıklarken, (Bu hadis-i şerifteki Sünnet, İslamiyet demektir, çünkü büyük günah işleyen mümin şefaate kavuşur) buyuruyor. Bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

(Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [Nesai]

Demek ki Sünnet kelimesi tek başına kullanılınca, İslamiyet ve Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı anlaşılıyor.

Sünnetle farz arasında
Sual: Sünnetle farz arasında Allahümme entesselam…’dan başka bir şey okunmadığına göre, kitaplarda sünnetle farz arasında okunması bildirilen duaları da mı okumamak gerekir?
CEVAP
Bu genel kaidedir. Her kaidenin istisnası olabilir. Bu istisna için bir örnek:

Kırk gün sabah namazının sünnetiyle farzı arasında 41 kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mim, Fatiha’nın Lam harfi ile birlikte okunur. Yani (Rahîmilhamdü) denir. Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, eceli gelmemiş olan hasta şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)

Namaza uyandırmak
Sual: Namazı kerahat vaktine veya kazaya kalacak olanı uyandırmamak günah mıdır?
CEVAP
Fitneye sebep olmayacaksa, uyandırmamak mekruh olur. Eğer söz vermişse, o zaman uyandırmamak haram olur.

Niçin yaptın?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünya melundur. Dünyada Allah için olmayan şeyler de melundur. Mesela kılınan namazlar, tutulan oruçlar bile, Allah için değilse melundur. Yani hiçtir, reddedilmiştir, üstelik cezaya lâyıktır.

Âhirette herkes, yapılan her şey için, (Niçin yaptın?) sorusuna cevap verecek. Allah için olanlar alınacak, başka maksatlarla yapılanlar atılacaktır.

Çok mübarek bir zatın, çok da iyi bir ahbabı varmış. Bir araya gelip, namaz kılarlar, Kur’an-ı kerim okurlar, teheccüde kalkarlar, zikrederler. Yıllar böyle geçerken, arkadaşı bir ara gelmez olur. Yanındakilere, (Bizim böyle böyle bir kardeşimiz vardı, ne oldu?) diye sorar. (Efendim, o ölüm döşeğinde, ağır hasta!) derler. O zat, (Hemen ziyaretine gidelim) der. Gelip bakarlar ki, odanın ortasına kendisini atmış, gözleri fırlamış, yüzü kapkara, saçları dimdik, şekli insana benzemiyor. Allah muhafaza etsin! Korku içinde hemen yanına eğilip, sesli olarak der ki:

- Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü.

Arkadaşı itiraz eder:

- Onu bana sakın söyleme!

- Arkadaş, sen böyle değildin, takva ehli bir zattın, ne oldu sana böyle?

- Ben bütün ibadetleri, hizmetleri yalnız insanların takdiri için, herkes benden bahsetsin, (Ne mübarek zat) desinler diye yaptım, benim âhiretle, dinle alakam yoktu.

- Peki, ne olacak şimdi?

- Bu hâl benim başıma birkaç kere geldi. Defalarca ölüm hastası oldum. Tevbe ettim, Rabbim kabul etti, affetti. Çok rahat yaşamaya başladım. Artık bir daha öyle düşünmeyeceğim dedim, ama daha beterini düşündüm. Hattâ evde yalnız başıma olunca, daha büyük günahlar işlemeye başladım. Sonra hastalandım, daha da beter oldum, Allah’a yalvardım, yine Allah affetti. Bir müddet geçti, yine aynı, hiç değişen bir şey yok. Sözümde hiç duramadım. Şu anda Kelime-i şehadetle aramda öyle bir duvar var ki, onu delmem mümkün değil. Ben bu yolda öleceğim, beni bırakın!

Arkadaşı mecburen çıkıp gider, biraz sonra da feci şekilde öldüğü, yüzü hayvana döndüğü haberini alır. Bunlardan ibret almalı, her işi, her ibadeti Allah rızası için yapmalıdır.

Yüz Daha Versen Yüz Uman Yüzler Bilirim,




Yüz Daha Versen Yüz Uman Yüzler Bilirim,
Yokuşlara Kardeş Olan Düzler Bilirim,
Dünya Öküzün Üstünde Derler Ama,
Dünyanın Üstünde Nice Öküzler Bilirim. . . !

Necip Fazıl Kısakürek

17 Eylül 2012 Pazartesi

Cömertlik ve idarecilik

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


İyilik, cömertlik, insanlara hizmet, Allahü teâlânın çok sevdiği bir ahlaktır. Bu, her kula nasip olmaz. Eğer bu ahlak bir kâfirde varsa, onun imana kavuşma ihtimali çok yüksektir. Peygamber efendimiz, bu güzel ahlak sahibi insanlara, ölümlerine yakın görünüp, (Senin çok iyiliklerin var, ama iman etmedikçe bunların faydası olmaz. Ben Allah'ın resulü Muhammed aleyhisselamım. Eğer beni tasdik edip, Kelime-i şehadet getirirsen Cennete gidersin) buyurur. Çoklarına da, iman nasip olur, kelime-i şehadeti getirir, oradakiler de duyar ve ondan sonra imanla ölür.

Cömertlik, kökü Cennette, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Bu dallar, cömertleri kendilerine yapıştırır. Cömertler, bu ağacın dallarına, istese de, istemese de yapışır, çünkü onların iradesinde değildir. Mıknatısın metali çektiği gibi, o ağacın dalları da cömertleri kendine çeker. Sonra, ağaç dalları Cennete gidince, dallara yapışmış olanlar da böylelikle Cennete gider. Fakat ne kadar cömert olursa olsun, imanı yoksa, Cennet'e giremez, Cehennem'de sonsuz kalır.


Biz Allahü teâlânın kullarına nasıl davranırsak, yüce Allah da bize öyle davranır. Yani, affedersek, Allah'ın affettiği kul oluruz. Verirsek, O da bize verir. O, kullarına yapılan iyilikleri sever. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:


(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)


Harun Reşid'in oğlu Memun, oğlu Abbas'ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas'ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:


- Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?


- Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda...


- Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!


- Baba, ben ne yaptım?


- Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:


1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder.


2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı.


3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve mahiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.