17 Eylül 2012 Pazartesi

Cömertlik ve idarecilik

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


İyilik, cömertlik, insanlara hizmet, Allahü teâlânın çok sevdiği bir ahlaktır. Bu, her kula nasip olmaz. Eğer bu ahlak bir kâfirde varsa, onun imana kavuşma ihtimali çok yüksektir. Peygamber efendimiz, bu güzel ahlak sahibi insanlara, ölümlerine yakın görünüp, (Senin çok iyiliklerin var, ama iman etmedikçe bunların faydası olmaz. Ben Allah'ın resulü Muhammed aleyhisselamım. Eğer beni tasdik edip, Kelime-i şehadet getirirsen Cennete gidersin) buyurur. Çoklarına da, iman nasip olur, kelime-i şehadeti getirir, oradakiler de duyar ve ondan sonra imanla ölür.

Cömertlik, kökü Cennette, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Bu dallar, cömertleri kendilerine yapıştırır. Cömertler, bu ağacın dallarına, istese de, istemese de yapışır, çünkü onların iradesinde değildir. Mıknatısın metali çektiği gibi, o ağacın dalları da cömertleri kendine çeker. Sonra, ağaç dalları Cennete gidince, dallara yapışmış olanlar da böylelikle Cennete gider. Fakat ne kadar cömert olursa olsun, imanı yoksa, Cennet'e giremez, Cehennem'de sonsuz kalır.


Biz Allahü teâlânın kullarına nasıl davranırsak, yüce Allah da bize öyle davranır. Yani, affedersek, Allah'ın affettiği kul oluruz. Verirsek, O da bize verir. O, kullarına yapılan iyilikleri sever. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:


(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)


Harun Reşid'in oğlu Memun, oğlu Abbas'ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas'ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:


- Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?


- Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda...


- Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!


- Baba, ben ne yaptım?


- Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:


1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder.


2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı.


3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve mahiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.

Sözün sahibi önemli

Sual: Bir yerde dinimizle ilgili bir söz gördük. Bu sözün sahibine bakmadan, o söze göre amel etmek uygun mudur? Yani bir sözü kimin söylediği veya kim için söylendiği önemli midir?
CEVAP
Evet, ikisi de önemlidir. Söyleyenin mezhebi de önemlidir. Mesela, bir kitapta, (İmam arkasında Fâtiha okumak farzdır) diye okuduk. Hemen bizim de okumamız gerekmez. Kimin söylediğine bakarız. Bunu İmam-ı Şâfiî söylemişse, bizi değil, Şâfiî mezhebinde olanları bağlar. İmam-ı a'zamın her sözü de, Şâfiîleri bağlamaz. Hadis-i şerifler de öyledir. Mezhebimizin hükmüne aykırı olan hadis-i şeriflerle amel etmemiz caiz olmaz. Hattâ mezhebimize uygun olanları da anlamamız zordur.

Sözün kim için söylendiği, herkes için mi, yoksa bir kişi için mi, âlime mi, cahile mi söylendiği de önemlidir. Zata mahsus söylenenler umuma şâmil edilemez. Mesela İmam-ı a'zam hazretleri, müctehid talebelerine, (Kaynağına bakmadan benim sözümle amel etmek sizin hiçbirinize caiz olmaz) buyuruyor. Çünkü müctehid kendi ictihadıyla hareket eder. Başkasının sözü onu bağlamaz. Ama biz Hanefiler için İmam-ı a'zam hazretlerinin sözü senettir, hepimizi bağlar. Kaynağını, delilini araştırmak gerekmez. Çünkü Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:

Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür, çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor gibi görünse de, yanlış değildir; çünkü âyet ve hadis ictihad isteyebilir, başka bir âyet veya hadisle değişmiş olabilir veya bilmediğimiz bir tevili vardır. (Berika s. 94)

Müctehid bir zatın söylediği söz, görünüşte dine aykırı gibi görünse bile, dine uygun tevil edilir. Sözü senet olmayan, sıradan biri ise, hiç önemi yoktur.

Yeni site açmak
Sual: Muteber kaynaklardan hazırlamak şartıyla, Ehl-i sünnete uygun, yeni bir internet sitesi açmak uygun olur mu? Yoksa mevcut muteber sitelere giden yolu tıkamış mı oluruz?
CEVAP
Hayır, aksine çok iyi olur. Kendi görüşümüzü yazmazsak kitaplardan aynen alırsak, trafikteki yol işaretleri gibi gidilecek istikameti gösterirsek, hizmet olur. Ne kadar çok site olursa, o kadar iyi olur. Her siteyi farklı kişiler ziyaret edebilir. Doğruyu bulma ihtimali çoğalır. İmkânı olanlar, yeni site açmalıdır, fakat fitneye de çok dikkat etmelidir. Kitaplardaki her bilgiyi aynen yazmak fitneye sebep olabilir. Zamanın ve insanların şartlarını da göz önünde bulundurmalıdır. Bunun için de, hazırlanan site, önce güvenilen bir kimseye kontrol ettirilmelidir. Âhir zamanda, en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır.

Mümine ve Kâbe’ye dönmek
Sual: (Yüzü, Kâbe’ye doğru çevirip, Kabr-i şerife arka dönmek lâzım) sözü yanlış değil mi?
CEVAP
Evet, yanlıştır. Resulullah efendimiz ölü değildir. Kabre arka dönülmez. Camide imam bile, namazdan sonra, yönünü müminlere döndürüyor, arkası kıbleye geliyor. Kıbleye dönüp, arkasının müminlere gelmesi mekruh olur. Namaz dışında, mümine doğru dönmek Kâbe’ye dönmekten efdaldir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ey Kâbe, ey Beytullah, seni Allahü teâlâ, şerefli, mükerrem ve muazzam kıldı, fakat mümin, hürmet bakımından senden daha kıymetlidir.) [Taberani]

Mesh zarar verirse
Sual: Mâlikî’yi taklit eden veya etmeyen Hanefî’nin, başına mesh etmesi zarar verir, hastalığını arttırırsa, meshi terk etmesi caiz olur mu?
CEVAP
Şâfiî’de başın çok az bir kısmı, mesela bir parmakla bile mesh edilirse farz yerine gelir. Salih ve uzman doktor, (Islak elle başı mesh etmek hastalığını artırır) derse veya kendi tecrübesiyle zarar verdiğini, mesela ağrıyı arttırdığını anlarsa, Şâfiî’yi taklit edip başın çok azını mesh etmesi caiz olur.

Hızma takmak
Sual: Kadınların, burunlarına pırlanta, altın veya gümüş takmaları caiz midir?
CEVAP
Caiz değildir.

Çıkılan kapıdan girmek

Sual: (Küfre düşen kimse, çıktığı kapıdan girmedikçe tevbesi kabul olmaz) ne demektir?
CEVAP
Küfre düşüren bir sözü söyleyen veya bir işi yapan kimse mürted olur. Mürted, küfrüne sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, kelime-i şehadet getirmekle ve İslamiyet’in bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu bozuk itikatla ölürse imanla ölmez. İnkârından yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması, İslamiyet’ten çıktığı kapıdan geri girmesi lazımdır. Yani hangi sözü söyleyerek dinden çıkmışsa, o sözüne tevbe etmesi lazımdır. Mesela bir Müslüman, şaraba helâl dese yahut cin ve meleklerin varlığına inanmasa mürted olur. Kelime-i şehadet getirse de, namaz kılsa da, diğer emirlere uysa da, o inanışı devam ediyorsa yine kâfirdir. (Şarap haramdır), (Cin ve melek vardır) diye inanması gerekir. Küfründe ısrar ederken, (Ben her çeşit küfre tevbe ettim) demekle küfürden kurtulamaz. Pişman olup (Cin ve melek vardır) diye inanırsa, tevbe etmiş olur.

Günahlar örtülecek
Sual: Tevbe edilen günahların affedildiğini kitaplardan okuyoruz. Âhirette bu günahlar, bizim yüzümüze vurulacak mıdır?
CEVAP
Hayır, asla vurulmayacak, hattâ öyle bir günah işlediğimiz bile unutturulacaktır. Günahımız hatırlatılınca rezil oluruz. Allahü teâlâ affettiği kulunu rezil etmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(O gün Allah, Peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rezil etmez.) [Tahrim 8]

Peygamber efendimiz âhirette, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını hiç kimsenin duymaması için onların hesaplarını bana ver!) diyecek, Allahü teâlâ da, (Onlar senin ümmetinse, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Hiç kimse onların kusurlarını görmeyecektir) buyuracaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Allah, o müminlerin geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtüp bağışlayacak ve yaptıkları amellerin en güzelleriyle mükâfatlar ihsan edecektir.) [Zümer 35]

Bu ne büyük nimettir! Hem günahlar örtülüp gösterilmeyecek, hem de en güzel mükâfatlar verilecektir. O hâlde tevbe edip, tevbesinde sadık olan kullardan olmaya çalışmalıyız.

Alın yazısını okumak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Herkesin yaptığı iş, alın yazısının gereğidir. İnsanın alın yazısı icraatıdır. O hâlde herkes, kendi alın yazısını, yaptığı işe bakarak okuyabilir. Dünyada her iş, her konuşma, her çalışma, akla ne gelirse, mutlaka ikiye ayrılır. Hepsi ya Rahmanî veya nefsanîdir. Rahmanî olanlar sağ tarafa, nefsanî ve şeytanî olanlar ise sol tarafa yazılır. Ortada ve boşlukta hiçbir şey kalmaz. Âhirette orta yok, ya Cennet var, ya Cehennem! Dolayısıyla insan, ölünceye kadar daima imtihana tâbidir. Her an, her yaptığı kayda geçiyor ve hepsinin teker teker hesabı sorulacaktır.

Bu imtihanı kazananlar Cennete, kazanamayanlar Cehenneme gider. Ortası yoktur. Ancak kusurlu olan bazıları âhirette, o meydanda şefaati bekler. Şefaate uğrarsa kurtulur, Cennete gider; şefaat olmazsa Cehenneme gider. Nitekim öğretmen de, sene başında derslere başladığı zaman hiçbir talebesine ayrım yapmadan herkese eşit davranır. En sonunda yapılan imtihanlar sonucunda, kimi sınıfı geçer, kimi kalır. İkmale kalan da olur. O da, âhirette şefaati bekleyen gibi, öğretmenler kurulu kararına göre, ya sınıfı geçer, ya kalır.

İnsanlar, ya faydalıdır, ya zararlıdır. Peygamber efendimiz, (Hayrun-nâs men yenfe’un-nâs, şerrün-nâs men yedurrun-nâs) buyuruyor.

İnsanların hayırlısı faydalı olandır. Kime? Tabiî önce kendisine. İnsanın kendisine faydalı olması demek, ölürken, mahşerde, Cehennemde azab-ı ilahiden kurtulmak demektir. Bu, insanın kendisine yapacağı en büyük iyilik, en büyük faydadır. Sonra, canlı olan her şeye karşı merhametlidir. Ağaç, insan, hayvan, ne akla gelirse, katiyen onlara zararlı olamaz.

İnsanların kötüsü de zararlı olandır. Okuyor, işitiyor ve görüyoruz. (Yâ Rabbi, bir insan bu kadar nasıl kötü olabilir?) diyoruz. O ancak zarar verdiği vakit, haz ve zevk duyar.

Şimdi insanlar birbirini sevmez hâle geldi, acıma duygusu kalmadı. İnsan kimden iyilik görürse onu sever. Onun için dinimiz, (Kâfirden, mürtedden kaçın, iyilikleri size dokunmasın, çünkü kalbiniz onlara meyleder) diyor. Kâfire muhabbet küfre kadar götürür. Onun için daima salihlerle, ilim ve ihlâs sahipleriyle birlikte olmaya çalışmalıdır.

Sosyalist ve kapitalist

Sual: Komünist ve sosyalist oldukları hâlde, (Biz İslamcıyız) diyenler var. Bir insan hem sosyalist, hem Müslüman veya hem kapitalist, hem Müslüman olabilir mi?
CEVAP
Önce bunların kısaca bir tariflerini yapalım:

Komünizm: Dinleri inkâr esasına dayanan, bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzenini savunan felsefî görüş.

Sosyalizm: Komünizmin birinci aşaması olup, onun sulandırılmış şekli.

Kapitalizm: Dinlere karışmayan veya dinleri sömürebilen, üretim araçlarının sahipliğinin ve denetiminin kârını artırmak amacındaki özel kesimin elinde olduğu, özel mülkiyet, seçim hürriyetine, sınırlı devlet ve serbest rekabete dayalı iktisadi ve sosyal sistem.

Bir Müslüman, kapitalist olursa kâfir olmuş olmaz. Günahkâr olur. Ama komünist olursa, dinsiz olacağı için kâfir olur. Genelde S. Kutup gibi sosyalist zihniyetli kimseler, Müslüman ismini beğenmeyip kendilerine İslamcı diyorlar.

Hiçbir İslam âlimi, (İslamcıyım) dememiştir. Türkçede genelde -ci, -cü, -cı, -cu ekleri isim ve sıfat üreten bir ektir. İsim olarak, sütçü, balıkçı, şarkıcı gibi o işin ticaretini yapan kimseye denir. Sıfat olarak pilavcı, esrarcı, yakıcı, yıkıcı, bölücü gibi kelimeler, o şeyi yiyene ve o işten zevk alana denir. İslamcı, dinci de bunları andırıyor. İslam’ı ve dini yiyip bitirmekle zevk alan veya onun ticaretini yapan kimse gibidir. Bunun için de hiç kimse dinci veya İslamcı olmamalı, sadece Müslüman olmalı. Müslümanlığı, sosyalizme ve kapitalizme yakın görmemelidir.



Şifreli kasa

Paraya gönül veren, bürünür sonsuz yasa,

Unutulur şifresi, kilitli kalır kasa.

Müslüman olmak için

Sual: S. Ebediyye’de, (Müslüman olmak için, hiçbir formaliteye, müftüye, imama gitmeye lüzum yoktur) denildikten sonra, Makamat-i Mazheriyye’den, (Allahü teâlâya, Resulüne ve Onun Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim. Allahü teâlânın ve Resulünün dostlarını severim ve düşmanlarını sevmem demek kâfidir) diye naklediliyor. Sanki buradan, (Müslüman olmak için imanın altı esasına inanmaya gerek yok) gibi anlaşılıyor. İmanın altı esasına inanmayan nasıl Müslüman olur?
CEVAP
O ifade eksik değildir. Orada imanın esası veciz olarak anlatılmıştır. (Resulullah'ın bildirdiği her şeye, onun bildirdiği şekilde inandım, kabul ettim hepsini beğendim) denince özet olarak her şey bildirilmiş oluyor.

Bir insan, imanın altı esasına inansa da, yine Müslüman olmayabilir. Her maddenin şartları vardır. Amentüyü okuyup hepsine inandım demek yetmez. Her birine birer örnek verelim:

1- Allah'a inanmak: (Allah'a inandım) demek yetmez. Bir kimse, (Allah kutuplardadır) veya (Merih gezegenindedir) yahut (Arş’tadır) dese kâfir olur. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. (Allah’ın her şeye gücü yetmez) diye inansa küfür olur. Demek ki, sadece (Allah'a inanıyorum) demek yetmez. Bildirilen kâmil sıfatlarıyla Allah'a inanmak lazımdır.

2- Meleklere inanmak: (Meleklere inandım) demek yetmez. Hristiyanlar gibi, (Melekler Allah'ın kızlarıdır) diye inansa kâfir olur. Demek ki, sadece (Meleklere inanıyorum) demek yetmez. Dinimizin bildirdiği sıfatlarıyla meleklere inanmak lazımdır.

3- Kitaplara inanmak: (Kitaplara inandım) demek yetmez. Kitaplardaki bilgilerin yanlış olduğuna inansa kâfir olur. O hâlde dinimizin bildirdiği şekilde kitapların vasıflarına da inanmak lazımdır.

4- Peygamberlere inanmak: (Peygamberlere inandım) demek yetmez. Peygamberlere hâşâ (Yalancı, cahil kimselerdir) diye inansa kâfir olur. Demek ki, dinimizin bildirdiği şekilde peygamberlerin vasıflarına da inanmak lazımdır.

5- Âhirete inanmak: (Âhirete inandım) demek yetmez. (Âhirette Cennet ve Cehennem diye bir şey yok) veya (Cennet Cehennem var, ama ebedî değildir) dese kâfir olur. O hâlde, âhiretle ilgili dinimizin bildirdiği her şeye inanmak lazımdır.

6- Hayır şer Allah'tandır: (Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım) demek yetmez. Mesela bir kimse, (Şer, kötülüktür, günahtır. Allah bize kötülüğü, günahı zorla işletiyor) diye inansa kâfir olur. Demek ki, hayra, şerre dinimizin bildirdiği şekilde inanmak lazımdır.

Bu örneklerden anlaşıldığı gibi, bu saydıklarımızı kabul etmeden (İmanın altı esasına inandım) dese Müslüman olamaz. Makamat-ı Mazheriyye’deki husus, şahane bir bilgidir. Orada, (Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim) deniyor. Allahü teâlâdan getirdiklerinin içinde, imanın altı şartı da vardır. Altı şarta nasıl inanılacağı da vardır. Haramların, helâllerin, ibadetlerin hepsi vardır. Yani tek eksik yoktur. Bu şekilde inanan kimse, tam Müslüman olur.

Mihnet yeri

Dine hizmet nimettir, isteme istirahat!

Dünya mihnet yeridir, salihler etmez rahat.

5 Ağustos 2012 Pazar

Zekât Verilmesi Gereken Yerler - Kimlere Zekât Verilir ?






Bismillâh, Elhamdulillâh, Ve's-Salâtu ve's-Selâmu 'alâ Rasûlillâh

Soru: Zekâtın verilmesi gereken yerler nerelerdir?

Cevap : 


Hamd, yalnızca Allah'adır.
Zekât verilmesi gereken yerler, sekizdir.Allah Teâlâ bu yerleri Kur'an-ı Kerim'de en güzel bir şekilde açıklayarak bunun farz olduğunu, ilim ve hikmet üzere binâ olunduğunu haber vermiştir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ[ سورة التوبة الأية: ٦٠]
"Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak, ancak fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere (memurlara), kalpleri (gönülleri) İslâm'a ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara ve (muhtaç kalmış) yolculara mahsustur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe Sûresi: 60)
Bu âyette zikredilen sekiz sınıf, kendilerine zekât verilmesi gereken kimselerdir.
Birincisi ve ikincisi: Fakirler ve düşkünler (miskinler)
İhtiyaç ve gereksinimlerini gidermeleri için bu kimselere zekâttan verilir. Fakirler ve düşkünler (miskinler) arasındaki fark şudur: Fakirler daha muhtaç kimselerdir. Fakir, kendisi ve âilesinin yılın yarısına (altı aya) yetecek kadar bir şey bulamayan kimsedir.
Düşkünler (miskinler), fakirlerden durum olarak daha iyidirler.Çünkü düşkünler, yılın tamamına değil de, yarısına veya yarısından fazlasına yetecek kadar ihtiyaca sahip olan kimselerdir. İhtiyaçlarından bunlara da zekât verilir.
Fakat ihtiyacı nasıl takdir etmeliyiz?
Âlimler bu konuda şöyle demişlerdir:
Kendilerine ve âilelerine bir yıl yetecek kadar ihtiyaçları bu kimselere verilir. Çünkü malların üzerinden bir tam yıl geçtikten sonra zekâtlarının verilmesi gerekir. Zekâtın farz olması için bir tam hicrî yılın geçmesi nasıl takdir edilen zaman ise, zekât verilmesi gereken yerlerden fakirler ve düşkünlere verilen ihtiyaçlar için de yılın takdir edilen zaman olması gerekir. Bu güzel ve iyi bir görüştür. Yani bizler, fakir ve düşküne, hem kendisine, hem de âilesine bir tam yıl yetecek olan şeyi ya yiyecek ve giyecek olarak, ya da kendisine uygun olanını satın alması için para olarak veririz. Veyahut da terzi, marangoz ve demirci gibi sanaatkâr birisi ise, bu takdirde kendisine âlet (makina) satın alıp veririz.Önemli olan, bir tam yıl hem kendisine, hem de âilesine yetecek olan şeyi ona vermemizdir.
Üçüncüsü: Zekât toplayan memurlar
Yani müslüman devlet başkanının zekât toplamaları tayin ettiği kimselerdir.Bu kimseler, zekât üzerinde velâyet/himâye hakkına sahiptirler. Bunun içindir ki Allah Teâlâ âyette şöyle buyrmuştur:
وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا
"... zekât toplayan görevlilere (memurlara)..."
Âyette geçen "... zekât toplayan görevlilere (memurlara)..." sözü, onların bir tür velâyet/himâye hakkına sahip olduklarına işâret edilmektedir.Bundan dolayı onlar insanlardan zekâtları alıp sahiplerine paylaştıran ve bunları yazan kimselerdir.Bu zekât toplayan memurlara da zekâttan verilir.
Fakat zekât toplayan memurlara zekâttan ne kadarı verilmelidir?  
Zekât toplamakla görevlendirilen memurlar, görev vasfından dolayı onlar zekât almaya hak sahibidirler. Kim bir vasıftan dolayı hak ediyorsa, o vasıf miktarınca alır. Dolayısıyla zekât toplama görevini yerine getirdikleri için onlar zekâttan alırlar.Buna göre, onlara, zekâttan yaptıkları işin konumuna göre verilir.
Örneğin zekât toplayan memurlar fakir kimseler oldukları takdir edilirse, onlara hem zekât memurluğu görevinden dolayı verilir, hem de fakir olmalarından dolayı bir yıllık ihtiyaçlarına yetecek kadarı olmak üzere iki hisse verilir.Çünkü bu kimseler, zekâtı iki vasfa sahip olmalarından dolayı hak etmektedirler: Zekât toplayan memurlar ve fakir olmaları.Bu sebeple onlara, zekâttan her vasıf için ayrı verilir.Fakat onlara zekât memurları oldukları için verir de bu verdiğimiz miktar onların bir yıllık ihtiyaçlarını gidermelerine yetmezse, bu takdirde onların bir yıllık ihtiyaçlarını tamamlarız.
Meselâ birisine, yıllık 10.000 S. Arabistan riyali yeteceğini takdir edersek, onlara fakir olmalarından dolayı verdiğimiz 10.000 riyalden 2.000 riyali zekât memuru oluşundaki hissesidir.Buna göre, ona zekât memurluğundan dolayı 2.000 riyal, fakir olmasından dolayı da 8.000 riyal veririz.
Dördüncüsü: Kalpleri (gönülleri) İslâm'a ısındırılacak olanlar
Bunlar, İslâm'a ısındırılmak istenen kimselerdir.
- Bu, müslüman olması ümit edilen kâfir olabilir.
- Müslüman olabilir, ama kalbindeki îmânı güçlensin diye ona zekâttan veririz.
- Kötü birisi olabilir.Müslümanlara kötülüğü dokunmasın diye ona zekâttan veririz.
Veya benzer kalplerinin ısınmasıyla müslümanların yararına olan kimselere zekâttan veririz. Fakat kalbi ısındırılmak istenen kişinin, kavminin efendisi ve kendisine itaat edilen kimse olması gibi, müslümanlara genel bir yararı olması için ona zekâttan vermemiz şart mıdır? Veya şahsî menfaat için de olsa ona zekâttan vermemiz câiz midir?
Örneğin bir kimse İslâm'a yeni girmişse, zekâttan verdiğimiz takdirde kalbi İslâm'a ısındırılır ve îmânı güçlenirse, ona zekâttan vermemiz câiz midir?
Bu konuda âlimler arasında görüş ayrılıkları vardır. Bana göre tercihli olan görüş, kalbi İslâm'a ısındırılarak îmânının güçlenmesi için, kavminin efendisi olmasından dolayı değil de şahsî olması sıfatıyla olsa bile, bu kimseye zekât verilmesinde bir sakınca yoktur.
Nitekim Allah Teâlâ'nın şu sözü umumîdir:
وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ
"... kalpleri (gönülleri) İslâm'a ısındırılacak olanlara,..."
Çünkü bedensel ihtiyacından dolayı bir fakire zekât verdiğimize göre,îmânı zayıf olan birisine îmânı kuvvetlensin diye zekât vermemiz, daha önce gelir. Çünkü bir kimsenin îmân yönünden güçlenmesi, onun bedeninin gıda almasından daha önemlidir.
Yukarıda sayılanlara zekât onlara mülk olmak üzere verirlir.Bu mülkiyet (zekâta sahip olma) vasfı, üzerinden bir yıl geçtikten sonra kaybolsa bile, zekât alan bu kimselerin zekâtlarını iâde etmeleri gerekmez.Aksine onların helâl malı sayılır. Çünkü Allah Teâlâ onların zekâta hak sahibi olduklarını "Lâm" harfi ile açıklayarak şöyle buyurmuştur:
إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ[ سورة التوبة الأية: ٦٠]
"Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak, ancak fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere (memurlara), kalpleri (gönülleri) İslâm'a ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara ve (muhtaç kalmış) yolculara mahsustur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe Sûresi: 60)
Allah Teâlâ bu âyette zekât verilmesi gereken yerleri "Lâm" harfi zikretmesinin faydası şudur:
Eğer fakir, zekât aldıktan sonra üzerinden bir yıl geçmeden önce zengin olursa, zekâtı iâde etmesi gerekmez.
Örneğin fakir olmasından dolayı bir kimseye, kendisine bir yıl yetecek miktar olan 10.000 riyali verdikten sonra, mal kazanmak sûretiyle veya yakın bir akrabasının ölmesi sonucu kendisine miras kalması sonucu Allah Teâlâ onu zengin ederse, bu kimsenin zekâttan aldığı malın geri kalan kısmını iâde etmesi gerekmez. Çünkü o mal, artık onun mülkiyetindedir.  
Beşincisi: (Hürriyetlerini satın almaya çalışan) köleler
Allah Teâlâ'nın yukarıda zikredilen âyette geçen:
وَفِي الرِّقَابِ
"... (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere,..."
Emri gereği kölelere zekât verilmesi gerekir.
Âlimler âyette geçen "er-Rikâb" kelimesini üç şekilde açıklamışlardır:
1. Hürriyete kavuşmak için, belirli bir miktar dirhem taksitle ödemek şartıyla kendisini efendisinden satın alan mükâteb köledir.Efendisine ödemesi için bu kimseye zekâttan verilir.
2. Hürriyetine kavuşturulmak için zekât malıyla satın alınan köledir.
3. Kâfirlere esir düşen müslümanı onların esâretinden kurtarmak için kâfirlere zekât malından verilir.
Yine, zorla ve kaba kuvvet kullanarak kaçırılan kimse de böyledir.Örneğin bir kâfir veya müslüman, bir müslümanı kaçırırsa, kaçırılan kimseyi kurtarmak için kaçıran kimseye fidye olarak zekâttan bir şeyler verilir.Çünkü sebep, aynıdır.O da müslümanı esâretten kurtarmaktır.Bu, kaçıran kimse müslümanlardan ise ve kaçırdığı kimseyi, fidye vermeksizin onu karşılıksız olarak bırakmaya zorlayamadığımız takdirdeki hükümdür.        
Altıncısı: Borçlular
"el-Ğurm" kelimesi, Arapçada borç anlamına gelir.
İslâm âlimleri, borcu iki kısma ayırmışlardır:
1.       İnsanların arasını düzeltmek için borçlanma.
2.       Bir ihtiyacını gidermek için borçlanma.
Âlimler, insanların arasını düzeltmek için borçlanmaya şu örneği vermişlerdir:
Örneğin iki kabile arasında düşmanlık, kavga veya savaşın vuku bulmasından sonra iyiliksever, makam, şeref sahibi ve reislik konumunda olan bir kimse, iki kabilenin arasını düzeltmek için onlara bir miktar para vererek borçlanmasıdır.İnsanların arasını düzelten bu iyiliksever kimseye, mü'minler arasında kin ve düşmanlığı ortadan kaldırmak ve insanların kanlarının akmasını önlemek için yerine getirdiği bu büyük davranışına mükafat olarak yüklendiği bu borcu zekâttan veriririz.Bu kimseye, ister zengin olsun, isterse fakir olsun, zekâttan verirlir. Çünkü biz, kendisine, ihtiyacını gidermesi için zekâttan vermiyoruz. Aksine yerine getirdiği genel maslahat sebebiyle bu zekâtı veriyoruz.
İkincisine yani bir ihtiyacını gidermek için borçlanan kimseye gelince, bu, ihtiyacını gidermek için ödemek üzere başkasından kendisi için borça alan borçlanan veya ihtiyacı olan bir şeyi satın alıp da onu ödeyecek malı olmayan kimsedir.Borcunu ödeyecek mala sahip olmaması şartıyla, bu kimsenin borcu zekâttan ödenir.
Soru: Bu borçluya, borcunu ödemesi için bizim mi vermemiz daha fazîletli? Yoksa borçlandığı kimseye giderek borcunu ona mı vermemiz daha fazîletlidir?
Cevap:Bu, ihtilaflı bir konudur.Borçlanan kimse, borcunu ödemek ve borçtan kurtulma konusunda gayretli birisi ise ve borcunu ödemek için kendisine verilen malda güvenilir ise, bu takdirde borcunu ödemesi için bu kimseye zekâttan veririz.Çünkü bu, onun için daha gizli ve kendisinden alacaklarını isteyen insanların önünde mahçup edilmekten daha uzak bir davranıştır.
Eğer borçlanan kimse, mallarını ifsad eden savurgan birisi ise ve borcunu ödemesi için zekâttan verdiğimiz maldan ihtiyacı olmayan şeyleri satın alıyorsa, bu takdirde ona zekâttan vermeyiz.Aksine borçlu olduğu kimseye kendimiz gideriz ve ona: Falancanın sana olan borcu ne kadardır? diye sorarız. Sonra bu borcunun hepsini veya imkân ölçüsünde bir kısmını ona öderiz.
Yedincisi: Allah yolunda savaşanlar
Âyette geçen:
الغارمين
"... Allah yolunda savaşanlara ..."
Bundan kastedilen, cihaddan başka bir şey değildir.Bundan, her türlü hayır ve iyilik yolları kastedilir denilmesi, doğru değildir. Şayet her türlü hayır ve iyilik yolları kastedilse idi, âyette geçen:
إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ[ سورة التوبة الأية: ٦٠]
"Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak, ancak fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere (memurlara), kalpleri (gönülleri) İslâm'a ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara ve (muhtaç kalmış) yolculara mahsustur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe Sûresi: 60)
Hasr (sınırlama) edâtı olan "İnnemâ"nın kullanılmasının hiçbir anlamı kalmazdı. Zirâ hasr edâtının hiçbir fonksiyonu kalmazdı.
Âyette geçen "Allah yolunda" lafzından kasıt; Allah yolunda cihaddır. Bu sebeple Allah'ın sözü yücelsin diye Allah yolunda savaştıkları belli olan mücâhidlere, nafaka ve silah temini gibi ihtiyaç duydukları kadarı zekâttan verilir.Zekâttan onlara silah satın almak da câizdir. Fakat savaşın, Allah yolunda olması gerekir. Allah yolunda cihadı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- açıklamıştır.
Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e, hamiyet (şövenizm, ırkçılık) ve insanlar kendisini cesur görsünler ve Allah yolundaki makamı görülsün diye savaşan kimse hakkında sorulduğu zaman şöyle buyurmuştur:
(( مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ )) [ متفق عليه ]
"Kim Allah'ın sözü (İslâm) yücelsin diye savaşırsa, işte o Allah -azze ve celle-'nin yolundadır.(Bunun dışında savaşanlar, Allah yolunda olmazlar)."Buhârî ve Müslim
Bu sebeple ırkçılık veya buna benzer hamiyet duygusuyla vatanı için savaşan kimse, Allah yolunda savaşan kimse değildir ve bu kimse, Allah yolunda savaşan mücâhidin kazanmış olduğu dünya ve âhiret iyiliklerinden hiçbirisini hak etmez.
İnsanlar kendisini cesur görsünler diye savaşan kimse, cesur ve hangi halde olursa olsun genellikle yerine getirmeyi sevdiği vasıfla vasıflanmış olduğundan dolayı savaşmayı seven kimsedir. Bu da Allah yolunda savaşan kimse değildir.
Allah yolundaki makamı görülsün diye savaşan kimse, riyâ ve şöhret amacıyla savaşan kimsedir. Bu da Allah yolunda savaşan kimse değildir.
Allah yolunda savaşmayan hiç kimse zekâttan almaya hak etmez.Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ
"... Allah yolunda savaşanlara ..."
Allah yolunda savaşan kimse, Allah'ın dîni yücelsin diye savaşan kimsedir.
 
İlim ehli bu konuda şöyle demişlerdir:
"Kendisini dînî ilim öğrenmeye veren ve bütün vaktini buna harcayan kimse de Allah yolunda savaşanlar sınıfına girer. Bu sebeple bu kimseye, nafaka, giysi, yiyecek, içecek, ev ve kitap gibi ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alması için zekâttan kendisine verilir. Çünkü dînî ilim, Allah yolunda cihadın bir türüdür.
Hatta İmam Ahmed b. Hanbel -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
"Niyeti düzgün olan kimse için, hiçbir şey ilme denk olamaz."
Bu sebeple ilim, İslâm şeriatının hepsinin temelidir.İlimsiz şeriat olmaz.Allah Teâlâ, insanlar adâleti ayakta tutsunlar, dînlerinin hükümlerini ve akîde, söz ve fiil gibi kendileri için gerekli olan şeyleri öğrensinler diye kitabı göndermiştir.
Allah yolunda cihada gelince, o amellerin en şereflisidir.Hatta cihad, İslâm'ın zirve noktasıdır.Bu sebeple cihadın fazîletinin ne kadar büyük olduğu konusunda şüphe yoktur. Fakat ilmin İslâm'daki yeri ve değeri büyüktür.İlmin, Allah yolunda cihaddan sayılmasında hiçbir karmaşık durum sözkonusu değildir.
Sekizincisi: (Muhtaç kalmış) yolcular
Bu kimse, yolda kalmış ve nafakası kendisine yetmemiş yolcudur. Bu kimseye -belde veya ülkesinde zengin de olsa- yaşadığı belde veya ülkesine ulaştıracak kadarı zekâttan verilir.Çünkü o, muhtaç durumdadır. Bu durumda bulunan kimseye: Borç alman ve borcunu ödemen gerekir, demeyiz.Çünkü böyle dersek, onu bu durumda onu borç almaya mecbur kılmış oluruz. Fakat bu kimse, kendisi borç almayı ister ve zekâttan almayı kabul etmezse, bu kendisine kalmıştır.Örneğin Mekke'den Medine'ye giden yolcu birisini bulduğumuzda yolculuk sırasında nafakası kaybolmuş ve kendisi Medine'de zengin olmasına rağmen yanında kendisini oraya ulaştıracak hiçbir şeyi yoksa, bu takdirde ona, Medine'ye ulaştıracak kadar zekâttan veririz. Çünkü onun ihtiyacı budur. Kendisine bundan daha fazlasını vermeyiz.
 Zekât verilmesi gereken yerleri öğrendikten sonra bunun dışında kalan genel ve özel kurumlara zekât verilmez. Buna göre, câmi ve mescit yapılması için zekât verilmez. Yol yapımı ve devlet dâirelerini inşa etmek için zekât verilmez. Çünkü Allah Teâlâ zekât verilmesi gereken yerleri zikrederken şöyle buyurmuştur:
فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ[ سورة التوبة من الأية: ٦٠]
"... Allah'tan bir farz olarak,... Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe Sûresi: 60)
Yani bu taksim etme işi, Allah'tan bir farz olarak gelmiştir.
Sonra şöyle diyebilir miyiz?
Âyette zikredilen sekiz sınıftan her birisine zekât vermemiz gerekir mi? Çünkü sınıflar arasında zikredilen "vav" bağlacı, bunların hepsinin birarada olmasını gerektirir.
Cevap: Bu gerekmez. Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Muaz b. Cebel'i -Allah ondan râzı olsun-  Yemen'e gönderirken ona şöyle buyurmuştur:
(( إِنَّكَ تَأْتيِ قَوْماً مِنْ أَهْلِ الْكِتاَبِ، فَادْعُهُمْ إِلىَ أَنْ يَشْهَدُوا أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَأَنِّي رَسُولُ اللهِ، فَإِنْ أَطاَعُوكَ لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَواَتٍ فيِ الْيَوْمِ وَاللَّيْلَةِ، وَإِنْ أَطاَعُوكَ لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةٍ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِياَئِهِمْ فَتُرَدُّ فيِ فُقَراَئِهِمْ )) [ رواه البخاري ومسلم ]
“Hiç şüphe yok ki sen, ehl-i kitaptan olan insanların yanına gidiyorsun. Onları (ilk önce) Allah’tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâhın olmadığına ve benim Allah'ın elçisi olduğuma dâvet et. Sana bu konuda itaat ederlerse, Allah’ın, onlara günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Sana bu konuda itaat ederlerse, Allah’ın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere zekâtı farz kıldığını onlara bildir.”  (Buhârî ve Müslim)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- burada bir sınıftan başkasını zikretmemiştir. Bu da, âyette Allah Teâlâ'nın hak eden yönleri açıklamıştır. Yoksa zekâtın zikredilen bütün bu yerlere paylaştırılmasının farz olduğunu belirtmemiştir.
Bu sekiz sınıftan hangisine zekâtın verilmesi daha yerinde olur? denirse, şöyle deriz:
İhtiyacın daha çok olduğu yere zekâtın verilmesi daha yerinde olur.Çünkü âyette zikredilenlerin hepsi bu vasfı (zekât almayı) hak etmişlerdir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ âyette onlarla başlayarak şöyle buyurmuştur:
إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ [ سورة التوبة الأية: ٦٠]
"Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak, ancak fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere (memurlara), kalpleri (gönülleri) İslâm'a ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara ve (muhtaç kalmış) yolculara mahsustur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe Sûresi: 60)
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.
Bkz: " Mecmû'u Fetâvâ İbn-i Useymîn"; c: 18, s: 331-339
Islam Q&A